Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

NASIL BİR GELECEK? / Ferhat BARAN
Ferhat BARAN

Sosyalist Mezopotamya

Yaşadığımız çağda toplum olarak kaygısını duyduğumuz en önemli tehdit, geçim araçlarından yoksunluğun ötesinde, fiziksel varlığımızı sürdürme riskidir. Gelecek güvencesi her gün biraz daha elimizden kayıp gidiyor.

Mevcut durum

 

Genel olarak ele alındığında ulusal hareketin Güney ve Kuzey’de varmış olduğu düzey, önemli bir gelişmeyi ifade etmektedir. Doğu ve Batı’daki durgunluk ya da genel gidişat içindeki etkisiz seyri, kalıcı ve kendi mecrasının doğal sınırlarını doldurmuş bir “statüko” olarak değil, ancak “geçici” bir durum olarak algılanmalıdır. İç ve dış dinamiklerin gelişme derecesine bağlı olarak ya da genel bir iyileşme, bu iki parçayı da şu veya bu derecede etkileyecektir. Fakat bundan “eşzamanlı” ve “bütünsel bir ilerleme”nin olacağını anlamak yanlış olur; hala, ulusal hareket, mevcut yapısıyla ve örgütlülüğüyle bunu gerçekleştirmekten bir hayli uzak ve ayrıca, parçalar arasındaki farklılıklar böyle “somut” bir zemin sunmamaktadır. Görünen odur ki daha uzun bir zaman, her bir parçanın kaderi, birbirinden etkilenmekle birlikte, esas olarak, dahil olduğu statükodaki siyasal değişikliklere bağlıdır.

Fakat ne olursa olsun, meydana gelebilecek her değişim ve olumlu anlamdaki her gelişme, mevcut statükolar içinde kaldıkça, ancak “nicel” bir değişiklik olarak ortaya çıkacaktır, gerçek anlamda bir değişim için uzun zaman mücadele etmemiz ya da bölgesel veya dünya ölçekli gelişmelerin işimizi kolaylaştırması lazım. Diyelim ki Güney’deki fiili durum resmileşebilir ya da Kuzey’de asgari kültürel haklar elde edilebilir ama bütün bunlar, olumlu olmakla birlikte, yetersiz ve toplumsal ilerleme anlamında “nitel” bir ilerlemeyi temsil etmeyeceklerdir; daha ileri düzeyli gelişmeler yeni dinamiklerin devereye girmesine bağlıdır. Yeni siyasal statüler, niteliğinden bağımsız olarak, ya dünya ölçekli ya da bölgesel değişikliklerin meydana gelmesini gerektirir. Böyle bir ihtimal durumunda bile tanık olacağımız statü, mevcut siyasal seçenekler açısından geçerli olmak kaydıyla, insanlığın elinden bizar olduğu kapitalist sistemin dışına çıkamayacaktır. Siyasal olarak mesafe kaydetmek mümkün, fakat toplumsal gelişme anlamında ilerleme kaydetmek bir hayli zor. Dünya ve bölgedeki reel durumun yanı sıra içinde bulunduğumuz mevcut siyasal ve toplumsal durum da ciddi bir engel; bu nedenle, en azından şimdilik, daha ileri çözümler için gerekli donanımdan yoksunuz.

Nedir bu “daha ileri çözümler için gerekli” olan donanım? Hiç kuşkusuz daha şimdiden oluşturduğumuz ya da oluşturamadığımız siyasal ve toplumsal kurtuluş algısı, yani “gelecek toplumsal düzen” ideolojisi ve çıkarları bu toplumsal ütopyayla örtüşen sınıflara dayalı örgütlü siyasal bir yapı... Nüve olarak bulunmasına karşın, fiilen iş gören ve siyasal bir aktör olarak varlığını hissettiren bir yapının olmaması, gelecek açısından umutvar olmanın önündeki en büyük engeldir.  

