Sosyalizme sorunlu yaklaşım / Samet ERDOĞDU Samet ERDOĞDU
Sosyalist Mezopotamya
Mülkiyetin devlet tekelinde olması elbetteki sosyalizmin belirtisi olamaz; ama devlet var oldukça ağırlığın devlet mülkiyetinde olmadığı bir sosyalizm de sosyalizm olamaz.
Seksenli yılların sonu ve doksanlı yılların başında sosyalist blok dağılırken
ortalığı saran genel hava şaşkınlıktı. İki kutuplu statüko oturmuştu, içten
gelen sarsıntılarla sosyalist sistemin aniden ve hızla çökeceği öngörülmüş,
hesaplanmış değildi.
Gorbaçov ''değişim, yeniden yapılanma, yenilenme, açıklık'' sloganlarıyla
işbaşına geldikten sonra emperyalist batıya göz süzüp kaş oynatmaya
başladığında, bunun değerini sınıf içgüdüsüyle ilk sezinleyen burjuvazi oldu.
Adamı yere göğe sığdırmıyor, el üstünde tutuyor, öve öve bitiremiyorlardı.
Sovyetler yıkıldı gitti; bilim bizim tekelimizde değil ya, burjuva
iktisatçıları, siyaset bilimcileri, tarihçileri de; sosyalizmin şu ya da bu
rengiyle kendini tarif eden sosyalistler de ''89-90 Devrimi''(!) üstüne o
zamandan beri sayısız inceleme yaptı, yazı yazdı. Gazetemizde de zaman zaman
konuya ilişkin yazılar yazıldı.
Newroz Gazetesi'nde, yıkılan sosyalist sistem hakkında Ali Kar ismiyle
iki yazı çıktı. İlk yazının başlığı: ''Sovyet Sistemi Neden Yıkıldı?''
Soru güzel. Önce teşhis koyacaksın ki, sonra tedavi önerebilesin... İkinci
yazı tedavi önerilerini kapsıyor: ''Yeni Planlamanın Stratejik Hedefi veya
İnsani Boyutu''.
Sayın Ali Kar ilk yazısında şöyle diyor: ''Demokrasinin maddi zemini
demokratik mülkiyettir? Mülkiyetin demokratik olabilmesi, ancak üretenlerin
kollektif mülkiyetiyle mümkün olabilir. Bolşevikler üretim araçlarının
mülkiyetini devlet mülkiyetine geçirmekle demokrasinin yaşayıp gelişme şansını
ortadan kaldırdılar.''
''Demokratik mülkiyet'' sözlerini irdeleyelim. Mülkiyet bir iktisadi
terimdir; bir hukuki ilişkiyi, üretim ve tüketim araç, nesne ve ürünlerinin mal
edinilmesini, malikliğini ifade eder. Mal edinen şahıs, mal sahibidir, maliktir.
Mülkiyet, mülkiyetin nesneleri şeyler ya da nesne haline getirilmiş insanlar
-köleler, esirler, cariyeler, serfler- üzerindeki bir hukuki ilişkidir. Bunlara,
yani üretim araçlarına, üretilen nesnelere, kullanım malzemelerine sahip olmak
siyasal bir ''durum'' değil, hukuki bir durumdur.
Bir alanın kavramlarını öbür alanın kavramlarıyla keyfi biçimde karıştırıp
ucube kavramlar üretemezsiniz.
Mülkiyet, mallar üzerindeki hukuki sahiplik hakkıdır ve bu hak ancak iki
türlü olabilir: Özel ya da toplumsal. Özel mülkiyet hem tüketim malları hem de
üretim araçları ve üretim malları üzerinde kişisel hak sahipliğini ifade eder.
Buna karşılık toplumsal mülkiyet üretim aracı durumundaki ''mallar'' üzerinde
''toplumsal mal sahipliği''ni anlatır.
Komünistler temel üretim araçları, büyük toprak parçaları, ormanlar, meralar,
sular, enerji kaynakları, toplu taşıma araçları, ulaşım yolları, kitlesel
iletişim araçları, medya, büyük sanayi ve fabrikalar, büyük tarımsal ve ticari
kuruluşlar, bankalar ve kredi-sigorta, sağlık, eğitim, güvenlik kurumları gibi
şeylerin özel mülkiyetine karşı üreticilerin kollektif mülkiyetini savunur.
Bu kollektif mülkiyet, değişik biçimler alabilir: Ortak komün
mülkiyeti, devlet mülkiyeti, kooperatif mülkiyeti, köy
mülkiyeti gibi.
Mülkiyetin tek elde toplanması (tekellerde merkezileşmesi ve yoğunlaşması)
kapitalizmin temel bir eğilimidir. Bu özellik, mülkiyetin küçük bir azınlığın
elinde toplaşmasını uluslarüstü dev tekelci kuruluşların oluşumuna kadar
vardırmıştır. Bunun anlamı aslında üretim araçları üzerindeki küçük çaplı özel
mülkiyetin bizzat kapitalizm altında yokedilmesi; sadece küçük burjuva
kitlelerin değil çeşitli büyüklüklerdeki kapitalistlerin de
mülksüzleştirilmesidir. Komünistlerin yapmak istediği şey mülksüzleştirmeyle,
mülk sahibi olan azınlığın mülküne, kitlelerin toplumsal mülkiyetini
gerçekleştirmek için el koymaktır. Bu, Komünist Manifesto'daki deyimle
''mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi''dir.
Bunu yapacak olan güç, proletaryanın iktidarıdır. Proletarya, burjuva
devlet makinasının yerine yeni tipte bir devleti koyar. Bu devlet, sadece
bir iktidar, bir sosyalist kuruluş aygıtı değil, aynı zamanda proletaryanın
toplumsal mülkiyetinin temel organizasyon biçimidir. İşte sorun bu
organizasyonun ''demokratik'' olup olmaması sorunudur; mülkiyetin değil.
Devlet, proletaryanın sözde değil gerçek denetiminde olduğu zaman devlet
elindeki ''toplumsal mülkiyet'' gerçekten proletaryanın, tüm halkın mülkü
olacaktır. Yoksa bu mülkiyet yozlaşıp bozulacak, toplumsal mülkiyet biçimi
altında ''bürokrasinin mülkiyetine''(!) dönüşecek ve eninde sonunda ya yeni bir
proleter devrimle gerçekten sosyalizme yönelmek gerekecek ya da bu ''bürokratik
sosyalist mülkiyet'' üzerinde ''geçici'' egemen bir geçiş sınıfı olan, halktan
ve proleter sınıftan kopmuş devlet bürokrasisi eliyle kapitalizme yuvarlanmak
kaçınılmaz olacaktır.
Mal sahipliği, malikiyet ya da mülkiyet demokratik yahut anti-demokratik,
monarşik, liberal vs. olamaz. Demokratik mal sahibi, demokratik malik,
demokratik mal sahipliği (mülkiyet) biçiminde bir kavramlaştırma doğru olmaz;
zaten yoktur. Mülkiyet ya özel ya toplumsaldır. ''Demokrat mülkiyet'' diye bir
kategori yoktur. Toplumsal (sosyalist) mülkiyette de demokrat yahut demokrat
olmayan mülkiyet diye bir şey olamaz. Bir mülkiyet ya sosyalist mülkiyet
değildir ya da sosyalist bir mülkiyettir. Bunun bir de demokratiği
olmaz.
Demokrasi bir siyaset bilim kategorisidir; bu kavram ''mülkiyet''in
''demokratik''(!) olmadığı bir çağda ortaya çıkmıştır: Antik Yunan’da...
Demokrasi köleci Atina topluluğunun yönetim tarzıdır. “Demokrasinin maddi
zemini demokratik mülkiyettir.” Hayır, böyle bir açıklama doğru değildir;
sınıflarüstü demokrasi olmaz. Demokrasi sınıfsaldır. Sınıflı toplum
demokrasisinin maddi zemini özel mülkiyet ve sınıflı toplumdur. ''Krasi''
(güç, iktidar) sahibi olan ''demos'' (''deme”: mahalle, ''demos'':
mahalle halkı) büyük çoğunluğuyla büyük mülk sahiplerinden oluşur. Bu
özellik Antik Yunan'da olduğu gibi, modern kapitalist toplumda da böyledir.
''Burjuva demokrasisi''nin maddi zemini burjuva özel mülkiyet düzenidir.
