Programın (özgürlük ve sosyalizmin) ana hatları / S. Çiftyürek S. Çiftyürek
Sosyalist Mezopotamya
Özellikle 20. yüzyıl sosyalizminin belirgin özelliği olan kolektivizm ve toplumsallık ile özgür bireyin organik bütünlüğünü gerçekleştirmek teorik ve pratik mücadelenin hedeflerinden biri olmalıdır.
Giriş
Programı tartışıyorsak, analizlerden kaçınan, kısa, en özlü tespit ve
tutumları içeren bir belgenin üretimini hedeflememiz gerekir. Dünya, bölge,
Türkiye ve Kürdistan’da belli başlı temel olgu ve akışkan süreçleri, sürecin ana
eğilimlerini belirleyen bir program üretmeliyiz. Kısacası hayatı tüm
zenginliği ile algılayan ama olabildiğince de sade ve özlü olarak politikanın
diline tercüme edilmiş bir program!
Güncel siyasetin doğru algılanmasının anahtarlarını bize sunan ama güncele
boğulmadan temel stratejik yönelimlerini ana hatlarıyla belirleyen ve gerek
stratejik gerekse güncel sorunların ruhuna, dokusuna ideolojik, felsefi duruşunu
emdiren politik bir eylem kılavuzu olarak program!
Değerleri, halkın ulusal özgürlüğüne, emeğin kurtuluşuna, birden fazla baskı
altında inleyen kadının özgürlüğüne, nihayet doğa ile insan arasındaki organik
birlik ilişkisine odaklanmış değerleri, işçi-emekçi halkların mücadelesi
içerisinde büyütmeyi hedefleyen bir politik program! Kürdistan’da ulusal ve
sınıfsal özgürlüğe odaklanmış, açık ve meşru zeminde partileşmeyi önüne koymuş
bir komünist hareketin, “kitlelerle nasıl buluşurum, büyürüm” sorunu kadar
“değerleri kitlelerle nasıl buluşturarak büyütürüm” hedefini de gözeten bir
program!
Ezilen halkımızı, işçileri, işsizleri, kadınları ve elbette gençleri bugünün
hak alma kavgasına ve yarının nihai kurtuluşuna inandıran, kendilerini,
geleceklerini bütününde ya da herhangi bir bölümünde bulabilen ve programın
hayatta vücut bulmasının kavgasını verecek kadroların iddiasını ve elini
güçlendirecek olan bir program!
Kürdistan komünist/sosyalist hareketinin tarihsel köklerini, yani üzerinde
büyüyeceği ana damarlarını temel hatlarıyla belirleyen ama esas neyin nasıl
yapılacağının ana yönelişlerini tarif eden bir yol haritası olarak program!
Nereden geldiğimiz önemli ama esas önemli olan nereye, nasıl yöneleceğimizdir.
Çünkü yeniden yön arayan tarihin yapılışını, genel tarih yapıcılarının bir
parçası olarak bizlerin nereye yöneleceği belirleyecektir. Bir parçasını
oluşturduğumuz uluslararası emek hareketi, ezilen halklar, sermayenin sömürü ve
baskıları altında yaşam kavgası veren emekçiler, uluslar arası komünist, ilerici
hareket ve bütün bu dinamiklerin hem ortak paydası haline gelen hem de özgün
dinamikleri de bulunan doğa ve çevre hareketi yeniden yön arayan tarihin yeni
yapıcıları olarak hareketleniyorlar. Bu hareketlenmeyi dikkate alarak yön
belirleyen bir program!
Genelde olduğu gibi Kürdistan’da da siyaset özelde de burjuva siyaset tabir
uygunsa şirazesinden çıktı, ölçü ve nitelik kaybına uğradı. Siyaset yelpazesinin
komünist alanında devam eden boşluk, bir bütün olarak siyaseti olumsuz
etkilemektedir. Bu boşluğu özgülümüzde doldurabildiğimiz oranda, ulusal
özgürlük, sosyalizm ve sınıf mücadelesi davasına ivme katmanın yanı sıra genel
olarak ulusal demokratik siyasetin nitelik kazanmasına da katkı yapmış olacağız.
Demek ki herhangi bir program değil, siyaset yelpazesinin komünist alanındaki
programatik ve politik boşluğu dolduracak bir program sorunumuz var.
20.yy, 19. yy.’ın gölgesinden çıkabildiği oranda kendisi olabilmiş ve tarihte
taş üstüne taş koymuştu. 2000’li yılların komünist hareketi de, öncelikle ciddi
bir kopuşla 20. yüzyılın gölgesinden çıkarak kendisi olabilmeyi hedeflemelidir.
“Tarihte her zaman kopuş ile süreklilik yan yana gelişmiştir. Her kopuş aynı
zamanda geçmişle gelecek arasında köprü olarak sürekliliği de içerir. Bugün
komünist hareket, Marksizm ve 20. yüzyılın göğe akın eden devrimci ruhunu temel
alarak sürekliliği; ancak 20. yüzyıla özgü politik program, pratik mücadele
tarzı ve önemlisi artık belirleyici yönüyle sol milliyetçi ya da liberal sol
gibi yeni bir sosyal demokrat harekete dönüşen eski komünist yapıyla bağını
kopararak da kopuşu gerçekleştirmelidir.” Kürdistan özgülünde kopuş ve
sürekliliği bu bütünlük içerisinde ele alan bir program
üretebilmeliyiz.
Program Kürdistan kavramını kullanmalı ve savunmalıdır
Kürdistan kavramının hâlihazırda Anayasa Mahkemesi tarafından
onaylanmayacağını bilerek bu kavramı programda kullanmalıyız. Bu kavram
kullanılmalı, siyasi ve hukuki savunması yapılmalıdır.
Kürtler, Kürt halkı, Kürt ulusu varsa, barındıkları kadim coğrafya olarak
ülkeleri de vardır. Bu ülke Kürdistan’dır. Kürdistan’ın büyük parçası önce
Osmanlı, sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin denetimi altındadır.
Anayasa Mahkemesi, HAK-PAR’a federasyonu savunan programı nedeniyle dava
açmış ama kapatmamıştır. Bu önemli bir gelişmedir, çünkü federasyon savunusu
farklı coğrafya ve o coğrafyalar üzerinde yaşayan halkların varlığı ile
birilikte yaşamasını amaçlar. Farklı halkların farklı coğrafyaları var, bunların
adları da var ama adlarının kullanılması yasak. Program bu yasak ile mücadele
etmelidir. Kürtler varsa yaşadıkları coğrafya olarak Kürdistan da vardır,
program bu gerçeği içermelidir ve parti bunun siyasi, hukuki mücadelesini
vermelidir.
Enternasyonalizm ve Doğu-Batı uygarlığının yeni bir sentezi
Genel olarak Kürdistan’dan bölgeye-dünyaya, tersinden de Kürdistan’a bütüncül
bakan ve aynı yaklaşımla enternasyonalizm olgusunu ele alan bir program
üretebilmeliyiz. 21. yüzyıl başında dünya komünist hareketinin enternasyonal
birliği, 19. ve 20.yy.’a oranla kendini daha yakıcı olarak dayatmış bulunuyor.
Program öncelikle bu tespiti yapmalıdır.
21.yy komünist hareketi, 150 yıllık çağdaş komünist hareketten, özellikle de
daha çaplı deneyleri içeren 20. yüzyıl komünist hareketinden alacağını almalı
ama asla onları tekrara kalkmadan kendisi olabilmelidir. Artık tek başına
herhangi bir parti veya coğrafya merkezli komünist enternasyonal oluşturulamaz.
Dünya komünist hareketi, Moskova, Pekin ya da X ülkesinin deney sahibi ‘abi’
komünist partilerine ihtiyaç duymayacak kadar zengin bir deneyim arkalayarak
olgunlaştı.
Deney sahibi ‘abi’ partilerin önerilerde bulunup elinden tuttuğu genç ya da
küçük seksiyon komünist partiler türünden ilişkiler yerini eşitlerin ama
gerçekten eşit kardeşlerin karşılıklı zengin görüş, deney aktarımına ve eylem
birliğine dayalı bir enternasyonal ilişkiye artık bırakmak zorundadır.
Dünya komünist hareketi bunu başarabildiği oranda Avrupa merkezciliğini nihai
olarak yıkabilir ve Doğu merkezciliğini doğuracak bir yönelime girmeden Ekim
Devrimi’ni yeniden üreterek yeni bir Doğu-Batı sentezini kurabilir.
