NASIL BİR GELECEK? / Ferhat BARAN Ferhat BARAN
Sosyalist Mezopotamya
Yaşadığımız çağda toplum olarak kaygısını duyduğumuz en önemli tehdit, geçim araçlarından yoksunluğun ötesinde, fiziksel varlığımızı sürdürme riskidir. Gelecek güvencesi her gün biraz daha elimizden kayıp gidiyor.
Mevcut durum
Genel olarak ele
alındığında ulusal hareketin Güney ve Kuzey’de varmış olduğu düzey, önemli bir
gelişmeyi ifade etmektedir. Doğu ve Batı’daki durgunluk ya da genel gidişat
içindeki etkisiz seyri, kalıcı ve kendi mecrasının doğal sınırlarını doldurmuş
bir “statüko” olarak değil, ancak “geçici” bir durum olarak algılanmalıdır. İç
ve dış dinamiklerin gelişme derecesine bağlı olarak ya da genel bir iyileşme, bu
iki parçayı da şu veya bu derecede etkileyecektir. Fakat bundan “eşzamanlı” ve
“bütünsel bir ilerleme”nin olacağını anlamak yanlış olur; hala, ulusal hareket,
mevcut yapısıyla ve örgütlülüğüyle bunu gerçekleştirmekten bir hayli uzak ve
ayrıca, parçalar arasındaki farklılıklar böyle “somut” bir zemin sunmamaktadır.
Görünen odur ki daha uzun bir zaman, her bir parçanın kaderi, birbirinden
etkilenmekle birlikte, esas olarak, dahil olduğu statükodaki siyasal
değişikliklere bağlıdır.
Fakat ne olursa olsun,
meydana gelebilecek her değişim ve olumlu anlamdaki her gelişme, mevcut
statükolar içinde kaldıkça, ancak “nicel” bir değişiklik olarak ortaya
çıkacaktır, gerçek anlamda bir değişim için uzun zaman mücadele etmemiz ya da
bölgesel veya dünya ölçekli gelişmelerin işimizi kolaylaştırması lazım. Diyelim
ki Güney’deki fiili durum resmileşebilir ya da Kuzey’de asgari kültürel haklar
elde edilebilir ama bütün bunlar, olumlu olmakla birlikte, yetersiz ve toplumsal
ilerleme anlamında “nitel” bir ilerlemeyi temsil etmeyeceklerdir; daha ileri
düzeyli gelişmeler yeni dinamiklerin devereye girmesine bağlıdır. Yeni siyasal
statüler, niteliğinden bağımsız olarak, ya dünya ölçekli ya da bölgesel
değişikliklerin meydana gelmesini gerektirir. Böyle bir ihtimal durumunda bile
tanık olacağımız statü, mevcut siyasal seçenekler açısından geçerli olmak
kaydıyla, insanlığın elinden bizar olduğu kapitalist sistemin dışına
çıkamayacaktır. Siyasal olarak mesafe kaydetmek mümkün, fakat toplumsal gelişme
anlamında ilerleme kaydetmek bir hayli zor. Dünya ve bölgedeki reel durumun yanı
sıra içinde bulunduğumuz mevcut siyasal ve toplumsal durum da ciddi bir engel;
bu nedenle, en azından şimdilik, daha ileri çözümler için gerekli donanımdan
yoksunuz.
Nedir bu “daha ileri
çözümler için gerekli” olan donanım? Hiç kuşkusuz daha şimdiden oluşturduğumuz
ya da oluşturamadığımız siyasal ve toplumsal kurtuluş algısı, yani “gelecek
toplumsal düzen” ideolojisi ve çıkarları bu toplumsal ütopyayla örtüşen
sınıflara dayalı örgütlü siyasal bir yapı... Nüve olarak bulunmasına karşın,
fiilen iş gören ve siyasal bir aktör olarak varlığını hissettiren bir yapının
olmaması, gelecek açısından umutvar olmanın önündeki en büyük engeldir.
