Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Programın (özgürlük ve sosyalizmin) ana hatları / S. Çiftyürek
S. Çiftyürek

Sosyalist Mezopotamya

Özellikle 20. yüzyıl sosyalizminin belirgin özelliği olan kolektivizm ve toplumsallık ile özgür bireyin organik bütünlüğünü gerçekleştirmek teorik ve pratik mücadelenin hedeflerinden biri olmalıdır.

Giriş

Programı tartışıyorsak, analizlerden kaçınan, kısa, en özlü tespit ve tutumları içeren bir belgenin üretimini hedeflememiz gerekir. Dünya, bölge, Türkiye ve Kürdistan’da belli başlı temel olgu ve akışkan süreçleri, sürecin ana eğilimlerini belirleyen bir program üretmeliyiz. Kısacası hayatı tüm zenginliği ile algılayan ama olabildiğince de sade ve özlü olarak politikanın diline tercüme edilmiş bir program!

Güncel siyasetin doğru algılanmasının anahtarlarını bize sunan ama güncele boğulmadan temel stratejik yönelimlerini ana hatlarıyla belirleyen ve gerek stratejik gerekse güncel sorunların ruhuna, dokusuna ideolojik, felsefi duruşunu emdiren politik bir eylem kılavuzu olarak program!

Değerleri, halkın ulusal özgürlüğüne, emeğin kurtuluşuna, birden fazla baskı altında inleyen kadının özgürlüğüne, nihayet doğa ile insan arasındaki organik birlik ilişkisine odaklanmış değerleri, işçi-emekçi halkların mücadelesi içerisinde büyütmeyi hedefleyen bir politik program! Kürdistan’da ulusal ve sınıfsal özgürlüğe odaklanmış, açık ve meşru zeminde partileşmeyi önüne koymuş bir komünist hareketin, “kitlelerle nasıl buluşurum, büyürüm” sorunu kadar “değerleri kitlelerle nasıl buluşturarak büyütürüm” hedefini de gözeten bir program!

Ezilen halkımızı, işçileri, işsizleri, kadınları ve elbette gençleri bugünün hak alma kavgasına ve yarının nihai kurtuluşuna inandıran, kendilerini, geleceklerini bütününde ya da herhangi bir bölümünde bulabilen ve programın hayatta vücut bulmasının kavgasını verecek kadroların iddiasını ve elini güçlendirecek olan bir program!

Kürdistan komünist/sosyalist hareketinin tarihsel köklerini, yani üzerinde büyüyeceği ana damarlarını temel hatlarıyla belirleyen ama esas neyin nasıl yapılacağının ana yönelişlerini tarif eden bir yol haritası olarak program! Nereden geldiğimiz önemli ama esas önemli olan nereye, nasıl yöneleceğimizdir. Çünkü yeniden yön arayan tarihin yapılışını, genel tarih yapıcılarının bir parçası olarak bizlerin nereye yöneleceği belirleyecektir. Bir parçasını oluşturduğumuz uluslararası emek hareketi, ezilen halklar, sermayenin sömürü ve baskıları altında yaşam kavgası veren emekçiler, uluslar arası komünist, ilerici hareket ve bütün bu dinamiklerin hem ortak paydası haline gelen hem de özgün dinamikleri de bulunan doğa ve çevre hareketi yeniden yön arayan tarihin yeni yapıcıları olarak hareketleniyorlar. Bu hareketlenmeyi dikkate alarak yön belirleyen bir program!

Genelde olduğu gibi Kürdistan’da da siyaset özelde de burjuva siyaset tabir uygunsa şirazesinden çıktı, ölçü ve nitelik kaybına uğradı. Siyaset yelpazesinin komünist alanında devam eden boşluk, bir bütün olarak siyaseti olumsuz etkilemektedir. Bu boşluğu özgülümüzde doldurabildiğimiz oranda, ulusal özgürlük, sosyalizm ve sınıf mücadelesi davasına ivme katmanın yanı sıra genel olarak ulusal demokratik siyasetin nitelik kazanmasına da katkı yapmış olacağız. Demek ki herhangi bir program değil, siyaset yelpazesinin komünist alanındaki programatik ve politik boşluğu dolduracak bir program sorunumuz var.

20.yy, 19. yy.’ın gölgesinden çıkabildiği oranda kendisi olabilmiş ve tarihte taş üstüne taş koymuştu. 2000’li yılların komünist hareketi de, öncelikle ciddi bir kopuşla 20. yüzyılın gölgesinden çıkarak kendisi olabilmeyi hedeflemelidir.

“Tarihte her zaman kopuş ile süreklilik yan yana gelişmiştir. Her kopuş aynı zamanda geçmişle gelecek arasında köprü olarak sürekliliği de içerir. Bugün komünist hareket, Marksizm ve 20. yüzyılın göğe akın eden devrimci ruhunu temel alarak sürekliliği; ancak 20. yüzyıla özgü politik program, pratik mücadele tarzı ve önemlisi artık belirleyici yönüyle sol milliyetçi ya da liberal sol gibi yeni bir sosyal demokrat harekete dönüşen eski komünist yapıyla bağını kopararak da kopuşu gerçekleştirmelidir.” Kürdistan özgülünde kopuş ve sürekliliği bu bütünlük içerisinde ele alan bir program üretebilmeliyiz.

Program Kürdistan kavramını kullanmalı ve savunmalıdır

Kürdistan kavramının hâlihazırda Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanmayacağını bilerek bu kavramı programda kullanmalıyız. Bu kavram kullanılmalı, siyasi ve hukuki savunması yapılmalıdır.

Kürtler, Kürt halkı, Kürt ulusu varsa, barındıkları kadim coğrafya olarak ülkeleri de vardır. Bu ülke Kürdistan’dır. Kürdistan’ın büyük parçası önce Osmanlı, sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin denetimi altındadır.

Anayasa Mahkemesi, HAK-PAR’a federasyonu savunan programı nedeniyle dava açmış ama kapatmamıştır. Bu önemli bir gelişmedir, çünkü federasyon savunusu farklı coğrafya ve o coğrafyalar üzerinde yaşayan halkların varlığı ile birilikte yaşamasını amaçlar. Farklı halkların farklı coğrafyaları var, bunların adları da var ama adlarının kullanılması yasak. Program bu yasak ile mücadele etmelidir. Kürtler varsa yaşadıkları coğrafya olarak Kürdistan da vardır, program bu gerçeği içermelidir ve parti bunun siyasi, hukuki mücadelesini vermelidir.

Enternasyonalizm ve Doğu-Batı uygarlığının yeni bir sentezi

Genel olarak Kürdistan’dan bölgeye-dünyaya, tersinden de Kürdistan’a bütüncül bakan ve aynı yaklaşımla enternasyonalizm olgusunu ele alan bir program üretebilmeliyiz. 21. yüzyıl başında dünya komünist hareketinin enternasyonal birliği, 19. ve 20.yy.’a oranla kendini daha yakıcı olarak dayatmış bulunuyor. Program öncelikle bu tespiti yapmalıdır.

21.yy komünist hareketi, 150 yıllık çağdaş komünist hareketten, özellikle de daha çaplı deneyleri içeren 20. yüzyıl komünist hareketinden alacağını almalı ama asla onları tekrara kalkmadan kendisi olabilmelidir. Artık tek başına herhangi bir parti veya coğrafya merkezli komünist enternasyonal oluşturulamaz. Dünya komünist hareketi, Moskova, Pekin ya da X ülkesinin deney sahibi ‘abi’ komünist partilerine ihtiyaç duymayacak kadar zengin bir deneyim arkalayarak olgunlaştı.

Deney sahibi ‘abi’ partilerin önerilerde bulunup elinden tuttuğu genç ya da küçük seksiyon komünist partiler türünden ilişkiler yerini eşitlerin ama gerçekten eşit kardeşlerin karşılıklı zengin görüş, deney aktarımına ve eylem birliğine dayalı bir enternasyonal ilişkiye artık bırakmak zorundadır.

Dünya komünist hareketi bunu başarabildiği oranda Avrupa merkezciliğini nihai olarak yıkabilir ve Doğu merkezciliğini doğuracak bir yönelime girmeden Ekim Devrimi’ni yeniden üreterek yeni bir Doğu-Batı sentezini kurabilir.