Günümüz komünist partileri “fikren yani ideolojik-teorik olarak
dünyasal/evrensel, fakat politik kalkış noktası olarak yerel-ülkesel-bölgesel
zeminlerde yeniden kurulabilinirse, işte bu koşullarda herkesin merkeze akış
sağladığı ve merkezin organik bir parçası olarak davranacağı yeni bir Dünya
Komünist Partisi” yaratılabilinir. (21.yy.’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu,
Gün Yayıncılık)
Enternasyonalizm ile bağlantılı önemli bir konu daha var: Doğu ile Batı
uygarlıklarının yeni bir sentezi sorunudur. Program bu konuda da perspektif
sunmalıdır.
Tarih ve uygarlıkların Avrupa merkezci bakışla dünya halklarına
dayatılmasına, “medeniyetler arası çatışma”ya, Doğu ile Batı uygarlıklarının
farklı olmalarının ötesinde birbirine “karşıt” oldukları türünden yanıltıcı
iddialara ilişkin kısa, özlü tespitlerle karşı tutum alan bir programa
ulaşmalıyız.
“Kültürler, uygarlıklar tarih içerisinde geçişlidir, iç içe geçmiştir.
Bakıldığında, hiçbiri homojen, katışıksız değil, hepsinin orijinal dokusu
karşılıklı geçişlerle farklılaşarak, yekpare olmaktan çıkarak melezleşmiştir…
Yunan uygarlığı içerisinde Mezopotamya-Pers uygarlığı; Mezopotamya-Pers
uygarlığı içerisinde Yunan; Roma uygarlığı içerisinde Mısır-Anadolu;
Mısır-Anadolu uygarlığı içerisinde de Roma vardır. Daha kapsayıcı olarak kültür,
bilim ve felsefe alanında Batı Doğu’yu, Doğu da Batı’yı içerir. Kültürler,
uygarlıklar tarih boyunca geçişli olmuşlardır. Bunun tipik örneklerinden biri
olarak Roma İmparatorluğu’nun Asya’da doğulaşmasıdır.” (a.g.e)
Program’da Avrupa merkezcilik reddedilirken, alternatif olarak Asya ya da
Doğu merkezciliği savunulmadan, Batı ile Doğu’yu karşıt değil birbirini
tamamlayan geçişli uygarlıklar olarak görüp savunmalı. Ekim Devrimi’nin
bakışıyla, Doğu’ya karşı Batı, Batı’ya karşı da Doğu kutsanmadan, küresel çapta
yeni büyük bir buluşma, bir sentez hedeflenmelidir.
Programın çizgileri net olmalıdır
Kürdistan’da, ulusal-sınıfsal kurtuluşu bütünlüklü savunan her komünistin,
sosyalistin yer alacağı; Marksizm ve sosyalizm savunusu temelinde zengin
ideolojik, felsefi tartışma ve arayışları temel bir yöntem olarak savunup hayata
geçiren ve bu eksendeki ideolojik, teorik farklılıkları örgüt dokusuna dinamizm
katan zenginlik olarak algılayan bir parti yaratmak istiyoruz. Böylesine bir
örgüt içi işleyişin aksine parti programının ise stratejik ve güncel tüm
konulardaki çizgileri olabildiğince net olarak belirlenmelidir. Parti yapısı
nasıl ki Marksizm ve sosyalizm savunusu temelinde zengin ideolojik, felsefi
yaklaşım farklılıklarını barındırıyorsa, program ise partideki iktidar ve
muhalefetin demokratik mücadelesi sonucunda net çizgilerle şekillenmelidir.
Biraz ondan, biraz öbüründen türünden eklektik, net tarif ve hedefleri
içermeyen, muğlâk ve her yöne çekilebilen içerikten uzak olmalıdır. Program net
olmalıdır, dolaysıyla parti içi iktidar ile muhalefetin farklılıkları da net
olmalıdır. Mücadele içerisinde başarı ile başarısızlıkların sahiplerinin
belirgin olduğu dinamik bir yapıda bugün muhalefet olan yarın iktidar
olabilmelidir. Kalıcı koltuklara “hayır” şiarımız da ancak böyle bir işleyişle
somut içerik kazanabilir!
Yaşamdan kopuk donuk ilkeler üzerinden değil de akışkan dinamik
farklılıklarımızla birlikte parti birliği yaratmak istiyorsak, o zaman program
ve dolayısıyla iktidar ve muhalefet de net çizgilerle şekillenmelidir, çünkü
program üzerinden siyaset yapacağız. Siyaset ise netliği gerektirir, aynı
anda hem sağa hem sola yürümeyi ya da hem eylem hem eylemsizliği kaldırmaz.
Netliğe ulaşmak için partide zengin tartışmayı geliştirmekle, söz konusu
zenginlik üzerinden oybirliği ile ya da çoğunluk oyuyla net siyasi hedefler
belirmek farklı şeylerdir. Hedeflediğimiz dinamik parti yapısı açısından bu
ikili işleyiş birbirini tamamlayan unsurlar olup var olmaları zorunludur, ama
birbirine karıştırılmamak kaydıyla!
Bu sorunla bağlantılı son bir şeyi daha belirteyim: Partide Marksizm ve
sosyalizm savunusu ekseninde zengin, akışkan farklılıkların dinamik varlığı ile
“ideolojisiz parti” farklı şeylerdir. İdeolojisi olmayan herhangi bir parti
yoktur, olamaz; ideolojisiz bir komünist parti hiç ama hiç olmaz!
Toplum, siyaset, parti
Siyasetin rotasını belirleyen programdır, parti ise örgütlü aracıdır. Parti
sadece siyasetin aracı değil, aynı zamanda siyasetin örgütlü dinamiği hatta öncü
öznesidir. Bu manada hangi açıdan bakarsak bakalım siyasetin partizan bir yanı
vardır ve daha uzun süre de öyle kalacaktır. “Partizansız” siyaset Ortadoğu’da
özellikle de daha devletleşmemiş halk olarak Kürtler ve Filistinlilerde uzun
süre düşünülemez. Siyasal olanla toplumsal olanın adım adım örtüşmesi olarak
siyasetin toplumsallaşması veya aynı manada toplumun siyasallaşması
derinleştikçe partilerin siyaset yapma gereği ve gücü de o oranda zayıflar.
Halklar, işçi-emekçiler, gençler ve elbette kadınlar siyasetin nesnesinden
öznesi olmaya yol aldıkça, temsili demokrasilerde halka seçimden seçime oy
vermekle sınırlı biçilen siyaset rolü aşıldıkça, halk siyasetin nesnesinden
öznesi olma yolunda ilerledikçe, siyaset toplumsallaşır. Siyaset
toplumsallaştığı oranda da kendiliğinden gereksizleşir, dahası
siyasetin aşılmasının zeminleri de giderek olgunlaşır. Öyle ya; siyasetin
toplumu sarıp sarmaladığı, halkın gerçek manada nesneden dinamik özneye
dönüştüğü evreye ulaşıldığında, kim kime niçin siyaset yapacak? Bu evreye
ulaşmak demek; birincisi, demokrasiden demokrasisizliğe ya da aynı
manada devletten devletsizliğe (devlet bir yanıyla siyasetin yoğunlaşmış
biçimidir) geçişin; ikincisi, partiden partisizliğe ve bunların
toplamından olmak üzere siyasetten siyasetsizliğe geçiş olarak siyaset
gereksizleşir. Sosyalist iktidar altında hedeflenen de zaten iktidarın adım
adım siyasetsizleştirilmesi, Marksist vurgu ile devletin sönümlemesi değil
midir?
Bu açıdan genelde Kuzey Yarımküre, özelde de Batı Avrupa, Ortadoğu coğrafyası
ile kıyaslandığında nesnel süreç olarak birkaç adım öndedir. Bu durum halkların
ağırlıkla siyasetin nesnesinden öznesine dönüşmesi sonucunda değil, kendini
tekrarlayan biçimsel demokrasiye artan ilgisizlik ve ulusal para, sınır,
istihbarat, bayrak gibi sembollerin zayıflamasıyla paralel bize göre birkaç adım
öndedirler.
Barındırdığı çelişki ve sıcak çatışmalar nedeniyle Ortadoğu coğrafyasında ve
özelde de Kürtler ile Filistinliler de siyasete ilgi daha yoğundur. Yoğun olmak
zorunda, zira bu iki halk birkaç kuşaktan beri siyasetin başka araçlarla devamı
olan silahlı çatışmaların, savaşların içerisinde doğup büyümektedir. Batı Avrupa
ve genel olarak Kuzey Yarımküre’de, özellikle siyaset bilimcileri “partizansız
siyaset”i, “iktidara programlanmamış parti”yi, hatta parti yerine “siyasal
kooperatif” vb tartışıyorlar, tartışılmalıdır da. Ama bu tartışma bizim
coğrafyamız, özelde de Filistin ve Kürt halkı açısından lükstür. Kaldı ki
kapitalizm ve onun koruyucu bekçisi olarak devlet aşılmadığı sürece Batı Avrupa
için de bu tartışmanın yaşamda karşılığı olmayacaktır.
