Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

“SANAT VE SANATÇI HAKKINDA”YA KENAR NOTLARI / SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
Sibel ÖZBUDUN&Temel DEMİRER

Sosyalist Mezopotamya

Sanatı, “ihtiyaçlara göre yaratmak” fikri; üzerinde bir hayli kafa yorulması gereken bir “emir-komuta”ya indirgemek anlamı taşır ki, bu da sanatsal yaratıcılığın doğasına aykırıdır.

“Neredeyse hiç,

sanatın başladığı yerdir.”[1]

Sevgili Dost(lar), Kardeş(ler);

Mahpusta kaleme aldığınız 17 sayfalık, “Sanat ve Sanatçı Hakkında” başlıklı el yazması çalışmanızı aldık.

Toplam 178 maddeden oluşan, “Sanat Perspektifi” (1-28. maddeler), “Sanat ve İhtilal” (29-82. maddeler), “Sanat ve Milli Sorun” (83-90. maddeler), “Sanat ve Toplum” (91-144. maddeler), “Sanat ve İşleyişi” (145-166. maddeler), “Sanat ve Kadın” (167-177. maddeler), “Sanat ve Çevre” (178. madde) ara başlıklarından oluşan kapsamlı çalışmanıza ilişkin “eleştirel değerlendirme”mizi istiyorsunuz…

Hep deriz: I) Biz eleştirmen değiliz; II) Mahpusa/ mahpustakine yazmak zor iştir; III) Her konuda fikir beyan edemeyecek kadar sınırlı bilgiye sahip, tek bildiği fazla bir şey bilmediğinden ibaret kişileriz…

Yazacaklarımız bu kapsamda, sıradan bir okuyucunun görüşleri olarak ele alınmalıdır.[2]

I) Sanat/ sanatçı konusunda, sınıfsallık vurgusu elbette gerekli ve vazgeçilemez; ancak dozunu iyi ayarlamak; indirgemeci olmamak ve abartmamak kaydıyla…

Sanat/ sanatçı konusundaki sınıfsallık vurgusuna, “Nihai kertede” kaydının düşülmesi elzemdir.

Doğaldır ki sanat/ sanatçı, siyasetten bağımsız değildir; ama bu doğru saptama, sanat/ sanatçıyı doğrusal olarak siyasete eşitleme yanılgısına düşmemeli yani “sanat=siyaset” yanılgısına düşmemelidir…

Sanat/ sanatçıya ilişkin aktaralım:

“Sanat... insanın tarihi kadar eski hatta daha doğru bir söyleyişle, insanla yaşıt olan uğraş... İlk insandan günümüzün ‘modern’ insanına kadar uzanan, yaşamdan koparılamayan ve hatta yaşamın üretilmesinin en ciddi uğraşı... İnsanlığın yaşama biçimlerini, yaşama bakışını, estetik algılayışını değiştirmiş, her dönemde ve her toplumsal yapıda farklı görünümlerde kendini yeniden üretmiş, yaşamın vazgeçilmez öğesi...

İlk insanın mağara duvarlarına çizdiği figürlerden, yaşamı üretmede kullandığı ritüellerden günümüze uzanan, yaşamın içinden yaşamı yeniden üreten büyük soyutlama... Marx’ın dediği gibi; insanın yaratıcı eylemi, doğanın ve insanın karşılıklı etkileşiminin bir aşaması; bu bağlamda, toplumsal bir karakter taşıyan, yaşamı insanileştiren bir olgu; araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası...

Filozoflar, sanat yapıcıları ve düşünürler ve hatta politikacılar sanatın işlevinin ne olduğuna ve neden yapılması gerektiğine dair yüzyıllardır süren tartışmalar içerisinde. Doğa ve insan varolduğu müddetçe sürecek bu tartışmalar. Kimilerine göre sanat, niteliğinde gerçeği, doğruyu, iyiyi ve güzeli barındırmalı, insana ve topluma faydalı olmalıdır. Kimileri ise, sanatın ne insana ne de topluma herhangi bir faydasının olmasına gerek yoktur derler ve sanatın yalnızca sanat için yapılması gerektiği görüşünü savunurlar. Burjuva sanatçılarının devrimci sanat yapıcılarını sürekli olarak eleştirdikleri nokta burasıdır. Diyorlar ki, sanat kişinin doğayla ve yaşamla kurduğu bireysel yaratıcı eylemidir ve toplumsallık taşıması gerekmez. Sanatçı üretir ve insanın kullanımına sunar, kim ondan ne almak istiyorsa alır, hatta bir şey almasına da gerek yoktur. Peki, gerçek böyle midir? Hayır.