Ulusal hareketin bugünkü
düzeye gelmesinde ciddi emeği olan sosyalist ideoloji maalesef arzulanan yerde
değil ve ne yazık ki ulusal harekete yön veren aktörler toplumsal ilerlemeye yol
açabilecek bir “gelecek tasavvuru”ndan yoksundurlar. Güney’deki durum bunun açık
ve somut örneğidir. Devrim taktiği açısından zaman zaman “önce ulusal talepler,
toplumsal talepler için mücadele bunları takip edecektir” türünden laflar
edilir. Bunlar sadece laftır ve gelecek açısandan herhangi bir geçerliliği
yoktur. Bu taktik, karşı taraftan çok, yönlendirilen tarafı arkalamaya yönelik
bir taktik olarak işlev görür. Bugün ne düşünüyorsak, yarın kuracağımız
toplumsal düzen de o olacaktır. Gerçekleşmiş bütün devrimler bunun kanıtıdır.
Mevcut koşullarda ideolojisi ve politikasıyla daha adil ve demokratik bir
toplumsal düzen kurmaya hazır olmayan hiçbir siyasal yapı, demokratik ve adil
bir düzen kuramaz.
Mevcut durumda,
sosyalistler olarak bizler de dahil, bütün ulusal güçlerin siyasal mücadelesine
yön veren temel talepler, ulusaldır. Yani burjuva sınıfın siyasal gözlükleriyle
hayata bakıyor ve o gözlüklerden gördüklerimizi siyasal mücadelemizin talepleri
haline getiriyoruz. Bir tür burjuvazisiz burjuva mücadeledir bu. En iyi
yurtseverler kuşkusuz sosyalistlerdir, fakat gelecekte burjuvaziye teslim olacak
kadar da değil... Kendi siyasal araçları olmadığı sürece gelecekte
etkisizleşmekten kurtulamazlar. Bugün düşündüğümüz, sadece ulusal taleplerdir ve
geleceğe damgasını vuracak olan da bunlardır. Mevcut durumda, uğruna mücadele
ettiğimiz toplumsal ve siyasal düzen, bizi kölelik rejimine mahkum eden
kapitalist düzendir. Siyasal düzeyde kaydedeceğimiz her ilerleme, toplumsal
olarak da ilerlediğimiz anlamına gelmeyecektir. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik
şiarıyla ortaya çıkan burjuvazi, iktidar olduktan sonra nasıl bu sloganları
kendi ihtiyaçlarına göre anlamlandırdıysa ve her şeyi kendisine göre
oluşturduysa, bizler de şimdiden kurguladıklarımızı geleceğin siyasal düzeni
haline getireceğiz. Yarın bizler de, bugünden mücadelemizin temeli haline
getirdiğimiz ulusal taleplerin inşacısı olacağız. “Ama biz iyi niyetli
sosyalistleriz, burjuvaziye hizmet eden bir düzen neden kuralım ki?” sorusunun
en anlamlı yanıtı tam da bu “iyi niyetli sosyalistler” olmamızdır. Çünkü hayatı
düzenleyen fiili güç ilişkileridir, iyi niyet değil...
Gerçekten, bir ulusun
inşacısı mı olmalıyız, yoksa ulusal baskı altında olan bir halkın kendisine özgü
yanlarıyla diğer halk kesimleriyle birlikte “insan toplumu” olarak hak ettiği
gibi yaşayabileceği bir toplumsal düzen mi kurmalıyız? Temel soru bu olmalıdır.
Eğer amaç, bugün diğer ulusları ezme zihniyetini içinde taşıyan modern uluslar
gibi bir ulus inşa etmekse, bize gerek olmayabilir, değilse, bizlerin temel
amacı, bugün çürümenin eşiğine gelmiş ve giderek yok olan “yaratıları”
tekrarlamak değil, olduğu gibi kendisini yaşayacak insan toplumunun “insani
varoluş koşullarını” yaratmayı amaç edinen siyasal bir perspektiftir... Bugün
temel hedef, kapitalist düzenin dışına çıkabilecek bir ideolojiyi yeniden
kurgulayabilmektir. Yeni bir toplumsal ideoloji ve toplumsal kurtuluş projesi
ancak daha ileri ve gerçek anlamda bir insani kurtuluş olan sosyalizmi inşa
edebilir, yoksa statüko içinde ulusal taleplere çözüm arayan milliyetçi bir
düşünce değil...