Bir de siyaset var, siyaset var! Kürt halkı önemli ölçüde siyasallaşmış, ama
nasıl? Sadece sınıfsal kurtuluş açısından değil, ulusal özgürlük ve iç
demokratik içerik yönünde de sorunlarla yüklü bir siyasallaşma bu! Biz
komünistlerin hedefi herhangi bir siyaset değil, genelde ulusal demokratik
içerikli bir siyasetin, özelde de halklarımızın vicdanına hem seslenecek hem de
vicdanlarının sesi olacak komünist siyasetin toplumsallaşmasıdır.
Siyaset sadece tartışmak ya da fikir alışverişi yapmak değil de iktidar için
mücadele etmekse -ki öyledir-, o halde amiyane tabirle bize tepeden tırnağa
siyaset yapacak bir parti ve siyasetin yol haritasını ana hatlarıyla belirleyen
bir program lazım. Siyaset yapacağız, ama biliyoruz ki en uzun ömürlü
siyaset bile son tahlilde konjonktüreldir. Partinin sınıfsız-sömürüsüz toplum
hedefi, bu hedefe giden yolda stratejik önemdeki siyasal (iktidar hedefi),
ekonomik (anti-kapitalist köklü dönüşümler) vb. hedefleri hariç, parti programı
konjonktürel olup kongreden kongreye olmasa bile sıklıkla değişebilir. Süreç
değişimin verileriyle yüklü ise, ulusal-toplumsal kurtuluşun dinamikleri
güçlüyse, elbette bu sürecin aktif bir politik öğesi olarak partinin siyaseti de
hareketli ve değişken olmak zorunda.
Neyin, hangi çelişki ve çatışma noktalarının üzerinde siyaset yapacağız? Bu
sorunun yanıtı üzerinde yazının devamında ayrıntılı duracağım, burada sadece
şunu belirtmekle yetineceğim:
Kürdistanlı komünist/sosyalist hareketin programını tartışıyoruz, o zaman
programın stratejik hedefleri, işçi-emekçi halkın şoven rejim ve kapitalist
düzenle uzlaşma noktaları üzerinden değil, uzlaşmaz çelişki ve çatışma noktaları
üzerinden kurgulanmalıdır. Uzlaşma noktaları üzerinden sistem ve rejim içi
ulaşılması gereken reformları değerlendiren taktiklere karşın, stratejik olarak
kendini rejim ve kapitalizm dışında kuran, kurgulayan bir politik program! Böyle
bir program hayatın akışı içerisinde vücut bulduğu oranda, sermayenin son
yıllarda küresel çapta ve de Türkiye’de oynadığı demokrasi oyununu
oynamasına ya tümüyle son verilmiş olunur ya da en azından halkların
kazanımlarının içerik kattığı burjuva demokrasisinin sınırları genişletilmiş
olur.
Küresel çapta düşünüldüğünde ise, sınıflar arası mücadelenin gelişmesi,
komünist, devrimci, ilerici siyasetin toplumsallaşması ve tüm bunlarla halkların
demokrasi ve özgürlük mücadelesine içerik katmaları başarılabildiği oranda,
emperyalizmin, özelde de ABD emperyalizminin “özgürlük silahı” da elinden
alınmış olacaktır.
Uluslararası ekonomik, siyasal durumda 20.yy’dan farklı ne
değişti?
Program, küresel kapitalizmin mevcut durum ve krizine, belli başlı siyasi
aktörlerine ilişkin kısa, özlü tespitlerle birlikte varsa yeni gelişme
eğilimlerine de kısaca yer vermelidir.
Ekonomik kriz açısından, “21.yy’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu”ndaki şu
tespit yerindedir:
“Kapitalizmin birikim (aşırı üretim) krizinin temelinde ya piyasanın ilgili
ürün/ürünlere olan talepte doyuma ulaşması ya da toplumda talep açlığına rağmen
alım gücünün olmaması nedeniyle oluşan talep yetersizliği bulunur. 2000’li
yıllarda başta Kuzey toplumlarında olmak üzere, dünyada her iki unsur da
kapitalizmin krizini derinleştiriyor.
Kapitalizmin 2000’li yıllarda yaşadığı yapısal bunalım, geçmişte yaşadığı
dönemsel bunalımlardan hem nitelik hem de nicelik bakımından farklı olup derin,
süreğen ve küreseldir.”
Programın bu bölümünde; kapitalizm ile mülkiyetin ilişkisi, kapitalizm ile
genelde çalışma özelde de iktisadi çalışmanın, kapitalizm ile devletin özelde
ulus devletin, kapitalizm ile ailenin özelde çekirdek ailenin dünü, bugünü ve
geleceğine ilişkin kısa tespit ve tutumlarla yer verilmelidir.
Kimi yeni gelişmelerle birlikte kapitalizmin mevcut durumunu aşağıdaki
paragraf özetlemektedir: “Kapitalizm tarihsel olarak giderek meşruiyetini
yitiriyor. Sadece işçilerin, sömürülenlerin nezdinde değil, giderek insanlığın
bilincinde ve vicdanında da yargılanır hale geldi. Kapitalizm, ilk boy verdiği
Kuzey’de hem yatay hem de dikey olarak gelişiminin doğal sınırlarına dayandı ve
hızla üretici niteliğini yitirmeye başladı. Çin ve Hindistan başta olmak üzere
Güney’de emperyalist-kapitalist sermayenin doğrudan üretime yönelmesi, başka
faktörlerle birlikte, başta bu gelişmenin ürünüdür. Yeni bir coğrafik genişleme
alanı olarak Güney’in derinlemesine kapitalist tüketim kültürüne açılmasının ilk
adımlarının atıldığı 2000’li yılların başında, kapitalizm fiziksel (doğal)
gelişmesinin de sınırlarına dayanmaya başladı. Dünyanın ve kaynaklarının da bir
sınırı vardır. Çin, Hindistan başta olmak üzere Asya, Afrika ve Latin Amerika,
Batı toplumları düzeyinde kapitalist tüketim kültürüne çözüldükçe dünyanın
kaynakları bu yükü taşıyamaz; bu yükü taşıyamayacağının ilk ciddi sinyallerini
bir süreden beri yayıyor.” (21.yy.’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu, sf
14)
Kapitalizmin küremizin ekolojik dengesini bozması yeni değil, yeni olan bir
süreden beri tehdidin ağırlaşmasıdır. Ağırlaşan tehdidin temelinde kürenin
sınırlı kaynaklarının kapitalist tüketim toplumunun yükünü kaldıramaması ve
teknolojik girdileri de arkalayan burjuvazinin artan düşmanca iradi müdahalesi
yatıyor. Günümüz komünist partilerinin programlarında mutlaka yer alması gereken
bir diğer sorun, küremizin ekolojik dengesine ilişkin alınacak
tutumdur.
Kapitalizm, emperyalizm ve küreselleşmede yeni gelişme adına somutta ne/neler
var?
Birincisi: Üretim, reel üretim Kuzey’den Güney’e, özelde de
Çin-Hindistan-Türkiye-Brezilya hattına kaydırılmaktadır. Tarihsel trend olarak
ekonominin ağırlık merkezi giderek Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. Bu yönelim
Güney’de sınıfları ve sınıf savaşımının koşullarını güçlendirirken, Kuzey’de ise
büyüyen işsizlik ve ekonomik durgunluğa yol açıyor. Çünkü bugün genelde
Güney’de, özelde Çin, Hindistan, Türkiye hattında işçilere 200 yıl öncesinin
vahşi kapitalizminin çalışma koşulları dayatılıyor. İşçiler için 1830 Lyon’u ya
da 1819 Manchester’ı neyse, bugünün Varanasi (Hindistan), Şenzen’i de (Çin)
odur. Bu gelişmeler beraberinde Kuzey ile Güney’in işçi ve emekçileri arasında
21.yy enternasyonal mücadelesinin de nesnel koşullarını güçlendiriyor,
güçlendirecektir.
Küresel sermayenin başka hesaplarıyla birlikte yukarıdaki yöneliminin de
gereği olarak küresel sermaye ittifakının G-8’den G-20’ye doğru genişletilerek
yeniden kurulması önemli bir durumdur. Bu gelişme önemli ekonomik, siyasal
sonuçlar doğuracaktır.
İkincisi; emek-sermaye çelişkisinin küresel çapta özellikle de sermayenin
yeni genişleme alanları diye belirlediğimiz alanlarda derinleşeceğidir. Başka
bir ifadeyle; üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti
arasındaki çelişki artık ve çoktandır küresel çapta derinleşiyor. Çünkü üretimin
toplumsal temeli teknolojik gelişmeyle paralel genişliyor, ancak bununla ters
orantılı mülkiyetin özel niteliğindeki daralma/tekelleşme de devam ediyor.
