YOL AÇAN BİR ÖNCÜ: JEAN-JACQUES ROUSSEAU / TEMEL DEMİRER Temel Demirer
Sosyalist Mezopotamya
“İnsan doğası gereği iyidir” saptamasından hareketle ahlâksal, toplumsal ve siyasal düşüncelere yön veren Rousseau’nun felsefesinde ahlâk ve siyaset birbirinden ayrılmaz.
“Mesleğinizden başka bir şey
bilmiyorsanız cahilin birisinizdir.”[1]
Yazar, düşünür ve siyaset kuramcısı Jean-Jacques
Rousseau, Aydınlanma çağında yetişmiş ve Diderot’yla birlikte Aydınlanma’nın
temel yapıtlarından Encyclopédie çevresinde toplanan filozoflar arasında
sivrilmiş olmakla birlikte, uygarlık eleştirisi ve doğaya dönüş önerisiyle
Romantik akıma öncülük etmiş, monarşiye karşı halk iradesinin üstünlüğünü
savunmasıyla da Fransız Devrimi ve özellikle Jakobenleri etkilemiştir.
Ünlü ‘Toplum Sözleşmesi’ (1762) başlıklı yapıtı ve
‘İtiraflar’ının (1782) yanı sıra, ‘Emile ya da Eğitim Üzerine’, kendi deyişiyle
“Tüm yapıtlarının en iyisi ve en önemlisi”dir.
Döneminin egemen anlayışlarını altüst ettiği için,
yayımlanır yayımlanmaz Paris ve Cenevre’de yasaklanan ve yakılan ‘Emile’,
yalnızca eğitimin doğasını değil, insanın doğasını da didik didik eder. Giderek,
birey ile toplum arasındaki ilişkiye ilişkin temel siyasal ve felsefi sorunları
ele alır. İnsanlığın doğasında var olan “iyilik”, gittikçe yozlaşan bir toplumda
nasıl korunacaktır?
Yapıtın açılış tümceleri de, Rousseau’nun bu yaklaşımını
ortaya koyar: “Her şey, Yaratıcı’nın elinden çıktığında iyidir; insanlığın
elinde bozulur. İnsan bir toprağı başka bir toprağın ürünlerini beslemeye, bir
ağacı başka bir ağacın meyvelerini taşımaya zorlar; iklimleri, elementleri,
mevsimleri birbirine karıştırır, her şeyi altüst eder, her şeyin biçimini
değiştirir, biçimsizliği, aykırı yaratıkları sever; hiçbir şeyi, hatta insanı
bile, doğanın yaptığı şekliyle istemez. İnsanın, eğitim yerinde eğitilen bir at
gibi, kendisi için eğitilmesi gerekir; onu, bahçesindeki bir at gibi, kendi
tarzında yetiştirmelidir.”
Evet, Rousseau, Sanayi Devrimi’nin Batı
toplumlarını, yaşam biçiminden ahlâkına, tepeden tırnağa allak bullak edeceği
dönemin öngününde, uygarlığın geldiği aşamayı yüreklilikle tartışır Emile’de.
Onu kalıcı kılan da, günümüzde gittikçe yoğunluk kazanan bu tartışma değil
midir?[2]
Kanımca Rousseau’yu önemli ve aktüel kılan da
budur…
Bu temelde irdelenmesi gereken J. J. Rousseau, XVIII.
yüzyılın önemli filozoflarındandır. Özgürlüğü yüceltmesi, yurttaşlık bilincini
sistemleştirmesi, dış otoriteye ve akla karşı duyguyu, uygarlığa ve teknolojiye
karşı doğayı savunması ve her şeyin köktenci bir biçimde siyasete bağlı olduğunu
ileri sürmesiyle Aydınlanma’nın en özgün düşünürlerinden birisi olmuştur.
* * *
Genel olarak toplumsal-tarihsel-kültürel bir varlık
olarak nitelediğimiz insanı ve onun gelişim sürecini bilgi-deneyim eşliğinde
anlamaya çalışan Rousseau’nun söylemi, günümüzde birincil gündem maddesini
oluşturan eğitimi anlama açısından son derece kışkırtıcı görünüyor.