Günümüz komünist partileri “fikren yani ideolojik-teorik olarak dünyasal/evrensel, fakat politik kalkış noktası olarak yerel-ülkesel-bölgesel zeminlerde yeniden kurulabilinirse, işte bu koşullarda herkesin merkeze akış sağladığı ve merkezin organik bir parçası olarak davranacağı yeni bir Dünya Komünist Partisi” yaratılabilinir. (21.yy.’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu, Gün Yayıncılık)

Enternasyonalizm ile bağlantılı önemli bir konu daha var: Doğu ile Batı uygarlıklarının yeni bir sentezi sorunudur. Program bu konuda da perspektif sunmalıdır.

Tarih ve uygarlıkların Avrupa merkezci bakışla dünya halklarına dayatılmasına, “medeniyetler arası çatışma”ya, Doğu ile Batı uygarlıklarının farklı olmalarının ötesinde birbirine “karşıt” oldukları türünden yanıltıcı iddialara ilişkin kısa, özlü tespitlerle karşı tutum alan bir programa ulaşmalıyız.

“Kültürler, uygarlıklar tarih içerisinde geçişlidir, iç içe geçmiştir. Bakıldığında, hiçbiri homojen, katışıksız değil, hepsinin orijinal dokusu karşılıklı geçişlerle farklılaşarak, yekpare olmaktan çıkarak melezleşmiştir… Yunan uygarlığı içerisinde Mezopotamya-Pers uygarlığı; Mezopotamya-Pers uygarlığı içerisinde Yunan; Roma uygarlığı içerisinde Mısır-Anadolu; Mısır-Anadolu uygarlığı içerisinde de Roma vardır. Daha kapsayıcı olarak kültür, bilim ve felsefe alanında Batı Doğu’yu, Doğu da Batı’yı içerir. Kültürler, uygarlıklar tarih boyunca geçişli olmuşlardır. Bunun tipik örneklerinden biri olarak Roma İmparatorluğu’nun Asya’da doğulaşmasıdır.” (a.g.e)

Program’da Avrupa merkezcilik reddedilirken, alternatif olarak Asya ya da Doğu merkezciliği savunulmadan, Batı ile Doğu’yu karşıt değil birbirini tamamlayan geçişli uygarlıklar olarak görüp savunmalı. Ekim Devrimi’nin bakışıyla, Doğu’ya karşı Batı, Batı’ya karşı da Doğu kutsanmadan, küresel çapta yeni büyük bir buluşma, bir sentez hedeflenmelidir.

Programın çizgileri net olmalıdır

Kürdistan’da, ulusal-sınıfsal kurtuluşu bütünlüklü savunan her komünistin, sosyalistin yer alacağı; Marksizm ve sosyalizm savunusu temelinde zengin ideolojik, felsefi tartışma ve arayışları temel bir yöntem olarak savunup hayata geçiren ve bu eksendeki ideolojik, teorik farklılıkları örgüt dokusuna dinamizm katan zenginlik olarak algılayan bir parti yaratmak istiyoruz. Böylesine bir örgüt içi işleyişin aksine parti programının ise stratejik ve güncel tüm konulardaki çizgileri olabildiğince net olarak belirlenmelidir. Parti yapısı nasıl ki Marksizm ve sosyalizm savunusu temelinde zengin ideolojik, felsefi yaklaşım farklılıklarını barındırıyorsa, program ise partideki iktidar ve muhalefetin demokratik mücadelesi sonucunda net çizgilerle şekillenmelidir. Biraz ondan, biraz öbüründen türünden eklektik, net tarif ve hedefleri içermeyen, muğlâk ve her yöne çekilebilen içerikten uzak olmalıdır. Program net olmalıdır, dolaysıyla parti içi iktidar ile muhalefetin farklılıkları da net olmalıdır. Mücadele içerisinde başarı ile başarısızlıkların sahiplerinin belirgin olduğu dinamik bir yapıda bugün muhalefet olan yarın iktidar olabilmelidir. Kalıcı koltuklara “hayır” şiarımız da ancak böyle bir işleyişle somut içerik kazanabilir!

Yaşamdan kopuk donuk ilkeler üzerinden değil de akışkan dinamik farklılıklarımızla birlikte parti birliği yaratmak istiyorsak, o zaman program ve dolayısıyla iktidar ve muhalefet de net çizgilerle şekillenmelidir, çünkü program üzerinden siyaset yapacağız. Siyaset ise netliği gerektirir, aynı anda hem sağa hem sola yürümeyi ya da hem eylem hem eylemsizliği kaldırmaz. Netliğe ulaşmak için partide zengin tartışmayı geliştirmekle, söz konusu zenginlik üzerinden oybirliği ile ya da çoğunluk oyuyla net siyasi hedefler belirmek farklı şeylerdir. Hedeflediğimiz dinamik parti yapısı açısından bu ikili işleyiş birbirini tamamlayan unsurlar olup var olmaları zorunludur, ama birbirine karıştırılmamak kaydıyla!

Bu sorunla bağlantılı son bir şeyi daha belirteyim: Partide Marksizm ve sosyalizm savunusu ekseninde zengin, akışkan farklılıkların dinamik varlığı ile “ideolojisiz parti” farklı şeylerdir. İdeolojisi olmayan herhangi bir parti yoktur, olamaz; ideolojisiz bir komünist parti hiç ama hiç olmaz!

Toplum, siyaset, parti

Siyasetin rotasını belirleyen programdır, parti ise örgütlü aracıdır. Parti sadece siyasetin aracı değil, aynı zamanda siyasetin örgütlü dinamiği hatta öncü öznesidir. Bu manada hangi açıdan bakarsak bakalım siyasetin partizan bir yanı vardır ve daha uzun süre de öyle kalacaktır. “Partizansız” siyaset Ortadoğu’da özellikle de daha devletleşmemiş halk olarak Kürtler ve Filistinlilerde uzun süre düşünülemez. Siyasal olanla toplumsal olanın adım adım örtüşmesi olarak siyasetin toplumsallaşması veya aynı manada toplumun siyasallaşması derinleştikçe partilerin siyaset yapma gereği ve gücü de o oranda zayıflar.

Halklar, işçi-emekçiler, gençler ve elbette kadınlar siyasetin nesnesinden öznesi olmaya yol aldıkça, temsili demokrasilerde halka seçimden seçime oy vermekle sınırlı biçilen siyaset rolü aşıldıkça, halk siyasetin nesnesinden öznesi olma yolunda ilerledikçe, siyaset toplumsallaşır. Siyaset toplumsallaştığı oranda da kendiliğinden gereksizleşir, dahası siyasetin aşılmasının zeminleri de giderek olgunlaşır. Öyle ya; siyasetin toplumu sarıp sarmaladığı, halkın gerçek manada nesneden dinamik özneye dönüştüğü evreye ulaşıldığında, kim kime niçin siyaset yapacak? Bu evreye ulaşmak demek; birincisi, demokrasiden demokrasisizliğe ya da aynı manada devletten devletsizliğe (devlet bir yanıyla siyasetin yoğunlaşmış biçimidir) geçişin; ikincisi, partiden partisizliğe ve bunların toplamından olmak üzere siyasetten siyasetsizliğe geçiş olarak siyaset gereksizleşir. Sosyalist iktidar altında hedeflenen de zaten iktidarın adım adım siyasetsizleştirilmesi, Marksist vurgu ile devletin sönümlemesi değil midir?

Bu açıdan genelde Kuzey Yarımküre, özelde de Batı Avrupa, Ortadoğu coğrafyası ile kıyaslandığında nesnel süreç olarak birkaç adım öndedir. Bu durum halkların ağırlıkla siyasetin nesnesinden öznesine dönüşmesi sonucunda değil, kendini tekrarlayan biçimsel demokrasiye artan ilgisizlik ve ulusal para, sınır, istihbarat, bayrak gibi sembollerin zayıflamasıyla paralel bize göre birkaç adım öndedirler.

Barındırdığı çelişki ve sıcak çatışmalar nedeniyle Ortadoğu coğrafyasında ve özelde de Kürtler ile Filistinliler de siyasete ilgi daha yoğundur. Yoğun olmak zorunda, zira bu iki halk birkaç kuşaktan beri siyasetin başka araçlarla devamı olan silahlı çatışmaların, savaşların içerisinde doğup büyümektedir. Batı Avrupa ve genel olarak Kuzey Yarımküre’de, özellikle siyaset bilimcileri “partizansız siyaset”i, “iktidara programlanmamış parti”yi, hatta parti yerine “siyasal kooperatif” vb tartışıyorlar, tartışılmalıdır da. Ama bu tartışma bizim coğrafyamız, özelde de Filistin ve Kürt halkı açısından lükstür. Kaldı ki kapitalizm ve onun koruyucu bekçisi olarak devlet aşılmadığı sürece Batı Avrupa için de bu tartışmanın yaşamda karşılığı olmayacaktır.