İnsanın yaratıcı eylemi olan sanat da diğer bütün insan üretimleri gibi toplumsallık içerir. Çünkü insan, sanat yapıcısı olmadan önce insandır ve bir toplumsallığın içine doğar ve içine doğduğu, yetiştiği o toplumsallığın ürünü olur. Bilinci o toplumsallık tarafından belirlenir. İnsan, yaşamının bir kesitinde içinde bulunduğu toplumsallığın sorunlarıyla yüz yüze gelir, fark eder ve düşünmeye başlar. İçinde yaşanılan toplumsallığı düşünmeye başlamak, insanın politikayla kurduğu ilk ilişki oluyor.”[3]

“Sanat konuları, maddi dünyadan, onun çatışmalarından ve gelişiminden kaynağını alır. Bağrında göreceliliği ve bağımsızlığı da taşır…

“Sanatsal âlemde keskin çizgiler yoktur. Sanat dallarının iç içe oluşu, bağıntısı, karşılıklı etkileşimi, birbirlerinden beslenmesi kadar her sınıf sanatsal yaratımında, genel insanal olanla sınıfsal olanı içi içe taşır…”[4]

II) “Sanatımız… MLM ideolojisiyle yükselir, Yeni Demokratik Devrim fikriyle yönünü tayin eder.” (5. madde.) “Sanatımız, proleter ideolojisiyle donanmış yaratıcıların ellerinde Yeni Demokratik Devrimin ihtiyaçlarından kopuk, ondan farklı değil, siyasi sorumlulukla onun ihtiyaçlarına göre yaratılır.” (6. madde.)

Sanatı, “ihtiyaçlara göre yaratmak” fikri; üzerinde bir hayli kafa yorulması gereken bir “emir-komuta”ya indirgemek anlamı taşır ki, bu da sanatsal yaratıcılığın doğasına aykırıdır.

“Sanat =(eşittir) devrim ve devrimin ihtiyaçları” biçiminde formüle edilmemeli; bu sanatı siyasete eşitlemek, araçsallaştırmak, görece özerkliğini görmezden gelmektir ki bu, klasik bir yanılgıyı tekrarlamak olur…

Sanat devrimci olmalıdır; bizim sanat/ sanatçıdan isteyeceğimiz tek şey ezilenlerden/ toplumdan yana devrimci olmasıdır…

Karl Marx, “Düşünce ve varlık gerçekten ayrıdır birbirinden, ama aynı zamanda birlik içindedirler”[5] derken, T. W. Adorno’da ekler: “Düşünce nesnenin bir kopyası değildir, tersine nesnenin kendisinden çıkar. Düşünmenin aydınlatıcı yönelimi, mitolojileştirmeden uzaklaşma, bilincin resim özelliğini siler.”[6]

Gerçekten de “Bir düşüncenin bir gerçekliğin resmi olduğunu söyleme, o gerçekliği elde tutma ve böylece sözün gerçekle eşdeğer olması, öncesiz-sonrasız hep burada oluş, yani ezeli-ebedi olma biçimindeki mitsel özelliklerle bir tutulur. Böyle bir tutum, özne ile nesne arasına birincinin diğerini görmesini engelleyen bir duvar çektiği gibi, dahası özneyi etkenlikten çıkarır, üstüne resimler yansıyan edilgen bir ayna durumuna sokar.”[7]

Sanat/ sanatçı hiçbir şeyi “mutlak”/ “resmi” görmez, kabullenmez!

Çünkü “Açık uçlu diyalektik, akla uygun olanın tarihin herhangi bir noktasında tamamlanmış olduğunu kabul etmez, sadece düşünceleri sonuna kadar geliştirmek ve nihai sonuçlarına ulaştırmakla çelişkileri ve gerilimleri giderebileceğini, tarihsel dinamiği sonuca ulaştırabileceğini düşünmez.”[8]

Bu bağlamda T. W. Adorno’nun savı, sanatın tikele, genel içinde sınırlı da olsa belli bir özerklik sağlayabileceğidir. İnsanın ütopyasını, umudunu, düşlerini saklayabileceği bir alandır sanat; hepsi o kadar. Kuşkusuz, bu da az şey değildir. Çünkü sanat, “somut olmayan”ın alanı olarak, genelin tikel üzerindeki egemenliğinin olası en zayıf anını da temsil eder. Bu egemenliğin en zayıf olduğu nokta, umudun yeşereceği en verimli yerdir. Sanat, insanın “yanlış bütün”e karşı en güçlü olduğu alandır. Bu nedenle bu kadar önemlidir; salt sanat olduğu için değil.

