Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

YOL AÇAN BİR ÖNCÜ: JEAN-JACQUES ROUSSEAU / TEMEL DEMİRER
Temel Demirer

Sosyalist Mezopotamya

“İnsan doğası gereği iyidir” saptamasından hareketle ahlâksal, toplumsal ve siyasal düşüncelere yön veren Rousseau’nun felsefesinde ahlâk ve siyaset birbirinden ayrılmaz.

“Mesleğinizden başka bir şey

bilmiyorsanız cahilin birisinizdir.”[1]

 

Yazar, düşünür ve siyaset kuramcısı Jean-Jacques Rousseau, Aydınlanma çağında yetişmiş ve Diderot’yla birlikte Aydınlanma’nın temel yapıtlarından Encyclopédie çevresinde toplanan filozoflar arasında sivrilmiş olmakla birlikte, uygarlık eleştirisi ve doğaya dönüş önerisiyle Romantik akıma öncülük etmiş, monarşiye karşı halk iradesinin üstünlüğünü savunmasıyla da Fransız Devrimi ve özellikle Jakobenleri etkilemiştir.

Ünlü ‘Toplum Sözleşmesi’ (1762) başlıklı yapıtı ve ‘İtiraflar’ının (1782) yanı sıra, ‘Emile ya da Eğitim Üzerine’, kendi deyişiyle “Tüm yapıtlarının en iyisi ve en önemlisi”dir.

Döneminin egemen anlayışlarını altüst ettiği için, yayımlanır yayımlanmaz Paris ve Cenevre’de yasaklanan ve yakılan ‘Emile’, yalnızca eğitimin doğasını değil, insanın doğasını da didik didik eder. Giderek, birey ile toplum arasındaki ilişkiye ilişkin temel siyasal ve felsefi sorunları ele alır. İnsanlığın doğasında var olan “iyilik”, gittikçe yozlaşan bir toplumda nasıl korunacaktır?

Yapıtın açılış tümceleri de, Rousseau’nun bu yaklaşımını ortaya koyar: “Her şey, Yaratıcı’nın elinden çıktığında iyidir; insanlığın elinde bozulur. İnsan bir toprağı başka bir toprağın ürünlerini beslemeye, bir ağacı başka bir ağacın meyvelerini taşımaya zorlar; iklimleri, elementleri, mevsimleri birbirine karıştırır, her şeyi altüst eder, her şeyin biçimini değiştirir, biçimsizliği, aykırı yaratıkları sever; hiçbir şeyi, hatta insanı bile, doğanın yaptığı şekliyle istemez. İnsanın, eğitim yerinde eğitilen bir at gibi, kendisi için eğitilmesi gerekir; onu, bahçesindeki bir at gibi, kendi tarzında yetiştirmelidir.”

Evet, Rousseau, Sanayi Devrimi’nin Batı toplumlarını, yaşam biçiminden ahlâkına, tepeden tırnağa allak bullak edeceği dönemin öngününde, uygarlığın geldiği aşamayı yüreklilikle tartışır Emile’de. Onu kalıcı kılan da, günümüzde gittikçe yoğunluk kazanan bu tartışma değil midir?[2]

Kanımca Rousseau’yu önemli ve aktüel kılan da budur…

Bu temelde irdelenmesi gereken J. J. Rousseau, XVIII. yüzyılın önemli filozoflarındandır. Özgürlüğü yüceltmesi, yurttaşlık bilincini sistemleştirmesi, dış otoriteye ve akla karşı duyguyu, uygarlığa ve teknolojiye karşı doğayı savunması ve her şeyin köktenci bir biçimde siyasete bağlı olduğunu ileri sürmesiyle Aydınlanma’nın en özgün düşünürlerinden birisi olmuştur.

 

* * *

 

Genel olarak toplumsal-tarihsel-kültürel bir varlık olarak nitelediğimiz insanı ve onun gelişim sürecini bilgi-deneyim eşliğinde anlamaya çalışan Rousseau’nun söylemi, günümüzde birincil gündem maddesini oluşturan eğitimi anlama açısından son derece kışkırtıcı görünüyor.