Bir de siyaset var, siyaset var! Kürt halkı önemli ölçüde siyasallaşmış, ama nasıl? Sadece sınıfsal kurtuluş açısından değil, ulusal özgürlük ve iç demokratik içerik yönünde de sorunlarla yüklü bir siyasallaşma bu! Biz komünistlerin hedefi herhangi bir siyaset değil, genelde ulusal demokratik içerikli bir siyasetin, özelde de halklarımızın vicdanına hem seslenecek hem de vicdanlarının sesi olacak komünist siyasetin toplumsallaşmasıdır.

Siyaset sadece tartışmak ya da fikir alışverişi yapmak değil de iktidar için mücadele etmekse -ki öyledir-, o halde amiyane tabirle bize tepeden tırnağa siyaset yapacak bir parti ve siyasetin yol haritasını ana hatlarıyla belirleyen bir program lazım. Siyaset yapacağız, ama biliyoruz ki en uzun ömürlü siyaset bile son tahlilde konjonktüreldir. Partinin sınıfsız-sömürüsüz toplum hedefi, bu hedefe giden yolda stratejik önemdeki siyasal (iktidar hedefi), ekonomik (anti-kapitalist köklü dönüşümler) vb. hedefleri hariç, parti programı konjonktürel olup kongreden kongreye olmasa bile sıklıkla değişebilir. Süreç değişimin verileriyle yüklü ise, ulusal-toplumsal kurtuluşun dinamikleri güçlüyse, elbette bu sürecin aktif bir politik öğesi olarak partinin siyaseti de hareketli ve değişken olmak zorunda.

Neyin, hangi çelişki ve çatışma noktalarının üzerinde siyaset yapacağız? Bu sorunun yanıtı üzerinde yazının devamında ayrıntılı duracağım, burada sadece şunu belirtmekle yetineceğim:

Kürdistanlı komünist/sosyalist hareketin programını tartışıyoruz, o zaman programın stratejik hedefleri, işçi-emekçi halkın şoven rejim ve kapitalist düzenle uzlaşma noktaları üzerinden değil, uzlaşmaz çelişki ve çatışma noktaları üzerinden kurgulanmalıdır. Uzlaşma noktaları üzerinden sistem ve rejim içi ulaşılması gereken reformları değerlendiren taktiklere karşın, stratejik olarak kendini rejim ve kapitalizm dışında kuran, kurgulayan bir politik program! Böyle bir program hayatın akışı içerisinde vücut bulduğu oranda, sermayenin son yıllarda küresel çapta ve de Türkiye’de oynadığı demokrasi oyununu oynamasına ya tümüyle son verilmiş olunur ya da en azından halkların kazanımlarının içerik kattığı burjuva demokrasisinin sınırları genişletilmiş olur.

Küresel çapta düşünüldüğünde ise, sınıflar arası mücadelenin gelişmesi, komünist, devrimci, ilerici siyasetin toplumsallaşması ve tüm bunlarla halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesine içerik katmaları başarılabildiği oranda, emperyalizmin, özelde de ABD emperyalizminin “özgürlük silahı” da elinden alınmış olacaktır.

Uluslararası ekonomik, siyasal durumda 20.yy’dan farklı ne değişti?

Program, küresel kapitalizmin mevcut durum ve krizine, belli başlı siyasi aktörlerine ilişkin kısa, özlü tespitlerle birlikte varsa yeni gelişme eğilimlerine de kısaca yer vermelidir.

Ekonomik kriz açısından, “21.yy’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu”ndaki şu tespit yerindedir:

“Kapitalizmin birikim (aşırı üretim) krizinin temelinde ya piyasanın ilgili ürün/ürünlere olan talepte doyuma ulaşması ya da toplumda talep açlığına rağmen alım gücünün olmaması nedeniyle oluşan talep yetersizliği bulunur. 2000’li yıllarda başta Kuzey toplumlarında olmak üzere, dünyada her iki unsur da kapitalizmin krizini derinleştiriyor.

Kapitalizmin 2000’li yıllarda yaşadığı yapısal bunalım, geçmişte yaşadığı dönemsel bunalımlardan hem nitelik hem de nicelik bakımından farklı olup derin, süreğen ve küreseldir.”

Programın bu bölümünde; kapitalizm ile mülkiyetin ilişkisi, kapitalizm ile genelde çalışma özelde de iktisadi çalışmanın, kapitalizm ile devletin özelde ulus devletin, kapitalizm ile ailenin özelde çekirdek ailenin dünü, bugünü ve geleceğine ilişkin kısa tespit ve tutumlarla yer verilmelidir.

Kimi yeni gelişmelerle birlikte kapitalizmin mevcut durumunu aşağıdaki paragraf özetlemektedir: “Kapitalizm tarihsel olarak giderek meşruiyetini yitiriyor. Sadece işçilerin, sömürülenlerin nezdinde değil, giderek insanlığın bilincinde ve vicdanında da yargılanır hale geldi. Kapitalizm, ilk boy verdiği Kuzey’de hem yatay hem de dikey olarak gelişiminin doğal sınırlarına dayandı ve hızla üretici niteliğini yitirmeye başladı. Çin ve Hindistan başta olmak üzere Güney’de emperyalist-kapitalist sermayenin doğrudan üretime yönelmesi, başka faktörlerle birlikte, başta bu gelişmenin ürünüdür. Yeni bir coğrafik genişleme alanı olarak Güney’in derinlemesine kapitalist tüketim kültürüne açılmasının ilk adımlarının atıldığı 2000’li yılların başında, kapitalizm fiziksel (doğal) gelişmesinin de sınırlarına dayanmaya başladı. Dünyanın ve kaynaklarının da bir sınırı vardır. Çin, Hindistan başta olmak üzere Asya, Afrika ve Latin Amerika, Batı toplumları düzeyinde kapitalist tüketim kültürüne çözüldükçe dünyanın kaynakları bu yükü taşıyamaz; bu yükü taşıyamayacağının ilk ciddi sinyallerini bir süreden beri yayıyor.” (21.yy.’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu, sf 14)

Kapitalizmin küremizin ekolojik dengesini bozması yeni değil, yeni olan bir süreden beri tehdidin ağırlaşmasıdır. Ağırlaşan tehdidin temelinde kürenin sınırlı kaynaklarının kapitalist tüketim toplumunun yükünü kaldıramaması ve teknolojik girdileri de arkalayan burjuvazinin artan düşmanca iradi müdahalesi yatıyor. Günümüz komünist partilerinin programlarında mutlaka yer alması gereken bir diğer sorun, küremizin ekolojik dengesine ilişkin alınacak tutumdur.

Kapitalizm, emperyalizm ve küreselleşmede yeni gelişme adına somutta ne/neler var?

Birincisi: Üretim, reel üretim Kuzey’den Güney’e, özelde de Çin-Hindistan-Türkiye-Brezilya hattına kaydırılmaktadır. Tarihsel trend olarak ekonominin ağırlık merkezi giderek Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. Bu yönelim Güney’de sınıfları ve sınıf savaşımının koşullarını güçlendirirken, Kuzey’de ise büyüyen işsizlik ve ekonomik durgunluğa yol açıyor. Çünkü bugün genelde Güney’de, özelde Çin, Hindistan, Türkiye hattında işçilere 200 yıl öncesinin vahşi kapitalizminin çalışma koşulları dayatılıyor. İşçiler için 1830 Lyon’u ya da 1819 Manchester’ı neyse, bugünün Varanasi (Hindistan), Şenzen’i de (Çin) odur. Bu gelişmeler beraberinde Kuzey ile Güney’in işçi ve emekçileri arasında 21.yy enternasyonal mücadelesinin de nesnel koşullarını güçlendiriyor, güçlendirecektir.

Küresel sermayenin başka hesaplarıyla birlikte yukarıdaki yöneliminin de gereği olarak küresel sermaye ittifakının G-8’den G-20’ye doğru genişletilerek yeniden kurulması önemli bir durumdur. Bu gelişme önemli ekonomik, siyasal sonuçlar doğuracaktır.