Sanat, insanlığın bugünkü toplumun ötesindeki “diğer” toplum için duyduğu özlemin varlığını koruyabileceği son sığınaktır. Özerk olduğu sürece, artık düzen içinde varlığını sürdüremeyen ütopyanın korunup sığındığı son alan olmuştur. Bu anlamda, içinde bulunduğu topluma hem içkin, hem de aşkın eleştiri uygulayabilme konumunu elde eder. Toplumun içinde kalmaya devam ederek içkin eleştiri konumunu, aynı zamanda kendi içinde ütopyayı, “öteki”ni saklı tutarak aşkın eleştiri konumunu garanti etmektedir. İnsanlığın meşru bir ilgi alanı olan gelecekteki mutluluğundaki haklı çıkarının iadesidir. Sanat, Stendhal’in deyişiyle “une promesse de bonheur”, bir mutluluk vaadini sinesinde barındırdığı için sanattır.[9]

Sanatın olumsuzlama olma özelliği, onun toplumsallığının kökenidir. Sanat, içinde varolduğu toplumun toplumsal antitezidir. Sanatın toplumsallığı, ne üretildiği sürecin erdeminden, ne de içeriğinin toplumsal kökenlerinden kaynaklanır. Sanat toplumsaldır; çünkü içinde bulunduğu topluma muhalif bir konumdadır. Onun bu konumu kazanabilmesinin tek koşulu da özerk olabilmesidir.[10] Sanatın özerkliği ise, kapitalizmin gelişmesiyle ve sanat yapıtlarının piyasa koşullarında diğer metalar gibi değişime girmesiyle gündeme gelir. Pre-kapitalist toplumlarda sanatçının sanat üretebilmesi bazı toplumsal kesimlerin doğrudan ekonomik desteğine bağlıdır. Kapitalist toplumda ise bu bağımlılık ilişkisi piyasa dolayımıyla gerçekleştiği için sanatın ve sanatçının özerkliğinden söz edilebilir.

Sanat, toplumsallığını içinde bulunduğu toplumu yansıtarak değil, onun içinde özerkliğini koruyarak ve onu sorgulama potansiyelini canlı tutarak kazanır. Eğer sanat gerçekten bu kadar toplumsal ise, öncelikle sanat ile bilim veya sanat ile siyaset arasında sanatın aleyhine bir hiyerarşi oluşturmak, aynı zamanda sanat sosyolojisi ile estetiği veya sanat kuramını birbirinden ayırmak oldukça zorlaşır. Sanat sosyolojisi bir yandan sanat ve toplum arasındaki ilişkinin sanat yapıtında nasıl kristalleştiğini, diğer yandan da sanat yapıtının algılanmasını belirleyen dağıtım ve kontrol mekanizmalarını araştırır.

III) “Sanatımız sınıflar üstü faydacılığı reddeder.” (12. madde.); “Sanatımız hiçbir koşulda tarafsız davranmaz.” (14. madde.); “Sanatımız insan merkezlidir.” (16. madde.) vd’leri diyorsunuz…

Bunlarda “genel olarak” itiraz edilecek bir şey yok; ancak “Sanatımız, kelimenin gerçek anlamıyla aydınlarımızın ürünleridir.” (20. madde) derken ne kastediyorsunuz?

Eğer “Sanatçılar aydındır” veya “Aydınlar sanatçıdır” diyorsanız doğru değil; her sanatçı aydın olmayabilir; her aydının da sanatçı olması gerekmediği gibi…

IV) “Sanatımız, siyaset ile sanatın birliği, içerik ile biçimin birliği, devrimci siyasi içerik ile mümkün olan en yetkin sanat biçiminin birliği gözetilerek yaratılır.” (32. madde) saptamanız; ifade ettiklerinizin somut anlamını buharlaştıran bir genellemeciliğin topyekûnlüğünden/ toptancılığından muzdarip…

Bir soru(n), böylesine genellendiğinde “anlamı”nı da yitirip, anlamsızlaşabilir!

“Nasıl” mı?

“Mümkün olan en yetkin sanat biçiminin birliği” deniyor; bu “ne”, “nasıl” yapılır?

Veya “Sanatımız, tarihsel örneklerle, reformistlerin en nihayetinde gericilerin güçlenmesine, onların kokuşmuş damarlarına taze kan olduğunu açık seçik anlatır.” (52. madde) deyişindeki saptama örneğin bir heykelde, resimde yani plastik sanatta nasıl mümkün olur?

V) “Sanatımız sınıflı toplum gerçeğinin bir yansısı olarak proletarya partisi içinde iki çizgi mücadelesinin varolacağını bilen sanatçılarımız tarafından üretilir. Sanatçımız bu konuda da verimli ürünlerini proletarya partisinin aktif unsurlarına sunar.” (58. madde) saptamasına katılmıyoruz.

Sanatçının, illa partili olması gerekmez; partisiz sosyalist sanatçı da vardır; olacaktır…

Bu konuda sosyalistlerin, dilek ve temennileri dışında bir dayatmaları söz konusu olmaz; kesinlikle de olmamalıdır!

“Sanatın amacı daha güzel, daha mutlu bir dünya yaratmak değilse nedir ki!” diyen Zeynep Oral, bir yanıyla sanatçının görevini de ifade etmiş olur…

Ancak bununla sınırlı da değil!

“Sanatçı” deyince bir an anımsayın: Tevfik Fikret, Aşiyan’a çekilmeyip, batmakta olan imparatorluktan ya da yabancılardan çıkarlar peşinde koşsa, yazdığı şiirlerin inandırıcılığı kalır mıydı?