Bir filozof olarak insan-dünya-bilgi ilişkisini sorgulayan Jean-Jacques Rousseau, felsefe tarihinin en etkileyici öznelerinden biridir. “Philosophia-paideia” özdeşliğini anıtsal nitelikli ‘Emile ya da Eğitim Üzerine’ başlıklı yapıtında ölümsüzleştiren Rousseau -dünya ve bilgiyle olan ilişkisi çerçevesinde- insan gerçeğinin ya da insanlık durumunun peşine düşer sanki.

Rousseau’yu yeniden düşünmek, bizi, insan dünyasının özeti olan gerilimli ilişkilerin ortasına bir kez daha atar. “Kendisi” olmaya çalışan özneler için Rousseau bir ‘özgürlük’ limanı gibidir.

Bu çerçevede insanı, insanın gelişimini eğitim aracılığıyla izlemeye, kavramaya çalışan Rousseau, insan-doğa ya da insan-dünya ilişkisini en ince ayrıntısına kadar, değişme, ilerleme kategorisinin eşliğinde araştırmayı dener; felsefi antropoloji kadar, gelişme psikolojisinin de yolunu açar.

“İnsan doğuştan iyidir” temel önermesiyle her türlü gerilimi çözümlemeye çalışan Rousseau, sürekli olarak yargıda bulunma yetisinin önemine değinir ve bu tutumuyla “algı yargısı”, “deney yargısı” ayırımını yapan, yargı gücünü öne çıkaran Kant’ın yolunu açar; “İdrakin içine giren her şey duyulardan geldiğinden insanın ilk düşünme yetisi duyumsal bir akıldır; entelektüel aklın temeli budur: Bizim ilk felsefe hocalarımız ayaklarımız, ellerimiz, gözlerimizdir” saptamasıyla…

Dünyaya uzanışta duyuların önemini her şeyin üstünde tutan Rousseau, insanı özellikle, duyulara dayalı yargıda bulunma gücü bağlamında etkin bir özne olarak değerlendirir: “Duyuları çalıştırmak onları sadece kullanmak demek değildir, bunlar aracılığıyla doğru biçimde yargılayabilmek, deyim yerindeyse hissetmeyi öğrenmektir; çünkü biz sadece öğrendiğimize dokunur, onu görür ve işitiriz.”

 

* * *

 

Bunlarla birlikte ‘Emile’de “bilmek”le “yapmak” arasındaki gerilimli ilişkinin serüvenini de buluruz.

Rousseau’ya göre önemli olan; çocuğa, yetişecek olana yargılarınızı dayatmak, ezberletmek değil, tam tersine onun kendi yargılarının oluşmasına ya da kendi yargılarını oluşturmasına yardımcı olmak, bunu gerçekten sağlamaktır. Elbette yetişecek olana, eğitim süreçlerine etkin olarak ortak edilecek olana, ‘özne adayı’na yardımcı olmak gerekir. Bu yardımı yapacak olan da öğretmendir. “Öğretmenlik sanatı, çocuğun dikkatini hiç yararı olmayan önemsiz şeyler üstünde yoğunlaştırmak değildir, uygar bir toplumun iyi ya da kötü düzeni hakkında akıl yürütebilerek, yerinde hükümler verebilmesi için onu bir gün mecbur kalacağı önemli ilişkilere yakınlaştırmaktır. Çocuğun düşünmesini geliştirirken, onu eğlendirirken yapılan konuşmaların da eksik edilmemesi gerekir.”

Rousseau’ya göre, “Eğitimin büyük sırrı, bedensel ve zihinsel alıştırmaların karşılıklı ve yer değiştirerek birbirlerini dinlendirme işlevi görebilecek bir biçimde düzenlenmelerinde gizlidir.”

 

* * *

 

Özetle hakikatin peşine düşmek serüveninde varolanı tanımanın, anlamanın yolunun varolana ilişkin bir mesafe kazanmaktan geçtiğini tüm yapıtına yayan Rousseau, insanın özne olma serüvenine ilişkin önemli saptamalarda bulunur.

Düşünen, entelektüel algılarını geliştirmeye çalışan insanın, inançlarını mercek altına almasının ve içinde bulunduğu toplumun tüm kurumlarını gözden geçirmesinin gerekliliği üzerinde durur.

