Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Nasıl bir sosyalizm? / Berzan BOTÎ
Berzan BOTÎ

Sosyalist Mezopotamya

İşçilerin (ekonomik alanla sınırlı olsa da) kazanımları, diğer ezilen kesimlerin insanca yaşama talebiyle/özgürlük sorunuyla çelişmediği sürece anlam kazanır ve sosyalizmin genel özgürleştirici özelliğini yansıtır.

Nasıl bir sosyalizm sorusu, sosyalizmin farklı farklı yorumlanabileceğine ve yer, zaman, topluma göre değişiklik gösterebileceğine işaret etmektedir.

Hem Marksizm öncesi (ütopik sosyalizm gibi) hem de Marksizm sonrası (nasyonal sosyalizm gibi) “sosyalizm” adı altında farklı hatta karşıt anlayışların varlığı, “nasıl bir sosyalizm” sorusunu kaçınılmaz kılıyor.

Aynı düşünsel kaynakları referans almalarına karşın geçmişte SSCB, ÇİN, ARNAVUTLUK gibi ülkelerin farklı uygulamalara, “sosyalist” anlayışlara sahip olmaları da “nasıl bir sosyalizm” sorusunun önemini göstermektedir.

Türkiye özeline bakıldığında, kendilerine sol/sosyalist diyen çoğu kesimin içinde bulunduğu düşünsel düşkünlük onları öyle bir noktaya getirmiş ki, pratikte Kemalist/faşist sistemi korumak adına her yola başvurabilmektedirler; bazen direkt, bazen de utangaçça...

Sistemle iç içe geçmiş bu “sosyalistlerin” yegane silahı işçi sınıfının çıkarlarından yana tutum alıyor görünmeleridir. Sosyalizm savunusunu işçilerin ekonomik çıkarlarına indirgeyen bu anlayış, sınıf bilincinden yoksun, sistemle politik bir hesaplaşmaya girmekten özenle kaçınan ve sistemi rahatsız eden farklı gelişmeler yaşandığında “kazanımları korumak adına” acilen devreye girip sistemle dayanışma içerisine giren ‘devletçi sendikaları’, dolayısıyla sistemin kendisini meşrulaştırmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Sosyalizmin ilk etapta ve herkesten önce işçileri çağrıştırması doğru ve anlaşılırdır. Ancak işçilerin sadece bazı ekonomik kazanımlarıyla sınırlı ve diğer ezilen kesimlerin sorunlarına kayıtsızlığın ismi sosyalizm olamaz; olsa olsa nasyonal sosyalizm olur. Bu açıdan da bakıldığında “nasıl bir sosyalizm” sorusu hayati bir önem taşıyor; özellikle de Kuzey Kürdistanlı komünistler için.

***

Türkiye’de, Kemalizm ile bağlarını koparmamış kesimlerin (en azından bir kısmının) kendilerini “ulusal sol” olarak tanımlamaları, kendilerine yönelik olarak kullanılan/kullanılacak olan ‘nasyonal sosyalist’ tanımlamasını bir suçlama/itham olmaktan çıkarıp, sadece olanı olduğu gibi gösterme çabasına dönüştürmektedir. Kendilerine “ulusal sol” demeseler de, Kemalizm’i dolaylı yollardan (Kemalizm’i güncelleştirmeyi amaçlayanlar veya Kemalist cumhuriyeti anti-emperyalist(!) bir ulusal kurtuluş hareketinin ürünü olarak gören herkes bu kapsama giriyor) savunan diğer kesimlere de ‘utangaç nasyonal sosyalistler’ demek haksızlık olmasa gerek. Bu kesimleri çıkmaza sürükleyen ve sistemin yedek gücü haline getiren şey, (bilerek ya da bilmeyerek) altyapı-üstyapı ilişkisini mekanik/kaba bir tarzda algılamaları sonucu ‘altyapı üstyapıyı belirler’ gibi klişeleşmiş bir yargıdan beslenmeleri ve her şeyi ekonomi ile açıklamakla “ekonomizm” bataklığına saplanmalarıdır...