Bir filozof olarak insan-dünya-bilgi ilişkisini
sorgulayan Jean-Jacques Rousseau, felsefe tarihinin en etkileyici öznelerinden
biridir. “Philosophia-paideia” özdeşliğini anıtsal nitelikli ‘Emile ya da Eğitim
Üzerine’ başlıklı yapıtında ölümsüzleştiren Rousseau -dünya ve bilgiyle olan
ilişkisi çerçevesinde- insan gerçeğinin ya da insanlık durumunun peşine düşer
sanki.
Rousseau’yu yeniden düşünmek, bizi, insan dünyasının
özeti olan gerilimli ilişkilerin ortasına bir kez daha atar. “Kendisi” olmaya
çalışan özneler için Rousseau bir ‘özgürlük’ limanı gibidir.
Bu çerçevede insanı, insanın gelişimini eğitim
aracılığıyla izlemeye, kavramaya çalışan Rousseau, insan-doğa ya da insan-dünya
ilişkisini en ince ayrıntısına kadar, değişme, ilerleme kategorisinin eşliğinde
araştırmayı dener; felsefi antropoloji kadar, gelişme psikolojisinin de yolunu
açar.
“İnsan doğuştan iyidir” temel önermesiyle her türlü
gerilimi çözümlemeye çalışan Rousseau, sürekli olarak yargıda bulunma yetisinin
önemine değinir ve bu tutumuyla “algı yargısı”, “deney yargısı” ayırımını yapan,
yargı gücünü öne çıkaran Kant’ın yolunu açar; “İdrakin içine giren her şey
duyulardan geldiğinden insanın ilk düşünme yetisi duyumsal bir akıldır;
entelektüel aklın temeli budur: Bizim ilk felsefe hocalarımız ayaklarımız,
ellerimiz, gözlerimizdir” saptamasıyla…
Dünyaya uzanışta duyuların önemini her şeyin üstünde
tutan Rousseau, insanı özellikle, duyulara dayalı yargıda bulunma gücü
bağlamında etkin bir özne olarak değerlendirir: “Duyuları çalıştırmak onları
sadece kullanmak demek değildir, bunlar aracılığıyla doğru biçimde
yargılayabilmek, deyim yerindeyse hissetmeyi öğrenmektir; çünkü biz sadece
öğrendiğimize dokunur, onu görür ve işitiriz.”
* * *
Bunlarla birlikte ‘Emile’de “bilmek”le “yapmak”
arasındaki gerilimli ilişkinin serüvenini de buluruz.
Rousseau’ya göre önemli olan; çocuğa, yetişecek olana
yargılarınızı dayatmak, ezberletmek değil, tam tersine onun kendi yargılarının
oluşmasına ya da kendi yargılarını oluşturmasına yardımcı olmak, bunu gerçekten
sağlamaktır. Elbette yetişecek olana, eğitim süreçlerine etkin olarak ortak
edilecek olana, ‘özne adayı’na yardımcı olmak gerekir. Bu yardımı yapacak olan
da öğretmendir. “Öğretmenlik sanatı, çocuğun dikkatini hiç yararı olmayan
önemsiz şeyler üstünde yoğunlaştırmak değildir, uygar bir toplumun iyi ya da
kötü düzeni hakkında akıl yürütebilerek, yerinde hükümler verebilmesi için onu
bir gün mecbur kalacağı önemli ilişkilere yakınlaştırmaktır. Çocuğun düşünmesini
geliştirirken, onu eğlendirirken yapılan konuşmaların da eksik edilmemesi
gerekir.”
Rousseau’ya göre, “Eğitimin büyük sırrı, bedensel ve
zihinsel alıştırmaların karşılıklı ve yer değiştirerek birbirlerini dinlendirme
işlevi görebilecek bir biçimde düzenlenmelerinde gizlidir.”
* * *
Özetle hakikatin peşine düşmek serüveninde varolanı
tanımanın, anlamanın yolunun varolana ilişkin bir mesafe kazanmaktan geçtiğini
tüm yapıtına yayan Rousseau, insanın özne olma serüvenine ilişkin önemli
saptamalarda bulunur.
Düşünen, entelektüel algılarını geliştirmeye çalışan
insanın, inançlarını mercek altına almasının ve içinde bulunduğu toplumun tüm
kurumlarını gözden geçirmesinin gerekliliği üzerinde durur.
Rousseau da her filozof gibi hakikâtin peşine düşer;
çünkü insan, hakikâtin peşine düştükçe özgürleşecek, özgürlüğünü elde edecektir.