Sosyalizm adını telaffuz
ettiğimizde, akla gelen ve uzun uzun düşünmemize sebep olan “nasıl bir
sosyalizm” sorusudur. Daha yüzünü görmesek de, binbir türlüsünü yaşamış ve
hiçbirinden umduğumuzu bulamamış gibi kara kara düşünür ve genellikle de “bize
uymaz” anlamında başımızı sağa sola çevirip, biraz da karşımızdakine “yazık,
hiçbir şeyden anlamıyor” dercesine olumsuz bir yanıtla konuyu kapatırız.
Gerçekten de bu soruya verilecek yanıt, ileri doğru gidip gidemeyeceğimizi de
açıklar.
Sosyalist nitelikli bir
partinin kuruluşuyla ilgili eski bir yoldaşı bilgilendirirken sorduğu şu soru
vardığımız yeri gayet iyi anlatmaktadır: “Bu parti özel mülkiyeti kabul ediyor
mu?” Dalai Lama’nın Marksist olduğunu ve Marksizmin, üretimin eşit ve adil
bölüşümünden yana olan tek etik öğreti olduğunu söylediği günümüz koşullarında,
bir zamanlar için sosyalizmi savunmuş, bunun için ciddi riskler almaktan
kaçınmamış birinin en temel konuda bile kafa kırışıklığı yaşaması, karşı karşıya
olduğumuz durumun ciddiyetini kanıtlayan açık bir gerçektir. Bir ara bu
arkadaşın, sormuş olduğu soru nedeniyle, görüşmeyeli ciddi derecede mülk
edindiğini ya da babasından büyük bir miras kaldığını düşündüm. Birden özel
mülkiyete vurgu yapmasının başka izahı yoktu. Ama böyle olmadığını biliyordum ve
nihayetinde o da babası gibi bir emekçiydi. Fakat SSCB’nin dağılmasından sonra
büyük bir saldırıya geçen burjuva ideolojisi onu, mevcut rejimin kutsalı olan
özel mülkiyet konusunda dokunulmazlık bilincine erdirmişti.
Bu makalenin konusu,
geleceğe ilişkin bir algı oluşturmak adına sadece bir giriş yapmaktır; ele
alınacak her konunun ayrıca bir başına, ayrıntılı ve pratikler ışığında
incelenmesi ve netleştirilmesi gerekecektir. Ancak bu bile “bitirilmiş ve takip
edilmesi gereken kesin teorik formasyon” olamayacaktır, çünkü gerçek çözüm,
bizzat pratik faaliyet olacaktır ve teori bunu takip edecektir. Yaşananlar,
bize, “insanlığın nihai kurtuluşu” yolunda atılması gereken adımlar olmadığını
ya da yeterli adımlar olmadığını göstermektedir, ancak nasıl olması gerektiğini
ya da olup olmayacağını otomatik olarak sunmuş olmuyor; yani karşı karşıya
olduğumuz “olumsuz” örneklerden ortaya çıkmış ve bizi doğru yolda yürütebilecek
düzeyde netleşmiş “olumlu çözüm reçetesi” sunmuyor. Yürüyeceğimiz yolun nereye
çıkacağını, bütün örneklerin ortaya koyduğu gibi, bizim atacağımız pratik ve
teorik adımlar gösterecektir. Yaşanan pratiklerden, yaşanmakta olan örneklerden
sonra bulunduğumuz noktada hala tek doğru ölçümüz, bizzat kendi pratiğimiz ve
bundan çıkacak sonuçların bize göstereceği gerçeklerdir. Ekim Devrimi sonrasında
Lenin’in dediği gibi, bu kadar deneyden sonra hala “tek yöntem, deneme
yanılma”dır. Bütün zengin örneklerine karşın sosyalizm, gerçekleşmekte olduğu
ülkenin özelliklerine göre bir seyir izleyecektir, hazırlanmış genel geçer
reçeteleri takip etmeyecektir...