Rousseau da her filozof gibi hakikâtin peşine düşer; çünkü insan, hakikâtin peşine düştükçe özgürleşecek, özgürlüğünü elde edecektir. Ona göre duyan, düşünen varlık olarak insan, kendisiyle, başka insanlarla ve giderek tüm varolanlarla ilişkisinde aşama aşama gerekçelendirme işleminin içinde, tüm bilgilenme süreçleriyle bağlantısı içinde “kendisi” olacak ve özgürleşecektir.

Bu güzergâhta Rousseau’ya göre, “Mülkiyet şeytanı dokunduğu her şeyi zehirlemektedir.”[3]

Rousseau’yu güncel kılan asli özgünlüğü, bireyin “ben”ini bir inceleme ve yaşama alanı olarak görüp öne çıkarmasındadır. Siyasal ve toplumsal bir özne olarak bireyin konumunu irdelerken, söz konusu bireyin “ben”ini de göz ardı etmemiştir.

Arnold Hauser’in belirttiği üzere, “XVIII. yüzyılın sonunda Rousseau’nun düşüncelerinden etkilenmemiş insan kalmamıştır. Bu denli büyük bir etki yaratabilmek için, en derin anlamıyla kuşağının temsilcisi ve sözcüsü olmak gerekmektedir. Rousseau ile, küçük burjuva ve bütün bir yoksul kitle, ezilenler, kanun kaçakları gibi toplumun geniş bir kesimi edebiyatta ilk kez ifade edildiler. Aydınlanma devrinin düşünürleri de, sıradan halktan yana olmakla birlikte, daha çok onların koruyucuları veya arabulucuları durumundaydılar. Rousseau ise sıradan insanlardan biridir ve onlar arasından ilk konuşandır (…) Rousseau ilk gerçek devrimcidir.”[4]

Rousseau aynı zamanda XVIII. yüzyılda “Cumhuriyetçi” istemleri radikal bir biçimde dile getiren ilk düşünürdür. Bu bağlamda da reformist nitelikli diğer Aydınlanma düşünürlerinden ayrılır. Yani Goethe’nin dediği gibi, “Voltaire nasıl bir dünyanın sonuysa, Rousseau da bir dünyanın başlangıcıdır.”

 

* * *

 

“İnsan doğası gereği iyidir” saptamasından hareketle ahlâksal, toplumsal ve siyasal düşüncelere yön veren Rousseau’nun felsefesinde ahlâk ve siyaset birbirinden ayrılmaz. “Toplumu insanlar aracılığıyla ve insanları da toplum aracılığıyla incelemek gerekir: Siyaset ve ahlâkı ayrı ayrı irdelemek isteyenler bunlardan hiçbirini hiçbir zaman anlamayacaklardır” diye yazar O…

Yine O’na göre “Bütün bilgilerin en önemlisi” ama “en az ilerlemiş olanı” insan hakkındaki bilgidir. İnsanı tanımak bizi doğrudan doğruya kötülüğün birinci derecedeki kaynağına, insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağına götürecektir.

Rousseau, insanı toplumsal bir varlık olarak kabul eder ama bu bağlamdaki sıra dışılığını da sergiler: “İnsan, kendisine insanlık için geliştirilen bir ahlâkın gerekli olduğu toplumsal bir varlıktır.”

Ona göre, “Bütün kötülükler insandan değil, kötü yönetilen insandan gelir.”

 

* * *

 

Siyaset felsefecisi ve bir Rousseau uzmanı olan Robert Derathe’ye göre, ‘Toplum Sözleşmesi’ düşünürün en çok okunan yapıtlarından biri değildir, ama belki de en çok incelenen yapıtıdır ve sürekli olarak yeni yorumları yapılmaktadır ki bu, kitabın günümüzde de ne denli güncel içerikli olduğunu gösterir.[5]

Kitap Fransa’da 1762’de yayımlandığında, dağıtılması sürekli olarak engellenir ve hatta Cenevre’de yakılmasına karar verilir. Rousseau bu yapıtında ele aldığı genel istenç, egemenlik ve özgürlük anlayışıyla her dönemde tartışmalara yol açmıştır. Açıktır ki Rousseau’da ‘liberalizmle hiçbir ortak yanı olmayan bir özgürlük anlayışı’ vardır. Toplum Sözleşmesi, devrim sırasında popüler bir kitap olmuştur. Ama 19. yüzyılın liberal Fransa’sında kitap, liberalizm karşıtı bir ürün olarak değerlendirilmiş ve şiddetle eleştirilmiştir. Almanya’da ise çalışma, filozofların ilgisini çekmiş, Kant, Fichte ve Hegel, Toplum Sözleşmesi’ni siyasal felsefenin bir başyapıtı olarak kabul etmişlerdir. Derathe, kitabın tartışmalara neden olan argümanlarının izlenmesinin kimi zorlukları içerse de, sergilenen ilkelerin açık ve seçik olduğunu savunur:

I) “Hiçbir insan başka bir insan üzerinde doğal bir otoriteye sahip değildir. Dolayısıyla kurumsallaşmış ya da itaat edenlerin rızası olmadan uygulanan hiçbir otorite meşru olamaz (…)

II) “Siyasal otorite (egemenlik) esasen halktadır. Başkasına devredilemez ve halk, uygulamasını herhangi birine, bir monarka ya da temsilcilerine bırakamaz. Özgürlüğünden vazgeçen bir birey dolayısıyla insanlığından da vazgeçer. Aynı şekilde itaat yoluyla egemenlik uygulamasından vazgeçen bir halk bu eylemle kendisini yok eder. O zaman artık egemen yoktur, yönetici de yoktur, efendi ve köleleri vardır sadece (…)

III) “Hükümet ya da devlet yönetimi egemen güce bağımlı bir güçten başka bir şey değildir ve ona sahip olanların elinde basit bir görevden başka bir şey değildir. Halk onu isterse başkalarına emanet edebilir. Ama elinde güç olan hükümet sürekli yasama otoritesinden kurtulmaya çalışır ve devlet yönetiminde halkın iradesi yerine kendi iradesini koymak ister. Bunu başarınca da toplumsal anlaşma bozulur, siyasal topluluk dağılır ve doğal özgürlüklerini elde etmiş olan bütün sade yurttaşlar itaate zorlanırlar ama mecbur değillerdir.”[6]

Çok yönlü bir düşünür olan Jean-Jacques Rousseau siyasetten edebiyata, müzikten botaniğe, eğitimden ekonomiye, hukuktan tiyatroya dek uzanan geniş bir yelpazede eserler vermiş bir Aydınlanma bilgesi ve savaşçısıdır.

Sivil topluma köktenci eleştiriler getirmesi, eşitlik ve özgürlük anlayışı, burjuva-yurttaş, erklerin ayrılması, temsili sistem ve doğrudan demokrasi bağlamında gerçekleştirdiği sorgulamalar ve özellikle siyaset felsefesi kuramı, siyasal düşünce tarihinde yerinin belirlenmesini güçleştirmiştir.

Rousseau’yu klasik liberal akımın içinde sayan araştırmacılar olduğu gibi, onu toplumcu ve ortaklaşmacı düşüncenin yandaşı olarak gören ve böylelikle Marx’ın yolunu açan bir öncü olarak tanımlayan uzmanlar da vardır.[7]

Kanımca O’nu “Marx’ın yolunu açan”lardan birisi olarak nitelemek daha doğru olur.

 

 

N O T L A R

[1] J.-J.Rousseau, Emile ya da Eğitim Üzerine, Çev: İsmail Yerguz. Say Yay., 2009, s.369.

[2] Celâl Üster, “Aydınlanma’nın Romantik Düşünürü”, Cumhuriyet Kitap, No:1004, 14 Mayıs 2009, s.6.

[3] J.-J.Rousseau, Emile ya da Eğitim Üzerine, Çev: İsmail Yerguz. Say Yay., 2009, s. 251-262-358-379-628

[4] Arnold Hauser, Sanatın Toplumsal Tarihi, Remzi Kitabevi.

[5] Robert Derathe, Toplum Sözleşmesi Üzerine, bkz. Toplum Sözleşmesi ya da Siyaset Hukuku İlkeleri, J.-J. Rousseau, Bütün Yapıtları, No:2, Say Yay., 2008.

[6] J. J. Rousseau, Toplum Sözleşmesi, 1, III, böl X

[7] Mustafa Hazım Bayka, “Cumhuriyetçi ve Özgürlükçü Bir Filozof, Jean-Jacques Rousseau”, Cumhuriyet Kitap, No:962, 24 Temmuz 2008, s.4-5.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006