Sosyalist demokrasi ise burjuva özel mülkiyetinin lağvedilmesini; üretim
araçları üzerindeki mülkiyetin toplumsallaştırılmasını gerektirir. Üretim
araçları üzerindeki mülkiyetin toplumsallaştırılabilmesi için gereken şey
toplumun o zamana kadarki siyasal organizasyonunu buna uygun olarak
değiştirmektir. Halkın gerçek demokrasisinin tezahür edeceği alan işte bu
organizasyondur; komün ya da sovyet tipi, giderek devlet olmaktan
çıkıp erksiz idari bir organ durumuna evrilecek olan bir işçi devletidir
bu organizasyon.
''Mülkiyetin demokratik olabilmesi, ancak üretenlerin kollektif
mülkiyetiyle mümkün olabilir. Bolşevikler üretim araçlarının mülkiyetini devlet
mülkiyetine geçirmekle demokrasinin yaşayıp gelişme şansını ortadan
kaldırdılar.'' Bu sözler sosyalist bir kimse olduğunu düşünen yazarın
sosyalizmden epeyce uzaklaştığını gösterir. Sosyalistler mülkiyeti
''demokratikleştirmek'' derdinde değildir; bunu kapitalistler zaten yapıyor:
''Mülkiyeti tabana yayma'', ''kooperatifler kurma'', ''işçileri işletmelere
ortak etme'' gibi yöntemlerle ''halk kapitalizmi'', ''üretenlerin kollektif
mülkiyetini'' çoktan gerçekleştirmiştir(!) Buradaki ''mülkiyeti
demokratikleştirme'', ''üretenlerin kollektif mülkiyeti'' türünden sözler
aldatmacadan başka bir şey değildir. Üretenlerin gerçek kollektif mülkiyeti,
onların önce ''kollektif mülkiyetlerini'' tesis ederek değil, devleti ele
geçirip, mülksüzleştirme eylemini gerçekleştirerek tesis edilir. Üretenler
devlet olarak örgütlenirler, başka bir deyişle devlet tamamen üretenlerin
devleti olarak yeni baştan örgütlenir. Bu, yepyeni türden bir devlet, Engels'in
deyimiyle devlet olmayan bir devlettir. Bu türden bir devletin elindeki mülkiyet
üretenlerin kollektif mülkiyetidir. Bu, Marxizmin alfabesidir. Üretim araçları
mülkiyetini proletaryanın devletinin üzerine almak Lenin'in, Bolşeviklerin icadı
değildir. Bu, Komünist Manifesto'dan beri Marxizm ile her türden sosyalist akım
arasındaki temel farklılıktır.
''Demokrasinin gelişme şansını üretim araçları üzerindeki mülkiyetin
proleter devletin tekelinde olması'' ortadan kaldırmadı. Sorunu böyle koymak onu
yanlış ele almaktır. Önce hangi demokrasiden söz ettiğinizi
açıklayacaksınız. Soyut, evrensel, sınıflarüstü demokrasi yoktur. Eğer
proleter demokrasisinden söz ediyorsanız bunun iktisadi düzlemde değil, siyasal
düzlemde gerçekleşeceğini peşinen kabul edeceksiniz. İktisadi alanda
gerçekleştirilecek olan şey demokrasi değil mülksüzleştirme ve kamulaştırmadır.
Bu ise temel üretim araçlarının zamanla sönümlenecek olan proleter devlet
mülkiyetine alınmasıyla gerçekleşir.
Mülkiyetin işçi devletinde olması işçi demokrasisinin gelişmesi için sadece
elverişli olanak sunar ama bu gelişmeyi teminat altına almaz. Çünkü hem
(sosyalist de olsa) halen mülkiyetten söz edilmesi, başka bir deyişle mülkiyetin
varlığı, hem de (sosyalist de olsa) devletin varlığı komünizmin ilk aşamasının
yani sosyalist evrenin zaaf noktası, zayıf noktasıdır. Bu, atlanamayacak,
yürünüp geçilmesi zorunlu olan, ama aynı zamanda başarısızlık, geriye dönme
riskini de içinde barındıran bir aşamadır. Yine de buna teşebbüs etmeyen, asla
sosyalizme teşebbüs etmemiş demektir. Buna cüret etmeyen komünizme geçmeye
cüret etmemiş demektir. Cüret etmek elbette yetmez; devamı gerekir; kuruluş ve
ilerleme sürecinde ortaya çıkacak sorunları çözmek gerekir. Bu ayrı bir konudur.
Ama Bolşevikler buna hem cüret etmiş, hem de uzun ve başarılı bir kuruculuk
süreci başlatmışlardır. Bu süreçten gerekli dersleri çıkarmak ve bu derslerden
yararlanmak sosyalistlerin, komünistlerin görevidir. Bu dönemi yargılamak ve
sosyalizmin çöküşünü sosyalizmin temel özelliklerine bağlamak
sosyalistlerin işi olamaz. Bu işi emin olun burjuva kalemşörler bizlerden
daha iyi becerir. Adamların yazıp çizdiklerini olduğu gibi alıp yayımlamak
-affedersiniz ama böyle savunulardan- daha öğretici olur.
***
Çöküşün nedenlerini anlamak ve 20. yüzyıl sosyalizm deneyimini iyi kavramak
için yüzeysel yargılardan kaçınmak, daha kapsamlı incelemeler yapmak gerekir. Bu
incelemeler sonucunda bu yıkılışın nedenini sosyalizmi sosyalizm yapan
özellikler olarak yorumlayan ''sosyalistler'' olabilir. Böyle bir sonuç
çıkaranların ''sosyalist kalmakta ısrar'' etmesine, halen ''sosyalistim,
Marksistim'' demesine, sosyalizm adına ve sosyalist basında yazmalarına gerek
yok; liberal basında pekala yazabilirler. Tabii bu durumda entelektüel piyasanın
taleplerine uygun bir düzey tutturmaları, ''cahil alim'' izlenimi vermekten
kaçınmaları gerekir.
''Ateşli silahlarla yoğunlaştırılan devlet denilen diktatörlük aracına
ekonomik iktidar da teslim edildi.'' Sınıflardan bağımsız, onların dışında
ve üstünde soyut devlet yoktur. Bolşevikler ''devlet denilen diktatörlük
aracına'' önce el koydular; bu aracı olduğu gibi kullanamazlardı, o yüzden
onu parçalayıp yepyeni türden bir devlet mekanizması kurdular; daha doğrusu bu
mekanizma devrimin ateşleri içinde kendiliğinden oluştu; Bolşevikler sadece bu
mekanizmada kendi üstünlüklerini kurdular. Bu, ''İşçi Köylü Asker Sovyetleri
Devleti''ydi. Sovyetler, Şubat Devrimi esnasında köylerde, işçi semtleri ve
işletmelerde, askeri birliklerde kendiliğinden kurulan komün
örgütleriydiler. Şubat Devrimi sonucunda kurulan geçici hükümetin yanı sıra
ikinci bir iktidar odağı durumundaydılar. Kerenski hükümeti sovyetleri ortadan
kaldırıp bu ikili iktidara son vermeye çalışıyordu. İlk zamanlar sovyetler
içinde Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler gibi partiler egemen durumdaydı.
Zamanla Bolşevikler, Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi’nde çoğunluğu elde etmeyi
başardılar. Bolşevikler ''sovyetler''in içinde çoğunluğu elde eder etmez onların
siyasal iktidara tek başlarına el koymalarına öncülük ettiler; hepsi o kadar. Bu
iktidar, Paris Komünü'nün birkaç aylık iktidar dönemini saymazsak, sömürülen
sınıfların tarihte kurduğu ilk emekçi iktidarıydı ve derhal emperyalist savaşa
karşı koşulsuz, tazminatsız barış, ulusların kaderlerini serbestçe tayin hakkı,
tüm büyük mülklere, bankalara el konulması gibi bir dizi kararı alıp uygulamaya
koydu. Dünya tarihinin yönünü değiştirdi. Kapitalistlerin yıllarca korkulu
rüyası, ezilen sınıfların ve halkların umut ışığı oldu.
Mülkiyeti bu yeni tip devletin elinde toplamak, Komünist
Manifesto'dan beri ortaya konulan proleter sosyalist programların hepsine
uygundu. Sonradan kapitalist düzenin sistem içi partilerine dönüşecek olan
II. Enternasyonal partilerinin programlarında da bu vardı; zamanla komünist
partilere dönüşecek olan devrimci sosyal demokrat partilerin programlarında da.
