Nasıl bir sosyalizm? / Berzan BOTÎ Berzan BOTÎ
Sosyalist Mezopotamya
İşçilerin (ekonomik alanla sınırlı olsa da) kazanımları, diğer ezilen kesimlerin insanca yaşama talebiyle/özgürlük sorunuyla çelişmediği sürece anlam kazanır ve sosyalizmin genel özgürleştirici özelliğini yansıtır.
Nasıl
bir sosyalizm sorusu, sosyalizmin farklı farklı yorumlanabileceğine ve yer,
zaman, topluma göre değişiklik gösterebileceğine işaret
etmektedir.
Hem
Marksizm öncesi (ütopik sosyalizm gibi) hem de Marksizm sonrası (nasyonal
sosyalizm gibi) “sosyalizm” adı altında farklı hatta karşıt anlayışların
varlığı, “nasıl bir sosyalizm”
sorusunu kaçınılmaz kılıyor.
Aynı
düşünsel kaynakları referans almalarına karşın geçmişte SSCB, ÇİN, ARNAVUTLUK
gibi ülkelerin farklı uygulamalara, “sosyalist” anlayışlara sahip olmaları da “nasıl bir sosyalizm” sorusunun önemini
göstermektedir.
Türkiye
özeline bakıldığında, kendilerine sol/sosyalist diyen çoğu kesimin içinde
bulunduğu düşünsel düşkünlük onları öyle bir noktaya getirmiş ki, pratikte
Kemalist/faşist sistemi korumak adına her yola başvurabilmektedirler; bazen
direkt, bazen de utangaçça...
Sistemle
iç içe geçmiş bu “sosyalistlerin” yegane silahı işçi sınıfının çıkarlarından
yana tutum alıyor görünmeleridir. Sosyalizm savunusunu işçilerin ekonomik
çıkarlarına indirgeyen bu anlayış, sınıf bilincinden yoksun, sistemle politik
bir hesaplaşmaya girmekten özenle kaçınan ve sistemi rahatsız eden farklı
gelişmeler yaşandığında “kazanımları
korumak adına” acilen devreye
girip sistemle dayanışma içerisine giren ‘devletçi sendikaları’, dolayısıyla
sistemin kendisini meşrulaştırmaktan
başka bir şey yapmıyorlar.
Sosyalizmin
ilk etapta ve herkesten önce işçileri çağrıştırması doğru ve anlaşılırdır. Ancak
işçilerin sadece bazı ekonomik kazanımlarıyla sınırlı ve diğer ezilen kesimlerin
sorunlarına kayıtsızlığın ismi sosyalizm olamaz; olsa olsa nasyonal sosyalizm
olur. Bu açıdan da bakıldığında “nasıl
bir sosyalizm” sorusu hayati bir önem taşıyor; özellikle de Kuzey
Kürdistanlı komünistler için.
***
Türkiye’de,
Kemalizm ile bağlarını koparmamış kesimlerin (en azından bir kısmının)
kendilerini “ulusal sol” olarak
tanımlamaları, kendilerine yönelik olarak kullanılan/kullanılacak olan ‘nasyonal sosyalist’ tanımlamasını bir
suçlama/itham olmaktan çıkarıp, sadece olanı olduğu gibi gösterme çabasına
dönüştürmektedir. Kendilerine “ulusal
sol” demeseler de, Kemalizm’i dolaylı yollardan (Kemalizm’i güncelleştirmeyi
amaçlayanlar veya Kemalist cumhuriyeti anti-emperyalist(!) bir ulusal kurtuluş
hareketinin ürünü olarak gören herkes bu kapsama giriyor) savunan diğer
kesimlere de ‘utangaç nasyonal
sosyalistler’ demek haksızlık olmasa gerek. Bu kesimleri çıkmaza sürükleyen
ve sistemin yedek gücü haline getiren şey, (bilerek ya da bilmeyerek)
altyapı-üstyapı ilişkisini mekanik/kaba bir tarzda algılamaları sonucu ‘altyapı üstyapıyı belirler’ gibi
klişeleşmiş bir yargıdan beslenmeleri ve her şeyi ekonomi ile açıklamakla “ekonomizm” bataklığına
saplanmalarıdır...