Şimdiden belirtmekte fayda
gördüğümüz bir diğer konu, makalenin başlığını oluşturmaktadır: Nasıl bir
gelecek? Aslında “nasıl bir sosyalizm” düşünülerek konulmuştur. Fakat, “nasıl
bir sosyalizm” tabiri, herkesin temel tanım olarak üzerinde anlaştığı ama bunun
farklı toplumsal ve tarihsel koşullardan ileri gelmek anlamında “çeşitli”
biçimler almış bir “sosyalizm” ve bunun da “hangi biçimi”ni akla getirdiği için,
bu ifadeden kaçılmış, öyle bir algı oluşmasın diye genel olarak bir “gelecek”
olarak tasvir edilmiştir. Çünkü “sosyalizm” denildiği zaman bundan herkes aynı
şeyi anlamıyor; yaşanan bütün örneklere karşın hala tartışmalıdır ve bu, burada
dile getireceğimiz düşüncelerin de tartışılmaya muhtaç olduğu anlamına gelir.
Çünkü sosyalizm, kurucuları tarafından dahi, bitirilmiş ve takip edilmesi
gereken bir yol haritası olarak değil, insanlığın kendi kurtuluşunu sağlama
yürüyüşü olarak algılanmıştır. Ancak bu, kurucuları tarafından “sosyalizm”in
“niyete göre” tanımlara cevaz verdiği anlamına da gelmiyor; yukarıda
hatırlattığımız eski yoldaşımızın dediği gibi, özel mülkiyeti hoş gören ya da
buna dayalı bir toplumsal düzeni “sosyalizm” olarak algılayan bir anlayış ile
bizim tarif ettiğimiz ama “özel mülkiyet” değil de “toplumsal üretim araçlarının
özel mülkiyeti” şeklinde düzeltilmesi kaydıyla bir sosyalizm anlayışı birbirine
zıt iki anlayışı temsil etmektedir.
Pratiğin fikri
Yarını tarif etmek bugün
üzerinden olmalıdır, ancak bugünün de dünün sonucu olduğunu unutmadan...
Olanlara, “olsaydı” vb. şart kipiyle yaklaşmak, bizi, sadece kendimizin
kurgulayacağı ve söylemek istediğimize temel teşkil edecek şekilde bir izah
oluşturmak için işe yarayabilir, fakat yaşadığımızı aşan, hiç değilse “tecrübe”
adına olumlu bir görüş ortaya koymamıza hizmet etmez. Bunun için yaşananların
hepsi artık bizim için birer “olgu”dur, onları bu perspektifle ele alıp
incelemek ve sonuçlar çıkarmak zorundayız. “SSCB’de sosyalist demokrasi olsaydı
çökmezdi” demek yerine, bizim esas alacağımız SSCB’de demokrasinin
gerçekleşmemiş olmasıdır. Çünkü Marksizm, diğer bütün perspektiflerin yanı sıra
esas olarak “pratiğin felsefesi”dir. Ortaya çıkan her pratik ya da toplumsal
pratik ve ilerleme ya da gerileme, kendi fikrini oluşturur; oluşturulan fikir,
gerileme ya da ilerlemenin nedeni değildir. Fakat atılacak olan yeni bir adımın
ya da denenecek olan yeni bir çözüm anlayışının sınanmasında takip edilecek en
geçerli formasyondur. Bugün karşı karşıya olduğumuz durum
budur.
Marx’ın 1871’den sonra
düşünceleri nasıl değişmişse, 1985’ten beri de bütün sosyalistlerin düşünceleri
değişmiştir. Değişmek zorundaydı. Artık sosyalizmi, varolan bir reel durum
üzerinden değil, oluşuyla dünyayı şekillendiren ve çöküşüyle yeniden
şekillendiren ama artık bir başka “şey” olan üzerinden değerlendirmek
durumundayız. Marx’ın 1871 öncesi fikirleri değişmişse, bunun tek nedeni 1871’in
kendisidir. Ekim Devrimi ve onu izleyen yıllardaki uygulamalara temel kaynak
olan görüşler, çöken, daha doğrusu imha edilen Paris Komünü’nün durumundan
üretilmiş ve yeni bir işçi iktidarının nasıl yapılırsa çökmeyeceği üzerine
kurulmuştur. Ya da pratik önlemler bu kaygılardan hareketle
alınmıştır.