Kaldı ki kapitalizmdeki süreçler de bir yandan uluslararası dev tekellerin
güçlenmesine yol açarken, bir yandan da ekonomiye devlet müdahalelerine, tekelci
devlet kapitalizmine yol açar. Devlet var olduğu sürece asla ekonomik
aktörlerden, en büyük mülkiyet sahiplerinden biri olmaktan çıkmamıştır, çıkamaz
da. En liberal kapitalist ekonomilerde dahi devlet aynı zamanda bir iktisadi
güçtür. Bu, bunalım, savaş ve devrim dönemlerinde daha da belirginleşir; öne
çıkar. Devletin ekonomide etkin olması, en büyük mülk sahibi olması sistemin
özünü değiştirmez; siyasal yapısını da belirlemez. Bu, kapitalizmde bile
böyleyken sosyalizmde haydi haydi böyledir.
Farklılık her iki sistemdeki devletin kuruluşundadır,
yapısında, içeriğinde, örgütlenmesinde. O yüzden
Marxizmin temel problemlerinden birisi daima devlet ve iktidar
konusu olmuştur. Mülkiyetin proleter devlet elinde merkezileştirilmesini,
onu revizyondan geçirmek gerektiğini düşünen Bernstein gibilerin dışında, hiçbir
Marxist tartışmamıştır; ama bu devletin nasıl olacağı, olması gerektiği,
bürokrasinin egemenliğinden nasıl kaçınılacağı daima tartışılmıştır.
''Devlet diktatörlüğü aynı zamanda parti diktatörlüğüyle iç içe geçti, iki
kademeli bir diktatörlük yaratıldı. Böylece özgürlüğe ve demokrasiye giden yol
kapatıldı.''
Bu sözler devletin zaten diktatörlük demek olduğunu unutmuş birinin sözleri.
Devlet, özü itibarıyla, bir sınıfın başka sınıflar üzerindeki diktatörlüğüdür;
''diktatörlüğün diktatörlüğü'' saçma bir ifadedir. Bu yüzden ''devlet ve
parti diktatörlüğü iç içe geçti, iki kademeli diktatörlük yaratıldı''
sözleri anlamsızdır. Özü proletarya diktatörlüğü olan devlet üzerinde egemen
olan işçi sınıfının özgül hükümet şeklinin ya da yönetim aygıtının ''parti
diktatörlüğü'' biçiminde olmasından mecazi anlamda bahsedilebilir; ama bu,
''iki kademeli bir diktatörlük'' yahut ''aynı anda devlet ve parti
diktatörlüğü'' demek değildir.
''Özgürlüğe ve demokrasiye giden yol kapatıldı'' sözleri de
anlamsızdır. Burjuva özgürlüğü ve burjuva demokrasisinin önünü kapatmayacak bir
proleter devrim, proleter devrim değildir; proleter demokrasisi ise bu ''iki
kademeli diktatörlük''(!) kurulmadan önce tam anlamıyla gerçekleşemez.
Yazar, Bolşeviklerin bu iki kademeli diktatörlüğünün temellerinin ne zaman ve
nasıl atıldığını soruyor. Soru ortaya! Cevabı yazarda yok! Sonra devam ediyor:
''Terazinin bir kefesinde amansız bir diktatörlük, öbür kefesinde son derece
zayıf ve mecalsiz demokrasi. Böyle bir olgu sosyalizmi inşa edebilir
miydi?''
Bir devrim hükümetinin, yenilmiş ama henüz yok edilmemiş olan
burjuvaziye ve burjuva düzene geri dönüşü sağlayacak olan her türden
devrim muhalafetine karşı ''terazinin bir kefesinde amansız
bir diktatörlük, öbür kefesinde son derece zayıf ve mecalsiz
demokrasi'' uygulaması olmaksızın sosyalizm inşa edilebilir mi? Devrimin
yerleşip, yeni düzenin oturmasından sonra, yani sosyalizmin kurulmasından sonra
bu ''amansız diktatörlük'' tabii ki gereksizleşecektir; çünkü üzerinde
diktatörlük uygulanacak bir sömürücü sınıf ya da eski düzene geri dönüşü
sağlayacak bir iç güç kalmayacaktır.
Ama yazarın meramı sadece bu yansıttığımız değil; onun sorusundan ikinci bir
anlam daha çıkıyor: Amansız bir diktatörlük ve mecalsiz bir demokrasi
uygulanması nedeniyle aslında sosyalizmin kurulmadığını da ima etmiş
oluyor. Oysa bu, doğru değildir. Kendimizi kandırmayalım: Yıkılan sosyalizmin
sosyalizm olmadığını söylemek bizi onun neden yıkıldığını açıklamak zahmetinden
kurtarabilir, ama o sosyalizmin deneylerinden doğru ders çıkarılmasını da
engeller.
Yazar, Bolşeviklerin ''belki de tarihin bir daha insanlığın karşısına
çıkaramayacağı fırsatı, Ekim Devrimi’yle değerlendir''melerini tabii
ki takdir ediyor. Ama arkasından şöyle söylüyor: ''Ne var ki, mülkiyet
demokratikleştirilemedi. Üretim demokratikleştirilemedi ve bölüşüm
demokratikleştirilemedi.'' Böylelikle ''mülkiyetin
demokratikleştirilmesi'' görevi yanında bir de '' üretimin ve bölüşümün
demokratikleştirilmesi'' diye bir sosyalist amaç olduğunu öğrenmiş
oluyoruz! Böyle bir amaç ve görevin sosyalist literatürde bulunmadığını
düşünerek, söylenenlerin sadece cehaletten kaynaklandığını zannetmeyin! Burada
tabii ki Marxizme katkıda bulunmak, onu yenilemek, çağa uygun hale getirmek,
düşünsel üretim yapmak gibi samimi(!) bir niyet de var. Fakat bu samimi niyet ne
yazık ki ''sosyalizmin enkazı'' altında örselenmiş, sonuçta nadim olmuş bir
sosyalistin kaş yapmak isterken göz çıkarmasını engellemiyor.
Mülkiyetin, üretimin ve bölüşümün demokratikleştirilememesinin sonucunu ise
yazar şöyle dile getiriyor: ''Bu üç temel kural yok sayıldığı için,
diyalektiğin gelişim kanunlarına aykırı olarak kendi elleriyle var ettikleri
statükonun yıkılışını durduramadılar.'' Bu açıklamayla ''sovyet sistemi
neden yıkıldı'' sorusunun cevabını da öğrenmiş oluyoruz!
Yazardan ilginç aktarmalara devam edelim: ''Karl Marx'ın en önemli
tespitlerinden birisi: ‘Kapitalizm üretici güçlerin önünde engeldir. Üretici
güçlerin gelişmesine müsaade etmez.’ Bu tespit, kapitalist sürecin bugün varılan
aşamasında geçerliliğini yitirmiş bulunuyor. Kapitalizm üretici güçleri
geliştirdi. Ama neyin pahasına?'' Kapitalizmin üretici güçleri ne kadar
pahalı geliştirdiğini yazar elbette söylüyor! Ama önemli olan bu değil,
bunlar ''dostlar alışverişte görsün'' kabilinden söylenen sözler. Asıl mesele
yazarın, Marxizmin kapitalizm ve üretici güçlerin gelişmesi meselesi hakkındaki
yorumudur. Bu yorumun Marxizmin doğru bir yorumu olmadığını, yazarın kendi
eksik/yanlış Marxizm kavrayışını yansıttığını söylemek zorundayım. ''Karl
Marx'ın en önemli tespitlerinden birisi: Kapitalizm üretici güçlerin önünde
engeldir; üretici güçlerin gelişmesine müsaade etmez” değildir; tam
tersine pek çok eserinde Marx, kapitalizmin üretici güçleri nasıl
geliştirdiğini uzun uzun anlatır. Kaldı ki üretici güçlerin gelişmesi,
üretim biçimlerinden bağımsız, evrensel bir yasadır. Ancak üretici güçler,
içinde bulundukları mevcut üretim ilişkileriyle uygunluk içerisindeyseler hızlı
gelişirler; değilse gelişimleri engellenir ve üretim ilişkileriyle üretici
güçler arasında ancak zor yoluyla çözüme bağlanacak bir çelişki, çatışma
oluşur. Bu dönem Marx'ın deyişiyle ''toplumsal devrim çağıdır''. Fakat
''toplumsal devrim çağı'' bir imkanı ifade eder; devrimin mutlak olarak
gerçekleşeceğini ve başarılacağını değil. Peki üretici güçlerle üretim
ilişkileri arasındaki uyuşmazlık derinleşmiş, çatışma şiddetlenmiş olmasına
rağmen ''toplumsal devrim'' gerçekleşmezse ne olur? Kapitalist üretim
ilişkileri, mevcut üretici güçleri tahrip ederek sistemi stabilize eder; ve
zorunlu olarak yeniden üretici güçleri geliştirir. Çelişki yine zor
yoluyla çözülmüştür; üretici güçler yığınsal olarak değersizleşmiş, üretim
dışına itilmiştir. Milyonlarca işçi işsizdir artık; eski fabrikalar, makinaların
çoğu daha miatlarını bile doldurmadan devreden çıkarılmıştır vs. Sosyalist
sistemin geride bıraktığı muazzam üretici güçlerin kapitalizm tarafından nasıl
tahrip edildiğini hepimiz gördük.