İkincisi; emek-sermaye çelişkisinin küresel çapta özellikle de sermayenin yeni genişleme alanları diye belirlediğimiz alanlarda derinleşeceğidir. Başka bir ifadeyle; üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişki artık ve çoktandır küresel çapta derinleşiyor. Çünkü üretimin toplumsal temeli teknolojik gelişmeyle paralel genişliyor, ancak bununla ters orantılı mülkiyetin özel niteliğindeki daralma/tekelleşme de devam ediyor. Kapitalizm, teknoloji ve insan ilişkisi, programın üzerinde duracağı bir başka konudur. Kapitalizmin hiçbir toplumun ulaşamadığı düzeyde teknolojiyi geliştirdiğine, ancak teknolojinin insanlığın değil bir avuç sermayedarın hizmetinde olduğuna kısa ve özlü olarak yer verilmelidir.

Kimi bilim adamları ve siyasetçiler, “bilim/bilgi çağı”nda, “teknoloji sayesinde üretimde canlı emek gücü ihtiyacı aşıldı ve emek-sermaye çelişkisi ortadan kalktı” vb. diyorlar. Bu iddialara karşı program net olarak tutum almalıdır. “Emek ile sermaye arasındaki çelişki hem dünya çapında derinleşiyor hem de insan ile kapitalizm, doğa ile kapitalizm arasında büyüyen çelişki ile artan oranda örtüşüyor. Kapitalist sistemin insanla, insanlıkla büyüyen çelişkilerinin emek-sermaye çelişkisinden beslenerek gelişmesi öyle bir noktaya gelmiş bulunuyor ki anti-kapitalist mücadele, özelde ücretli emek gücünün, genelde ise bir avuç egemenin dışında tüm insanlığın sorunu haline dönüşüyor” (a.g.e) şeklindeki yaklaşım doğrudur.

Üçüncüsü; küreselleşme nedir, ne değildir; bir olgumu dur, yoksa bir süreç midir?

Küreselleşme yeni değil, “Kökleri, insanlığın… ilk köy-kentte yerleşik yaşama geçiş olarak tarımsal devrime kadar uzanır. ‘Verimli hilal’deki ilk antik köy ve kentlerin kendi ekonomik, sosyal, kültürel kabuklarını (sınırlarını) aşmaya doğru her arayış ve hamleleri evrenselleşmenin ilk adımlarıdır…

Akdeniz sahillerinden başlayıp Asya’yı baştanbaşa geçerek eski Çin’e dek uzanan İpek Yolu, bu geniş coğrafyada toplumlar arasında karşılıklı ekonomik, ticari olduğu kadar kültürel, felsefi ve giderek askeri, siyasi etkileşimin de köprüsüydü. Akdeniz sahillerinden Kürdistan, İran, Afganistan, Pamir’e uzanan bu uzun kervan yolu üzerinde belli aralıklarla kurulan ve bir nevi o zamanın serbest bölgeleri olan ‘Taş Kule’ denilen yerlerde Doğu ve Batı’dan gelen kervanlar buluşur, zengin bir alışveriş gerçekleştirirlerdi…

Hindistan’dan Balkanlar’a kadar uzanan ve 300 yıl devam eden Pers İmparatorluğu, tersinden Balkanlar’dan Hindistan’a kadar etkinlik kuran Büyük İskender’in ‘kalplerin birliğine dayanan dünya imparatorluğu’ silahların gücüne dayansa da, Balkanlar’dan Hindistan’a uzanan coğrafyada askeri, siyasi, kültürel, ekonomik olarak geçişler yaşanmıştır.

Derken bu süreci dev adımlarla hızlandıracak olan kapitalist sanayileşme devreye girdi. ‘Burjuvazi, pazarını sömürmekle her ülkenin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi… Nihayet Marks, ‘Uluslar arasındaki iş bölümü ile çeşitli ulusların başlangıçtaki kendi başlarına olma durumu yıkıldıkça, tarih de gittikçe dünya tarihi haline dönüşür.’ (Alman İdeolojisi, sf. 66) diyecekti. Marks ve Engels, günümüz sanal bilgi otoyolu olan interneti, Çin ile ABD arasındaki 500 milyar dolarlık ticaret hacmini, kıtalar arası sanayi taşıma hareketini, borsanın ulaştığı hacim ve coğrafik yayılımını, küresel çapta kara, deniz, hava yolu ulaşımındaki teknolojik boyutu, Doğu-Batı enerji bağımlılığını ve nihayet AB sürecini görselerdi, acaba ‘ulusların çok yönlü karşılıklı bağımlılığının aldığı’ boyuta, sermayenin ulus-devleti aşma yönelimine ve her ülkenin üretimi ile tüketiminin ‘kozmopolit’ niteliğine ilişkin ne derlerdi diye insan merak ediyor.” (21.yy.’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu, sf 25, 26)

Demek ki küreselleşme bir olgu olduğu kadar bir süreçtir de. Hem öyle ki insanlığın uygarlaşma yürüyüşü ile yaşıt bir süreç. Küreselleşmenin belli başlı her evresi yerel, küresel aktörlerin kültürel, ideolojik, politik etkisi altında işledi, gelişti, gelişiyor. Bugünün egemen sınıfı burjuvazidir, küreselleşme süreci de burjuvazinin küresel ve bölgesel çıkarları esas alınarak geliştiriliyor. Yarın işçi sınıfı küremize egemen olursa doğaldır ki onun ideolojik perspektifinde ve yönlendiriciliğinde küreselleşme/evrenselleşme derinleştirilecektir.

Burjuvazinin 1990’lı yıllarda kapitalist kürselleşme sürecini hızlandırmasının temelinde ise iki unsur yatar. SSCB ve sosyalist blokun yıkılması ve dünya komünist, işçi hareketindeki ciddi gerilemeyle sermayenin soldan, sosyalizmin basıncından yakın vadede kurtulmasıyla küresel çapta ulusal ekonomilerin etki alanını daraltma yönelimi; ve bu gelişmeyle paralel krizin yükünü genelde işçi, emekçi yığınların, özelde Güney halklarının sırtına yüklemek amacıyla küreselleşme trendi hızlandırıldı.

Dördüncüsü; yukarıdaki gelişmeler emperyalizm olgusunda kimi yeni gelişmelere de işaret eder. Sermayenin en üst düzeydeki küresel ittifakı G-8’den G-20’ye genişletildiyse; Avrupa kıtasında ulus-devlet ötesi adımları içeren AB süreci sorunlarla yüzleşse de devam ediyorsa; Avrupa sermayesi ulusal para, sınır, bayrak, sembol ve değerleri AB sembol ve değerleri lehine geride bırakmada yol alıyorsa; sermaye grupları arasında ulusal hatta uluslararası sermayeden uluslar ötesi sermaye kartellerine doğru bir gelişim yaşanıyorsa, küresel pazarların ve finans merkezlerinin denetimi ulusal pazarların denetiminden daha fazla önem kazanmaya başlamışsa; uluslar arası işçi sınıfı hangi coğrafyadan olursa olsun bu sermaye gruplarının ortak sömürü alanları haline gelmişse kimi yeni gelişmeler de var demektir. Kimi yeni gelişmeler var ama bunlardan hareketle “ulus ötesi imparatorluk”, “merkezsiz ve topraksız yönetim” ya da “ultra emperyalizm”den söz edilemez. Bu yeni gelişmelere rağmen belli başlı emperyalist güç merkezleri ve bunlar arasındaki çelişki ve çatışmalar da devam ediyor. Sermayenin gerek derinleşen uluslar ötesi niteliği, gerekse herhangi bir coğrafyada/ülkede birden fazla emperyalist sermaye grubunun büyüyen ortaklığı ve kullananı da yok etme potansiyelini taşıyan nükleer silahların varlığı gibi faktörler emperyalistler arası doğrudan bir çatışmayı frenliyor.

Programın tutum alması gereken bir diğer yeni durum; ABD, İngiliz emperyalist blokunun 21.yy.’da büyük Asya üzerinde egemenlik kurma hedefini içeren ‘Avrasya üzerinde egemenlik kurma stratejisi’ ve yol açtığı/açacağı sonuçlardır. Irak ve Afganistan askeri işgalleri önemlidir, zira bu işgaller hem emperyalistler arası çatışmalı ilişki ve egemenlik arayışlarına hem de “topraksız”, “merkezsiz” yönetim iddialarına canlı hayatın içerisinden yanıtları da içerir.

Program emperyalizme karşı net tutum alırken iki şeyden kaçınmalıdır. Bunlardan biri, 20. yy.’dan farklı olarak günümüz komünist hareketi emperyalizme karşı tutumu kapitalizme karşı tutumdan ayırt etmeden geliştirmelidir. Diğeri ise, birincisiyle bağlantılı olarak komünist hareket antiemperyalist tutumu geliştirirken, bugün Türkiye sosyalist/komünist hareketinin düştüğü sol milliyetçi politikadan uzak durmalıdır.