Türkiye’deki
“sosyalist basın”a bakıldığında
haber ve yorumların büyük çoğunluğu ekonomi ile ilgili olanlardır. Bir işçinin
işten atılması veya küçük bir iş yerinde alınan bir grev kararı, Türkiye’nin
Güney Kürdistan’ı bombalamasından ve işgal senaryolarını açıkça
dillendirmesinden çok daha önemli olabiliyor.
İşçilerin
(ekonomik alanla sınırlı olsa da) kazanımları, diğer ezilen kesimlerin insanca
yaşama talebiyle/özgürlük sorunuyla çelişmediği sürece anlam kazanır ve
sosyalizmin genel özgürleştirici özelliğini yansıtır.
Ancak,
başka halkları yok sayan/inkar eden, katliam/soykırım uygulayan ırkçı bir
devletin aynı anda işçilere bazı haklar vermesini/vermek zorunda kalmasını
sol/sosyalizm adına “kazanım” olarak
gören anlayışın bir tek ismi vardır; nasyonal sosyalizm...
Bu
anlayışın dışavurumuna verilebilecek en somut örnek 1960 darbesi ve darbe ürünü
1961 Anayasası’dır. İşçilere bazı sendikal hakların verilmesini, örgütlenme
önündeki bazı engellerin kaldırılmasını “sol” adına alkışlayanlar ve
militaristlere/ırkçılara ilericilik sıfatı yakıştıranlar, aynı darbecilerin
Kürtçe ve Ermenice yer isimlerini yasakladığını/Türkleştirdiğini görmezden
geliyorlar ve görülmesine de engel olmaya çalışıyorlar...
Bilindiği
gibi 1910 yılında İttihat-Terakki ile başlayan coğrafi yer isimlerinin
değiştirilmesi anlayışı, 13 Mayıs 1913 tarihinde çıkarılan "İskân-ı Muhacirin Nizamnamesi" adlı
genelge ile resmileşti. (Bu girişim aynı zamanda tüm halkları kapsayan Türkiye
solunun ‘Türk solu’na dönüştürüldüğü ve gericileştiği dönemdir.) Cumhuriyet
dönemine de olduğu gibi geçen bu Türkleştirme anlayışı 1960 darbesinden sonra
çok kapsamlı, sistemli bir şekilde hayata geçirildi...
Yakın
zamanda “Tekel direnişi”ne yüklenen
anlam da o kadar abartılıydı ki, sanki sosyalist bir devrimin arifesindeymişiz
gibi ve yine sanki Tekel işçileri muazzam bir sınıf bilinciyle sisteme karşı
mücadele ediyormuş gibi bir hava yaratılmaya çalışıldı...
Oysa
Tekel işçilerinin büyük çoğunluğunun “tek bayrak, tek devlet, tek millet”
paradigması üzerine inşa edilen faşist/Kemalist sistemle hiçbir politik
sorununun olmadığı gerçeği görülmek istenmiyordu. Yaşar Okuyan gibi faşistliği
tescilli insanların bile “Tekel direnişi”ne destek vermesi, eylemin sınıf
bilincinden yoksun ve genel anlamda sosyalist bir eksende yürümediğini anlamamız
bakımından yeterli göstergelerdi. Sistemin iç hesaplaşmasına alet edilen Tekel
işçilerine verilen ihtiyatsız destek, sistemin en ırkçı kanadı olan
Kemalistlerin mevzi kazanmasının aracı haline getirildi ne yazık ki. İşçilerin
sorunu sadece ekonomikti ama onları destekleyenlerin farklı farklı amaçları
vardı. Sadece ekonomik olan taleplere sosyalizm adına bu kadar abartılı anlam
yüklenmesini, tarihsel materyalizmin kaba yorumlanmasına bağlamak
gerekiyor...