''Kapitalizmin üretici güçleri neyin pahasına ve nasıl geliştirdiğini''
de yazar şöyle anlatıyor: ''Bir elinde kırbaç, öbür elinde havuç, insan
unsurunu korkunç boyutlarda tahrip ederek... İnsanı insanlıktan çıkarıp,
çürümüş, bencil, aşırı tüketimin kölesi, yoz yaratıklar haline dönüştürdü.''
İyi güzel de, üretici güçlerin en temel unsuru olan ''insan'' bu
kadar ''korkunç boyutlarda'' tahrip edilmişse, üretici güçlerin
geliştirildiğinden nasıl söz edilebilir? Üretici güçler sadece üretim
teknolojileri, üretim araçları değil ki!
Yazar kapitalizmin ''yoksul üçüncü dünya halklarını açlığın çıkmaz
felaketine mahkum etti''ğini de söyledikten sonra soruyor: ''Buna mukabil
reel sosyalizm üretici güçleri ne ölçüde geliştirdi? 70 yıl sonra neden
yıkıldı?'' Neden yıkıldığını biliyoruz; yazar yukarıda zaten söylemişti:
Üretim, mülkiyet ve bölüşüm demokratikleştirilemediği için(!) ''Reel
sosyalizmin'' kapitalizme mukabil ''üretici güçleri ne ölçüde
geliştirdiği'' sorusunu soran yazarın buna da bir cevabı yok. Olmayabilir;
şahsen benim de yok. Çünkü bu sorunun cevabını verecek bilgi kaynakları,
belgeler, istatistikler elimde yok. Yine de reel sosyalizmin üretici güçleri
kapitalizmden hem daha ''ucuz'' hem daha hızlı hem daha az
tahribatla ve ''insani'' olarak geliştirdiğini söyleyebilirim.
Yıkılışın nedeni üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkide
değil; başka yerlerde aranmalıdır. Yaşanan olay bir restorasyondur
ve restorasyonlar daima konjonktürel, siyasal özellikler taşır;
strukturel (yapısal) değil.
Yazar, Lenin'in ''Bütün İktidar İşçi, Köylü ve Asker Sovyetlerine!''
sloganını da beğenmiyor; ''Lenin, iktidarı birbiriyle eşit olmayan üç ayrı
toplumsal güce emanet ediyor. Bunlar sırasıyla işçi sınıfı (üreticidir),
köylülük (üreticidir) ve askerler (tüketicidir). Askerler aynı zamanda silahlı
iktidara sahip oldukları için bu nitelikleriyle işçi sınıfı ve köylüler
karşısında güçlü konumdadırlar'' diyor. Yazarın askerlerden anladığı nedir,
bilmiyorum; ama devrimde ''asker sovyetleri'' kuran askerlerin sadece silah
altına alınmış işçi ve köylülerden başkası olmadığını belirtmek durumundayım.
Bunlar Çarlık ordusunun savaşa sürdüğü ''üretici''lerdir; askerlikleri
profesyonel değildir. Er ve erbaşlardan ve kısmen de alt rütbelerdeki
subaylardan oluşurlar. Öyle ''silahlı iktidara sahip'' falan değildirler ve
''işçi ve köylüler karşısında güçlü konumda oldukları'' da yazarın hayal gücünün
bir yanılsamasıdır. Lenin'in iktidarı birilerine emanet etmesi de söz konusu
değildir. Bu sovyetler 1905 devriminde olduğu gibi 1917 Şubat devriminde de
kendiliğinden ortaya çıkmış ve özellikle Moskova ve Petrograd gibi önemli
bölgelerde fiilen iktidar olmuşlardır. 1917 Şubat’ıyla 7 Kasım arasındaki sürede
Rusya’daki siyasal durumun ayırdedici özelliği, aynı anda iki iktidar gücünün,
biri ötekini er ya da geç tasfiye etmek zorunda olan Geçici Hükümet ile
Sovyetlerin egemenliğidir. Bu ikili iktidar Bolşeviklerin iradeleriyle ortaya
çıkmamıştır; devrimin, olayların gelişim seyri içinde böylesine geçici bir tablo
oluşmuştur.
Yazar dayanaksız savunularına şöyle devam ediyor: ''Bolşeviklerin iktidar
anlayışı ekonomiyi siyasetle yönetmekti. Siyaseti de üreten sınıfın bizatihi
kendisi değil, onun adına parti diktatörlüğüyle, devlet denilen silahlı
diktatörlüğün tekelinde tutmaktı.'' Fesüphanallah! Bunları kendini halen
''sosyalist'' kabul eden bir kalem yazıyor!
Ekonomi siyasetle yönetilir; bu, Bolşevik icadı değildir. Siyaset, var
ve gerekli olduğu sürece, işlevlerinden biri ekonomiyi yönetmektir. Bu,
kapitalizmde de, sosyalizmde de böyledir. Ekonomik programı, projeleri,
hedefleri olmayan parti olur mu? Partiler, programlarını uygulamak için iktidara
gelirler; programlarının önemli bir bölümünüyse ekonomi oluşturur. ''Siyaseti
sınıfın adına parti diktatörlüğüyle yürütme''ye gelince, bu bir çarpıtmadan
ibarettir ve Bolşeviklerin pratiğinde ''parti diktatörlüğü'' devrimin
tehlikede olduğu iç savaş ve dış müdahale dönemi olan 1918-1921 yıllarında,
Kulakların tasfiyesi sırasında ve Nazi işgaline karşı anayurt savunması
sırasında sınıfın kesin desteği ile uygulanan zorunlu bir
politikaydı.
Yazarın bundan sonraki sözleri Bolşevik iktidarın ''silahlı askeri
diktatörlük'' olduğu iddiasını tekrarlamaktan ibaret. Doğrusu iyi cesaret!
''Cahil cesareti'' dedikleri, bu olmalı! Burjuva tarihçileri, ideologları bile
Bolşevik iktidarının ''silahlı askeri bir diktatörlük'' olduğunu yazıp
söylemediler. Okuyalım: ''Devrimin başlangıç döneminde ekonomi ve siyasi
iktidar işçi sınıfıyla köylülerin egemenliğinde değil. Askerler silahlı avantaja
sahipler. Bu durumda işçi sınıfıyla köylüler askerlere göre zayıf konumdalar.
Aynı zamanda askerler eski iktidarın, devlet denilen diktatörlük aracının
silahlı çekirdek kadrosunu oluşturmaktadırlar. Nice yüzyılların savaş ve
egemenlik entrikalarıyla pişmiş, örgüt ve yönetim deneyimine sahiptirler. Bu
özellikleri ister istemez onları işçi sınıfı ve köylü üreticiler karşısında
güçlü kılmaktadır. Lenin, daha başlangıç aşamasında askerleri iktidara ortak
ederken, işçi sınıfıyla askerler arasında mevcut ve hasımca olmayan çelişkinin,
demokrasinin zayıf olduğu bir zeminde zamanla hasımca çelişkilere
dönüşebileceğini hesaba katmamış olmalı.''
Sosyalist sistemin çöküp, kapitalist restorasyonun başarı kazanmasının
beni en çok üzen yanı işte bu: Sosyalizm adına sosyalizmin tarihini tahrif etme!
Söylenenlerin özüne bakın: Lenin, askerlerle işçi sınıfı arasında hasmane
olmayan çelişkilerin zamanla hasımca çelişkilere dönüşeceğini hesap edememiş de,
silahlı avantaja sahip askerleri iktidara ortak ederek, demokrasinin zayıf
olduğu zeminde diktatörlüğün önünü açmış(!) Aptal Lenin! Her şeyi hesaplıyor;
dünyayı sarsan, halkların kaderini değiştiren, 20. yüzyıla damgasını vuran
İhtilal-i Kebiri başarıya eriştiriyor ve sonra da bu iktidara nice
yüzyılların savaş ve egemenlik entrikalarıyla pişmiş, örgüt ve yönetim
deneyimine sahip, eski iktidarın devlet denilen diktatörlük aygıtının silahlı
çekirdek kadrosunu oluşturan askerleri ortak ediyor! Vah ki vah! Şimdi,
yapılacak iş mi bu Allahınızı severseniz! Böyle bir sosyalizm yıkılmaz mı(!)