Nâzım Hikmet, yıllarını cezaevlerinde geçirirken, bir gün olsun düşüncelerinde ve davranışlarında bir bulanma, yalpalanma görüldü mü?

Aziz Nesin, canına göz dikenler karşısında doğru bildiklerini söylemekten vazgeçti mi?

Memet Fuat, “Aç Kalmalı Sanatçı Ölmeli” demişti: “Aç kalmıyorsa, ölmüyorsa, kendisini istemeyenlerin, kendisine yer göstermeyenlerin çevresinde dönenip sıkışacak bir yer arıyor demektir. Pazarlık ediyor, anlaşıyor demektir. Uşak isteyen politikaların, ölüm kalım savaşına girişmiş tepeden tırnağa yalana boğulmuş politikaların, erdemsizliği erdem diye öne süren, insanları insanlara, ulusları uluslara düşman eden politikaların arasında... En güzel, en yüce düşüncelerin, ülkülerin ticaretini yapan, kârını bölüşen insanların, insancıkların, insanımsıların arasında...

Sanatçı aç kalmalı, ölmeli.

Ondan ötesi anlaşmalar, kollamalar, kalleşlikler...”

Ancak neo-liberal saldırının devreye soktuğu post-modern zırva ile “Modernizmin manevi ızdırap ve öfke yüklü çilekeş sanatçısı yerini lakayt, sorumsuz liberal sanatçı tipine bıraktı…” vurgusuyla İlyaz Bingül ekliyor:

“Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından, ‘neo-liberalizm’ olarak adlandırılan kapitalizmin küresel çapta güçlenmesi sanat dünyasının da karakterini değiştirmiştir. Neo-liberal ekonomik sistemde, ABD başta olmak üzere çalışma ilişkileri de değişim sürecine girdi; en büyük kârlar artık sanayide değil, hizmet, bilgi-işlem, tıp, hukuk, eğitim, reklam, sinema ve tabii ki finans sektörlerinde elde edilmeye başlandı, sanayinin emek-yoğun çalışma ve yaşama ilişkileri yerini bilgi-yoğun çalışma ve yaşama ilişkilerine bırakıyor.

1989 yılı ve sonrasında yaşanan küresel olaylar (Sovyetler Birliği’nin dağılması, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi, küresel ticari antlaşmalar, Çin’in kısmen kapitalist bir ekonomiye yönelmesi, yeni Ortadoğu düzeni projeleri, demokrasinin gereği kimi katliamlar vb.) sanat dünyasının karakterini de değiştirdi. 1945-1970’lerde ‘altın çağ’ını yaşayan kapitalizm on yıllık bir duralamanın ardından, ABD ve İngiltere başta olmak üzere, Türkiye’nin de dahil olacağı, 1980’lerin başından itibaren sanat dünyası süratle bu yeniden yapılanmanın sürecine girdi. Dünyanın dört bir yanını sanat etkinlikleri sardı; farklı ulusal, etnik kültürel kimlikler taşıyan ve Batı’nın göz ardı ettiği pek çok sanatçı ticari başarı kazandı. Sanat eseri fiyatları ve hacmi, hisse senedi piyasasıyla at başı gitmeye başladı: Finans merkezleri aynı zamanda en önemli sanat satış merkezi oldu. Sanat piyasası aynı zamanda sanat eserlerinin yatırım, vergiden kaçırma ve kara para aklama gibi çeşitli amaçlar için kullanıldığı ikincil bir spekülasyon piyasasıdır. Japonya’daki alıcılar, gayrı menkul kârlarına konan vergilerden kaçınmak için sanat eseri alıyorlar.

Özel şirketlerin sponsorluğu ve kamu fonlarına bağımlı gerçekleşen sanatsal etkinlikler, şirketlerin sanata müdahil olması, hatta sanat yapıcı olması sanatçıları kendi kökeninden koparır-kopukturlar.

Sanatsal bir etkinlik olarak bienaller, festivaller ve onların sanatçıları yeni dünya düzeninde yeni ekonomik ve politik güçlerinin kültürel düzeyde hegemonyasına hizmet ediyor. Örneğin İstanbul Bienali; Türkiye’yi yöneten ve çekip çevirenlerin AB üyeliğine girmek için gerekli olan seküler ve neo-liberal standartlara uyum sağlandığının bir garantisini sergiliyor, arzuluyor…

Ürkütücü olan, sanatın neo-liberalizmin propagandasını yapması değil, neo-liberalizmin inşasında rol ve işlev üstlenmesi. Bu neo-liberal küreselleşme sanat dünyasını şirket enternasyonalizmini benimseyecek şekilde dönüştürmüştür.”[11]

VI) “Sanatçımız, proletarya partisini kutsallaştırmayıp…” (64. madde) ifadesindeki üzere sanat/ sanatçı için “kutsal” ve eleştirilip itiraz edilmeyecek, karşı çıkılmayacak hiçbir şey yoktur. Bu nedenle sanat/ sanatçı emir-komuta kapsamındaki bir kontrol mekanizmasının parçası olarak algılanıp sunulmamalıdır.