***
Bilimsel
sosyalizmin bilimsellik iddiasının dayanağı, Tarih bilimini/tarihsel
materyalizmi referans almasındandır. Marksist felsefenin en önemli ve aynı
zamanda en “sorunlu” kavramlarından
biri olan Tarihsel Materyalizmin farklı farklı algılanması sadece bugüne özgü
değildir. Marks-Engels’in, yaşadıkları dönemde bile bu kavramın
çarpıtılması/kabalaştırılması karşısında yaşadıkları sıkıntıları sıkça
dillendirme/eleştirme gereği duymaları da ‘yanlış algılama’ ya da bilerek
çarpıtma sorununun derin ve geçmişe dayandığını
göstermektedir...
Tarihte
belirleyici etkenin son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimi
olduğunu belirten Engels, kendisinin ve Marks’ın da bundan daha çoğunu hiçbir
zaman ileri sürmediklerini belirtir. “Bundan ötürü, herhangi bir kimse ekonomik
etken biricik belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa,
onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur” diyerek, tarihsel
savaşımların gidişi üzerinde etkide bulunan hukuksal, siyasal, felsefi teoriler
ve dinsel görüşlerin iç bağıntılarının ve karşılıklı etkileşimlerinin
değerlendirmelerde göz ardı edilmesinin sakıncalarına dikkat çeker. (Engels’ten Joseph Bloch’a, 21 Eylül 1890)
Engels’in
120 yıl önce gençlere yönelik bir başka eleştirisi de, bugünün Türkiye’sinde
(hiç de genç olmayanlar) ekonomik yana abartılı anlam yükleyenlere bir cevap
niteliğindedir adeta:
“Gençlerin
zaman zaman ekonomik yana gerektiğinden daha çok ağırlık vermelerinden Marx’la
benim de kısmen sorumlu tutulmamız gerekir. Hasımlarımız karşısında, onların
yadsıdıkları ana ilkeyi vurgulamamız gerekiyordu ve etkileşime katılan öbür
etkenleri onlara uygun ölçüde vurgulayacak ne zaman, ne yer, ne de fırsat
bulabildik. Ama bir tarih kesimini sunmak, yani, pratik uygulamaya geçmek söz
konusu olur olmaz sorun farklıydı ve hiçbir yanılgıya yer yoktu. Ama, ne yazık
ki, yeni bir teorinin ana ilkelerini, her zaman doğru bir biçimde olmasa bile,
benimser benimsemez o teoriyi tamamıyla anladıklarını sananlar pek sık
görülüyor. Şimdilerde yeni ‘Marksist’ olmuşların birçoğunu bu kınamanın dışında
tutamam; çünkü en şaşırtıcı saçmalıklar o çevrede üretiliyor...”
(21-22
Eylül 1890, Engels’ten Joseph Bloch’a.)
Türkiye’de
kendilerine sosyalist diyenlerin çoğunu Engels’in bu eleştirilerinin dışında
tutmak olanaklı olmadığından, bu kesimlerle keskin bir düşünsel hesaplaşmaya
girmek ve tereddütsüz bir kopuşu hayata geçirmek Kürdistanlı komünistlerin
önceliklerindendir.
Engels’in
ekonomik yana ağırlık verme gerekçeleri de, Kürdistanlı komünistlerin yaşadığı
başka bir sıkıntıyı anlatır gibi... Engels’in, “Hasımlarımız karşısında, onların
yadsıdıkları ana ilkeyi vurgulamamız gerekiyordu ve etkileşime katılan öbür
etkenleri onlara uygun ölçüde vurgulayacak ne zaman, ne yer, ne de fırsat
bulabildik” yakınmasını benzer bir şekilde, ulusal sorunda bizler yaşıyoruz.