Sevgili okurlar, ben bu yazarı tanımam ama anlaşılan kendini mesul
sayan bir sosyalist. Ne dersiniz; bu arkadaşın kendini emekliye ayırması
daha uygun değil mi? Yazarın ikide bir ''iktidara ortak edildiğini'' söylediği
askerlerin öyle ''nice yüzyılların savaş ve egemenlik entrikalarıyla pişmiş,
örgüt ve yönetim deneyimine sahip, eski iktidarın devlet denilen diktatörlük
aygıtının silahlı çekirdek kadrosunu oluşturan askerler'' olmadığını,
aslında seferberlik sırasında Çarlık rejimince askere çağrılmış işçi ve köylüler
olduğunu yukarıda söylemiştim. Peki, Çarlık zamanının devlet bürokrasisinde ve
subay kadroları arasında yer alan kimseler devrim sırasında buharlaştılar mı?
Hayır. Bunların bir kısmı yurt dışına kaçtı; bir kısmı devrime karşı oluşturulan
beyaz ordularda, devrimden sonra kurulan Kızıl Ordu'yla savaştı; bir kısmı da
devrimin tehlike altında olduğu kritik zamanda, yani geleceğin belirsiz olduğu,
dolayısıyla devrime katılmanın kimseye menfaat getirmeyeceği, tam tersine risk
olduğu bir zamanda devrime katıldı. Devrimin Kızıl Ordusu tamamen işçiler,
köylüler ve devrime katılan işte bu ''eski rejim subayları ve memurları''ndan
oluştu.
Kızıl Ordu elbette devrimin kılıcı oldu; ama sapı partinin, işçi ve
köylülerin elinde bulunan; ağzı karşı devrimcileri kesen bir kılıç! O,
işçi ve köylülere, hatta devlete hakim değildi; hiçbir zaman da olmadı. İlk
dönemlerde subayları bile seçimle görevlendirilen veya azledilen, profesyonel
olmayan bir orduydu; ama karşı devrimin basıncı altında zamanla profesyonelleşme
kaçınılmaz oldu. Yine de Sovyet Kızıl Ordusu'nun iktidarda egemen olduğunu
söylemek doğru değildir. Savaş zamanlarında, yani bir ordunun en çok öne
geçeceği, ağırlık kazanacağı zamanlarda dahi Kızıl Ordu'nun ipleri siyasi
gücün elindeydi; siyasi güç Kızıl Ordu’nun değil!
Kızıl Ordu’nun Sovyet toplumunda ağırlık kazandığı iki dönem vardır: Birisi
devrimin ilk yıllarındaki iç savaş dönemi; diğeri de Nazi işgaline karşı anayurt
savunması dönemidir. Birinci dönemde ipler Lenin'in, ikincisinde Stalin'in
elindedir. Ama her iki dönemde de işçi sınıfına ve köylülere, Sovyet halklarına
karşı değil, karşı devrimcilere ve Nazilere karşı savaşmıştır.
***
Yazarın düşüncelerini okumaya devam edelim:
''İşçi sınıfı ve köylüler üretici olmaları nedeniyle demokrasiyi temsil
eden yegane sınıfı oluşturuyorlardı. Askerlere gelince, onlar silahlı iktidarı
temsil ediyorlardı. İşte denklem bu iki güç arasında, yani demokrasiyle iktidar
arasında iktidardan yana kuruldu. Tüketici askerlerin üretici sınıfla eşit
oranda iktidara ortak edilmesi, bürokratik diktatörlüğün temellerini oluşturan
ilk adımlar oldu. Bu adımlar mal, hizmet, bilim ve sanat üretenler karşısında
tüketici parti ve devlet bürokrasisinin demokratik olmayan iktidarını güçlü hale
getirdi.''
Bu satırlarda bir yenilik yok; ama bu türden tutarsız düşünceleri
okuyunca aklıma gelen bir fikri belirtmek zorundayım: Bu ''demokrasi aşığı''
arkadaş bu türden zihinsel atıkları neden başka bir yere değil de Newroz
Gazetesi’ne döker; ve neden bu gazete kendinin bir liberal zehir sahası olmasına
müsaade eder? ''Sosyalist bir gazetede liberal kimseler yazamaz mı?'' diye
sorabilirsiniz. Elbette yazabilir. Kendi açık siyasal, ideolojik kimlikleriyle
her ''fikir sahibi'' fikrini devrimci basında da ifade edebilir; ama belirli bir
entellektüel düzey tutturmaları ve cidden tartışılabilecek bir değer taşımaları
koşuluyla. Alın size bir ilginç düşünce daha:
''Üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçirilmesiyle birlikte, mal,
hizmet, bilim ve sanat üretenler bütünüyle iktidardan uzaklaştırılmış, böylece
demokrasi iktidara feda edilmiştir. Kısaca tekrarlarsak; iktidar önce Sovyetlere
denmiş, hemen akabinde işçi - köylü dışlanarak iktidar parti ve devlet
bürokrasisinin tekeline alınmış. Bu aynı zamanda üretim dışı imtiyazlı parti ve
devlet bürokrasisi tarafından iktidarın gasp edilmesi anlamına gelir.''
Yazık, çok yazık! Bu tür lafları öteden beri sarf edegelen kaşarlanmış
sosyalizm karşıtları, kendi tezlerini daha incelikli, daha edebi dile
getirirlerdi!..
Üretim araçlarının mülkiyetine geçirildiği devlet; mal, hizmet, bilim ve
sanat üretenlerin bütünüyle iktidara el koyduğu, böylelikle burjuva
demokrasisinin proletaryanın ve müttefiklerinin iktidarına feda edilip gerçek
demokrasinin mümkün kılındığı Sovyet devletidir. Bu devletin özel mülkiyete el
koyması onun demokrasisini geliştirip, giderek iktidarsızlaşmasının baş
şartıdır. İktidarın önce Sovyetlere denilip akabinde el çabukluğuyla işçi-köylü
dışlanarak parti ve devlet bürokrasisinin tekeline alınması; başka bir deyişle
gasp edilmesi ise yazarın iddiasıdır. Kurulan devlet her kademesinde işçi ve
köylülerin işbaşında olduğu yeni tipte bir devlettir; memur, bürokrat devleti
değildir. Memurlaşma ve bürokratlaşma devlet devlet olarak var olduğu sürece ona
içkin bir olgu olarak baştan sona kadar var olmakla birlikte, öyle birkaç sene,
hatta birkaç on yıl içerisinde olabilecek bir şey değildir. O yüzden
Bolşeviklerin iktidarını gaspedilmiş bir iktidar, proleter demokrasisini ise
buna feda edilmiş bir kurban gibi göstermek konuya -cahillikten
kaynaklanmıyorsa- art niyetli bir yaklaşımdır.
''Gaspın olduğu yerde çürüme başlar. Karşı devrimcilerin neden olduğu iç
savaşta işçi sınıfının en bilinçli militan unsurları hayatlarını yitirdiler.
Onların yokluğu büsbütün iktidarın çok kolayca bürokratlar tarafından
sahiplenilmesini sağladı. Aristokrat işçilerin çok az bir bölümü hariç, işçi
sınıfının ana gövdesi yönetimden dışlandı. Azınlık aristokrat işçilerin parti
içindeki rolleri figüranlığın ötesine geçmemiştir. Ne acı ki, bu yapının adına
işçi sınıfının partisi ve işçi sınıfının devleti denildi. Bizler de pir aşkına
secde edip inandık! Körün dolma yemesi gibi (köfteleri) çifter çifter yuttuk.''
''Çoğumuza yutturdular. Kimileri de iktidar hırsından suskunluğu tercih
etti.''
İşte bütün mesele budur: Gemi seyr u seferdeyken, fırtına, dalga yokken
geminin birinci sınıf kamaralarında keyifle yolculuk edenler pir aşkına kaptan
ve yardımcılarına dua edip duruyor; körün dolma yemesi gibi köfteleri çifter
çifter yutuyorlardı; gemi batmaya yüz tutunca kaptanları eleştirmeye başladılar;
battıktan sonraysa her şeyi tu kaka ediyorlar. Tevekelli değil, gemi batarken
onu ilk terkedenler, onu batıranlar oldular ve eskiden nasıl ki o zamanın kaptan
köşkü önünde secde ediyorlarsa, kapitalizm gemisine bindikten sonra da onun
kaptanlarına secde etmeye başladılar. Bir de takiyyeciler çıktı: Aslında
çoktandır kapitalizm gemisine binmiş olmalarına rağmen sureti haktan görünüp
sözde kapitalizm eleştirilerine devam ediyorlar; ama bu eleştirileri, soyut
''trafik canavarı'' üretip trafik kazalarının suçunu bu hayali canavara
yükleyenlerin tavrından farksız bir eleştiri; ''iş olsun'' eleştirisi. Böyleleri
kayıkçı döğüşü cambazlarıdır. Asıl eleştirileri ise sosyalizmedir. Olabilir; hiç
kimse ila nihaye sosyalist kalmak zorunda değil!