VII) “Sanatımız, DHD mücadelesine odaklanmış belirli planlara yoğunlaşarak üretilir. Sanatçılarımızın geliştirdiği çalışma planları herhangi bir plan olmayıp proletarya partisinin programına göre strateji ve taktiğine uygundur…” (65. madde) saptamasına dair söyleyebileceğimiz tek şey şu: Sanat/ sanatçı planlanamaz!

Bir şey daha: “Sanatımız, geniş halk kitlelerini örgütlemeden onların önderi olunamayacağını bilen sanatçılarımızca üretilir…” (73. madde) belirlemesine gelince; “örgütçü sanatçı” olabilir; ancak sanatçının “örgütçü” olması zorunlu değildir; yani “örgütçü” olmayan sanatçı da olabilir…

VIII) Kültür bahsine gelince: “Sanatımız, yaratmak istediğimiz Yeni Demokratik Kültürün gelişimini, bu kültüre öncü olan komünistlerin kültürel gelişimini de her an takip eder. Kültürümüzün gelişmesi için kolektif çabayı örgütlemeye çalışırken, kültürümüzde görülebilecek gerilemelere gecikmeden müdahale eder.” (61. madde) ifadesi, “kültür”ü, dar bir “öncü” kadronun dilediği gibi biçimlendirebileceği, dönüştürebileceği bir alan olarak tahayyül etme yanılgısından malûldür.

Evet, kültür hiç kuşkusuz ki taşıyıcılığını, yorumlanışını, aktarıcılığını ve dönüştürücülüğünü insanların yaptığı bir birikimdir, ama aynı zamanda dar bir kadronun hiçbir zaman tam anlamıyla nüfuz edip dilediğince dönüştürmeyi başaramayacağı, çok boyutlu ve tarihsel bir birikimdir. Bu önermede sanata ayrıca “kültürel değişime öncü komünistlerin kültürel gelişimini” (hem de “her an”) takip etme misyonunun biçilmesi, sanata aşırı ve altından kalkamayacağı bir misyon biçmek gibi gözüküyor.

IX) “Sanatımızın, çeşitli ulus ve milliyetlerden ezilenleri emekçi halkımızın, ezen sömürücü egemenlerine karşı verdiği mücadelede… MLM ile yoğurur, estetik kimyasını tutturur ve onu halka sunarak siyasi bilinci geliştirir…” (91. madde.)

Veya “Sanatımız, sanatçımızın duygu ve düşünceleriyle, halkın duygu ve düşüncelerinin birbiriyle kaynaştığı eserlerdir…” (116. madde.)

Ya da “Sanatımız, proleter bilinci gelişkin… çelik disiplinlerini, düşmana olan öfkelerini, yılmazlıklarını, gerçeklere dayanılarak anlatılır…” (121. madde.)

Vb’leri… Vd’leri… Sözü edilen “Sanatçı” mı Bolşevik Parti üyesi mi; veya “Sanat” mı Bolşevik Partisi mi? Karıştırılan galiba bu(nlar)…

X) “Sanatımız, kendi alanındaki çalışmalarını, proletarya partisinin belirli bir dönem için belirlediği görevlere bağlar” (139. madde) mı? Hayır!

Sanat ile sanatçının eşgüdüm hâlinde olduğu/ olacağı “Merkez Komitesi” olmaz/ olamaz!

“Militan sanatçı” (143. madde) vurgusuna gelince; şart değil! Örneğin Gorki, militan falan değildi…

XI) “Sanatımız, temel aldığı devrimci demokratik gerçekçilikle” (145. madde) ifadesindeki “devrimci demokratik gerçekçilik” belirlemesi örtük; açık açık “sosyalist gerçekçilik” demek en doğrusu ve dolayımsızı…

XII) “Sanatımız, yoz akımlara, beden ve ruh sağlığını olumsuz etkileyen…” (160. madde), “Sanatımız, bağımlılık yapan ilaç, uyuşturucu… maddelerin zararları konusunda geniş kitleleri uyarır…” (161. madde) türünden ayrıntılar gereksiz…

XIII) “Kadın” başlığı altında söylediklerinize -ana hatlarıyla- katılmamak mümkün değil; ama yaşamın bu alanında gerçekleştirmeyi istediğiniz tüm dönüşümleri madde madde sanatın sırtına yüklemek? “Sanat ve Kadın” başlığı altında 11 madde sıralamak yerine, “Sanatımız, üzerlerindeki sınıfsal, cinsel ve ulusal baskıların kaldırılması ve onların üretimci-emekçi insanlar olarak özgürleşme mücadelelerinde kadınların yanında yer alır” gibi bir ifadeyle yetinmemek neden?