Kapitalizm, teknoloji ve insan ilişkisi, programın üzerinde duracağı bir başka
konudur. Kapitalizmin hiçbir toplumun ulaşamadığı düzeyde teknolojiyi
geliştirdiğine, ancak teknolojinin insanlığın değil bir avuç sermayedarın
hizmetinde olduğuna kısa ve özlü olarak yer verilmelidir.
Kimi bilim adamları ve siyasetçiler, “bilim/bilgi çağı”nda, “teknoloji
sayesinde üretimde canlı emek gücü ihtiyacı aşıldı ve emek-sermaye çelişkisi
ortadan kalktı” vb. diyorlar. Bu iddialara karşı program net olarak tutum
almalıdır. “Emek ile sermaye arasındaki çelişki hem dünya çapında derinleşiyor
hem de insan ile kapitalizm, doğa ile kapitalizm arasında büyüyen çelişki ile
artan oranda örtüşüyor. Kapitalist sistemin insanla, insanlıkla büyüyen
çelişkilerinin emek-sermaye çelişkisinden beslenerek gelişmesi öyle bir noktaya
gelmiş bulunuyor ki anti-kapitalist mücadele, özelde ücretli emek gücünün,
genelde ise bir avuç egemenin dışında tüm insanlığın sorunu haline dönüşüyor”
(a.g.e) şeklindeki yaklaşım doğrudur.
Üçüncüsü; küreselleşme nedir, ne değildir; bir olgumu dur, yoksa bir
süreç midir?
Küreselleşme yeni değil, “Kökleri, insanlığın… ilk köy-kentte yerleşik yaşama
geçiş olarak tarımsal devrime kadar uzanır. ‘Verimli hilal’deki ilk antik köy ve
kentlerin kendi ekonomik, sosyal, kültürel kabuklarını (sınırlarını) aşmaya
doğru her arayış ve hamleleri evrenselleşmenin ilk adımlarıdır…
Akdeniz sahillerinden başlayıp Asya’yı baştanbaşa geçerek eski Çin’e dek
uzanan İpek Yolu, bu geniş coğrafyada toplumlar arasında karşılıklı ekonomik,
ticari olduğu kadar kültürel, felsefi ve giderek askeri, siyasi etkileşimin de
köprüsüydü. Akdeniz sahillerinden Kürdistan, İran, Afganistan, Pamir’e uzanan bu
uzun kervan yolu üzerinde belli aralıklarla kurulan ve bir nevi o zamanın
serbest bölgeleri olan ‘Taş Kule’ denilen yerlerde Doğu ve Batı’dan gelen
kervanlar buluşur, zengin bir alışveriş gerçekleştirirlerdi…
Hindistan’dan Balkanlar’a kadar uzanan ve 300 yıl devam eden Pers
İmparatorluğu, tersinden Balkanlar’dan Hindistan’a kadar etkinlik kuran Büyük
İskender’in ‘kalplerin birliğine dayanan dünya imparatorluğu’ silahların gücüne
dayansa da, Balkanlar’dan Hindistan’a uzanan coğrafyada askeri, siyasi,
kültürel, ekonomik olarak geçişler yaşanmıştır.
Derken bu süreci dev adımlarla hızlandıracak olan kapitalist sanayileşme
devreye girdi. ‘Burjuvazi, pazarını sömürmekle her ülkenin üretimine ve
tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi… Nihayet Marks, ‘Uluslar arasındaki iş
bölümü ile çeşitli ulusların başlangıçtaki kendi başlarına olma durumu
yıkıldıkça, tarih de gittikçe dünya tarihi haline dönüşür.’ (Alman İdeolojisi,
sf. 66) diyecekti. Marks ve Engels, günümüz sanal bilgi otoyolu olan interneti,
Çin ile ABD arasındaki 500 milyar dolarlık ticaret hacmini, kıtalar arası sanayi
taşıma hareketini, borsanın ulaştığı hacim ve coğrafik yayılımını, küresel çapta
kara, deniz, hava yolu ulaşımındaki teknolojik boyutu, Doğu-Batı enerji
bağımlılığını ve nihayet AB sürecini görselerdi, acaba ‘ulusların çok yönlü
karşılıklı bağımlılığının aldığı’ boyuta, sermayenin ulus-devleti aşma
yönelimine ve her ülkenin üretimi ile tüketiminin ‘kozmopolit’ niteliğine
ilişkin ne derlerdi diye insan merak ediyor.” (21.yy.’da Özgürlük ve Sosyalizm
Manifestosu, sf 25, 26)
Demek ki küreselleşme bir olgu olduğu kadar bir süreçtir de. Hem öyle ki
insanlığın uygarlaşma yürüyüşü ile yaşıt bir süreç. Küreselleşmenin belli başlı
her evresi yerel, küresel aktörlerin kültürel, ideolojik, politik etkisi altında
işledi, gelişti, gelişiyor. Bugünün egemen sınıfı burjuvazidir, küreselleşme
süreci de burjuvazinin küresel ve bölgesel çıkarları esas alınarak
geliştiriliyor. Yarın işçi sınıfı küremize egemen olursa doğaldır ki onun
ideolojik perspektifinde ve yönlendiriciliğinde küreselleşme/evrenselleşme
derinleştirilecektir.
Burjuvazinin 1990’lı yıllarda kapitalist kürselleşme sürecini
hızlandırmasının temelinde ise iki unsur yatar. SSCB ve sosyalist blokun
yıkılması ve dünya komünist, işçi hareketindeki ciddi gerilemeyle sermayenin
soldan, sosyalizmin basıncından yakın vadede kurtulmasıyla küresel çapta ulusal
ekonomilerin etki alanını daraltma yönelimi; ve bu gelişmeyle paralel krizin
yükünü genelde işçi, emekçi yığınların, özelde Güney halklarının sırtına
yüklemek amacıyla küreselleşme trendi hızlandırıldı.
Dördüncüsü; yukarıdaki gelişmeler emperyalizm olgusunda
kimi yeni gelişmelere de işaret eder. Sermayenin en üst düzeydeki küresel
ittifakı G-8’den G-20’ye genişletildiyse; Avrupa kıtasında ulus-devlet ötesi
adımları içeren AB süreci sorunlarla yüzleşse de devam ediyorsa; Avrupa
sermayesi ulusal para, sınır, bayrak, sembol ve değerleri AB sembol ve değerleri
lehine geride bırakmada yol alıyorsa; sermaye grupları arasında ulusal hatta
uluslararası sermayeden uluslar ötesi sermaye kartellerine doğru bir gelişim
yaşanıyorsa, küresel pazarların ve finans merkezlerinin denetimi ulusal
pazarların denetiminden daha fazla önem kazanmaya başlamışsa; uluslar arası işçi
sınıfı hangi coğrafyadan olursa olsun bu sermaye gruplarının ortak sömürü
alanları haline gelmişse kimi yeni gelişmeler de var demektir. Kimi yeni
gelişmeler var ama bunlardan hareketle “ulus ötesi imparatorluk”, “merkezsiz ve
topraksız yönetim” ya da “ultra emperyalizm”den söz edilemez. Bu yeni
gelişmelere rağmen belli başlı emperyalist güç merkezleri ve bunlar arasındaki
çelişki ve çatışmalar da devam ediyor. Sermayenin gerek derinleşen uluslar ötesi
niteliği, gerekse herhangi bir coğrafyada/ülkede birden fazla emperyalist
sermaye grubunun büyüyen ortaklığı ve kullananı da yok etme potansiyelini
taşıyan nükleer silahların varlığı gibi faktörler emperyalistler arası doğrudan
bir çatışmayı frenliyor.
Programın tutum alması gereken bir diğer yeni durum; ABD, İngiliz emperyalist
blokunun 21.yy.’da büyük Asya üzerinde egemenlik kurma hedefini içeren ‘Avrasya
üzerinde egemenlik kurma stratejisi’ ve yol açtığı/açacağı sonuçlardır. Irak ve
Afganistan askeri işgalleri önemlidir, zira bu işgaller hem emperyalistler arası
çatışmalı ilişki ve egemenlik arayışlarına hem de “topraksız”, “merkezsiz”
yönetim iddialarına canlı hayatın içerisinden yanıtları da içerir.
Program emperyalizme karşı net tutum alırken iki şeyden kaçınmalıdır.