Kürdistanlı
devrimciler açısından da, en önemli ve öncelikli sorun olan ulusal sorun,
Türkiye’deki “sosyalistler”in büyük
çoğunluğu tarafından yadsındığı için ısrarla bu nokta üzerinde yoğunlaşmak
zorunda kalıyoruz. Ulusal soruna yoğunlaşmamız diğer sorunların önemsizliğini
göstermez kuşkusuz. Ulusal soruna yoğunlaşmamızın nedeni oldukları için kendi
şoven yaklaşımlarını gözden geçirmeleri gerekenlerin bizleri “ilkel milliyetçi, burjuva milliyetçisi” olarak suçlamaları da, “halkların kardeşliği” söylemlerinde ne
kadar samimi olduklarının göstergesidir.
Kürdistan’da
nasıl bir sosyalizm?
a-
Evrensel
olan ile yerel olanın birliğini sağlamak. İndirgemeci anlayışlardan uzak
durarak, Marksizm’i, bugünkü Kürdistan’a sorunsuz uygulanabilecek bir teori
olarak görmemek. Marksizm’in temel ve aynı zamanda evrensel olan ilkeleri ile
Kürdistan’ın özgün koşullarından kaynaklanan ve yerel olan sorunlarının
birliğini sağlamak. Yerel ve evrensel olanın birbirini dışlamadığı gerçeğinden
hareketle birini diğerine feda etmeden onların birliğini
sağlamak...
b-
Türkiye solunun Türk soluna dönüşmesiyle tutuculaşmasına benzer bir sapmaya
girmemek. ‘Kürt solu’ yerine ‘Kürdistan
solu’ olmak. Aynı coğrafyayı paylaştığımız diğer halkları/kültürleri
Kürtleştirmeden, farklılıklarını korumaları ve geliştirmelerinin, ulusal,
kültürel ve dinsel taleplerinin güvencesi olmanın adresi
olmak...
c-
Türkiye’de yaşanan/yaşanacak olan militarizm-sivilleşme hesaplaşmasında
militarizme karşı tavır alan kesimlerle (geçici ve sınırlı da olsa) ittifaklar
geliştirmek. Bu anlayışı Ortadoğu’da yaygınlaştırmak için çaba sarf
etmek...
d-
Sömürge bir ülkenin öncelikli sorununun ulusal haklar olduğu gerçeğini göz ardı
etmeden, ulusal soruna duyarlılık kriterinden hareketle ilişkiler
geliştirmek...
e-
Halkların dayanışmasını, Ortadoğu’daki gerici rejimlerle dayanışmaya
dönüştürmemek; İran gibi sömürgeci/gerici devletlerin bazı emperyalist
devletlerle yaşadığı özel sorunlardan dolayı onları olumlamamak ve
sömürgeci/gerici konumlarını meşrulaştırmamak...
f-
Emekten yana bir tutum benimserken “ekonomizm” bataklığına saplanmamak.
Ülkenin özgün koşulları, kültürel etmenler, bilinç düzeyi vs. faktörleri dikkate
almak ve buna göre tutum belirlemek...
g-
Her
ne kadar kapitalizmin araçları, ürünleri Kürdistan’a girmiş olsa da, üretim
araçlarının henüz gelişimini tamamlamadığı ve iç dinamikleriyle gelişen bir
kapitalizmden söz edilemeyeceği ortadadır. Kapitalizme özgü tüm olumsuzlukların
(ekonomik alanda) yaşanmasına karşın, burjuvazinin “tarihsel devrimci rolü”nü henüz
oynamadığı, dolayısıyla cemaat kültüründen bireyselleşmeye, özgür bireye geçişin
henüz sağlanamadığı gerçeği, Kürdistan’da iktidar veya iktidar ortağı olmayı
(belli bir süre için) öncelik olarak görmemek. Bunun yerine iktidarlar üzerinde
baskı yaparak emekten yana kazanımlar elde etmeye çalışmak... Bu tutum, iktidar
ilişkilerinin yarattığı yozlaşmalardan korunmayı sağlayacak ve bir şeyleri
koruma kaygısıyla yaşanan tutuculaşma tuzağına düşmeyi engelleyecektir. Aynı
zamanda bu tutum, eleştirel anlayışı sürekli kılacağı için sosyalist eksenden
kaymanın da önünü kesecektir... Print  |