Küremizde insanlığın yarısının akşamleyin aç ya da yarı aç yattığı günümüzde, kapitalist sanayi uygarlığını kökten sorgulayan bir program üretebilmeliyiz. Program kapitalizm karşısında net bir tutum alarak, yeni bir dünya düzeninin ana hatlarını tarif etmelidir. Yeni bir dünya düzenini hedefleyen bir program, ama gerçekten yeni bir dünya düzeni, yoksa ABD’de iktidara gelen her yeni hükümet ile birlikte “geldi” denilen “yeni dünya düzeni” değil!

Beşincisi; programda, emperyalizm ile sömürge ve ezilen halklar arasındaki çelişkinin, klasik sömürgecilik sisteminin belirleyici olarak tasfiye edilmesiyle birlikte biçimsel olarak aşıldığı günümüzde, istisnalar hariç klasik sömürge ve sömürgeler sorununun artık bittiğine yer verilmelidir.

Ulusal bağımsızlık mücadelelerinin belirleyici olarak aşılması, kapitalizmin küresel çapta yatay-dikey olarak gelişmesi, köylülüğün parçalanması gibi nedenlerle artık günümüzde genel işçi-köylü ittifakı ve emperyalizme karşı “dünya işçi sınıfı ve sömürge (ezilen) halkları birleşiniz” stratejisi ve şiarları da değiştirilmek zorunda.

Program hazırlanırken bunların da göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Altıncısı; günümüz komünist hareketinin, 20. yüzyıl komünist hareketinden modernizm, modernist kurum ve disiplin alanında da farklı ve yeni bir duruş belirlemesi gerekir. Bu konuda da uzatmadan yine bizim Manifesto’dan aktarayım:

“Kapitalizmin bunalımının giderek sanayi uygarlığının bunalımına dönüştüğünün tipik yaşandığı alanlardan biri de modernist olgu-doku-felsefe alanıdır.

Bunlar sanayi uygarlığının ve modernizmin bunalımının doruğudur. Akıl devletleşmiştir, devlet ise sermaye yasalarının özlü ifadesidir. Sermayenin ve devletin temsilcileri, ‘piyasa kuralları’ ya da ‘kara kaplı kitabın (anayasa, yasaların) emridir’ dediklerinde, özgür ve yaratıcı akıl yerini aklı ve bilimi içselleştiren yasaların esiri olmuş davranışlara bırakarak, akılcılık akıldışılığa ve bilim de bilimdışılığa vardırılmış demektir. Modernizmin devinimini kaybetmesinin asıl nedenlerinden bir diğeri de aklın ve bilimin yasaların emrinde bir disipline dönüştürülmesidir.

Komünistler modernizmi ve belli başlı disiplinlerini sorgulayıp eleştirirken, çözüm yollarını post-modernizm, post-fordizm veya ‘elektronik köşk’, ‘kapitalist olmayan kapitalizm’, ‘teknokratlar’, ‘bilgi toplumu’ vb. kapitalizmi aşmayan alternatiflerde değil, kapitalist özel mülkiyet ve siyasal rejimlerin sınırlarının dışında aramalıdırlar.” (a.g.e)

Modernizm, Marks hatta kısmen Lenin döneminde kapitalist sanayi uygarlığına dinamizm katan, ilerleten felsefe-doku-olgu iken, yaşadığımız evrede derinleşen bunalımı ile sanayi uygarlığının nefesini kesen bir disipline dönüşüyor. Modernizm artık enternasyonalistin, liberalin, komünistin, muhafazakârın ve de fütürizmin, nihilizmin, romantizmin, klasizmin ve devrimcinin yükünü aynı anda taşıyamıyor.

Ortadoğu

Programın Ortadoğu perspektifi belirlenirken şunlar göz önüne alınmalıdır:

Birincisi; 1900’lü yılların başında İngiliz, Fransız emperyalizminin çıkarları ekseninde belirlenen ve yeni “ulusal” sınırlarla oluşturulan statüko devam ediyor. İradeleri dışında kendilerine zorla giydirilen deli gömlek misali bu statüko altında halklar nefes alamıyor. Özellikle bu halkların başında da Filistin ve Kürt halkı gelmektedir. İşgal altındaki Kürdistan ve Filistin, Ortadoğu’nun devam eden sorunlarının ötesinde artık kangrenleşmiş sorunlara dönüşmeye başladılar. Ortadoğu’da belirlenen statüko sadece Kürt ve Filistin halkı açısından, hatta sadece etnik açıdan da değil, dini inançlar açısında da halklara nefes aldırmayan deli gömlek özelliğini koruyor.

Ortadoğu kavimler ve dinler kapısı deyip geçemeyiz; Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık olarak üç büyük semavi din aynı “Verimli Hilal”de doğup geliştiler. Birbirinin devamı ve geçişli olan bu semavi (tek tanrılı) dinlere ilk geçişi temsil eden Zerdüşt de aynı coğrafyada doğup gelişmişti.

Ortadoğu’nun etnik ve dini inanç bakımından zengin farklılığı mevcut statükoları ve ulusal sınırları aşan ve halkların özgür birliğine dayanan yeni çözümler gerektiriyor. Öncelikle program bunu temel bir yönelim olarak öne çıkarmalıdır. Unutmamak gerekir ki, tarih içerisinde Şam-Diyarbakır-Erbil-Basra hilali kendi içerisinde birçok açıdan birbirini tamamlayan, bütünleyen bir coğrafya idi, bugün de öyledir.

İkincisi; Ortadoğu’da yeni gelişmeler de var. ABD’nin Avrasya stratejisinin bölgeye uyarlanmasının ilk önemli sonucu olarak Irak’ın işgali; bölge enerji kaynaklarının güvenli olarak Batı’ya ulaştırılması başta olmak üzere bölgenin Türkiye üzerinden Batı’ya entegrasyonu; ABD’nin Obama iktidarı ile birlikte bölgeye dönük siyasetinde taktik değişime giderek, siyasal İslam ile uzlaşma arayışı ve bölgeyi militan silahlı hareketlerden arındırma yönelişleri vb. Elbette bütün bu sorunlara, özellikle değişken günlük siyasi sorunlara programda yer verilemez, ama yeni gelişmelerin ana eğilimi ve halklar açısından neleri ifade ettiğine yer verilmeli ve halklara çağrılar çıkarılmalıdır.

Bu eski ve yeni gelişmelerle birlikte Ortadoğu’da sorunların nihai çözümü veya kalıcı barış, her ulusun milli yarar siyasetine dayalı çözümleri aşan ve büyüğü-küçüğü ile tüm halkların özgür birliği ile gerçeklik kazanabilir.

Kısacası program, “21.yy.’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu”nun sorun ile ilgili şu yaklaşımını gözetmelidir:

“Milli yarar eksenli bir siyasetle ne dünyanın ne de Ortadoğu’nun sorunlarına halklar lehine bir çözüm getirilemez. Çünkü her devletin, her ulusun ‘milli çıkarları’, başta komşuları olmak üzere bir başka devletin ya da ulusun/ulusların ‘milli çıkarları’nı az ya da çok mutlaka zedeler. Devletler ya da uluslar arasında son 200 yıldır devam eden kanlı boğazlaşmaların asıl nedeni herkesin kendi ‘milli çıkarları’nı komşularının ve başkalarının ‘milli çıkarları’ aleyhine genişletme arayışıdır. Bu ‘milli yarar’ eksenli siyaset dost değil düşman üretir.”

Dini inançların özgür olmasını savunmak ile halklara dine dayalı çözüm arayışlarını dayatmak ayrı şeylerdir. Ortadoğu’da,“milli yarar” siyasetinin yanı sıra dini referanslı siyaset ve elbette şeriat düzeni de her açıdan zengin farklılıklar içeren halkların, toplumların sorunlarını çözme, halklar arası büyük kardeşliği yaratma gücünden ve felsefesinden yoksundur. Şia-Sünni ve daha bir dizi alt mezhep ile tarikatlar arası kanlı kavgalarıyla kendi içerisinde bile kökleri çok eskilere dayanan ve günümüzde de devam eden bölünmüş İslam ve elbette siyasal İslam coğrafyamızın sorunlarını çözemez.