Şimdi bu çift köfte yutan, körü körüne her şeye inanan derviş çok pişman; bu
pişmanlıkla ''çoğumuza yutturdular'' diye hayıflanıyor. İyi de senin yutmayı
alışkanlık haline getirmediğin; bu defa da aldanmadığın ne malum?
Bunlar boş laflar; sadece züğürt tesellisi.
İşçi sınıfının ana gövdesi yönetimden dışlanmadı. Ana gövde baştan itibaren
iş başındaydı; ama bu ana gövdenin iş başında olması devletin zamanla bürokratik
bir aygıta dönüşmesini ve giderek sınıftan kopup, sınıfın üstünde bir güç haline
gelmesini engellemez. Bu ihtimal devlet sönümlenmediği sürece vardır. Fakat bu
da bir süreç işidir; alttan alta işler, olgunlaşmasının belirli bir aşamasında
farkına varılır ve zamanında müdahale edilemezse tamamen başat hale gelir. Bu,
elbette bir kader, kaçınılması olanaksız bir tanrı buyruğu değildir. Tarihsel
bir çerçevede anlaşılabilecek bir olaydır; ama tarihin böyle yüzeysel, keyfi
yorumuyla değil.
Her şeye rağmen sosyalist sistemin son zamanlarına kadar özünde sosyalist
nitelik taşıdığı; devletin de proletarya devleti olduğu, son zamanlarda önemli
oranda bürokratikleşmekle birlikte sosyalist demokrasiyi geliştirme, sovyetleri
yeniden aktifleştirme, devrimi tazeleme imkanlarının var olduğunu düşünüyorum.
Gorbaçov karşı-devrimi engellenebilirdi. Emperyalist kapitalist sistemde derin
gedikler açılıp, kopmalar sağlanabilir ve sosyalist sistemin çözülmesinin, yani
restorasyonun mümkün hale gelmesinin ve buna yol açan bürokratik yozlaşmanın önü
kesilebilirdi. Komünistlerin en büyük gafleti burada olmuştur. Sistemin
sorunları, sistem içinde ''kapitalist reformlarla'' çözülmeye çalışılmıştır.
Devam edelim:
''Lenin, devlet ve demokrasi teziyle iki zıt olguyu yan yana koyarak
sosyalizme ulaşmak istiyordu. Sosyalizme gidebilmek için demokrasinin yol
arkadaşı 'devlet' denilen diktatörlük aracı olunca, daha yolun başında devlet,
demokrasi denilen geleceğin umudunu yok etti.''
Sosyalizmi gözden düşürmek isteyenler eskiden Lenin'e ilişmeye pek cesaret
edemezler, Stalin'e sataşmayı daha uygun bulurlardı. Şimdi topun ağzında Lenin
de var. Önemli değil; Stalin'e, Lenin'e sataşmak onların değerini düşürmez. Bunu
geçelim. Ama Lenin’le boy ölçüşecek adamın biraz çaplı olması gerekir. Devlet ve
demokrasi iki zıt olgu değildir. Demokrasi devlet biçimlerinden biridir ve bir
tarafta demokrasi denilen geleceğin umudu, bir tarafta da devlet denilen
diktatörlük aracı gibi birbirine zıt iki olgu yoktur. Demokrasinin kendisi de
diktatörlüktür. Ama çıplak diktatörlük biçimlerinden biçimsel olarak farklıdır.
Öz olarak değil.
Şimdi de sosyalist demokrasinin neden gerçekleştirilemediğine dair sıralanan
mazeretlere bakalım (sosyalist demokrasinin kurulmadığı yazarın peşin yargısı
zaten):
''Sosyalist demokrasi henüz yaşanmamış bir toplumsal yönetim tasarısıydı.
Yeni doğuyordu. Yeni doğan bütün canlılar cılız ve zayıftırlar.'' ''Bolşevikler,
Ekim Devrimi ile birlikte sosyalist demokrasiyi devlet denilen diktatörlüğün
zemini üstünde oturtarak yaratabileceklerini düşünüyorlardı. Devletin silahlı
iktidarı yetmiyormuş gibi, üretim araçlarının mülkiyeti de devlete verilerek,
ekonomik ve silahlı olmak üzere korkunç bir iktidar hegemonyası yaratıldı.
Denetimi olanaksız bu iktidar devi, zamanı gelince bizim cılız demokrasiyi hiç
zahmet çekmeden yutacaktı. Yaşananlar özetle böyle gelişti.''
Gülmeyin, aynen böyle yazıyor. Benim eklemem yok! Söylenenler hep aynı
şeyler. Temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp ileri sürülen fikirler aynı
fikirler. ''Korkunç iktidar hegemonyası'', ''denetimi olanaksız iktidar devi'',
''devletin silahlı iktidarı'', ''devlet denilen diktatörlük zeminine oturtulan
cılız demokrasi'', ''zamanı gelince bizim cılız demokrasiyi hiç zahmet çekmeden
yutacak'' canavar. İşte ''Ekim Devrimi ile birlikte üretim araçlarının
mülkiyetini devlete vermek suretiyle, devletin silahlı iktidarı yetmiyormuş gibi
bir de ekonomik hegemonya kuran'' Bolşevikler!.. Ne dersiniz sevgili okurlar;
yoruma hacet var mı?
''Demokrasisi boşlukta, ayakları havada yaşayan Sovyet, bir kavram olmanın
ötesinde mutlu toplumun mutlu bireyini yaratmak için vazgeçilmez bir
araçtır.''
Dil insanın kimliğidir; kullandığı dil, kişinin kimliğini yansıtır.
Yazarımızın referansları ''mutlu toplumun mutlu bireyi'', ''insan'',
''insanlık'', ''demokrasi'', ''özgürlük'' vb. soyut burjuva kavramlar. Bunlar
böyle soyut halleriyle liberalizmin ideolojik silahları olmaktan öteye
gidemezler. Bu kavramlara somut devrimci içerik ancak ''sınıf bakış açısı'' ile
verilebilir ki sanırım yazar açısından bu da ''dar'', ''eskimiş'', ''aşınmış''
bir bakış açısıdır.
Arada söylenen öteki lafları geçelim ve şu sözlere göz atalım:
''Reel sosyalizm neden yıkıldı? Dolaysız verilecek tek cevap: Üretici
güçleri yeterince geliştiremedi.''
Burada bir an için duralım. Korkunç diktatörlük, üretici güçleri geliştirmez,
demokrasiyi yutar ve her türlü melaneti bağrında taşır bir düzen; kapitalizmden
daha kötü değil midir? Elbette öyledir ve zaten söylenen de budur. İyi de böyle
bir düzenin yıkılmasından sana ne? Varsın sosyalistler bunu açıklasın, gereken
dersleri çıkarsınlar; sana ne oluyor utangaç liberal kardeşim?
Soruya verilen cevabın doğru olmadığını; sosyalist sistemin yıkılmasının
esasen doğrudan iktisadi nedenlerden kaynaklanmadığını söylemiştim. Restorasyon
için doğrudan iktisadi neden gerekmez. Restorasyon, ileri atılımı duraksayan,
olduğu yerde kalakalan, sıçrama yapamayan her bitmemiş devrimin başına
gelebilecek bir olasılıktır.
''Tıkandı ve çürüyerek son durakta kapitalizmle kucaklaşıp bütünleşti. Bu
bütünleşme esnasında Sovyetler Birliği'nde işçi sınıfı neden milyonlarca
üyesiyle Kızıl Meydan'da toplanıp, ‘bizim birikimimiz olan mülklerimizi
kapitalistlere veremezsiniz’ diye haykırarak karşı çıkmadı. Geriye dönüşü
sessizce onayladılar. Çünkü üretim araçlarının mülkiyeti işçi sınıfının değildi.
Mülkiyet devlet tekelindeydi. Devlet de kendisine ait olan mülkleri özel
kapitalist mülkiyete dönüştürdü. Yeni kapitalist mülk sahipleri, yetmiş yıl
boyunca sosyalizm adına yöneticilik yapan üst düzey parti ve devlet
bürokratlarından oluştu.''