Bunlardan biri, 20. yy.’dan farklı olarak günümüz komünist hareketi emperyalizme
karşı tutumu kapitalizme karşı tutumdan ayırt etmeden geliştirmelidir. Diğeri
ise, birincisiyle bağlantılı olarak komünist hareket antiemperyalist tutumu
geliştirirken, bugün Türkiye sosyalist/komünist hareketinin düştüğü sol
milliyetçi politikadan uzak durmalıdır.
Küremizde insanlığın yarısının akşamleyin aç ya da yarı aç yattığı günümüzde,
kapitalist sanayi uygarlığını kökten sorgulayan bir program üretebilmeliyiz.
Program kapitalizm karşısında net bir tutum alarak, yeni bir dünya düzeninin ana
hatlarını tarif etmelidir. Yeni bir dünya düzenini hedefleyen bir program, ama
gerçekten yeni bir dünya düzeni, yoksa ABD’de iktidara gelen her yeni hükümet
ile birlikte “geldi” denilen “yeni dünya düzeni” değil!
Beşincisi; programda, emperyalizm ile sömürge ve ezilen halklar
arasındaki çelişkinin, klasik sömürgecilik sisteminin belirleyici olarak tasfiye
edilmesiyle birlikte biçimsel olarak aşıldığı günümüzde, istisnalar hariç klasik
sömürge ve sömürgeler sorununun artık bittiğine yer verilmelidir.
Ulusal bağımsızlık mücadelelerinin belirleyici olarak aşılması, kapitalizmin
küresel çapta yatay-dikey olarak gelişmesi, köylülüğün parçalanması gibi
nedenlerle artık günümüzde genel işçi-köylü ittifakı ve emperyalizme karşı
“dünya işçi sınıfı ve sömürge (ezilen) halkları birleşiniz” stratejisi ve
şiarları da değiştirilmek zorunda.
Program hazırlanırken bunların da göz önünde bulundurulması
gerekiyor.
Altıncısı; günümüz komünist hareketinin, 20. yüzyıl komünist hareketinden
modernizm, modernist kurum ve disiplin alanında da farklı ve yeni bir duruş
belirlemesi gerekir. Bu konuda da uzatmadan yine bizim Manifesto’dan
aktarayım:
“Kapitalizmin bunalımının giderek sanayi uygarlığının bunalımına dönüştüğünün
tipik yaşandığı alanlardan biri de modernist olgu-doku-felsefe alanıdır.
Bunlar sanayi uygarlığının ve modernizmin bunalımının doruğudur. Akıl
devletleşmiştir, devlet ise sermaye yasalarının özlü ifadesidir. Sermayenin ve
devletin temsilcileri, ‘piyasa kuralları’ ya da ‘kara kaplı kitabın (anayasa,
yasaların) emridir’ dediklerinde, özgür ve yaratıcı akıl yerini aklı ve bilimi
içselleştiren yasaların esiri olmuş davranışlara bırakarak, akılcılık
akıldışılığa ve bilim de bilimdışılığa vardırılmış demektir. Modernizmin
devinimini kaybetmesinin asıl nedenlerinden bir diğeri de aklın ve bilimin
yasaların emrinde bir disipline dönüştürülmesidir.
Komünistler modernizmi ve belli başlı disiplinlerini sorgulayıp eleştirirken,
çözüm yollarını post-modernizm, post-fordizm veya ‘elektronik köşk’, ‘kapitalist
olmayan kapitalizm’, ‘teknokratlar’, ‘bilgi toplumu’ vb. kapitalizmi aşmayan
alternatiflerde değil, kapitalist özel mülkiyet ve siyasal rejimlerin
sınırlarının dışında aramalıdırlar.” (a.g.e)
Modernizm, Marks hatta kısmen Lenin döneminde kapitalist sanayi uygarlığına
dinamizm katan, ilerleten felsefe-doku-olgu iken, yaşadığımız evrede derinleşen
bunalımı ile sanayi uygarlığının nefesini kesen bir disipline dönüşüyor.
Modernizm artık enternasyonalistin, liberalin, komünistin, muhafazakârın ve de
fütürizmin, nihilizmin, romantizmin, klasizmin ve devrimcinin yükünü aynı anda
taşıyamıyor.
Ortadoğu
Programın Ortadoğu perspektifi belirlenirken şunlar göz önüne
alınmalıdır:
Birincisi; 1900’lü yılların başında İngiliz, Fransız emperyalizminin
çıkarları ekseninde belirlenen ve yeni “ulusal” sınırlarla oluşturulan statüko
devam ediyor. İradeleri dışında kendilerine zorla giydirilen deli gömlek misali
bu statüko altında halklar nefes alamıyor. Özellikle bu halkların başında da
Filistin ve Kürt halkı gelmektedir. İşgal altındaki Kürdistan ve Filistin,
Ortadoğu’nun devam eden sorunlarının ötesinde artık kangrenleşmiş sorunlara
dönüşmeye başladılar. Ortadoğu’da belirlenen statüko sadece Kürt ve Filistin
halkı açısından, hatta sadece etnik açıdan da değil, dini inançlar açısında da
halklara nefes aldırmayan deli gömlek özelliğini koruyor.
Ortadoğu kavimler ve dinler kapısı deyip geçemeyiz; Musevilik, Hıristiyanlık,
Müslümanlık olarak üç büyük semavi din aynı “Verimli Hilal”de doğup geliştiler.
Birbirinin devamı ve geçişli olan bu semavi (tek tanrılı) dinlere ilk geçişi
temsil eden Zerdüşt de aynı coğrafyada doğup gelişmişti.
Ortadoğu’nun etnik ve dini inanç bakımından zengin farklılığı mevcut
statükoları ve ulusal sınırları aşan ve halkların özgür birliğine dayanan yeni
çözümler gerektiriyor. Öncelikle program bunu temel bir yönelim olarak öne
çıkarmalıdır. Unutmamak gerekir ki, tarih içerisinde Şam-Diyarbakır-Erbil-Basra
hilali kendi içerisinde birçok açıdan birbirini tamamlayan, bütünleyen bir
coğrafya idi, bugün de öyledir.
İkincisi; Ortadoğu’da yeni gelişmeler de var. ABD’nin Avrasya
stratejisinin bölgeye uyarlanmasının ilk önemli sonucu olarak Irak’ın işgali;
bölge enerji kaynaklarının güvenli olarak Batı’ya ulaştırılması başta olmak
üzere bölgenin Türkiye üzerinden Batı’ya entegrasyonu; ABD’nin Obama iktidarı
ile birlikte bölgeye dönük siyasetinde taktik değişime giderek, siyasal İslam
ile uzlaşma arayışı ve bölgeyi militan silahlı hareketlerden arındırma
yönelişleri vb. Elbette bütün bu sorunlara, özellikle değişken günlük siyasi
sorunlara programda yer verilemez, ama yeni gelişmelerin ana eğilimi ve halklar
açısından neleri ifade ettiğine yer verilmeli ve halklara çağrılar
çıkarılmalıdır.
Bu eski ve yeni gelişmelerle birlikte Ortadoğu’da sorunların nihai çözümü
veya kalıcı barış, her ulusun milli yarar siyasetine dayalı çözümleri aşan ve
büyüğü-küçüğü ile tüm halkların özgür birliği ile gerçeklik kazanabilir.
Kısacası program, “21.yy.’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu”nun sorun ile
ilgili şu yaklaşımını gözetmelidir:
“Milli yarar eksenli bir siyasetle ne dünyanın ne de Ortadoğu’nun sorunlarına
halklar lehine bir çözüm getirilemez. Çünkü her devletin, her ulusun ‘milli
çıkarları’, başta komşuları olmak üzere bir başka devletin ya da
ulusun/ulusların ‘milli çıkarları’nı az ya da çok mutlaka zedeler. Devletler ya
da uluslar arasında son 200 yıldır devam eden kanlı boğazlaşmaların asıl nedeni
herkesin kendi ‘milli çıkarları’nı komşularının ve başkalarının ‘milli
çıkarları’ aleyhine genişletme arayışıdır. Bu ‘milli yarar’ eksenli siyaset dost
değil düşman üretir.”
Dini inançların özgür olmasını savunmak ile halklara dine dayalı çözüm
arayışlarını dayatmak ayrı şeylerdir. Ortadoğu’da,“milli yarar” siyasetinin yanı
sıra dini referanslı siyaset ve elbette şeriat düzeni de her açıdan zengin
farklılıklar içeren halkların, toplumların sorunlarını çözme, halklar arası
büyük kardeşliği yaratma gücünden ve felsefesinden yoksundur. Şia-Sünni ve daha
bir dizi alt mezhep ile tarikatlar arası kanlı kavgalarıyla kendi içerisinde
bile kökleri çok eskilere dayanan ve günümüzde de devam eden bölünmüş İslam ve
elbette siyasal İslam coğrafyamızın sorunlarını çözemez.