Ayrıca siyasal İslam kendisi olamadı, olamıyor. Emperyalizm ve bölge gerici rejimleri siyasal İslamı bölge halklarının denetlenmesinde amiyane tabirle kullandılar, halen de kullanıyorlar. ABD dün “Yeşil Kuşak” siyaseti gereği radikal İslamı, bugün ise Avrasya stratejisi gereği ılımlı İslamı geliştiriyor, kullanıyor. Türkiye rejimi ise yıllarca komünistlere, gayrimüslimlere, Alevilere ve nihayet Kürt ulusal demokratik hareketine karşı siyasal İslamı kullandı. Siyasal İslam Türkiye özelinde Türkçüdür; Türk İslam Sentezi ise Türk rejiminin harcıdır.

Tarihsel deneyimler kanıtlamıştır ki, şeriat olarak siyasal İslam ne demokrasi ne de laiklikle bir arada yaşayamaz. 30 yıldır İran’da uygulanan pratiği ile kanıklanmıştır ki İran şeriat rejimi, Fars şovenizmi ve ırkçılığının katı temsilcisidir. İran başta olmak üzere şeriat ile yönetilen İslam rejimlerindeki kapitalist sömürü düzeninin işçi-emekçilere dönük vahşi yüzü, genelde küresel kapitalizmin, özelde Batı Avrupa kapitalizminin vahşi yüzünden çok daha ağırdır.

Türkiye

Program, öncelikle Türkiye devletinin yapısını, öne çıkmış belli başlı özelliklerini; hükümetlerin değil, TC rejiminin izlediği iç ve dış siyasetin temel hatlarını belirlemelidir. Daha ilk kurulurken Kürt halkına, komünistlere, Alevi toplumuna ve genelde dini inanca yönelik izlediği siyasetin belli başlı çizgilerine vurgu yapılmalıdır.

Küresel sermayenin, ABD’nin ve Türkiye’deki kimi sermaye çevreleri ile AKP hükümetinin çıkarlarının kesiştiği hat üzerinden TC rejiminin yeniden dizayn edilmesi, bu çerçevede sürdürülen Ergenekon operasyonlarına, yapılan kimi açılımlara ve küresel sermayenin bölgesel düzlemde kendisine yüklediği misyona kısa belirlemelerle yer verilmeli midir? Düşünmeliyiz.

Türkiye’deki kapitalist ekonominin gelişim düzeyi, Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisi içerisinde 17. büyük ekonomi olması ve G-20 olarak genişletilen yeni küresel sermaye ittifakına Türkiye’nin de alınmış olmasının ne anlama geldiği yine ana eğilimler olarak programda özetlenmelidir. Sermayenin genişletilen yeni küresel ittifakı ile paralel kimi ülkelere, bölgesindeki ekonomileri küresel ekonomiye, özelde de Batı ekonomilerine entegre etme misyonunun yüklendiğine, bu genel yönelimin bir parçası olarak Ortadoğu ile Güney Kafkasya’nın Avrupa’ya entegrasyonunun gerçekleştirilmesinde rol model görevin Türk Devleti’ne verilmiş olmasının ekonomik ve siyasi sonuçlarına vurgu yapılmalıdır.

Türk Devleti’nin kuruluşundan gelen iki temel özelliği olan üniter ve şoven milliyetçilik, Kürt ve Kürdistan sorununa yaklaşımını dün de bugün de belirlemektedir. Dolayısıyla Türkiye rejimi, Türkleştirme hedefine bağlı olarak Kürdistan’ın Türkiye’yle entegrasyonunu geliştirip güçlendirme siyasetinde, entegrasyonun ikiz kardeşi olarak asimilasyonu planlı geliştirmiştir. Bugün de kimi ufak tefek yasal dayanakları olmayan değişimlerle birlikte bu siyasette ısrar etmektedir. Program özetle Türk rejiminin Kürt ve Kürdistan’ın varlığını ret ve inkâr siyasetine ana hatlarıyla yer vermelidir.

Kürt ve Kürdistanlı işçi ve emekçilerin gerek bir ekmek kapısı uğruna, gerekse savaş stratejisi çerçevesinde rejim tarafından zorla Türkiye kentlerine göç ettirilmeleri sonucu Türkiye kentlerinde ciddi bir Kürt azınlığı oluşmuştur. Öyle ki; toplam Kürdistan’ın nüfusunun yarısı gibi bir oran Türkiye kentlerine yerleşmiş bulunuyor. Bu durum, Türkiye metropollerinde Kürt ulusal azınlığının oluşmasıyla paralel Kürt halkının ulusal, kültürel ve demografik yapısının parçalanması gibi olumsuzluklara da yol açtı. Ama Türkiye ve Kürdistan halkları arasında birleşik mücadelenin zeminlerini de güçlendirdi.

Türkiye Kürdistan’ı

Bu bölümde program ana hatlarıyla şunları içermelidir:

Birincisi; Kürdistan’ın ve ezilen ulus olarak Kürt halkının statüsü/statüsüzlüğü ve başat çelişki olarak ulusal çelişkinin çözümü ele alınmalıdır.

Kürdistan’ın siyasal statüsü sömürge ya da ilhak olarak ifade edilsin, özü itibariyle Kürt ulusu ezilen bir ulus olup tüm ulusal haklarından yoksun bırakılmıştır.

Sınıfsal çıkarlarını Türkiye burjuvazisiyle birlikte davranmakta gören ve Kürdistan’ın yanı sıra Türkiye kentlerinde (özellikle liman kentlerinde) de ekonomik olarak yatırım, gelişme ve büyüme imkânları bulan Kürt/Kürdistan burjuva sınıfı -istisnalar hariç- ulusal özgürlük uğruna mücadelenin karşısında yer almaktadır. Bu çıkar birliği bugün de devam ediyor. Bu durum ulusal kurtuluşu ağırlaştıran bir faktördür.

Program, Kürt ulusal sorununun çözümünün, biçimden bağımsız olarak özü itibariyle kendi ulusal devletini kurma hakkı olduğunu; bu temel tespitten hareketle, sorunun TC’nin üniter yapısının sınırları içerisinde çözülemeyeceğini belirtmelidir. Kürt ulusal sorununun sistem içi çözümü geçici bir barış ortamını sağlayacak, ancak kalıcı barışı getiremeyecektir. Ulusal çelişkinin çözümü ile birlikte sınıfsal çelişkiler temelindeki mücadelenin belirleyici hale geleceğini, bir yoldaşın tabiriyle sınıfsal çelişkinin özgürleşeceğini; Kürdistan’da ve dünyada kalıcı barışın yolunun ancak kapitalizmle birlikte özel mülkiyet düzeninin aşılması ile açılabileceğini belirtmelidir.

Program, Türkiye halkları ile Kürt halkının ortak mücadelesine yer vererek, ikili bir iktidar hedefini önüne koymalıdır. Rejimin ve kapitalist sistemin sınırları içerisinde ulusal sorunun burjuva demokratik çözümünü temel stratejik hedefine bağlı olarak belirlemeli ve bu savunusunu “demokratik federasyon ve azınlık hakları”nı içeren siyasal bir tezle güncelleştirmelidir. Stratejik hedef olarak ise, rejimi ve kapitalizmi aşan ortak siyasal devrimin hedefine, halkların eşit iki cumhuriyetli sosyalist federasyonunu koymalıdır.

İkincisi; Kürdistan’da, çoktandır ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı belirleyen kapitalist üretim tarzıdır. Sanayinin yanı sıra tarım ve hizmet sektöründe de artık belirleyici olanın kapitalizme özgü üretim-tüketim ilişkileri olduğu, özellikle son 15 yılda kapitalizmin yatay-dikey olarak nasıl ciddi bir gelişme gösterdiği özetlenmelidir.

Kapitalist gelişmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak Kürdistan’da modern sınıfların oluştuğu, ezilen Kürt ulusunun kendi içerisinde karşıt sınıf çıkarlarına sahip burjuvazi ile işçi sınıfının yanı sıra yaygın ara tabakaları da barındırdığı, parçalanmış köylülüğün bir yandan tarım ve toprak burjuvaları, diğer yandan yaygın tarım işçileri, yoksul köylülük, mevsimlik işçiler, küçük ve orta köylülük olarak ayrıştığı özetlenmelidir.

Kapitalist gelişmenin bir başka sonucu da kadın ve çocuk emeğinin gittikçe büyüyen oranda kentte ve tarımsal alanlarda üretime çekilmesidir. Sendikasız, sigortasız, sosyal haklardan yoksun kadın ve çocuk emeği, Kürdistan burjuvazisinin üzerinde en fazla artı değer sağladığı ücretliler ordusudur.