Ulusal hareketin bugünkü düzeye gelmesinde ciddi emeği olan sosyalist ideoloji maalesef arzulanan yerde değil ve ne yazık ki ulusal harekete yön veren aktörler toplumsal ilerlemeye yol açabilecek bir “gelecek tasavvuru”ndan yoksundurlar. Güney’deki durum bunun açık ve somut örneğidir. Devrim taktiği açısından zaman zaman “önce ulusal talepler, toplumsal talepler için mücadele bunları takip edecektir” türünden laflar edilir. Bunlar sadece laftır ve gelecek açısandan herhangi bir geçerliliği yoktur. Bu taktik, karşı taraftan çok, yönlendirilen tarafı arkalamaya yönelik bir taktik olarak işlev görür. Bugün ne düşünüyorsak, yarın kuracağımız toplumsal düzen de o olacaktır. Gerçekleşmiş bütün devrimler bunun kanıtıdır. Mevcut koşullarda ideolojisi ve politikasıyla daha adil ve demokratik bir toplumsal düzen kurmaya hazır olmayan hiçbir siyasal yapı, demokratik ve adil bir düzen kuramaz.

Mevcut durumda, sosyalistler olarak bizler de dahil, bütün ulusal güçlerin siyasal mücadelesine yön veren temel talepler, ulusaldır. Yani burjuva sınıfın siyasal gözlükleriyle hayata bakıyor ve o gözlüklerden gördüklerimizi siyasal mücadelemizin talepleri haline getiriyoruz. Bir tür burjuvazisiz burjuva mücadeledir bu. En iyi yurtseverler kuşkusuz sosyalistlerdir, fakat gelecekte burjuvaziye teslim olacak kadar da değil... Kendi siyasal araçları olmadığı sürece gelecekte etkisizleşmekten kurtulamazlar. Bugün düşündüğümüz, sadece ulusal taleplerdir ve geleceğe damgasını vuracak olan da bunlardır. Mevcut durumda, uğruna mücadele ettiğimiz toplumsal ve siyasal düzen, bizi kölelik rejimine mahkum eden kapitalist düzendir. Siyasal düzeyde kaydedeceğimiz her ilerleme, toplumsal olarak da ilerlediğimiz anlamına gelmeyecektir. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik şiarıyla ortaya çıkan burjuvazi, iktidar olduktan sonra nasıl bu sloganları kendi ihtiyaçlarına göre anlamlandırdıysa ve her şeyi kendisine göre oluşturduysa, bizler de şimdiden kurguladıklarımızı geleceğin siyasal düzeni haline getireceğiz. Yarın bizler de, bugünden mücadelemizin temeli haline getirdiğimiz ulusal taleplerin inşacısı olacağız. “Ama biz iyi niyetli sosyalistleriz, burjuvaziye hizmet eden bir düzen neden kuralım ki?” sorusunun en anlamlı yanıtı tam da bu “iyi niyetli sosyalistler” olmamızdır. Çünkü hayatı düzenleyen fiili güç ilişkileridir, iyi niyet değil...

Gerçekten, bir ulusun inşacısı mı olmalıyız, yoksa ulusal baskı altında olan bir halkın kendisine özgü yanlarıyla diğer halk kesimleriyle birlikte “insan toplumu” olarak hak ettiği gibi yaşayabileceği bir toplumsal düzen mi kurmalıyız? Temel soru bu olmalıdır. Eğer amaç, bugün diğer ulusları ezme zihniyetini içinde taşıyan modern uluslar gibi bir ulus inşa etmekse, bize gerek olmayabilir, değilse, bizlerin temel amacı, bugün çürümenin eşiğine gelmiş ve giderek yok olan “yaratıları” tekrarlamak değil, olduğu gibi kendisini yaşayacak insan toplumunun “insani varoluş koşullarını” yaratmayı amaç edinen siyasal bir perspektiftir... Bugün temel hedef, kapitalist düzenin dışına çıkabilecek bir ideolojiyi yeniden kurgulayabilmektir. Yeni bir toplumsal ideoloji ve toplumsal kurtuluş projesi ancak daha ileri ve gerçek anlamda bir insani kurtuluş olan sosyalizmi inşa edebilir, yoksa statüko içinde ulusal taleplere çözüm arayan milliyetçi bir düşünce değil...