Ayrıca siyasal İslam kendisi olamadı, olamıyor. Emperyalizm ve bölge gerici
rejimleri siyasal İslamı bölge halklarının denetlenmesinde amiyane tabirle
kullandılar, halen de kullanıyorlar. ABD dün “Yeşil Kuşak” siyaseti gereği
radikal İslamı, bugün ise Avrasya stratejisi gereği ılımlı İslamı geliştiriyor,
kullanıyor. Türkiye rejimi ise yıllarca komünistlere, gayrimüslimlere, Alevilere
ve nihayet Kürt ulusal demokratik hareketine karşı siyasal İslamı kullandı.
Siyasal İslam Türkiye özelinde Türkçüdür; Türk İslam Sentezi ise Türk rejiminin
harcıdır.
Tarihsel deneyimler kanıtlamıştır ki, şeriat olarak siyasal İslam ne
demokrasi ne de laiklikle bir arada yaşayamaz. 30 yıldır İran’da uygulanan
pratiği ile kanıklanmıştır ki İran şeriat rejimi, Fars şovenizmi ve ırkçılığının
katı temsilcisidir. İran başta olmak üzere şeriat ile yönetilen İslam
rejimlerindeki kapitalist sömürü düzeninin işçi-emekçilere dönük vahşi yüzü,
genelde küresel kapitalizmin, özelde Batı Avrupa kapitalizminin vahşi yüzünden
çok daha ağırdır.
Türkiye
Program, öncelikle Türkiye devletinin yapısını, öne çıkmış belli başlı
özelliklerini; hükümetlerin değil, TC rejiminin izlediği iç ve dış siyasetin
temel hatlarını belirlemelidir. Daha ilk kurulurken Kürt halkına, komünistlere,
Alevi toplumuna ve genelde dini inanca yönelik izlediği siyasetin belli başlı
çizgilerine vurgu yapılmalıdır.
Küresel sermayenin, ABD’nin ve Türkiye’deki kimi sermaye çevreleri ile AKP
hükümetinin çıkarlarının kesiştiği hat üzerinden TC rejiminin yeniden dizayn
edilmesi, bu çerçevede sürdürülen Ergenekon operasyonlarına, yapılan kimi
açılımlara ve küresel sermayenin bölgesel düzlemde kendisine yüklediği misyona
kısa belirlemelerle yer verilmeli midir? Düşünmeliyiz.
Türkiye’deki kapitalist ekonominin gelişim düzeyi, Türkiye ekonomisinin dünya
ekonomisi içerisinde 17. büyük ekonomi olması ve G-20 olarak genişletilen yeni
küresel sermaye ittifakına Türkiye’nin de alınmış olmasının ne anlama geldiği
yine ana eğilimler olarak programda özetlenmelidir. Sermayenin genişletilen yeni
küresel ittifakı ile paralel kimi ülkelere, bölgesindeki ekonomileri küresel
ekonomiye, özelde de Batı ekonomilerine entegre etme misyonunun yüklendiğine, bu
genel yönelimin bir parçası olarak Ortadoğu ile Güney Kafkasya’nın Avrupa’ya
entegrasyonunun gerçekleştirilmesinde rol model görevin Türk Devleti’ne verilmiş
olmasının ekonomik ve siyasi sonuçlarına vurgu yapılmalıdır.
Türk Devleti’nin kuruluşundan gelen iki temel özelliği olan üniter ve şoven
milliyetçilik, Kürt ve Kürdistan sorununa yaklaşımını dün de bugün de
belirlemektedir. Dolayısıyla Türkiye rejimi, Türkleştirme hedefine bağlı olarak
Kürdistan’ın Türkiye’yle entegrasyonunu geliştirip güçlendirme siyasetinde,
entegrasyonun ikiz kardeşi olarak asimilasyonu planlı geliştirmiştir. Bugün de
kimi ufak tefek yasal dayanakları olmayan değişimlerle birlikte bu siyasette
ısrar etmektedir. Program özetle Türk rejiminin Kürt ve Kürdistan’ın varlığını
ret ve inkâr siyasetine ana hatlarıyla yer vermelidir.
Kürt ve Kürdistanlı işçi ve emekçilerin gerek bir ekmek kapısı uğruna,
gerekse savaş stratejisi çerçevesinde rejim tarafından zorla Türkiye kentlerine
göç ettirilmeleri sonucu Türkiye kentlerinde ciddi bir Kürt azınlığı oluşmuştur.
Öyle ki; toplam Kürdistan’ın nüfusunun yarısı gibi bir oran Türkiye kentlerine
yerleşmiş bulunuyor. Bu durum, Türkiye metropollerinde Kürt ulusal azınlığının
oluşmasıyla paralel Kürt halkının ulusal, kültürel ve demografik yapısının
parçalanması gibi olumsuzluklara da yol açtı. Ama Türkiye ve Kürdistan halkları
arasında birleşik mücadelenin zeminlerini de güçlendirdi.
Türkiye Kürdistan’ı
Bu bölümde program ana hatlarıyla şunları içermelidir:
Birincisi; Kürdistan’ın ve ezilen ulus olarak Kürt halkının
statüsü/statüsüzlüğü ve başat çelişki olarak ulusal çelişkinin çözümü ele
alınmalıdır.
Kürdistan’ın siyasal statüsü sömürge ya da ilhak olarak ifade edilsin, özü
itibariyle Kürt ulusu ezilen bir ulus olup tüm ulusal haklarından yoksun
bırakılmıştır.
Sınıfsal çıkarlarını Türkiye burjuvazisiyle birlikte davranmakta gören ve
Kürdistan’ın yanı sıra Türkiye kentlerinde (özellikle liman kentlerinde) de
ekonomik olarak yatırım, gelişme ve büyüme imkânları bulan Kürt/Kürdistan
burjuva sınıfı -istisnalar hariç- ulusal özgürlük uğruna mücadelenin karşısında
yer almaktadır. Bu çıkar birliği bugün de devam ediyor. Bu durum ulusal
kurtuluşu ağırlaştıran bir faktördür.
Program, Kürt ulusal sorununun çözümünün, biçimden bağımsız olarak özü
itibariyle kendi ulusal devletini kurma hakkı olduğunu; bu temel tespitten
hareketle, sorunun TC’nin üniter yapısının sınırları içerisinde çözülemeyeceğini
belirtmelidir. Kürt ulusal sorununun sistem içi çözümü geçici bir barış ortamını
sağlayacak, ancak kalıcı barışı getiremeyecektir. Ulusal çelişkinin çözümü ile
birlikte sınıfsal çelişkiler temelindeki mücadelenin belirleyici hale
geleceğini, bir yoldaşın tabiriyle sınıfsal çelişkinin özgürleşeceğini;
Kürdistan’da ve dünyada kalıcı barışın yolunun ancak kapitalizmle birlikte özel
mülkiyet düzeninin aşılması ile açılabileceğini belirtmelidir.
Program, Türkiye halkları ile Kürt halkının ortak mücadelesine yer vererek,
ikili bir iktidar hedefini önüne koymalıdır. Rejimin ve kapitalist sistemin
sınırları içerisinde ulusal sorunun burjuva demokratik çözümünü temel
stratejik hedefine bağlı olarak belirlemeli ve bu savunusunu “demokratik
federasyon ve azınlık hakları”nı içeren siyasal bir tezle
güncelleştirmelidir. Stratejik hedef olarak ise, rejimi ve kapitalizmi aşan
ortak siyasal devrimin hedefine, halkların eşit iki cumhuriyetli sosyalist
federasyonunu koymalıdır.
İkincisi; Kürdistan’da, çoktandır ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı
belirleyen kapitalist üretim tarzıdır. Sanayinin yanı sıra tarım ve hizmet
sektöründe de artık belirleyici olanın kapitalizme özgü üretim-tüketim
ilişkileri olduğu, özellikle son 15 yılda kapitalizmin yatay-dikey olarak nasıl
ciddi bir gelişme gösterdiği özetlenmelidir.
Kapitalist gelişmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak Kürdistan’da modern
sınıfların oluştuğu, ezilen Kürt ulusunun kendi içerisinde karşıt sınıf
çıkarlarına sahip burjuvazi ile işçi sınıfının yanı sıra yaygın ara tabakaları
da barındırdığı, parçalanmış köylülüğün bir yandan tarım ve toprak burjuvaları,
diğer yandan yaygın tarım işçileri, yoksul köylülük, mevsimlik işçiler, küçük ve
orta köylülük olarak ayrıştığı özetlenmelidir.