Çarpık ve ağır sorunlarla birlikte kentlerin oluştuğuna, kentlerin nüfusun yanı sıra ekonomik, sosyal, siyasal gelişmenin ve dolayısıyla devrimci değişimin de çekim merkezleri haline geldiklerine yer verilmelidir. Kısacası Kürdistan’da toplumu kuşatan kapitalizme özgü çelişkileri izah eden, dahası bu çelişkiler üzerinden işçi-emekçi yığınlara nasıl gidileceğini ana hatlarıyla tarif eden bir programa ulaşmalıyız.

Bütün bunların toplamından program, Kürdistan’da burjuvazi ile işçi-emekçiler kitlesi arasında emek ile sermaye çelişkisinin gittikçe derinleştiğini; sosyal, sınıfsal çelişki ve çatışmaların bu çelişki ekseninde geliştiğini içermelidir.

Program, kapitalizm düzenine son verecek olan toplumsal devrimi stratejik olarak hedeflerken, bu temel hedefe bağlı olarak reformlar uğruna işçi-emekçi halkın mücadelesinin önemini vurgulamalı ve bu çerçevede işsizliğin, yaygınlaşan fuhuş ve hırsızlığın, dilenciliğin, varoşlarda artan uyuşturucu kullanımının esas doğup büyüdüğü zemin olan kapitalist sömürü düzenini sorgulayıp kitlelere hedef göstermelidir.

Üçüncüsü; siyasal devrim ile toplumsal devrimin ilişkisini nasıl güçlendireceğiz?

Kürdistan komünist hareketinin programını tartışıyorsak, o zaman siyasal olanla toplumsal olanı bir başka açıdan da ele almamız gerekir. Daha çok siyasal alanı kapsayan ulusal kurtuluş ile daha çok toplumsal alanı kapsayan sınıfsal kurtuluşun birliği sorunumuz vardır. Kurulması hedeflenen partinin esas üstlenmesi gereken misyonu da bu olmalıdır.

Demokrasi gibi devletin de sınıfsal dinamiği vardır. Sınıflar üstü devlet kadar demokrasi iddiası da yanıltıcı bir propagandadır. Demokrasi mücadelesinin sınıfsal özü gereği her sınıf kendi sınıfsal çıkarlarından hareketle demokrasi mücadelesini geliştirir ki, zaten ulusal sorunun çözümünün her halükarda sınıfsal olması da buradan gelmektedir. Kimi ara ya da geçici çözümler hariç, ister burjuvazinin ya da genel olarak egemen güçlerin etkinliğinde olsun, ister işçi-emekçi sınıfların perspektifinde olsun ulusal sorunun çözümü sınıfsal olur. Güney Kürdistan, Filistin (kısmi çözüm) ve Güney Afrika, burjuva ve egemen güçlerin etkinliğindeki çözümün en yakın örneklerini oluşturuyor.

Birey, toplum ve özgürlük

Devletler hatta uluslar geçicidir ama halklar kalıcıdır. Kalıcı olan Ermeni, Arap, Türk, Fars, Kürt, Rus, Fransız, Çin vb. halklarıdır. Programımız, öncelikle “her şey devlet için, her şey ulus için” demek yerine, “her şey halk/halklar için, her emek için, her şey özgür insan için” yaklaşımını öne çıkarmalıdır.

Sermaye, insanı “meta üreten makinenin tamamlayıcı unsuru” ve ürettikleri metaları (malları) tüketecek canlı “yaratık” olarak görür. Kapitalizmin günümüzde bireyi/bireyciliği görünüşte kutsaması sadece ve sadece bireyin tüketim kültürünün bir unsuru, dahası esiri haline getirilmesinden ibarettir. Program bu yaklaşımı kökten reddetmelidir.

Özgürlük sorununu devlet çerçevesinde ortaya koyan liberal doktrine karşı Marksizm, bu sorunu “devlet olmayan devlet” olarak geçiş devleti perspektifiyle, yani sınırları çok daha geniş bir ufukla ele aldı. Fakat sosyalist rejimler teoride öngörülen “devletten devletsizliğe geçiş”i gerçekleştiremediler; devlet adım adım sönümlenmek yerine, aksine güçlendi; dolayısıyla bürokrasi belası yıkımın esas nedenlerinden birisi oldu. Halkın iktidarı süreçte partinin iktidarına dönüştüğünden, parti egemen siyaset kültü aşılamadı. Bu nedenledir ki; SSCB ve diğer sosyalist ülkelerde devrim öncesinde “her şey insan için” denmesine rağmen, sosyalist rejimler altında birey ve bireyin özgürlüğü, kolektivizm, toplumsallık ve güçlü devlet kütlesi altında adeta ezildi. “Bireyin sosyalist rejime yabancılaşması derinleşti, rejim sahipsiz ve savunmasız kalarak yıkıldı. Ayrıca görüldü ki her toplumsal dönüşüm; teknik ilerleme, iktisadi ve siyasal sorun olduğu kadar ruhsal, zihinsel bir sorundur da.”

Halkların, ezilen sınıfların ve nihayet bu kolektif kimliklerin bir parçası olarak bireyin, şoven rejim ve sermaye iktidarı karşısında sürekli özgürlük sınırlarını genişletip, engelleri yıkmak için emekçileri mücadeleye çağıran bir program! Yarın sosyalist iktidar koşullarında ise, özgürlük ve sorumluluk temelinde halkların “bireysel ve kolektif olarak kendi bireysel ve kolektif haklarının sınırlarını koymaları için özgür kılınacak” bir program!

Bugün rejim ve sermayeye karşı özgürlük mücadelesi verenler yarın iktidara geldiklerinde, kolektif ve bireysel özgürlükleri kısıtlamayan, tersine “bizim kavgamızın esas nedenlerinden biri buydu” bilinciyle bireysel ve toplumsal özgürlükler alanını yasalar ve devlet karşısında sürekli genişletme perspektifini içeren bir program!

Kendi kendini kurabilen özerk toplum ve yine bunun dinamik bir unsuru olarak kendi kendini kurabilen bireyin/bireylerin kolektif aidiyeti!

Sosyalist ekonominin belli başlı çizgileri

Parti programı öncelikle sosyalizm savunusu üzerine net bir tutum almalıdır. Reel sosyalizmin yıkıldığı, ancak sosyalizmin yenilmediği; “sosyalizmin yenildiği” veya “komünizmin tarihin hatası olduğu” iddialarının saçma ve dayanaksız olduğu vurgulanmalı. Ayrıca 21.yy başında nasıl bir sosyalizm hedeflendiği ana hatlarıyla belirlenmelidir.

20. yüzyılı tekrarlamayacak sosyalizm yöneliminde, teorik üretimin yenilenmesi kadar işçi-emekçi halkların doğrudan eyleminin katacağı yeni içerik de önemsenmelidir.

Özellikle 20. yüzyıl sosyalizminin belirgin özelliği olan kolektivizm ve toplumsallık ile özgür bireyin organik bütünlüğünü gerçekleştirmek teorik ve pratik mücadelenin hedeflerinden biri olmalıdır. Daha somutta:

Birincisi; Planlama demek daha çok üretim demek değil, ihtiyaç olanı plan gereği üretmektir. İhtiyaç fazlası üretim kar amaçlı olup kalkınma iktisadı olarak kapitalizme özgüdür.

20.yy sosyalist iktidar deneyimi planlamanın yanlışlığını değil, doğru kullanılmadığını kanıtlar. Planlama, nihai kurtuluş olarak ve sosyalist toplumun en önemli uygulamalarından biri olarak planlama; ama yereli dışlamayan, merkeze daha çok koordinasyon işlevi yükleyen bir sosyalist planlamayı tarif etmeliyiz. Başlangıçta yerel ile merkezin birbirini tamamladığı, giderek merkezin sadece koordinasyon düzeyine geriletildiği bir planlama.

Batı modernizmini ve kapitalist kalkınmacı ekonomi politiğini karikatürize etmeyecek, tüketim kültürü siyasetini temelden reddedecek bir sosyalist planlama! Kapitalizme özgü kalkınma, büyüme disiplinlerini tümüyle reddeden insanı, insanın yaşamsal ihtiyaçlarını ve doğa ile barışçıl ilişkilerini esas alan bir ekonomi politikayı izleyecek olan bir program!