Türkiye’deki “sosyalist basın”a bakıldığında haber ve yorumların büyük çoğunluğu ekonomi ile ilgili olanlardır. Bir işçinin işten atılması veya küçük bir iş yerinde alınan bir grev kararı, Türkiye’nin Güney Kürdistan’ı bombalamasından ve işgal senaryolarını açıkça dillendirmesinden çok daha önemli olabiliyor.

İşçilerin (ekonomik alanla sınırlı olsa da) kazanımları, diğer ezilen kesimlerin insanca yaşama talebiyle/özgürlük sorunuyla çelişmediği sürece anlam kazanır ve sosyalizmin genel özgürleştirici özelliğini yansıtır. 

Ancak, başka halkları yok sayan/inkar eden, katliam/soykırım uygulayan ırkçı bir devletin aynı anda işçilere bazı haklar vermesini/vermek zorunda kalmasını sol/sosyalizm adına “kazanım” olarak gören anlayışın bir tek ismi vardır; nasyonal sosyalizm...

Bu anlayışın dışavurumuna verilebilecek en somut örnek 1960 darbesi ve darbe ürünü 1961 Anayasası’dır. İşçilere bazı sendikal hakların verilmesini, örgütlenme önündeki bazı engellerin kaldırılmasını “sol” adına alkışlayanlar ve militaristlere/ırkçılara ilericilik sıfatı yakıştıranlar, aynı darbecilerin Kürtçe ve Ermenice yer isimlerini yasakladığını/Türkleştirdiğini görmezden geliyorlar ve görülmesine de engel olmaya çalışıyorlar...

Bilindiği gibi 1910 yılında İttihat-Terakki ile başlayan coğrafi yer isimlerinin değiştirilmesi anlayışı, 13 Mayıs 1913 tarihinde çıkarılan "İskân-ı Muhacirin Nizamnamesi" adlı genelge ile resmileşti. (Bu girişim aynı zamanda tüm halkları kapsayan Türkiye solunun ‘Türk solu’na dönüştürüldüğü ve gericileştiği dönemdir.) Cumhuriyet dönemine de olduğu gibi geçen bu Türkleştirme anlayışı 1960 darbesinden sonra çok kapsamlı, sistemli bir şekilde hayata geçirildi...

Yakın zamanda “Tekel direnişi”ne yüklenen anlam da o kadar abartılıydı ki, sanki sosyalist bir devrimin arifesindeymişiz gibi ve yine sanki Tekel işçileri muazzam bir sınıf bilinciyle sisteme karşı mücadele ediyormuş gibi bir hava yaratılmaya çalışıldı...

Oysa Tekel işçilerinin büyük çoğunluğunun “tek bayrak, tek devlet, tek millet” paradigması üzerine inşa edilen faşist/Kemalist sistemle hiçbir politik sorununun olmadığı gerçeği görülmek istenmiyordu. Yaşar Okuyan gibi faşistliği tescilli insanların bile “Tekel direnişi”ne destek vermesi, eylemin sınıf bilincinden yoksun ve genel anlamda sosyalist bir eksende yürümediğini anlamamız bakımından yeterli göstergelerdi. Sistemin iç hesaplaşmasına alet edilen Tekel işçilerine verilen ihtiyatsız destek, sistemin en ırkçı kanadı olan Kemalistlerin mevzi kazanmasının aracı haline getirildi ne yazık ki. İşçilerin sorunu sadece ekonomikti ama onları destekleyenlerin farklı farklı amaçları vardı. Sadece ekonomik olan taleplere sosyalizm adına bu kadar abartılı anlam yüklenmesini, tarihsel materyalizmin kaba yorumlanmasına bağlamak gerekiyor...