Sosyalizm adını telaffuz ettiğimizde, akla gelen ve uzun uzun düşünmemize sebep olan “nasıl bir sosyalizm” sorusudur. Daha yüzünü görmesek de, binbir türlüsünü yaşamış ve hiçbirinden umduğumuzu bulamamış gibi kara kara düşünür ve genellikle de “bize uymaz” anlamında başımızı sağa sola çevirip, biraz da karşımızdakine “yazık, hiçbir şeyden anlamıyor” dercesine olumsuz bir yanıtla konuyu kapatırız. Gerçekten de bu soruya verilecek yanıt, ileri doğru gidip gidemeyeceğimizi de açıklar.

Sosyalist nitelikli bir partinin kuruluşuyla ilgili eski bir yoldaşı bilgilendirirken sorduğu şu soru vardığımız yeri gayet iyi anlatmaktadır: “Bu parti özel mülkiyeti kabul ediyor mu?” Dalai Lama’nın Marksist olduğunu ve Marksizmin, üretimin eşit ve adil bölüşümünden yana olan tek etik öğreti olduğunu söylediği günümüz koşullarında, bir zamanlar için sosyalizmi savunmuş, bunun için ciddi riskler almaktan kaçınmamış birinin en temel konuda bile kafa kırışıklığı yaşaması, karşı karşıya olduğumuz durumun ciddiyetini kanıtlayan açık bir gerçektir. Bir ara bu arkadaşın, sormuş olduğu soru nedeniyle, görüşmeyeli ciddi derecede mülk edindiğini ya da babasından büyük bir miras kaldığını düşündüm. Birden özel mülkiyete vurgu yapmasının başka izahı yoktu. Ama böyle olmadığını biliyordum ve nihayetinde o da babası gibi bir emekçiydi. Fakat SSCB’nin dağılmasından sonra büyük bir saldırıya geçen burjuva ideolojisi onu, mevcut rejimin kutsalı olan özel mülkiyet konusunda dokunulmazlık bilincine erdirmişti.  

Bu makalenin konusu, geleceğe ilişkin bir algı oluşturmak adına sadece bir giriş yapmaktır; ele alınacak her konunun ayrıca bir başına, ayrıntılı ve pratikler ışığında incelenmesi ve netleştirilmesi gerekecektir. Ancak bu bile “bitirilmiş ve takip edilmesi gereken kesin teorik formasyon” olamayacaktır, çünkü gerçek çözüm, bizzat pratik faaliyet olacaktır ve teori bunu takip edecektir. Yaşananlar, bize, “insanlığın nihai kurtuluşu” yolunda atılması gereken adımlar olmadığını ya da yeterli adımlar olmadığını göstermektedir, ancak nasıl olması gerektiğini ya da olup olmayacağını otomatik olarak sunmuş olmuyor; yani karşı karşıya olduğumuz “olumsuz” örneklerden ortaya çıkmış ve bizi doğru yolda yürütebilecek düzeyde netleşmiş “olumlu çözüm reçetesi” sunmuyor. Yürüyeceğimiz yolun nereye çıkacağını, bütün örneklerin ortaya koyduğu gibi, bizim atacağımız pratik ve teorik adımlar gösterecektir. Yaşanan pratiklerden, yaşanmakta olan örneklerden sonra bulunduğumuz noktada hala tek doğru ölçümüz, bizzat kendi pratiğimiz ve bundan çıkacak sonuçların bize göstereceği gerçeklerdir. Ekim Devrimi sonrasında Lenin’in dediği gibi, bu kadar deneyden sonra hala “tek yöntem, deneme yanılma”dır. Bütün zengin örneklerine karşın sosyalizm, gerçekleşmekte olduğu ülkenin özelliklerine göre bir seyir izleyecektir, hazırlanmış genel geçer reçeteleri takip etmeyecektir...