Halka, çalışanlara “bu fabrika, bu topraklar, bu çevre hepimizin” dedirterek sahip çıkmalarını sağlayacak bir bakış geliştiren; bu bakışla mülkiyetten mülkiyetsizliğe geçişi, doğayı mülk edinmeden, doğanın bir parçası olarak ondan dostça yararlanma ile çerçevesi çizilmiş bir ilişkiyi geliştirecek olan bir program!

Sosyalist planlamayı bugünden tartışıp bir siyaset olarak geliştirmek istiyorsak; insanı, yaşamsal biyolojik ve kültürel ihtiyaçlarıyla sınırlı bir tüketime hazırlayan bir program!

İkincisi; özelleştirmeyi, yani doğanın mülk edinilmesini insan doğasına, insan ile doğa ilişkisine aykırı görüp karşı tutum alan bir program!

Üçüncüsü; sermayenin bileşimindeki değişmeyen sermaye (yani ölü emek) oranını büyüten onca teknolojik gelişmeye ve “emek zenginliğin kaynağı olmaktan çıktı” demagojisine rağmen çalışma süresini halen zenginliğin kaynağı olarak görüp uzun çalışma saatlerinde ısrar eden burjuvaziye karşı, adım adım çalışma süresini kısaltmayı, işçinin iktisadi çalışmada zamanının özgürleşmesini hedefleyen, bu amaçla somut olarak 6 saatlik iş gününü öne çıkaran bir program. Böylelikle çalışmanın amacının, ihtiyaçların belirlediği tüketimle sınırlı hale getirilmesini esas alan bir program!

Dördüncüsü; reel sosyalizmin kapitalist sanayi uygarlığının enerji birimi olan fosil enerji kaynaklarını aşamaması, belli bir gelişme evresinden sonra tıkanmasının diğer nedenlerinden biridir. Fosil enerji kaynakları üzerinde komünizmin alt aşaması sosyalizm inşa edildi, ancak her açıdan muazzam zenginliği gerekli kılan kültür egemen ve devletsiz komünist topluma geçilemezdi. Geçilemedi de! Fosil enerji kaynaklarına alternatif zengin ve yenilenebilen enerji kaynaklarını tarif eden bir program!

Beşincisi; insanın kurtuluşunun yalnızca iş-aş-barınmayı (salt bunlar olsa reel sosyalizm gerçekleştirmişti) değil, özgürlük, estetik, manevi zenginlik vb. daha fazla şeyi içerdiği; insanın özgürleşmesinin, öncelikle özel mülkiyete sahip olma duygusunun ve dolayısıyla kendine yabancılaşmasının aşılmasına bağlı olduğunu bilince çıkaran bir program!

Burada temel stratejik bakış, ekonomik alanı özel mülkiyetten kurtarabilmektir. Tıpkı politik alanı devlet ile birlikte ortadan kaldırarak politikadan politikasızlığa geçiş benzeri, özel mülkiyet belirleyici ekonomik siyaseti aşabilmektir.

Tarım sorunu

“Küresel düzeyde tarım, gerek insanlar gerekse hayvanlar için zorunlu ihtiyaçları üreten niteliği nedeniyle yeniden stratejik duruma geliyor, gelecektir. Ayrıca, tarım sadece tarımsal alanda çalışan, yaşamını tarıma bağlı sürdürenler için değil, kentlerde yaşayanlar için de vazgeçilmez öneme sahiptir. Bilgi, teknoloji, bilişim teknolojisi insan ve toplum yaşamında önemlidirler; ama bunlar yenilmez, içilmez.

Özellikle 21. yüzyıl başında komünistler kapitalist sanayi uygarlığının tarımı dışlayan yönelimini reddederek, tarım ve hayvancılığın insanlık tarihinin en kadim zanaatı olduğunun altını çizmelidirler. Tarım ve gıdada, besin egemenliğinden hareketle her ülke ve yerel küçük topluluklar bağımsız ve özgürce kendi kendine yeterliliğe sahip olmalıdır. Bu kendine yeterlilik, başka coğrafya ve bölgelerle geçişli olup, karşılıklı tamamlayıcılık ilkesine dayandırılmalıdır. Dahası gıdaya ulaşabilmenin bir insani hak, yani biyolojik yaşamın varlık gerekçesi olduğu kavrayışıyla, parası/imkânı olanla sınırlandırılmaması esas alınmalıdır.” (a.g.e)

Program öncelikle bu perspektifi vurgulamalıdır.

Süren savaş nedeniyle köylerinden, tarımsal alanlarından zorla kopartılan köylülerin yerlerine dönüş koşullarının sağlanması, yayla ve otlakların özgürce gidilebilir alanlar haline getirilmesi, öne çıkan acil istemler arasındadır. Sistem içi bir diğer iyileştirme olarak küçük ve orta boy tarımsal işletmeleri iç ve ABD, Hollanda, İsrail gibi emperyalist ülkelerin tarım tekelleri karşısında koruyan tedbirlerin geliştirilmesi bir başka acil tarımsal hedef olarak öne çıkarılmalıdır.

Kırsal, tarımsal alandaki işçi ve emekçilerin başta sendika, sigorta hakkı olmak üzere sosyal haklar uğruna mücadelelerinin geliştirilmesini ele almak programın bir diğer çizgisi olmalıdır.

GAP’a ilişkin “bölgenin, yöre halkının refahını artıracak, makûs talihini değiştirecek” iddialarının gerçeği yansıtmadığını en özlü izah eden ve GAP’ın çevre ile ekolojik dengeye ilişkin yol açtığı/açacağı ağır sonuçlara vurgu yapan bir program!

Toprakta özel mülkiyeti grup ve kolektif mülkiyet lehine adım adım eritmeyi planlayan sosyalist politika, teknik altyapı ve diğer girdilerle yoğun desteklenerek, tarımsal üretimde bolluk ve çeşitlilik sağlanarak, kırsal nüfusta özel mülkiyete dönük özlem ve yönelişleri zor kullanmadan eritmeyi içerecek bir program!

21. Yüzyıl’da kadın sorunu

Tarihte kadın sorunu nasıl ortaya çıktı, günümüze kadar nasıl devam etti/ediyor, bu program konusu değil. Esas olarak kadının bugünkü sorunları ve kurtuluşu program konusu yapılmalıdır.

Kadın sorunu denildiğinde, özgülümüzde birbiriyle bağlantılı üç baskı olarak, erkek egemenliğinden gelen cinsiyetçi baskı, şoven rejimin ulusal baskıları ve kapitalist sömürünün ağır yükü söz konusudur. Program bu üçlü baskı ile mücadele perspektifini belirlerken; kadının özgürleşmesini, cinsiyet olarak değil insan olarak erkek ile her alanda eşitlenmesini öne çıkarmalıdır. Daha somut olarak da kadını, cinsler arası eşitlik uğruna kavgaya; erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle Kürt halkının ulusal-sınıfsal kurtuluşunun aktif politik öznesi olmaya; sosyal, siyasal, ekonomik alanlarda özgür ve özgün gelişimi için kendi iç dinamikleriyle oluşturulacak kadın hareketinin yaratılması için mücadele etmeye çağıran bir program!

Kadının siyasete kitlesel ve dinamik katılımı, siyasette erkek egemenliğinin yıkılmasının yanı sıra siyasetin hem demokratikleşmesi hem de toplumsallaşmasına ciddi katkı sağlar, sağlayacak. Kürdistan kadınının siyasetle artan buluşması şimdiden bu yönde belli gelişmeler sağlamış durumda.

Kota olarak pozitif ayrımcılık doğru mu? 10 bin yıllık erkek egemenliğinin oluşturduğu kültür, zihniyet ve alışkanlıkların aşılmasında kadın lehine pozitif ayrımcılık da bir adım olarak değerlendirilmelidir.

Yazı sınırı nedeniyle üzerinde duramadığım kültür-sanatın toplumların devrimci dönüşümündeki yeri ve siyaset ile ilişkileri; gençliğin durumu, sorunları, geleceği; işçi sınıfı ve sendikalara yaklaşım; AB projesinin niteliği, sorunları ve geleceği, Türkiye ile AB ilişkileri ve bunun Kürt sorununa yansıması, ele alınması gereken diğer konulardır.

Sonuç olarak, elbette yukarıdaki görüş ve öneriler benim önerilerim olup tartışılmak üzere yazılmıştır. Gerek yazarak, gerekse yazılanları sorgulayıcı okuyup irdeleyerek tüm yoldaşları program tartışmasına katılmaya çağırıyorum.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006