Kapitalist gelişmenin bir başka sonucu da kadın ve çocuk emeğinin gittikçe
büyüyen oranda kentte ve tarımsal alanlarda üretime çekilmesidir. Sendikasız,
sigortasız, sosyal haklardan yoksun kadın ve çocuk emeği, Kürdistan
burjuvazisinin üzerinde en fazla artı değer sağladığı ücretliler ordusudur.
Çarpık ve ağır sorunlarla birlikte kentlerin oluştuğuna, kentlerin nüfusun
yanı sıra ekonomik, sosyal, siyasal gelişmenin ve dolayısıyla devrimci değişimin
de çekim merkezleri haline geldiklerine yer verilmelidir. Kısacası Kürdistan’da
toplumu kuşatan kapitalizme özgü çelişkileri izah eden, dahası bu çelişkiler
üzerinden işçi-emekçi yığınlara nasıl gidileceğini ana hatlarıyla tarif eden bir
programa ulaşmalıyız.
Bütün bunların toplamından program, Kürdistan’da burjuvazi ile işçi-emekçiler
kitlesi arasında emek ile sermaye çelişkisinin gittikçe derinleştiğini; sosyal,
sınıfsal çelişki ve çatışmaların bu çelişki ekseninde geliştiğini içermelidir.
Program, kapitalizm düzenine son verecek olan toplumsal devrimi stratejik
olarak hedeflerken, bu temel hedefe bağlı olarak reformlar uğruna işçi-emekçi
halkın mücadelesinin önemini vurgulamalı ve bu çerçevede işsizliğin, yaygınlaşan
fuhuş ve hırsızlığın, dilenciliğin, varoşlarda artan uyuşturucu kullanımının
esas doğup büyüdüğü zemin olan kapitalist sömürü düzenini sorgulayıp kitlelere
hedef göstermelidir.
Üçüncüsü; siyasal devrim ile toplumsal devrimin ilişkisini nasıl
güçlendireceğiz?
Kürdistan komünist hareketinin programını tartışıyorsak, o zaman siyasal
olanla toplumsal olanı bir başka açıdan da ele almamız gerekir. Daha çok siyasal
alanı kapsayan ulusal kurtuluş ile daha çok toplumsal alanı kapsayan sınıfsal
kurtuluşun birliği sorunumuz vardır. Kurulması hedeflenen partinin esas
üstlenmesi gereken misyonu da bu olmalıdır.
Demokrasi gibi devletin de sınıfsal dinamiği vardır. Sınıflar üstü devlet
kadar demokrasi iddiası da yanıltıcı bir propagandadır. Demokrasi mücadelesinin
sınıfsal özü gereği her sınıf kendi sınıfsal çıkarlarından hareketle demokrasi
mücadelesini geliştirir ki, zaten ulusal sorunun çözümünün her halükarda
sınıfsal olması da buradan gelmektedir. Kimi ara ya da geçici çözümler hariç,
ister burjuvazinin ya da genel olarak egemen güçlerin etkinliğinde olsun, ister
işçi-emekçi sınıfların perspektifinde olsun ulusal sorunun çözümü sınıfsal olur.
Güney Kürdistan, Filistin (kısmi çözüm) ve Güney Afrika, burjuva ve egemen
güçlerin etkinliğindeki çözümün en yakın örneklerini oluşturuyor.
Birey, toplum ve özgürlük
Devletler hatta uluslar geçicidir ama halklar kalıcıdır. Kalıcı olan Ermeni,
Arap, Türk, Fars, Kürt, Rus, Fransız, Çin vb. halklarıdır. Programımız,
öncelikle “her şey devlet için, her şey ulus için” demek yerine, “her şey
halk/halklar için, her emek için, her şey özgür insan için” yaklaşımını öne
çıkarmalıdır.
Sermaye, insanı “meta üreten makinenin tamamlayıcı unsuru” ve ürettikleri
metaları (malları) tüketecek canlı “yaratık” olarak görür. Kapitalizmin
günümüzde bireyi/bireyciliği görünüşte kutsaması sadece ve sadece bireyin
tüketim kültürünün bir unsuru, dahası esiri haline getirilmesinden ibarettir.
Program bu yaklaşımı kökten reddetmelidir.
Özgürlük sorununu devlet çerçevesinde ortaya koyan liberal doktrine karşı
Marksizm, bu sorunu “devlet olmayan devlet” olarak geçiş devleti perspektifiyle,
yani sınırları çok daha geniş bir ufukla ele aldı. Fakat sosyalist rejimler
teoride öngörülen “devletten devletsizliğe geçiş”i gerçekleştiremediler; devlet
adım adım sönümlenmek yerine, aksine güçlendi; dolayısıyla bürokrasi belası
yıkımın esas nedenlerinden birisi oldu. Halkın iktidarı süreçte partinin
iktidarına dönüştüğünden, parti egemen siyaset kültü aşılamadı. Bu nedenledir
ki; SSCB ve diğer sosyalist ülkelerde devrim öncesinde “her şey insan için”
denmesine rağmen, sosyalist rejimler altında birey ve bireyin özgürlüğü,
kolektivizm, toplumsallık ve güçlü devlet kütlesi altında adeta ezildi. “Bireyin
sosyalist rejime yabancılaşması derinleşti, rejim sahipsiz ve savunmasız kalarak
yıkıldı. Ayrıca görüldü ki her toplumsal dönüşüm; teknik ilerleme, iktisadi ve
siyasal sorun olduğu kadar ruhsal, zihinsel bir sorundur da.”
Halkların, ezilen sınıfların ve nihayet bu kolektif kimliklerin bir parçası
olarak bireyin, şoven rejim ve sermaye iktidarı karşısında sürekli özgürlük
sınırlarını genişletip, engelleri yıkmak için emekçileri mücadeleye çağıran bir
program! Yarın sosyalist iktidar koşullarında ise, özgürlük ve sorumluluk
temelinde halkların “bireysel ve kolektif olarak kendi bireysel ve kolektif
haklarının sınırlarını koymaları için özgür kılınacak” bir program!
Bugün rejim ve sermayeye karşı özgürlük mücadelesi verenler yarın iktidara
geldiklerinde, kolektif ve bireysel özgürlükleri kısıtlamayan, tersine “bizim
kavgamızın esas nedenlerinden biri buydu” bilinciyle bireysel ve toplumsal
özgürlükler alanını yasalar ve devlet karşısında sürekli genişletme
perspektifini içeren bir program!
Kendi kendini kurabilen özerk toplum ve yine bunun dinamik bir unsuru olarak
kendi kendini kurabilen bireyin/bireylerin kolektif aidiyeti!
Sosyalist ekonominin belli başlı çizgileri
Parti programı öncelikle sosyalizm savunusu üzerine net bir tutum almalıdır.
Reel sosyalizmin yıkıldığı, ancak sosyalizmin yenilmediği; “sosyalizmin
yenildiği” veya “komünizmin tarihin hatası olduğu” iddialarının saçma ve
dayanaksız olduğu vurgulanmalı. Ayrıca 21.yy başında nasıl bir sosyalizm
hedeflendiği ana hatlarıyla belirlenmelidir.
20. yüzyılı tekrarlamayacak sosyalizm yöneliminde, teorik üretimin
yenilenmesi kadar işçi-emekçi halkların doğrudan eyleminin katacağı yeni içerik
de önemsenmelidir.
Özellikle 20. yüzyıl sosyalizminin belirgin özelliği olan kolektivizm ve
toplumsallık ile özgür bireyin organik bütünlüğünü gerçekleştirmek teorik ve
pratik mücadelenin hedeflerinden biri olmalıdır. Daha somutta:
Birincisi; Planlama demek daha çok üretim demek değil, ihtiyaç olanı plan
gereği üretmektir. İhtiyaç fazlası üretim kar amaçlı olup kalkınma iktisadı
olarak kapitalizme özgüdür.
20.yy sosyalist iktidar deneyimi planlamanın yanlışlığını değil, doğru
kullanılmadığını kanıtlar. Planlama, nihai kurtuluş olarak ve sosyalist toplumun
en önemli uygulamalarından biri olarak planlama; ama yereli dışlamayan, merkeze
daha çok koordinasyon işlevi yükleyen bir sosyalist planlamayı tarif etmeliyiz.
Başlangıçta yerel ile merkezin birbirini tamamladığı, giderek merkezin sadece
koordinasyon düzeyine geriletildiği bir planlama.
Batı modernizmini ve kapitalist kalkınmacı ekonomi politiğini karikatürize
etmeyecek, tüketim kültürü siyasetini temelden reddedecek bir sosyalist
planlama! Kapitalizme özgü kalkınma, büyüme disiplinlerini tümüyle reddeden
insanı, insanın yaşamsal ihtiyaçlarını ve doğa ile barışçıl ilişkilerini esas
alan bir ekonomi politikayı izleyecek olan bir program!