Şimdiden belirtmekte fayda gördüğümüz bir diğer konu, makalenin başlığını oluşturmaktadır: Nasıl bir gelecek? Aslında “nasıl bir sosyalizm” düşünülerek konulmuştur. Fakat, “nasıl bir sosyalizm” tabiri, herkesin temel tanım olarak üzerinde anlaştığı ama bunun farklı toplumsal ve tarihsel koşullardan ileri gelmek anlamında “çeşitli” biçimler almış bir “sosyalizm” ve bunun da “hangi biçimi”ni akla getirdiği için, bu ifadeden kaçılmış, öyle bir algı oluşmasın diye genel olarak bir “gelecek” olarak tasvir edilmiştir. Çünkü “sosyalizm” denildiği zaman bundan herkes aynı şeyi anlamıyor; yaşanan bütün örneklere karşın hala tartışmalıdır ve bu, burada dile getireceğimiz düşüncelerin de tartışılmaya muhtaç olduğu anlamına gelir. Çünkü sosyalizm, kurucuları tarafından dahi, bitirilmiş ve takip edilmesi gereken bir yol haritası olarak değil, insanlığın kendi kurtuluşunu sağlama yürüyüşü olarak algılanmıştır. Ancak bu, kurucuları tarafından “sosyalizm”in “niyete göre” tanımlara cevaz verdiği anlamına da gelmiyor; yukarıda hatırlattığımız eski yoldaşımızın dediği gibi, özel mülkiyeti hoş gören ya da buna dayalı bir toplumsal düzeni “sosyalizm” olarak algılayan bir anlayış ile bizim tarif ettiğimiz ama “özel mülkiyet” değil de “toplumsal üretim araçlarının özel mülkiyeti” şeklinde düzeltilmesi kaydıyla bir sosyalizm anlayışı birbirine zıt iki anlayışı temsil etmektedir. 

 

Pratiğin fikri

 

Yarını tarif etmek bugün üzerinden olmalıdır, ancak bugünün de dünün sonucu olduğunu unutmadan... Olanlara, “olsaydı” vb. şart kipiyle yaklaşmak, bizi, sadece kendimizin kurgulayacağı ve söylemek istediğimize temel teşkil edecek şekilde bir izah oluşturmak için işe yarayabilir, fakat yaşadığımızı aşan, hiç değilse “tecrübe” adına olumlu bir görüş ortaya koymamıza hizmet etmez. Bunun için yaşananların hepsi artık bizim için birer “olgu”dur, onları bu perspektifle ele alıp incelemek ve sonuçlar çıkarmak zorundayız. “SSCB’de sosyalist demokrasi olsaydı çökmezdi” demek yerine, bizim esas alacağımız SSCB’de demokrasinin gerçekleşmemiş olmasıdır. Çünkü Marksizm, diğer bütün perspektiflerin yanı sıra esas olarak “pratiğin felsefesi”dir. Ortaya çıkan her pratik ya da toplumsal pratik ve ilerleme ya da gerileme, kendi fikrini oluşturur; oluşturulan fikir, gerileme ya da ilerlemenin nedeni değildir. Fakat atılacak olan yeni bir adımın ya da denenecek olan yeni bir çözüm anlayışının sınanmasında takip edilecek en geçerli formasyondur. Bugün karşı karşıya olduğumuz durum budur.

Marx’ın 1871’den sonra düşünceleri nasıl değişmişse, 1985’ten beri de bütün sosyalistlerin düşünceleri değişmiştir. Değişmek zorundaydı. Artık sosyalizmi, varolan bir reel durum üzerinden değil, oluşuyla dünyayı şekillendiren ve çöküşüyle yeniden şekillendiren ama artık bir başka “şey” olan üzerinden değerlendirmek durumundayız. Marx’ın 1871 öncesi fikirleri değişmişse, bunun tek nedeni 1871’in kendisidir. Ekim Devrimi ve onu izleyen yıllardaki uygulamalara temel kaynak olan görüşler, çöken, daha doğrusu imha edilen Paris Komünü’nün durumundan üretilmiş ve yeni bir işçi iktidarının nasıl yapılırsa çökmeyeceği üzerine kurulmuştur. Ya da pratik önlemler bu kaygılardan hareketle alınmıştır.