O halde Ekim Devrimi ve onu
esinlenen diğer bütün bir pratik süreci, insanlık tarihinin belli bir
aşamasında, sınıf mücadelelerinin keskinleştiği ve buna bağlı olarak ortaya
çıkan bir takım görüngüler ışıgında oluşturulan marksist sosyalizm teorisinin
yol göstericiliğinde Rusya koşullarında kurulmuş ve emperyalist kuşatma altında
kendi varlığını korumayı amaçlamış, buna göre örgütlenmiş “tarihsel gerçek”
olarak ele alıp değerlendirmek gerekmektedir. Ekim Devrimi ya da SSCB ve bir
bütün olarak Doğu Avrupa ülkeleri, sözünü ettiğimiz koşulların sadece ürünü
değildirler, aynı zamanda o koşullar altında şekillenmiş ve olması gereken ya da
marksizm tarafından formüle edilmiş sosyalizm teorisine göre gelişememiş
örneklerdir. Önemli deneyimler olmakla birlikte, kapitalizmin kuşatması altında
şekillenmiş ve onunla giriştikleri rekabet neticesinde başarısızlığa uğramış
örneklerdir. Yaşanmakta olan örnekler bu durumdan ders alarak sosyalist toplum
doğrultusunda dönüşüm gerçekleştirmek yerine, daha da korumacı ve
anti-demokratik süreçlere girmişlerdir. Özellikle Çin, sermayenin ilkel birikim
dönemini aratır nitelikte bir vahşi kapitalizm sürecini yaşamakta ve sosyalizm
adına aykırı ne varsa bu ülkede gerçekleşmektedir. Bu tip örnekler sosyalizm
adına hareket etseler de biz onları sosyalizm çerçevesinde değerlendiremeyiz.
Ama bunları, bir zamanların “sosyalist anlayış”ını yansıtan ve zaman içinde
bugünkü durumu alan örnekler olarak değerlendirmek ve çıkarılması gereken
dersleri çıkarmak durumundayız. Süregelen anlayış, insanlığın kendi kaderi
üzerinde söz sahibi olması anlamına gelen sosyalist inşaya izin vermemiştir;
işçi sınıfı ve çalışan emekçiler adına “doğru”yu yapmaya çalışan tek örgütlü güç
olan parti, aslında, iktidarı halka devretmeyerek, onlar adına ‘iyi şeyler’
yapmaya kalkışarak sosyalist kuruluş önündeki en büyük engele dönüşmüştür.
Bugün oluşturacağımız
algıyı, neredeyse bir asır süren ve nihayetinde düşünüldüğü gibi olmayan bir
pratiği ve yanı sıra bu pratiğin yaşam süresi boyunca “gelişerek” biçimsel de
olsa “farklılaşmış kapitalist dünya” gerçekliğinde oluşturmak durumundayız.
İnsan toplumu, kendi kaderini kendisi oluşturur, fakat bunu istediği koşullarda
değil, hazır bulduğu koşullar altında, der Marks... Yüzyıl öncenin
sosyalistleri, kendi koşullarında bir ütopyanın gerçekleşmesi için canla başla
çalıştılar; işçi sınıfı, emsali görülmemiş derecede büyük fedakarlıklar yaparak
büyük bir ekonominin inşacısı oldu ve kısa bir süre içinde kendisine yönelen
faşist tehdidi yerle bir edecek kadar güçlü bir irade oluşturabildi. Bunu, hazır
bulduğu koşullar içinde ve kendi zamanının algısıyla yaptı. Yaşadığımız çağın
değer yargıları ve siyasal anlayışıyla o zamanı eleştiremeyiz. Bizler, yeni bir
gelecek düşüncesi oluşturmaya çalışırken, bunu yaşanan sosyalizm pratiğinin yanı
sıra kendi somut koşullarımız üzerinden yapmak durumundayız. Sosyalizmi biz
yaşamadık ve içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik koşullar, sosyalizm
pratiğinden geçmiş koşullar değildir. Her zaman kapitalist sistem içinde kalmış
ve uzun zamandır da ağır bir “çözülüş” içinde olan bir ülkede gerçekleştirmeye
çalışacağız. Bir başka ifadeyle, soyut anlamda bir sosyalizmi tartışmıyoruz,
yaşanan pratikler ışınğında somut olarak, kendi ülkemizin geleceğini nasıl
kurabileceğimizi düşünüyoruz. Bizim sosyalizmimiz, ancak bizim koşullarda bir
karşılık bulursa anlamlı ve siyasal mücadelemizin motive edici gücü
olacaktır.