***

Bilimsel sosyalizmin bilimsellik iddiasının dayanağı, Tarih bilimini/tarihsel materyalizmi referans almasındandır. Marksist felsefenin en önemli ve aynı zamanda en “sorunlu” kavramlarından biri olan Tarihsel Materyalizmin farklı farklı algılanması sadece bugüne özgü değildir. Marks-Engels’in, yaşadıkları dönemde bile bu kavramın çarpıtılması/kabalaştırılması karşısında yaşadıkları sıkıntıları sıkça dillendirme/eleştirme gereği duymaları da ‘yanlış algılama’ ya da bilerek çarpıtma sorununun derin ve geçmişe dayandığını göstermektedir...

Tarihte belirleyici etkenin son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimi olduğunu belirten Engels, kendisinin ve Marks’ın da bundan daha çoğunu hiçbir zaman ileri sürmediklerini belirtir. “Bundan ötürü, herhangi bir kimse ekonomik etken biricik belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur” diyerek, tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etkide bulunan hukuksal, siyasal, felsefi teoriler ve dinsel görüşlerin iç bağıntılarının ve karşılıklı etkileşimlerinin değerlendirmelerde göz ardı edilmesinin sakıncalarına dikkat çeker. (Engels’ten Joseph Bloch’a, 21 Eylül 1890)

Engels’in 120 yıl önce gençlere yönelik bir başka eleştirisi de, bugünün Türkiye’sinde (hiç de genç olmayanlar) ekonomik yana abartılı anlam yükleyenlere bir cevap niteliğindedir adeta:

“Gençlerin zaman zaman ekonomik yana gerektiğinden daha çok ağırlık vermelerinden Marx’la benim de kısmen sorumlu tutulmamız gerekir. Hasımlarımız karşısında, onların yadsıdıkları ana ilkeyi vurgulamamız gerekiyordu ve etkileşime katılan öbür etkenleri onlara uygun ölçüde vurgulayacak ne zaman, ne yer, ne de fırsat bulabildik. Ama bir tarih kesimini sunmak, yani, pratik uygulamaya geçmek söz konusu olur olmaz sorun farklıydı ve hiçbir yanılgıya yer yoktu. Ama, ne yazık ki, yeni bir teorinin ana ilkelerini, her zaman doğru bir biçimde olmasa bile, benimser benimsemez o teoriyi tamamıyla anladıklarını sananlar pek sık görülüyor. Şimdilerde yeni ‘Marksist’ olmuşların birçoğunu bu kınamanın dışında tutamam; çünkü en şaşırtıcı saçmalıklar o çevrede üretiliyor...” (21-22 Eylül 1890, Engels’ten Joseph Bloch’a.)

Türkiye’de kendilerine sosyalist diyenlerin çoğunu Engels’in bu eleştirilerinin dışında tutmak olanaklı olmadığından, bu kesimlerle keskin bir düşünsel hesaplaşmaya girmek ve tereddütsüz bir kopuşu hayata geçirmek Kürdistanlı komünistlerin önceliklerindendir.

Engels’in ekonomik yana ağırlık verme gerekçeleri de, Kürdistanlı komünistlerin yaşadığı başka bir sıkıntıyı anlatır gibi... Engels’in, “Hasımlarımız karşısında, onların yadsıdıkları ana ilkeyi vurgulamamız gerekiyordu ve etkileşime katılan öbür etkenleri onlara uygun ölçüde vurgulayacak ne zaman, ne yer, ne de fırsat bulabildik” yakınmasını benzer bir şekilde, ulusal sorunda bizler yaşıyoruz.