O halde Ekim Devrimi ve onu esinlenen diğer bütün bir pratik süreci, insanlık tarihinin belli bir aşamasında, sınıf mücadelelerinin keskinleştiği ve buna bağlı olarak ortaya çıkan bir takım görüngüler ışıgında oluşturulan marksist sosyalizm teorisinin yol göstericiliğinde Rusya koşullarında kurulmuş ve emperyalist kuşatma altında kendi varlığını korumayı amaçlamış, buna göre örgütlenmiş “tarihsel gerçek” olarak ele alıp değerlendirmek gerekmektedir. Ekim Devrimi ya da SSCB ve bir bütün olarak Doğu Avrupa ülkeleri, sözünü ettiğimiz koşulların sadece ürünü değildirler, aynı zamanda o koşullar altında şekillenmiş ve olması gereken ya da marksizm tarafından formüle edilmiş sosyalizm teorisine göre gelişememiş örneklerdir. Önemli deneyimler olmakla birlikte, kapitalizmin kuşatması altında şekillenmiş ve onunla giriştikleri rekabet neticesinde başarısızlığa uğramış örneklerdir. Yaşanmakta olan örnekler bu durumdan ders alarak sosyalist toplum doğrultusunda dönüşüm gerçekleştirmek yerine, daha da korumacı ve anti-demokratik süreçlere girmişlerdir. Özellikle Çin, sermayenin ilkel birikim dönemini aratır nitelikte bir vahşi kapitalizm sürecini yaşamakta ve sosyalizm adına aykırı ne varsa bu ülkede gerçekleşmektedir. Bu tip örnekler sosyalizm adına hareket etseler de biz onları sosyalizm çerçevesinde değerlendiremeyiz. Ama bunları, bir zamanların “sosyalist anlayış”ını yansıtan ve zaman içinde bugünkü durumu alan örnekler olarak değerlendirmek ve çıkarılması gereken dersleri çıkarmak durumundayız. Süregelen anlayış, insanlığın kendi kaderi üzerinde söz sahibi olması anlamına gelen sosyalist inşaya izin vermemiştir; işçi sınıfı ve çalışan emekçiler adına “doğru”yu yapmaya çalışan tek örgütlü güç olan parti, aslında, iktidarı halka devretmeyerek, onlar adına ‘iyi şeyler’ yapmaya kalkışarak sosyalist kuruluş önündeki en büyük engele dönüşmüştür. 

Bugün oluşturacağımız algıyı, neredeyse bir asır süren ve nihayetinde düşünüldüğü gibi olmayan bir pratiği ve yanı sıra bu pratiğin yaşam süresi boyunca “gelişerek” biçimsel de olsa “farklılaşmış kapitalist dünya” gerçekliğinde oluşturmak durumundayız. İnsan toplumu, kendi kaderini kendisi oluşturur, fakat bunu istediği koşullarda değil, hazır bulduğu koşullar altında, der Marks... Yüzyıl öncenin sosyalistleri, kendi koşullarında bir ütopyanın gerçekleşmesi için canla başla çalıştılar; işçi sınıfı, emsali görülmemiş derecede büyük fedakarlıklar yaparak büyük bir ekonominin inşacısı oldu ve kısa bir süre içinde kendisine yönelen faşist tehdidi yerle bir edecek kadar güçlü bir irade oluşturabildi. Bunu, hazır bulduğu koşullar içinde ve kendi zamanının algısıyla yaptı. Yaşadığımız çağın değer yargıları ve siyasal anlayışıyla o zamanı eleştiremeyiz. Bizler, yeni bir gelecek düşüncesi oluşturmaya çalışırken, bunu yaşanan sosyalizm pratiğinin yanı sıra kendi somut koşullarımız üzerinden yapmak durumundayız. Sosyalizmi biz yaşamadık ve içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik koşullar, sosyalizm pratiğinden geçmiş koşullar değildir. Her zaman kapitalist sistem içinde kalmış ve uzun zamandır da ağır bir “çözülüş” içinde olan bir ülkede gerçekleştirmeye çalışacağız. Bir başka ifadeyle, soyut anlamda bir sosyalizmi tartışmıyoruz, yaşanan pratikler ışınğında somut olarak, kendi ülkemizin geleceğini nasıl kurabileceğimizi düşünüyoruz. Bizim sosyalizmimiz, ancak bizim koşullarda bir karşılık bulursa anlamlı ve siyasal mücadelemizin motive edici gücü olacaktır.