Ona göre duyan, düşünen varlık olarak insan, kendisiyle, başka insanlarla ve
giderek tüm varolanlarla ilişkisinde aşama aşama gerekçelendirme işleminin
içinde, tüm bilgilenme süreçleriyle bağlantısı içinde “kendisi” olacak ve
özgürleşecektir.
Bu güzergâhta Rousseau’ya göre, “Mülkiyet
şeytanı dokunduğu her şeyi zehirlemektedir.”[3]
Rousseau’yu güncel kılan asli özgünlüğü, bireyin “ben”ini
bir inceleme ve yaşama alanı olarak görüp öne çıkarmasındadır. Siyasal ve
toplumsal bir özne olarak bireyin konumunu irdelerken, söz konusu bireyin
“ben”ini de göz ardı etmemiştir.
Arnold Hauser’in belirttiği üzere, “XVIII.
yüzyılın sonunda Rousseau’nun düşüncelerinden etkilenmemiş insan kalmamıştır. Bu
denli büyük bir etki yaratabilmek için, en derin anlamıyla kuşağının temsilcisi
ve sözcüsü olmak gerekmektedir. Rousseau ile, küçük burjuva ve bütün bir yoksul
kitle, ezilenler, kanun kaçakları gibi toplumun geniş bir kesimi edebiyatta ilk
kez ifade edildiler. Aydınlanma devrinin düşünürleri de, sıradan halktan yana
olmakla birlikte, daha çok onların koruyucuları veya arabulucuları
durumundaydılar. Rousseau ise sıradan insanlardan biridir ve onlar arasından ilk
konuşandır (…) Rousseau ilk gerçek devrimcidir.”[4]
Rousseau aynı zamanda XVIII. yüzyılda “Cumhuriyetçi”
istemleri radikal bir biçimde dile getiren ilk düşünürdür. Bu bağlamda da
reformist nitelikli diğer Aydınlanma düşünürlerinden ayrılır. Yani Goethe’nin
dediği gibi, “Voltaire nasıl bir dünyanın sonuysa, Rousseau da bir dünyanın
başlangıcıdır.”
* * *
“İnsan doğası gereği iyidir” saptamasından hareketle
ahlâksal, toplumsal ve siyasal düşüncelere yön veren Rousseau’nun felsefesinde
ahlâk ve siyaset birbirinden ayrılmaz. “Toplumu insanlar aracılığıyla ve
insanları da toplum aracılığıyla incelemek gerekir: Siyaset ve ahlâkı ayrı ayrı
irdelemek isteyenler bunlardan hiçbirini hiçbir zaman anlamayacaklardır” diye
yazar O…
Yine O’na göre “Bütün bilgilerin en önemlisi” ama “en az
ilerlemiş olanı” insan hakkındaki bilgidir. İnsanı tanımak bizi doğrudan doğruya
kötülüğün birinci derecedeki kaynağına, insanlar arasındaki eşitsizliğin
kaynağına götürecektir.
Rousseau, insanı toplumsal bir varlık olarak kabul eder
ama bu bağlamdaki sıra dışılığını da sergiler: “İnsan, kendisine insanlık için
geliştirilen bir ahlâkın gerekli olduğu toplumsal bir varlıktır.”
Ona göre, “Bütün kötülükler insandan değil, kötü
yönetilen insandan gelir.”
* * *
Siyaset felsefecisi ve bir Rousseau uzmanı
olan Robert Derathe’ye göre, ‘Toplum Sözleşmesi’ düşünürün en çok okunan
yapıtlarından biri değildir, ama belki de en çok incelenen yapıtıdır ve sürekli
olarak yeni yorumları yapılmaktadır ki bu, kitabın günümüzde de ne denli güncel
içerikli olduğunu gösterir.[5]
Kitap Fransa’da 1762’de yayımlandığında, dağıtılması
sürekli olarak engellenir ve hatta Cenevre’de yakılmasına karar verilir.