Bunun birtakım handikaplara sahip olduğu açıktır. En baştaki sorun,
yaşanan pratik kadar gerçek olan somut ideolojik ve siyasal gerilemedir. SSCB ve
Doğu Avrupa ülkeleri sadece olduğu kadarıyla “sosyalist” bir toplumsal düzenden
vazgeçmediler, kendileri kapitalizm karşısında yenilirken, onların oluşumuna
kaynaklık etmiş ama çöküşünde rolü olmamış sosyalist düşünceyi de alıp
götürdüler. Ya da bu düşünce, SSCB ve Doğu Avrupa pratiğinde farklı bir görünüm
almış Marksist sosyalizm anlayışı, ciddi derecede yara almıştır. Paradoks gibi
görünse de bu böyledir. Nasıl oluyor da sosyalist olmadığı halde çöken bir ülke,
sosyalist fikirlere zarar verebiliyor? Örneğin, eğer SSCB ve onun yörüngesindeki ülkeler
sosyalist değildiyseler, nasıl oluyor da sosyalist düşünceler üzerinde olumsuz
etkide bulunuyorlar?
Çünkü sosyalist düşünce, ne
kadar yanlış yolda olurlarsa olsunlar, onların pratiğinde yaşıyordu ama itibarı
ya da dünya halkları için önemi, onların gerçekliğinden kaynaklanmıyordu. Tam
tersine, onları da kendi standartları çerçevesinde yargılamaya zorluyordu.
Sosyalist düşüncenin zarar görmesi, onların iradesinden bağımsız olarak
gerçekleşen bir durumdur. Çünkü onlar, sosyalist bir düşüncenin esini olarak
ortaya çıktılar ve her ne kadar ona uygun bir gelişme sağlayamadılarsa da
ortadan kalkışlarıyla kendilerinin esinlendiği düşünceyi de aşağı doğru
çektiler. Fikirler, olgularla birlikte vardırlar, olguların başına gelen, onlara
ait fikirlerin de başına gelir.
Karşı karşıya olduğumuz
siyasal gerilik ve ideolojik savrulma, hiç kuşku yok ki, 1985’ten bu yana
yaşanmakta olan durumun sonucudur. Ekim Devrimi nasıl yeni bir dünyanın
kurulmasına yol açtıysa, 70’lerin sonuna kadar meydana gelen hemen her ulusal ve
toplumsal devrimde şu veya bu şekilde rol oynadıysa, insanlığın gündemine
siyasal ve toplumsal kurtuluş yolu olarak sosyalist seçeneği koyduysa, Berlin
Duvarı’nın yıkılması da insanlığın fikri gerileyişini başlatmış oldu. Bir anda
gündemden çıkan siyasal düşünceler, 70 yıl öncesinin pratiğine kaynaklık etmiş
sosyalist fikirlerdi.
Her pratik, insan hayatına
kendine özgü fikirleriyle girer ve yine her pratik insan hayatından kendine özgü
bazı fikirlerin çıkıp gitmesine neden olur. Bu, elektrik enerjisinin aniden
kesilmesiyle gayri ihtiyari elimizin bir muma ya da “idare lambası”na gitmesine
benzer. Böyle bir durumda kilere iner, bulduğumuz ilk eskiye ait aydınlatma
aracıyla geçici olarak idare etmeye çalışırız. Bu sadece aydınlanma anlamındaki
bir değişiklik değildir, aynı zamanda ve esas olarak bir düşünsel ve kültürel
davranışa yöneldiğimiz anlamına da gelmektedir. Mum ışığı kapitalizm öncesi bir
toplumu ve ona ait değerleri temsil eder, elektrik ise kapitalist toplumu ve ona
ait her türlü teknolojik alet-edavatı, insanın yaşamını kolaylaştıran
araç-gereci ve düşünsel gelişmeyi temsil eder. Bireysel olarak ele alındığında,
hayatımızda meydana gelen bu günlük ve anlık değişikliklerin etkileri pek büyük
olmayabilir, fakat toplumlar söz konusu olduğunda durum daha farklıdır ve
siyasal geri düşüşün etkileri daha dramatiktir. SSCB’nin çöküşü, insanlık
toplumumun hayatında buna benzer bir etki yarattı. Herhangi kapitalist bir
ülkeden daha çok insani olmakla birlikte insanlığın tarihsel rüyasına cevap
veremeyen SSCB, ortadan kalkışıyla ideolojik olarak büyük bir gerilemeye yol
açtı. Sosyalizm, insanlık için bir nihai kurtuluş rüyasıydı ve onun SSCB
nezdinde itibar kaybına uğramasıyla insanlık adeta karanlığa gömüldü; gelecek
ufkunu yitirdi; dünyayı değiştirebileceği ve kendisine layık bir toplumsal düzen
yaratabileceği umudundan koptu. Hızla, bir köylünün kilere inip gaz lambasını
yakarak aydınlanmayı tercih etmesi gibi, geriye döndü ve hafızasındaki
referanslar vasıtasıyla kurtuluş aramaya başladı. Sosyalizmin genel insani
değerler üzerinde yükselen birleştirici özelliğinden uzaklaştı, gerici ve insanı
inancına, ırkına göre ayıran ve sömüren ideolojilerin etkisine girdi.