Bunun birtakım handikaplara sahip olduğu açıktır. En baştaki sorun, yaşanan pratik kadar gerçek olan somut ideolojik ve siyasal gerilemedir. SSCB ve Doğu Avrupa ülkeleri sadece olduğu kadarıyla “sosyalist” bir toplumsal düzenden vazgeçmediler, kendileri kapitalizm karşısında yenilirken, onların oluşumuna kaynaklık etmiş ama çöküşünde rolü olmamış sosyalist düşünceyi de alıp götürdüler. Ya da bu düşünce, SSCB ve Doğu Avrupa pratiğinde farklı bir görünüm almış Marksist sosyalizm anlayışı, ciddi derecede yara almıştır. Paradoks gibi görünse de bu böyledir. Nasıl oluyor da sosyalist olmadığı halde çöken bir ülke, sosyalist fikirlere zarar verebiliyor? Örneğin, eğer SSCB ve onun yörüngesindeki ülkeler sosyalist değildiyseler, nasıl oluyor da sosyalist düşünceler üzerinde olumsuz etkide bulunuyorlar?

Çünkü sosyalist düşünce, ne kadar yanlış yolda olurlarsa olsunlar, onların pratiğinde yaşıyordu ama itibarı ya da dünya halkları için önemi, onların gerçekliğinden kaynaklanmıyordu. Tam tersine, onları da kendi standartları çerçevesinde yargılamaya zorluyordu. Sosyalist düşüncenin zarar görmesi, onların iradesinden bağımsız olarak gerçekleşen bir durumdur. Çünkü onlar, sosyalist bir düşüncenin esini olarak ortaya çıktılar ve her ne kadar ona uygun bir gelişme sağlayamadılarsa da ortadan kalkışlarıyla kendilerinin esinlendiği düşünceyi de aşağı doğru çektiler. Fikirler, olgularla birlikte vardırlar, olguların başına gelen, onlara ait fikirlerin de başına gelir.

Karşı karşıya olduğumuz siyasal gerilik ve ideolojik savrulma, hiç kuşku yok ki, 1985’ten bu yana yaşanmakta olan durumun sonucudur. Ekim Devrimi nasıl yeni bir dünyanın kurulmasına yol açtıysa, 70’lerin sonuna kadar meydana gelen hemen her ulusal ve toplumsal devrimde şu veya bu şekilde rol oynadıysa, insanlığın gündemine siyasal ve toplumsal kurtuluş yolu olarak sosyalist seçeneği koyduysa, Berlin Duvarı’nın yıkılması da insanlığın fikri gerileyişini başlatmış oldu. Bir anda gündemden çıkan siyasal düşünceler, 70 yıl öncesinin pratiğine kaynaklık etmiş sosyalist fikirlerdi.