Rousseau bu yapıtında ele aldığı genel istenç, egemenlik ve özgürlük anlayışıyla
her dönemde tartışmalara yol açmıştır. Açıktır ki Rousseau’da ‘liberalizmle
hiçbir ortak yanı olmayan bir özgürlük anlayışı’ vardır. Toplum Sözleşmesi,
devrim sırasında popüler bir kitap olmuştur. Ama 19. yüzyılın liberal
Fransa’sında kitap, liberalizm karşıtı bir ürün olarak değerlendirilmiş ve
şiddetle eleştirilmiştir. Almanya’da ise çalışma, filozofların ilgisini çekmiş,
Kant, Fichte ve Hegel, Toplum Sözleşmesi’ni siyasal felsefenin bir başyapıtı
olarak kabul etmişlerdir. Derathe, kitabın tartışmalara neden olan
argümanlarının izlenmesinin kimi zorlukları içerse de, sergilenen ilkelerin açık
ve seçik olduğunu savunur:
I) “Hiçbir insan başka bir insan üzerinde doğal bir
otoriteye sahip değildir. Dolayısıyla kurumsallaşmış ya da itaat edenlerin
rızası olmadan uygulanan hiçbir otorite meşru olamaz (…)
II) “Siyasal otorite (egemenlik) esasen halktadır.
Başkasına devredilemez ve halk, uygulamasını herhangi birine, bir monarka ya da
temsilcilerine bırakamaz. Özgürlüğünden vazgeçen bir birey dolayısıyla
insanlığından da vazgeçer. Aynı şekilde itaat yoluyla egemenlik uygulamasından
vazgeçen bir halk bu eylemle kendisini yok eder. O zaman artık egemen yoktur,
yönetici de yoktur, efendi ve köleleri vardır sadece (…)
III) “Hükümet ya da devlet yönetimi egemen
güce bağımlı bir güçten başka bir şey değildir ve ona sahip olanların elinde
basit bir görevden başka bir şey değildir. Halk onu isterse başkalarına emanet
edebilir. Ama elinde güç olan hükümet sürekli yasama otoritesinden kurtulmaya
çalışır ve devlet yönetiminde halkın iradesi yerine kendi iradesini koymak
ister. Bunu başarınca da toplumsal anlaşma bozulur, siyasal topluluk dağılır ve
doğal özgürlüklerini elde etmiş olan bütün sade yurttaşlar itaate zorlanırlar
ama mecbur değillerdir.”[6]
Çok yönlü bir düşünür olan Jean-Jacques Rousseau
siyasetten edebiyata, müzikten botaniğe, eğitimden ekonomiye, hukuktan tiyatroya
dek uzanan geniş bir yelpazede eserler vermiş bir Aydınlanma bilgesi ve
savaşçısıdır.
Sivil topluma köktenci eleştiriler getirmesi, eşitlik ve
özgürlük anlayışı, burjuva-yurttaş, erklerin ayrılması, temsili sistem ve
doğrudan demokrasi bağlamında gerçekleştirdiği sorgulamalar ve özellikle siyaset
felsefesi kuramı, siyasal düşünce tarihinde yerinin belirlenmesini
güçleştirmiştir.
Rousseau’yu klasik liberal akımın içinde
sayan araştırmacılar olduğu gibi, onu toplumcu ve ortaklaşmacı düşüncenin
yandaşı olarak gören ve böylelikle Marx’ın yolunu açan bir öncü olarak
tanımlayan uzmanlar da vardır.[7]
Kanımca O’nu “Marx’ın yolunu açan”lardan birisi olarak
nitelemek daha doğru olur.
N
O T L A R
[1]
J.-J.Rousseau, Emile ya da Eğitim Üzerine, Çev: İsmail Yerguz. Say Yay., 2009,
s.369.
[2] Celâl
Üster, “Aydınlanma’nın Romantik Düşünürü”, Cumhuriyet Kitap, No:1004, 14 Mayıs
2009, s.6.
[3]
J.-J.Rousseau, Emile ya da Eğitim Üzerine, Çev: İsmail Yerguz. Say Yay., 2009,
s. 251-262-358-379-628
[4] Arnold
Hauser, Sanatın Toplumsal Tarihi, Remzi Kitabevi.
[5] Robert
Derathe, Toplum Sözleşmesi Üzerine, bkz. Toplum Sözleşmesi ya da Siyaset Hukuku
İlkeleri, J.-J. Rousseau, Bütün Yapıtları, No:2, Say Yay.,
2008.
[6]
J. J. Rousseau, Toplum Sözleşmesi,
1, III, böl X
[7] Mustafa
Hazım Bayka, “Cumhuriyetçi ve Özgürlükçü Bir Filozof, Jean-Jacques Rousseau”,
Cumhuriyet Kitap, No:962, 24 Temmuz 2008, s.4-5.
Print  |