Başka bir deyişle, ayrıntılarla uğraşmak yerine kapitalist “Kültür Endüstrisi”ne karşı topyekûn tavır almak; sanat/ sanatçıdan bunu istemek, beklemek gerek…

Sürdürülemez kapitalizmin yabancılaştırıcılığıyla “Modern insan kendi ürettiklerinin kölesi durumunda”yken;[12] Adorno ile Horkheimer’a göre, Kültür Endüstrisi çağında düzen, bedenleri serbest bırakır ve ruhlara saldırır. Artık düzen “benim gibi düşün ya da yok ol” demek yerine “Benim gibi düşünmemekte serbestsin. Yaşamını ve tüm sana ait olanları da koruyabilirsin. Ancak o andan itibaren aramızda bir yabancısın” demektedir.

Bu düşünce ile Adorno ve Horkheimer, çağdaşları başka bir filozofun, varoluşçu Heidegger’in şu sözlerinde dile gelen görüşü paylaşmış olurlar:

“İnsanın günlük yaşam olanakları ötekilerin koyduğu ölçülerce yönetilir. Bu ötekiler belirli ötekiler değildir. Her öteki bütün ötekilerin yerine geçebilir. (...) Ötekilerin kimliği, ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisi ne bazı kimseler ne de hepsinin toplamıdır. Onların kimliği ‘kimsesizlik’ ya da ‘herkes’tir.”[13]

Kültür Endüstrisi çağında birey bir yanılsamadır. Ancak bunun tek nedeni üretim araçlarının standartlaşması değildir. Bireye yalnız ve yalnızca genel ile mutlak özdeşleşmesini sorgulamadığı koşulunda tahammül edilmektedir. Birey artık sahte-bireydir. Birey, birey gibi görünendir. Modern birey, sürekli yeniden üretilen bir üründür. Benjamin’in sanat yapıtı için vurguladığı “halenin kaybolması” nitelemesi aslında modern birey için de geçerlidir. İnsanın da halesi yoktur artık.[14]

Evet, burası çok önemlidir…

Çünkü karşımızda başkaldıran bireyi ve onunla varolan toplumsallaşmayı yok eden, “made in capitalism” patentli “satılık sanat/ sanatçı” gerçeği söz konusudur!

Örneğin “Müzeler, bienaller, sinema ve konser salonları şirketlerin logolarıyla donandı; kültürel alanda sermayenin denetimini 2009’da daha çok hissettik”[15] diyor Yeşim Dinçer haklı olarak…

Julian Stallabras da, ‘Sanat A.Ş.’ başlıklı yapıtında “YDD’de Sanat” konusuyla bağıntılı olarak “çağdaş sanat ve bienalleri” irdelerken, bunu gözler önüne serer…

1980’li yılların sonuna doğru; Stallabras’ın, “dizginsiz kapitalizm” dediği “neo-liberalizm”in ekonomik mantığıyla örtüşen bu dönemde ABD’nin sanat için ayırdığı fonlar üst düzeylere taşınır, çeşitlilik, farklılık ve melezlik çağdaşlığın ölçütleri olmaya başlar.

Konuya ilişkin şu saptama ilginçtir: “Moby Dick’in Kaptan Ahab’ı beyaz balinaya ne kadar bağımlıysa, sanat dünyası da ekonomiye o kadar ‘göbekten bağlı’dır artık.”[16]

Evet, Philip Morris’in kehaneti doğrulanmıştır: “Bir şirketi büyük yapan sanattır”![17]

Ulaşılan nokta budur!

Örneğin ‘Zaman’ gazetesinde İskender Pala’nın, “Ülkemizin kabuk değiştirerek gelişmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. Hepimiz, üzerimize düşeni yapmaktan sorumluyuz…

Yeniden bir Türk burjuvazisi aranıyor. Sanata destek verecek burjuvalar aranıyor. Velhasıl kendini dönüştürecek bir sağ ayak aranıyor!”[18] deyişi…

Ya da dört kadın Hırvat küratörün, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ sorusundan hareketle politik söylemi odağına yerleştirdiği Koç Holding sponsorluğundaki İstanbul Bienali’yle kültürün özelleştirilmesi…

Bienalin başlığı burjuva ve kapitalist sınıf için her zaman tehlikeli olması gereken ‘İnsan Neyle Yaşar?’ sorusuydu ama bienal Brecht’i bir dekor olarak kullanmaktan öteye gitmiyor, ya da Koç Holding bu bienali kendisi için bir tehdit unsuru olarak görmüyordu!

Veya Doğan Hızlan’ın, “Alışveriş merkezlerinin sanata yararı var mı?” sorusunu, “Alışveriş merkezlerinin sanata yönelik işlevini daha fazla geliştirmesini dilerim” diye yanıtladığı “mantık(sızlık)”!

Yapayla gerçek arasındaki kavga; popüler kültür ve piyasacı anlayışa karşı başkaldırmayı; yani sanat ve sanatçının piyasalaştırılmasına karşı başkaldırıyı “olmazsa olmaz” kılıyor!