Halka, çalışanlara “bu fabrika, bu topraklar, bu çevre hepimizin” dedirterek
sahip çıkmalarını sağlayacak bir bakış geliştiren; bu bakışla mülkiyetten
mülkiyetsizliğe geçişi, doğayı mülk edinmeden, doğanın bir parçası olarak ondan
dostça yararlanma ile çerçevesi çizilmiş bir ilişkiyi geliştirecek olan bir
program!
Sosyalist planlamayı bugünden tartışıp bir siyaset olarak geliştirmek
istiyorsak; insanı, yaşamsal biyolojik ve kültürel ihtiyaçlarıyla sınırlı bir
tüketime hazırlayan bir program!
İkincisi; özelleştirmeyi, yani doğanın mülk edinilmesini insan doğasına,
insan ile doğa ilişkisine aykırı görüp karşı tutum alan bir program!
Üçüncüsü; sermayenin bileşimindeki değişmeyen sermaye (yani ölü emek)
oranını büyüten onca teknolojik gelişmeye ve “emek zenginliğin kaynağı olmaktan
çıktı” demagojisine rağmen çalışma süresini halen zenginliğin kaynağı olarak
görüp uzun çalışma saatlerinde ısrar eden burjuvaziye karşı, adım adım çalışma
süresini kısaltmayı, işçinin iktisadi çalışmada zamanının özgürleşmesini
hedefleyen, bu amaçla somut olarak 6 saatlik iş gününü öne çıkaran bir program.
Böylelikle çalışmanın amacının, ihtiyaçların belirlediği tüketimle sınırlı hale
getirilmesini esas alan bir program!
Dördüncüsü; reel sosyalizmin kapitalist sanayi uygarlığının enerji birimi
olan fosil enerji kaynaklarını aşamaması, belli bir gelişme evresinden sonra
tıkanmasının diğer nedenlerinden biridir. Fosil enerji kaynakları üzerinde
komünizmin alt aşaması sosyalizm inşa edildi, ancak her açıdan muazzam
zenginliği gerekli kılan kültür egemen ve devletsiz komünist topluma
geçilemezdi. Geçilemedi de! Fosil enerji kaynaklarına alternatif zengin ve
yenilenebilen enerji kaynaklarını tarif eden bir program!
Beşincisi; insanın kurtuluşunun yalnızca iş-aş-barınmayı (salt bunlar
olsa reel sosyalizm gerçekleştirmişti) değil, özgürlük, estetik, manevi
zenginlik vb. daha fazla şeyi içerdiği; insanın özgürleşmesinin, öncelikle özel
mülkiyete sahip olma duygusunun ve dolayısıyla kendine yabancılaşmasının
aşılmasına bağlı olduğunu bilince çıkaran bir program!
Burada temel stratejik bakış, ekonomik alanı özel mülkiyetten
kurtarabilmektir. Tıpkı politik alanı devlet ile birlikte ortadan kaldırarak
politikadan politikasızlığa geçiş benzeri, özel mülkiyet belirleyici ekonomik
siyaseti aşabilmektir.
Tarım sorunu
“Küresel düzeyde tarım, gerek insanlar gerekse hayvanlar için zorunlu
ihtiyaçları üreten niteliği nedeniyle yeniden stratejik duruma geliyor,
gelecektir. Ayrıca, tarım sadece tarımsal alanda çalışan, yaşamını tarıma bağlı
sürdürenler için değil, kentlerde yaşayanlar için de vazgeçilmez öneme sahiptir.
Bilgi, teknoloji, bilişim teknolojisi insan ve toplum yaşamında önemlidirler;
ama bunlar yenilmez, içilmez.
Özellikle 21. yüzyıl başında komünistler kapitalist sanayi uygarlığının
tarımı dışlayan yönelimini reddederek, tarım ve hayvancılığın insanlık tarihinin
en kadim zanaatı olduğunun altını çizmelidirler. Tarım ve gıdada, besin
egemenliğinden hareketle her ülke ve yerel küçük topluluklar bağımsız ve özgürce
kendi kendine yeterliliğe sahip olmalıdır. Bu kendine yeterlilik, başka coğrafya
ve bölgelerle geçişli olup, karşılıklı tamamlayıcılık ilkesine
dayandırılmalıdır. Dahası gıdaya ulaşabilmenin bir insani hak, yani biyolojik
yaşamın varlık gerekçesi olduğu kavrayışıyla, parası/imkânı olanla
sınırlandırılmaması esas alınmalıdır.” (a.g.e)
Program öncelikle bu perspektifi vurgulamalıdır.
Süren savaş nedeniyle köylerinden, tarımsal alanlarından zorla kopartılan
köylülerin yerlerine dönüş koşullarının sağlanması, yayla ve otlakların özgürce
gidilebilir alanlar haline getirilmesi, öne çıkan acil istemler arasındadır.
Sistem içi bir diğer iyileştirme olarak küçük ve orta boy tarımsal işletmeleri
iç ve ABD, Hollanda, İsrail gibi emperyalist ülkelerin tarım tekelleri
karşısında koruyan tedbirlerin geliştirilmesi bir başka acil tarımsal hedef
olarak öne çıkarılmalıdır.
Kırsal, tarımsal alandaki işçi ve emekçilerin başta sendika, sigorta hakkı
olmak üzere sosyal haklar uğruna mücadelelerinin geliştirilmesini ele almak
programın bir diğer çizgisi olmalıdır.
GAP’a ilişkin “bölgenin, yöre halkının refahını artıracak, makûs talihini
değiştirecek” iddialarının gerçeği yansıtmadığını en özlü izah eden ve GAP’ın
çevre ile ekolojik dengeye ilişkin yol açtığı/açacağı ağır sonuçlara vurgu yapan
bir program!
Toprakta özel mülkiyeti grup ve kolektif mülkiyet lehine adım adım eritmeyi
planlayan sosyalist politika, teknik altyapı ve diğer girdilerle yoğun
desteklenerek, tarımsal üretimde bolluk ve çeşitlilik sağlanarak, kırsal nüfusta
özel mülkiyete dönük özlem ve yönelişleri zor kullanmadan eritmeyi içerecek bir
program!
21. Yüzyıl’da kadın sorunu
Tarihte kadın sorunu nasıl ortaya çıktı, günümüze kadar nasıl devam
etti/ediyor, bu program konusu değil. Esas olarak kadının bugünkü sorunları ve
kurtuluşu program konusu yapılmalıdır.
Kadın sorunu denildiğinde, özgülümüzde birbiriyle bağlantılı üç baskı olarak,
erkek egemenliğinden gelen cinsiyetçi baskı, şoven rejimin ulusal baskıları ve
kapitalist sömürünün ağır yükü söz konusudur. Program bu üçlü baskı ile mücadele
perspektifini belirlerken; kadının özgürleşmesini, cinsiyet olarak değil insan
olarak erkek ile her alanda eşitlenmesini öne çıkarmalıdır. Daha somut olarak da
kadını, cinsler arası eşitlik uğruna kavgaya; erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle
Kürt halkının ulusal-sınıfsal kurtuluşunun aktif politik öznesi olmaya; sosyal,
siyasal, ekonomik alanlarda özgür ve özgün gelişimi için kendi iç dinamikleriyle
oluşturulacak kadın hareketinin yaratılması için mücadele etmeye çağıran bir
program!
Kadının siyasete kitlesel ve dinamik katılımı, siyasette erkek egemenliğinin
yıkılmasının yanı sıra siyasetin hem demokratikleşmesi hem de toplumsallaşmasına
ciddi katkı sağlar, sağlayacak. Kürdistan kadınının siyasetle artan buluşması
şimdiden bu yönde belli gelişmeler sağlamış durumda.
Kota olarak pozitif ayrımcılık doğru mu? 10 bin yıllık erkek egemenliğinin
oluşturduğu kültür, zihniyet ve alışkanlıkların aşılmasında kadın lehine pozitif
ayrımcılık da bir adım olarak değerlendirilmelidir.
Yazı sınırı nedeniyle üzerinde duramadığım kültür-sanatın toplumların
devrimci dönüşümündeki yeri ve siyaset ile ilişkileri; gençliğin durumu,
sorunları, geleceği; işçi sınıfı ve sendikalara yaklaşım; AB projesinin
niteliği, sorunları ve geleceği, Türkiye ile AB ilişkileri ve bunun Kürt
sorununa yansıması, ele alınması gereken diğer konulardır.
Sonuç olarak, elbette yukarıdaki görüş ve öneriler benim önerilerim olup
tartışılmak üzere yazılmıştır. Gerek yazarak, gerekse yazılanları sorgulayıcı
okuyup irdeleyerek tüm yoldaşları program tartışmasına katılmaya çağırıyorum.
Print  |