Ömer Seyfettin'in Nadan adlı bir hikayesi vardır. Orada siyasetten, dünya
işlerinden vazgeçip artık ahret için dua eden, ibadetten başka bir şey yapmayan
bir eski vezirin hikayesi anlatılır. Ülkede asayişsizlik, kötü yönetim ve
bunalım had safhaya varınca buna çareler arayan padişaha herkes Köse Vezir’i
önerir. Bu işleri yoluna koyacak en iyi siyasetçi odur derler. Ama bir güçlük
vardır: Köse Vezir artık siyasete girmek istememekte, ibadet ve günlük yaşam
gereklerinden başka şeylerle ilgilenmemektedir. Buna rağmen padişah kendisini
çağırır; sadrazam olmasını emreder; ama Köse Vezir bu görevden bağışlanmasını,
siyasete girmeyeceğini bildirir. Padişah bir türlü ikna edemez. En sonunda kızar
ve ''götürün bunu'' der. Bunun anlamı açıktır: ''Götürün ve kellesini vurun!''
Ancak bir süre sonra anlık bir öfkeye yenik düşmesine pişman olur ve
öldürülmemesini, zindana atılmasını emreder. Bu arada Köse Vezir’i nasıl yola
getirebileceğini düşünür. Ne ölüm, ne işkence, ne zulüm... Bunlardan hiçbirinin
fayda etmeyeceğini bilmektedir. Derken aklına eğitmeninin çocukken kendisine
söylediği bir söz gelir: ''Alim adama yapılacak en büyük zulüm onu bir nadanla
(cahille) bir arada tutmaktır'' demiştir hocası. Bunun üzerine, ''Gidin
memleketin en nadanını bulup getirin'' der. Arar tarar en sonunda bir keçi
çobanını dağda tutup getirirler. Adam bağırır, çağırır, küfreder, ''keçilerim de
keçilerim'' diye kendini yırtar ama aldırmazlar. Götürüp Köse Vezir’le aynı
hücreye atarlar. Köse Vezir sürekli dua etmekte, kellesinin vurulmasını
beklemektedir. Keçi çobanı ise adeta çılgına döner; en ağır küfürleri savurur.
Allah, kitap, padişah hiçbir şey koymaz. Keçilerinden uzak düşmek onu
delirtmiştir. Köse Vezir’e de demediğini bırakmaz, küfreder, birkaç tellik
sakalını çeker, ibadet esnasında önüne geçer. Her şeyi yapar. Derken günün
birinde kendi kendine gülmeye başlar. Köse Vezir ona niçin güldüğünü sorar.
''Hiiiç, senin köse sakalını görünce benim köse çebişi hatırladım'' der ve
makaraları koyuverir. Köse Vezir’in direnişi bu noktada kırılır. Cellatları
çağırır, ''Beni buradan çıkarın, ne gerekiyorsa onu yapacağım'' der. İşleri ele
alır ve birkaç senede her şeyi yoluna koyar.
Bu hikayeyi şunun için aktarıyorum: Herkesle tartışabilirsiniz, ama bilmeyen
ya da bildiklerini de unutmuş olanlarla asla tartışamazsınız. Çünkü anlamaz.
Sovyet proletaryasının kendi mülkiyetine sahip çıkmak için meydanlara
çıkmamış, geriye dönüşü sessizce onaylamış olması, devlet mülkiyetinin kamusal
niteliğini, halka ait olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ortak mülkiyet her
zaman bir bakıma sahipsizdir. Herkesin malı aynı zamanda kimsenin malı değildir.
Bu, kamu mallarına karşı duyarsızlığı besleyecek olan bir çelişkidir. Bunun
sonuçları bazen kamu mallarının aşırılması, bazen üretime ilgisizlik biçimlerine
bürünür. Bunlardan kaçınamazsınız. Bu alışkanlıkların tarihe gömülmesi kuşaklar
boyu bunların zihinlerden silinme mücadelesini ve kamu mülkiyetinin bir daha
asla geri dönülmez biçimde dünyanın büyük bölümünde egemen olmasını gerektirir.
Restorasyonlar, devrimci sınıfların gevşediği, devrim ve iktidar üzerinde
ağırlıklarını yitirdikleri dönemlerde ortaya çıkar ve başarıya erişir. Sovyet
proletaryası meydanlara çıkacak devrimci atılımını yitirmemiş olsaydı
restorasyon bu kadar kansız kavgasız zaten başarılamazdı.
Sovyet proletaryası geri dönüşe karşı çıkmadı; çünkü geri dönüşü onun partisi
başlatmıştı. Bu dönüşe karşı çıkacak başka bir siyasal irade yoktu. Sosyalist
bir toplumda burjuva demokrasilerindeki çoğulculuğun bulunmaması, zorunlu
değilse de aykırı bir durum da değildir. Buna tarihsel olaylar karar verir.
Burjuva demokrasilerindeki çok partiler de aslında kriz dönemlerinde daha da
belirginleştiği gibi tek partidirler. Milli birlik ve bütünlüğün gerekli olduğu
her kesitte tüm burjuva partilerinin tek parti gibi bütünleştiğini ya da tüm
partilerin kapatılıp bir tek bir siyasal otoritenin işbaşına geçtiğini
biliyoruz. Tehlike geçer geçmez partiler de çoğalır, çeşitlenir, burjuva sınıfın
farklı katmanlarının, kesimlerinin çıkarlarını temsil etmek üzere parlamento
ahırında ve hükümette yer edinmek için çaba harcar.
Mülkiyetin devlet tekelinde olması elbetteki sosyalizmin belirtisi olamaz;
ama devlet var oldukça ağırlığın devlet mülkiyetinde olmadığı bir sosyalizm de
sosyalizm olamaz. ''Üretim araçlarının mülkiyeti işçi sınıfında değil, mülkiyet
devlet tekelinde'' demek konuyu çarpıtmaktan başka bir şey değildir. Devlet
tekeli dışında sınıfın kamu mülkiyetini nasıl oluşturacaksınız? Komünlerin
mülkiyeti mi? İyi de komünler, köyler, aşiretler, topluluklar halindeki
birimlere ait ortak, kollektif mülkiyetler sosyalizm demek değildir ki. Bu tür
mülkler tarihin her döneminde, sınıflı toplumların bağrında da var olmuşlardır
ve sosyalizmle alakaları yoktur. Sınıflı bir toplumda sosyalizme en yakın, bir
adım ötesine geçildiğinde yani iktidar proletaryanın eline geçtiğinde tam
anlamıyla sosyalist bir mülkiyet halini alacak olan kollektif mülkiyet türü
kapitalist devlet mülkiyetidir. Bu ikisi arasında devlet mülkiyetinin kapitalist
mi sosyalist mi olduğunu belirleyecek olan şey devletin sınıf niteliğidir. Durum
buyken mülkiyet devlette olduğu için işçi sınıfında değildir demek ancak küçük
köylü kooperatiflerini, çeşitli hisse senetli şirketleri vs. sosyalizm sayan ve
bunu önüne gelene yutturmaya çalışan bir küçük burjuva sosyalistinin varlığına
delalet eder.
''Devlet mülkiyeti özel kapitalist mülkiyete dönüşürken işçi sınıfı
seyirci kaldı.'' Bu, devlet mülkiyetinin sosyalist olmayacağına kanıt
olamaz.
''Seyirci kalışın temel nedenlerinden biri de şuydu: İşçi sınıfına yapısal
olarak yabancılaşmış bir sistem, mal ve hizmet üretenlerin güncel ihtiyaçlarını
karşılamaktan öylesine uzaktı ki, yaşam standartları kapitalist ülkelerde
varolan standardın çok gerisine düşmekteydi. Mülkiyet demokratik değildi. Üretim
demokratik değildi ve nihayet bölüşüm hiç demokratik değildi.''
Bu yazıyı yazan arkadaşın yazıyı yayına vermeden önce fikrini sorabileceği
bir dostu, devrimci arkadaşı hiç yok muydu; merak ediyorum. En azından uyarır,
hata seviyesinin biraz daha düşük olmasını sağlardı. Neyse, geçelim.