Görmüyor olamazsınız; kapitalizmin “kültür endüstrisi”yle popüler kültür veya başka deyişle piyasacı sanat anlayışı yaşamdaki güzelliği ortadan kaldırdığı gibi, sanatsal estetiği de yok ediyor. Debdebeli yapay güzellikler yaşamdaki gerçek güzellikleri gizliyor, çirkinlikleri güzellik diye sunuyor. Sanatta paranın saltanatının getirdiği estetik yıkımdır bu…

Bununla birlikte Robert C. Morgan’ın, “Araçların yarattığı sanallıkta gerçeklik tespit edilemez, yani gösterenler sadece kendilerine referans verdikçe ve hızla çoğaldıkça simülasyona ulaşılır” dediği koordinatlarda, “Sanatçının durumuna gelince, Morgan’a göre önce kendi olmalıdır; ‘Sanatçı iktidarın karşısında olandır her zaman’. Sanatçı her zaman, her türlü sınırların ötesinde hareket etmelidir. Sanatçının, etik rolünü unutmadan, pozisyon alma gerekliliği vardır. ‘Sanatçı için en büyük edim sanatçı olmamaktır’…”[19]

Evet, artık piyasanın önerdiği/ dayattığı bağlamda “Sanat, sanat olmayı reddetmelidir!

Öyle bir noktaya geldik ki, artık sanat sanat olmamaya yönelmeli, bu da şimdi yürürlükte olan estetik anlayışlardan kaçınmakla mümkün olacağına göre sanatın değillemesi (şimdiki sanat sanatın simülakrı/taklidi daha çok) olmalı. Şimdi post-modern sanat diyorlar, işte sanat post-modern olmayı reddedecek, sanat işi olmayı reddedip yeniden hâleli sanat eseri olmanın yollarını arayacaktır.”[20]

XII) Özetle diyeceğimiz şu: “Siyasi bir bildirge” bu…

Yani bir “Manifesto”yu andıran çalışmanın tekrarı çok; yer yer de gereksiz...

Sanat/ sanatçıya gereğinden fazla önem atfedip, mistifiye edilirken; “sınıf” vurgusunda abartılar öne çıkıyor…

Ve sanat, dolayımsız, çırılçıplak bir tarzda “araçsallaştırılıyor”. Öyle ki, Deklarasyon’un bütününde, her bir “sanat” sözcüğü “parti” sözcüğüyle ikame edilebilir ve “Sanat Manifestosu” salt bu değişiklikle bir “Siyasal Manifesto”ya dönüştürülebilir…

“Abartı” ve araçsallaştırma, bazen “israf” olurken, anlamın da yitirilmesine kapı açar…

Kanımca sanat/ sanatçıyı “Negatif Diyalektik”le ele alıp irdelemek daha ilerletici olur…

“Negatif Diyalektik” der T. W. Adorno; yani “O, önceden bir hareket noktasına takılıp kalmaz. Hareket noktasının kaçınılmaz yetersizliği, düşündüğü şeydeki kendi kusuru, diyalektiğe düşünceler sunar.”[21]

Çünkü ve nihayetinde “Sanat… araca indirgenemeyen, çıkarsız bir özgürlük alanıdır.”[22]

 

N O T L A R

[1] Tolstoy.

[2] Bu konuda elbette yazıp çizdiğimiz şeyler oldu; bazılarını zikretmeden geçmeyelim: I) Temel Demirer, “Piyasa’nın ‘Sanatı’ ve ‘Romanı’!!!!!!”, Güney Dergisi, No:25, Temmuz-Ağustos-Eylül 2003… II) Temel Demirer, “Ne Olduğumuzu ve Unuttuğumuzu Anımsamak İçin Sanat Yeniden...”, Damar Dergisi, No:154, Ocak 2004… III) Temel Demirer, “… ‘Piyasa’nın Değil; İnsan(lık)ın Yasaları...”, Eski Dergisi, No:28, Şubat 2004… IV) Temel Demirer, “Vaftiz Babalarının Sanat-Kültür Endüstrisi”, Eski Dergisi, No:33-34, Temmuz-Ağustos 2004… V) Temel Demirer, “Ekmekten Çok Onura Muhtacız...”, Eski Dergisi, No:29, Mart 2004… VI) Temel Demirer, “Sanat (mı?)...”, Bakış Gazetesi, Yıl:1, No:11, 13 Ekim 2005… VII) Temel Demirer, “Sanat ve Sanatçı: ‘Ne’, ‘Nasıl’ ve ‘Niçin’? (Veya Toplumcu Duyarlılık ve Sorumluluk)”, Yeni Kapı Dergisi, No:7, Ekim 2007… VIII) Temel Demirer, “… ‘Sanatta Star Sistemi’ ve Yazmak”, Güney Dergisi, No:40, Nisan-Mayıs-Haziran 2007… IX) Temel Demirer, “… ‘İktidarın Muhalif Görünümlü Sözcülüğü’ (mü?)”, Deliler Teknesi, No:6, Kasım-Aralık 2007… X) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Sanat, Piyasa, Popüler Kültür ve İnsan(lık)”, Esmer Dergisi, No:39, Mayıs 2008... XI) Temel Demirer, “Aşk ve Sanat”, Esmer, No:53/7, Temmuz-Ağustos 2009; Yeni Kapı Dergisi, Temmuz 2009; Atak, Yıl:11, No:88 (91), Ocak 2010… XII) Temel Demirer, “Satılık ‘Sanat’ (Sevicileri)!”, Çoban Ateşi, Yıl:3, No:114, 17 Aralık 2009; Çoban Ateşi, Yıl:3, No:115, 24 Aralık 2009… XIII) Temel Demirer, “Bienal mi? ‘Her Suçlu Bir Burjuva, Her Burjuva Bir Suçludur’!”, Devrimci Demokrasi, Yıl:8, No:162, 2-16 Ekim 2009; İnsancıl Dergisi, Yıl:20, No:232, Kasım 2009… XIV) Sibel Özbudun, “Kültüralizm Üzerine Notlar”, İnsancıl Dergisi, Yıl:17, No:2007/03, Mart 2007… XV) Sibel Özbudun, “… ‘Devrim’ ve ‘Kültür’ Üzerine Çerçeve Düşünceler”, Evrensel Kültür, No:197, Mayıs 2008; Esmer Dergisi, No:40, Haziran 2008... XVI) Sibel Özbudun, “Popüler Kültür Üzerine”, Atak Dergisi, Yıl:10, No:85 (88), Ekim 2009; Atak, Yıl:10, No:86 (89), Kasım 2009; Odak, No:2009/3 (SN:31), Kasım 2009; Eylül, Yıl:1, No:2, Kasım-Aralık 2009…