Her pratik, insan hayatına kendine özgü fikirleriyle girer ve yine her pratik insan hayatından kendine özgü bazı fikirlerin çıkıp gitmesine neden olur. Bu, elektrik enerjisinin aniden kesilmesiyle gayri ihtiyari elimizin bir muma ya da “idare lambası”na gitmesine benzer. Böyle bir durumda kilere iner, bulduğumuz ilk eskiye ait aydınlatma aracıyla geçici olarak idare etmeye çalışırız. Bu sadece aydınlanma anlamındaki bir değişiklik değildir, aynı zamanda ve esas olarak bir düşünsel ve kültürel davranışa yöneldiğimiz anlamına da gelmektedir. Mum ışığı kapitalizm öncesi bir toplumu ve ona ait değerleri temsil eder, elektrik ise kapitalist toplumu ve ona ait her türlü teknolojik alet-edavatı, insanın yaşamını kolaylaştıran araç-gereci ve düşünsel gelişmeyi temsil eder. Bireysel olarak ele alındığında, hayatımızda meydana gelen bu günlük ve anlık değişikliklerin etkileri pek büyük olmayabilir, fakat toplumlar söz konusu olduğunda durum daha farklıdır ve siyasal geri düşüşün etkileri daha dramatiktir. SSCB’nin çöküşü, insanlık toplumumun hayatında buna benzer bir etki yarattı. Herhangi kapitalist bir ülkeden daha çok insani olmakla birlikte insanlığın tarihsel rüyasına cevap veremeyen SSCB, ortadan kalkışıyla ideolojik olarak büyük bir gerilemeye yol açtı. Sosyalizm, insanlık için bir nihai kurtuluş rüyasıydı ve onun SSCB nezdinde itibar kaybına uğramasıyla insanlık adeta karanlığa gömüldü; gelecek ufkunu yitirdi; dünyayı değiştirebileceği ve kendisine layık bir toplumsal düzen yaratabileceği umudundan koptu. Hızla, bir köylünün kilere inip gaz lambasını yakarak aydınlanmayı tercih etmesi gibi, geriye döndü ve hafızasındaki referanslar vasıtasıyla kurtuluş aramaya başladı. Sosyalizmin genel insani değerler üzerinde yükselen birleştirici özelliğinden uzaklaştı, gerici ve insanı inancına, ırkına göre ayıran ve sömüren ideolojilerin etkisine girdi. Kapitalizmin yıkılamayacağını düşündü; dinin, hayatın acı gerçekleri karşısında teskin edici gücüne teslim olarak kişisel kurtuluşun yollarını aramaya başladı. Geleceğe doğru ilerlemenin bir açmaz olduğunu sanarak hızla geriye doğru, dinsel metinlerde yer aldığı haliyle “atalarının dinine” doğru bir kaçışa yöneldi. Yaşamakta olduğumuz “gericilik günleri”, yani ABD’nin dizginsiz saldırıları, kapitalist devletlerin vahşi önlemleri ve işçi-emekçi yığınların daha da yoksullaşması vb. bütün olumsuzluklar bu gelişmenin somut örnekleridir. Kapitalizm, SSCB’nin yıkılmasıyla, bütün zamanların “kötücül düşüncesi sosyalizm”i alt etmişti ama yaptıklarıyla yeniden sosyalizmin aslında tek kurtuluş yolu olduğunu da kantlamaktadır.

SSCB yıkılışıyla sosyalist fikirlerin etkisinin azalmasına nasıl sebep olduysa, kapitalist devletler de icraatlarıyla bizzat sosyalizm fikrinin yeniden ve daha güçlü bir şekilde gündeme gelmesine hizmet etmektedirler. Yaşanmakta olan mali ve ekonomik krizle birlikte yeniden sosyalizmi hatırlar olduk. Hatta Marx’ı canlandırdık, adeta onun ruhunu çağırdık. Marksist düşüncenin doğruluğunu, hem SSCB’nin çöküşünde ve hem de onun ardından dizginsiz saldırılarla kendisini kanıtlayan kapitalizmin durumunda görüyoruz. Doğru, yaşanan sosyalizm pratikleri insanlığın beklediği ölçüde çözümler oluşturamadılar, fakat kapitalizm de çözüm olmadığını gün begün daha güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Bizim irademizden bağımsız olarak sosyalizm, yeniden ve hızla dünya halklarının gündemine girmektedir ve bizim ülkemizde de bu bir kader olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü emperyalizm, dizginsiz saldırı günlerinde değil insanlığın temel sorunlarını çözümek, daha da derinleştirdiğini kanıtlamıştır. Aslında her gün biraz daha anlaşılıyor ki SSCB’nin varlığı, dünya halkları açısından ciddi bir kazanımmış; her ne kadar arzulanan siyasal ve toplumsal bir düzen oluşturmayı başamadıysa da varlığıyla daha iyi bir dünya kurulabilir fikrinin “canlı örneği”ydi. Ve yeniden bu düşünce gündemleşmektedir. Ve gerçekten de eğer önümüzü ileriye doğru çevireceksek, kapitalizmin barbarlığa yönelişini önlemenin biricik yolu budur.

 

Sosyalizmden ne anlamalı?