Sovyet sisteminin mal ve hizmet üretenlerin güncel ihtiyaçlarını
karşılamaktan uzak olduğu doğru değildir; ama yaşam standartlarının emperyalist
ülkelerde varolan standarttan düşük olduğu doğrudur. İyi de kapitalist dünyanın
yaşam standardı ileride kaç emperyalist ülkesi var? Geriye kalan halkların,
ülkelerin büyük çoğunluğu sefalet içinde yaşamıyor mu? Hatta emperyalist
metropollerin kendileri farklı sınıfların yaşam standartlarında derin uçurumlar
taşımıyor mu? Kaldı ki bunlar 300 yıldan fazla bir zamandır dünyanın iliğini
sömüren, Amerika’nın, Afrika’nın yerli halklarını yok etme veya köleleştirme,
zenginlik kaynaklarını yağmalama pahasına servet biriktiren ülkeler.
''Sosyalizm demokratik mülkiyet temeli üzerinde inşe edilmedi. Üretim de
tüketim de asla demokratik değildi. Demokratik mülkiyet, demokratik üretim,
demokratik bölüşüm; bu üç temel kuralın ve hayata geçirilmesinin teminatı yalnız
ve yalnız işçi sınıfıdır.''
Bu tekerlemeyi sık sık vermemin sebebi, yazarın temel fikrinin bu olmasıdır.
Yazar her fırsatta bu nakaratı tekrarlamakta, bunu anahtar bir fikir olarak
ileri sürmektedir. Ama yazarın en zayıf noktası da bu ana fikridir. Pusula
yanlış. Kanıtlamama gerek yok. Kanıtı kendi içinde. İsteyen bütün bir literatürü
tarasın ve demokratik mülkiyet, demokratik üretim, demokratik üleşim
kavramlarını bulup izah etsin.
***
Yazarın bundan sonraki düşüncelerinin bir kısmını yine es geçeceğim. Bazı
kısımları özetlemem gerekiyor. Yazar kafa ve kol emekçilerini, işsizleri,
yoksulları ''kapsayıp kucaklayan bir misyon ancak insanlığın bütününü
kurtarabilir. Sadece insanlığın bütününü kurtaracak misyon meşrudur.'' O
halde yaşasın insancıl sosyalizm, güleryüzlü, demokratik sosyalizm, kahrolsun
bürokratik diktatörlük! Aybar'ı hatırlamamak mümkün mü?
''İnsanlığın bütününün'' kimden, neden kurtarılacağını merak ediyorum.
Herhalde ''kapitalizmden''. İyi de insanlığın dışında, ötesinde, üstünde soyut
bir kapitalizm yok ki. Kapitalizm sınıflı bir toplumdur ve temeli kapitalist
mülkiyettir. Mülkiyet sahipleri ve düzenden nimetlenen milyonlarca insan
''insanlık ailesi''nin dışında değildir; bunları mülkiyetlerinden,
ayrıcalıklarından kurtardığın zaman bunlar sana düşman olacaktır. Kapitalizm
''trafik canavarı'' değil. Bizim hedefimiz de canavarın elinden insanlığı
kurtarmak değil. İki yüzlü burjuva hümanizmini sosyalizme sokuşturmaya
yeltenmeyin. Sosyalist hümanizm bu değildir. ''Sadece insanlığın bütününü
kurtaracak misyon'' misyoner misyonudur ve o misyoner misyonunun ne demek
olduğunu gidin Afrika’nın, Amerika’nın yok edilen veya köleleştirilen halklarına
sorun. Size anlatacaklardır.
''Belli bir azınlığın tekelinde olan misyon, azınlığın diktatörlüğüne
götürür. Bu nedenle; 1- sanayide mülkler sendikaların kollektif mülkiyeti
olmalı, 2- araştırma, geliştirme ve üretimin yeniden planlanmasını yapan bilim
teknik araştırma merkezlerine bağlı fabrikalar, hem üretim yapmalı hem de
işçileri yoğun eğitimden geçiren eğitim merkezleri olmalı.''
''Sendika mülkiyeti''nin sendika bürokratlarının kontrolüne
girmeyeceği ne malum? Daha şimdiden birer sınıf örgütü olmaktan ziyade birer
şirket olan ve seçkin bir sendika CEOları grubunun kontrolünde olan, epeyce de
mülk sahibi olup da bunları sendika memurları dışında kimseyle paylaşmayan
sendikalara mı mülkiyeti devredeceksiniz? Deneyin bakalım. Ama bu, sosyalizm
falan değildir. Bu da bir çeşit hisse senetli şirkettir ve yaygın olarak
gerçekleşmesi de olanaksız bir hayalden ibarettir.
Mülkiyetini sendikalara verdiğiniz fabrikaları bilim-teknik araştırma
merkezlerine bağlıyor, ilaveten bunları işçileri yoğun eğitimden geçiren eğitim
merkezleri olarak tasavvur ediyorsunuz. Yani köle okulları, köle işletmeleri.
Kusura bakmayın sevgili arkadaşım, belki farkında değilsiniz ama siz sosyalizmi
değil, kapitalizmi de değil, kapitalizme içkin yeni bir köleci sistemi
savunuyorsunuz.
Sizin bu söyledikleriniz, o çok yakındığınız, canınızı çok fena incittiği
anlaşılan ''azınlığın diktatörlüğü''ne götürür; sosyalizme falan değil.
Arkadaşın tarım alanındaki önerisi de yukarıdakilerden farklı değil:
''Mülkiyet köylü üretim kooperatiflerinin denetiminde olmalı. Sanayide
olduğu gibi tarımda da bilimsel araştırma çiftliklerine bağlı kollektif
çiftlikler bir yandan araştırma yaparken, diğer yandan köylüleri eğitimden
geçirmeli. Küçük mülkiyet bütün alanlarda serbest olmalı.''
Arkadaşın neden demokratik mülkiyet, demokratik üretim, demokratik bölüşüm
diye avaz avaz bağırdığını ve devlet mülkiyeti sözlerini duydu mu irkilip
azınlığın diktatörlüğü diye haykırdığını anlamışsınızdır. Sendika mülkiyeti ve
kooperatif mülkiyeti, bir de bütün alanlarda serbest olacak olan küçük özel
mülkiyet... İşte size insancıl, demokratik sosyalizm, insanlığın kurtuluşu,
özgürlüğe ve demokrasiye götüren yol(!) Pes doğrusu!
Daha başka inciler de var. Bakın:
''Politika üretmenin en yakın ve doğal alanı sendikalardır. Sendikalarda
alınan siyasi kararlar üretim temeline dayandığı için, meşruiyeti ve demokratik
niteliği tartışılamayacak ölçüde açık ve nettir. Parti bürokrasisini yaratan
maddi şartların yaşama alanı ancak politikanın sendikalarda yapılmasıyla ortadan
kalkabilir. Politikanın sendikalarda yapılmasıyla partide tam gün profesyonel
çalışmaya gerek kalmaz. Parti yöneticileri haftada iki buçuk gün partide
çalışmalı, iki buçuk gün de mesleğiyle ilgili üretim alanında çalışmalı.
Profesör ders verecek, laboratuarda çalışacak, araştırma yapacak, şoför belediye
otobüsünü sürecek. Hemşire hastalara bakacak, maden işçisi maden çıkaracak,
pilot uçak kullanacak, veteriner hayvanları tedavi edecek. Herkes kendi üretim
alanında üretime katılarak mal ve hizmet üretecek. Böylece bürokratik egemenlik
önlenmiş olur.'' Ve tabii mutlu toplumun mutlu bireyi de zuhur eder!
Aslında partiye de gerek yok ama alışkanlık işte; yazar şimdilik proleterya
partisini tamamen gereksiz saymıyor; fakat profesyonel devrimciler örgütü mü?
Aman ha, sakın! Bürokratik egemenlik bununla başlar. Ne olacak? Herkes işine
bakacak; arada bir de gelip partide çalışacak. Böyle bir model var mı? Evet var!
İsviçre siyasal sistemi; sadece partiler değil, devlet sistemi de böyle. Amaa;
aması var. Allah izin verir, sizler de gerek görürseniz kazın ayağının nasıl
olduğunu başka bir yazıda ele almayı umuyorum. Şimdilik bunu geçelim. Politika
üretmenin en yakın ve doğal alanı sendikalar değildir! Sendikalarda alınan
siyasi kararlar üretim temeline dayandığı için, meşru ve demokratik değildir!
Kısacası yazarın aklına estiği gibi savunduğu sözlerin hiçbirisi sınıf
mücadelesinde proletaryanın sınıf davası için söylenmiş sözler değildir. Ama
insanlığın, demokrasinin, küçük mülkiyetin, sendika sosyalizmi ve demokratik
mülkiyetin, yani kapitalizmin ruhuna son derece uygundur. Yakışır!
Böylelikle yazarın birinci yazısını ele almış bulunuyoruz; ikincisini umarım
başka bir yazıda tartışırız. Print  |