[3] Hakan Soydemir, “… ‘Sanat’a Dair…”, Tavır, 2010/ 01, No:93, Ocak 2010, s.23.

[4] “Sanat ve Sınıf”, Eylül, Yıl:1, No:2, Kasım-Aralık 2009, s.3-4.

[5] Karl Marx’tan aktaran Orhan Koçak, “Horkheimer ve Frankfurt Okulu”, Akıl Tutulması, (Max Horkheimer, Metis Yay., 1990) için önsöz, s.19.

[6] T. W. Adorno’dan aktaran Ö. Naci Soykan, Müziksel Dünya Ütopyasında Adorno ile Bir Yolculuk, Ara Yay., 1991, s.43.

[7] Ö. Naci Soykan, Müziksel Dünya Ütopyasında Adorno ile Bir Yolculuk, Ara Yay., 1991, s.43.

[8] Max Horkheimer’dan aktaran Orhan Koçak, “Horkheimer ve Frankfurt Okulu”, Akıl Tutulması, Metis Yay., 1990, s.36.

[9] Martin Jay, Diyalektik İmgelem, çev: Ünsal Oskay, Ara Yay., 1989, s.259.

[10] T. W. Adorno, Theorie Esthetique, Klincksieck, Paris, 1989, s. 287.

[11] İlyaz Bingül, “Sanat(çı)lar, Felsefe(ci)ler Neyle Yaşar?”, Birgün, 9 Kasım 2009, s.14.

[12] T.W. Adorno & Max Horkheimer, Dialectic of Enlightenment, Verso, 1989, s.121.

[13] Martin Heidegger, “Günlük İnsan ve ‘Onlar’ Alanı”, çev: Akın Etan, Çağdaş Felsefe (Bedia Akarsu, MEB, İstanbul, 1979), s. 232-233.

[14] T.W. Adorno & Max Horkheimer, Dialectic of Enlightenment, Verso, 1989, s.154.

[15] Yeşim Dinçer, “Kültür ve Sanat 2009’da Servet ve Güçle Kucaklaştı”, Ekmek&Özgürlük, No:5, Ocak 2010, s.38.

[16] Julian Stallabrass, Sanat A.Ş., Çev: Esin Soğancılar, İletişim Yay., 2009, s.29.

[17] Julian Stallabrass, Sanat A.Ş., Çev: Esin Soğancılar, İletişim Yay., 2009, s.151.

[18] İskender Pala, “Para-Sanat İlişkisi”, Zaman, 24 Kasım 2009, s.21.

[19] Fırat Arapoğlu, “Robert C. Morgan: Sanatı Yeniden Keşfedebilir miyiz?”, Birgün, 16 Aralık 2009, s.15.

[20] Osman Çakmakçı, “Sanat; Kendisi Çalıp Kendisi Oynayan Soytarı!”, Birgün Pazar, 17 Kasım 2009, s.15.

[21] T. W. Adorno’dan aktaran Ö. Naci Soykan, Müziksel Dünya Ütopyasında Adorno ile Bir Yolculuk, Ara Yay., 1991, s.24.

[22] Ali Şimşek, “Sanat mı, Zanaat mı?”, Birgün, 15 Ocak 2010, s.15.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006