Kapitalizmin yıkılamayacağını düşündü; dinin, hayatın acı gerçekleri karşısında
teskin edici gücüne teslim olarak kişisel kurtuluşun yollarını aramaya başladı.
Geleceğe doğru ilerlemenin bir açmaz olduğunu sanarak hızla geriye doğru, dinsel
metinlerde yer aldığı haliyle “atalarının dinine” doğru bir kaçışa yöneldi.
Yaşamakta olduğumuz “gericilik günleri”, yani ABD’nin dizginsiz saldırıları,
kapitalist devletlerin vahşi önlemleri ve işçi-emekçi yığınların daha da
yoksullaşması vb. bütün olumsuzluklar bu gelişmenin somut örnekleridir.
Kapitalizm, SSCB’nin yıkılmasıyla, bütün zamanların “kötücül düşüncesi
sosyalizm”i alt etmişti ama yaptıklarıyla yeniden sosyalizmin aslında tek
kurtuluş yolu olduğunu da kantlamaktadır.
SSCB yıkılışıyla sosyalist
fikirlerin etkisinin azalmasına nasıl sebep olduysa, kapitalist devletler de
icraatlarıyla bizzat sosyalizm fikrinin yeniden ve daha güçlü bir şekilde
gündeme gelmesine hizmet etmektedirler. Yaşanmakta olan mali ve ekonomik krizle
birlikte yeniden sosyalizmi hatırlar olduk. Hatta Marx’ı canlandırdık, adeta
onun ruhunu çağırdık. Marksist düşüncenin doğruluğunu, hem SSCB’nin çöküşünde ve
hem de onun ardından dizginsiz saldırılarla kendisini kanıtlayan kapitalizmin
durumunda görüyoruz. Doğru, yaşanan sosyalizm pratikleri insanlığın beklediği
ölçüde çözümler oluşturamadılar, fakat kapitalizm de çözüm olmadığını gün begün
daha güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Bizim irademizden bağımsız olarak
sosyalizm, yeniden ve hızla dünya halklarının gündemine girmektedir ve bizim
ülkemizde de bu bir kader olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü emperyalizm,
dizginsiz saldırı günlerinde değil insanlığın temel sorunlarını çözümek, daha da
derinleştirdiğini kanıtlamıştır. Aslında her gün biraz daha anlaşılıyor ki
SSCB’nin varlığı, dünya halkları açısından ciddi bir kazanımmış; her ne kadar
arzulanan siyasal ve toplumsal bir düzen oluşturmayı başamadıysa da varlığıyla
daha iyi bir dünya kurulabilir fikrinin “canlı örneği”ydi. Ve yeniden bu düşünce
gündemleşmektedir. Ve gerçekten de eğer önümüzü ileriye doğru çevireceksek,
kapitalizmin barbarlığa yönelişini önlemenin biricik yolu
budur.
Sosyalizmden ne anlamalı?
Yaşadığımız çağda insan
toplumu olarak kaygısını duyduğumuz en önemli tehdit, ekonomik geçim
araçlarından yoksunluğun ötesinde, fiziksel varlığımızı sürdürme riskidir.