Kürdistanlı devrimciler açısından da, en önemli ve öncelikli sorun olan ulusal sorun, Türkiye’deki “sosyalistler”in büyük çoğunluğu tarafından yadsındığı için ısrarla bu nokta üzerinde yoğunlaşmak zorunda kalıyoruz. Ulusal soruna yoğunlaşmamız diğer sorunların önemsizliğini göstermez kuşkusuz. Ulusal soruna yoğunlaşmamızın nedeni oldukları için kendi şoven yaklaşımlarını gözden geçirmeleri gerekenlerin bizleri “ilkel milliyetçi, burjuva milliyetçisi” olarak suçlamaları da, “halkların kardeşliği” söylemlerinde ne kadar samimi olduklarının göstergesidir.

Kürdistan’da nasıl bir sosyalizm?

a- Evrensel olan ile yerel olanın birliğini sağlamak. İndirgemeci anlayışlardan uzak durarak, Marksizm’i, bugünkü Kürdistan’a sorunsuz uygulanabilecek bir teori olarak görmemek. Marksizm’in temel ve aynı zamanda evrensel olan ilkeleri ile Kürdistan’ın özgün koşullarından kaynaklanan ve yerel olan sorunlarının birliğini sağlamak. Yerel ve evrensel olanın birbirini dışlamadığı gerçeğinden hareketle birini diğerine feda etmeden onların birliğini sağlamak...

b- Türkiye solunun Türk soluna dönüşmesiyle tutuculaşmasına benzer bir sapmaya girmemek. ‘Kürt solu’ yerine ‘Kürdistan solu’ olmak. Aynı coğrafyayı paylaştığımız diğer halkları/kültürleri Kürtleştirmeden, farklılıklarını korumaları ve geliştirmelerinin, ulusal, kültürel ve dinsel taleplerinin güvencesi olmanın adresi olmak...

c- Türkiye’de yaşanan/yaşanacak olan militarizm-sivilleşme hesaplaşmasında militarizme karşı tavır alan kesimlerle (geçici ve sınırlı da olsa) ittifaklar geliştirmek. Bu anlayışı Ortadoğu’da yaygınlaştırmak için çaba sarf etmek...

d- Sömürge bir ülkenin öncelikli sorununun ulusal haklar olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, ulusal soruna duyarlılık kriterinden hareketle ilişkiler geliştirmek...

e- Halkların dayanışmasını, Ortadoğu’daki gerici rejimlerle dayanışmaya dönüştürmemek; İran gibi sömürgeci/gerici devletlerin bazı emperyalist devletlerle yaşadığı özel sorunlardan dolayı onları olumlamamak ve sömürgeci/gerici konumlarını meşrulaştırmamak...

f- Emekten yana bir tutum benimserken “ekonomizm” bataklığına saplanmamak. Ülkenin özgün koşulları, kültürel etmenler, bilinç düzeyi vs. faktörleri dikkate almak ve buna göre tutum belirlemek...

g- Her ne kadar kapitalizmin araçları, ürünleri Kürdistan’a girmiş olsa da, üretim araçlarının henüz gelişimini tamamlamadığı ve iç dinamikleriyle gelişen bir kapitalizmden söz edilemeyeceği ortadadır. Kapitalizme özgü tüm olumsuzlukların (ekonomik alanda) yaşanmasına karşın, burjuvazinin “tarihsel devrimci rolü”nü henüz oynamadığı, dolayısıyla cemaat kültüründen bireyselleşmeye, özgür bireye geçişin henüz sağlanamadığı gerçeği, Kürdistan’da iktidar veya iktidar ortağı olmayı (belli bir süre için) öncelik olarak görmemek. Bunun yerine iktidarlar üzerinde baskı yaparak emekten yana kazanımlar elde etmeye çalışmak... Bu tutum, iktidar ilişkilerinin yarattığı yozlaşmalardan korunmayı sağlayacak ve bir şeyleri koruma kaygısıyla yaşanan tutuculaşma tuzağına düşmeyi engelleyecektir. Aynı zamanda bu tutum, eleştirel anlayışı sürekli kılacağı için sosyalist eksenden kaymanın da önünü kesecektir...  


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006