 

Yaşadığımız çağda insan toplumu olarak kaygısını duyduğumuz en önemli tehdit, ekonomik geçim araçlarından yoksunluğun ötesinde, fiziksel varlığımızı sürdürme riskidir. Gelecek güvencesi her gün biraz daha elimizden kayıp gidiyor. Bir yanda açlık ve sefalet, diğer yanda insanlık nüfusunu defalarca besleyebilecek üretim bolluğu... Akan bir nehrin kıyısında susuz kalmak gibi bir şey bu... Buna, kar amacı güden üretim zihniyetinden kaynaklanan doğal felaket ve yıkımları da eklemek gerekiyor... Sadece geçim araçları olarak değil, yaşamamızın doğal ortamı da hızla ve hoyratça tüketilmektedir. Doğal çevreyi yok eden binlerce örneğin sonuncusuna Meksika körfezinde tanık oluyoruz. BP’ye ait bir petrol platformunun patlamasıyla denize dökülen ham petrol, doğal çevreyi canlı varlığın yaşamasına kapatacak şekilde imha etmektedir. Sovyetler Birliği’nde Baykal Gölü vakası ve nükleer sızıntıları görmüştük, etkileri hala devam etmektedir.

İnsan toplumu olarak temel bir tercihle karşı karşıyayız: Ya yaşam araçlarını sağlamak için bireysel çabalarla büyük paralar kazanmanın yollarını ararız ve bu yolla geçimimizi güvence altına alırız ya da herkesin, rengine, dinine, diline, ırkına ve siyasal düşüncesine aldırmadan asgari yaşam koşullarını güvence altına alan toplumsal bir düzen kurarız...  Birincisi, yaşamakta olduğumuz kapitalist düzene denk düşer ve karşı karşıya olduğumuz her türlü bireyciliğin, yozlaşmanın, ahlaki düşkünlüğün, çıkarcılığın, savaş ve soygunun kaynağıdır. İkincisi, insanı doğasıyla birlikte ele alan, dayanışma, işbirliği, dostluk ve insani değerleri esas alan sosyalist toplum anlayışına tekabül eder.

Kapitalizm koşullarında insanın tedricen daha iyi bir hayat standardına ulaşacağı sadece bir illüzyondur. Tanık olduğumuz gibi kapitalizmin tarihi, insanı her gün biraz daha geçim araçlarından mahrum bırakması ve yoksullaştırması tarihidir. Büyük bir üretici kitle, küçük bir azınlığın mutluluğu için çalışmaktadır, doğanın büyük bir kesimi küçük bir azınlık mutlu olsun diye tüktilmektedir.

Marks, sosyalizmi insanlığın nihai kurtuluşu olarak tanımlar. Tarihi boyunca varlığını güvence altına almaya çalışırken açlığın, hastalığın ve doğal afetlerin tehdidini hisseden insanlığın, gerçek anlamda kendisini doğal ortamıyla birlikte var ettiği toplumsal bir düzen... Kar amacıyla piyasa için değil, toplumsal ihtiyaçlarına göre belirli bir plan çerçevesinde doğayı koruyarak ürettiğinin egemeni olduğu, bölüşümde adaleti gözettiği ve zaten bunu yapmanın insani bir sorumluluk olarak algılandığı toplumsal bir düzen... Tam demokratik bir katılımla oluşturulan siyasal erki bir tahakküm aracı olarak değil, toplumsal hayatı düzenlemenin bir aracı olarak algıladığ bir düzen...

Kapitalizm koşullarında bu nihai kurtuluş mücadelesinin öncüsü işçi sınıfı olsa da amaç, yeni bir sınıfın egemenliğine dayalı imtiyazlı bir düzen değil, “eşit haklar ve görevler ve her çeşit sınıf hakimiyetinin kaldırıl”dığı toplumsal bir düzen kurmaktır. Doğal olarak bu toplumsal düzen, kendinden önceki kapitalist düzendeki “her çeşit köleliğin, tüm sosyal sefaletin, manevi alçalmanın ve siyasal bağımlılığın temelinde” yatan, toplumsal üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasıyla -her ne kadar eski bir yoldaşın hoşuna gitmese de- mümkün olabilir. Dolayısıyla “her türlü siyasal hareketin bir araç olarak tabi olması gereken büyük amaç” budur.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006