Gelecek güvencesi her gün biraz daha elimizden kayıp gidiyor. Bir yanda açlık ve
sefalet, diğer yanda insanlık nüfusunu defalarca besleyebilecek üretim
bolluğu... Akan bir nehrin kıyısında susuz kalmak gibi bir şey bu... Buna, kar
amacı güden üretim zihniyetinden kaynaklanan doğal felaket ve yıkımları da
eklemek gerekiyor... Sadece geçim araçları olarak değil, yaşamamızın doğal
ortamı da hızla ve hoyratça tüketilmektedir. Doğal çevreyi yok eden binlerce
örneğin sonuncusuna Meksika körfezinde tanık oluyoruz. BP’ye ait bir petrol
platformunun patlamasıyla denize dökülen ham petrol, doğal çevreyi canlı
varlığın yaşamasına kapatacak şekilde imha etmektedir. Sovyetler Birliği’nde
Baykal Gölü vakası ve nükleer sızıntıları görmüştük, etkileri hala devam
etmektedir.
İnsan toplumu olarak temel
bir tercihle karşı karşıyayız: Ya yaşam araçlarını sağlamak için bireysel
çabalarla büyük paralar kazanmanın yollarını ararız ve bu yolla geçimimizi
güvence altına alırız ya da herkesin, rengine, dinine, diline, ırkına ve siyasal
düşüncesine aldırmadan asgari yaşam koşullarını güvence altına alan toplumsal
bir düzen kurarız... Birincisi,
yaşamakta olduğumuz kapitalist düzene denk düşer ve karşı karşıya olduğumuz her
türlü bireyciliğin, yozlaşmanın, ahlaki düşkünlüğün, çıkarcılığın, savaş ve
soygunun kaynağıdır. İkincisi, insanı doğasıyla birlikte ele alan, dayanışma,
işbirliği, dostluk ve insani değerleri esas alan sosyalist toplum anlayışına
tekabül eder.
Kapitalizm koşullarında
insanın tedricen daha iyi bir hayat standardına ulaşacağı sadece bir
illüzyondur. Tanık olduğumuz gibi kapitalizmin tarihi, insanı her gün biraz daha
geçim araçlarından mahrum bırakması ve yoksullaştırması tarihidir. Büyük bir
üretici kitle, küçük bir azınlığın mutluluğu için çalışmaktadır, doğanın büyük
bir kesimi küçük bir azınlık mutlu olsun diye tüktilmektedir.
Marks, sosyalizmi
insanlığın nihai kurtuluşu olarak tanımlar. Tarihi boyunca varlığını güvence
altına almaya çalışırken açlığın, hastalığın ve doğal afetlerin tehdidini
hisseden insanlığın, gerçek anlamda kendisini doğal ortamıyla birlikte var
ettiği toplumsal bir düzen... Kar amacıyla piyasa için değil, toplumsal
ihtiyaçlarına göre belirli bir plan çerçevesinde doğayı koruyarak ürettiğinin
egemeni olduğu, bölüşümde adaleti gözettiği ve zaten bunu yapmanın insani bir
sorumluluk olarak algılandığı toplumsal bir düzen... Tam demokratik bir
katılımla oluşturulan siyasal erki bir tahakküm aracı olarak değil, toplumsal
hayatı düzenlemenin bir aracı olarak algıladığ bir
düzen...
Kapitalizm koşullarında bu
nihai kurtuluş mücadelesinin öncüsü işçi sınıfı olsa da amaç, yeni bir sınıfın
egemenliğine dayalı imtiyazlı bir düzen değil, “eşit haklar ve görevler ve her
çeşit sınıf hakimiyetinin kaldırıl”dığı toplumsal bir düzen kurmaktır. Doğal
olarak bu toplumsal düzen, kendinden önceki kapitalist düzendeki “her çeşit
köleliğin, tüm sosyal sefaletin, manevi alçalmanın ve siyasal bağımlılığın
temelinde” yatan, toplumsal üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin
kaldırılmasıyla -her ne kadar eski bir yoldaşın hoşuna gitmese de- mümkün
olabilir. Dolayısıyla “her türlü siyasal hareketin bir araç olarak tabi olması
gereken büyük amaç” budur.
Print  |