Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

ÖZGÜRLÜK, SOSYALİZM VE GENÇLİK / T.Atmaca
T.Atmaca

Sosyalist Mezopotamya

Gençliğin Kürdistan ve Türkiye devrimci mücadelesi içerisinde önemli bir rol oynadığını. Ve Bunun böyle olduğunu mevcut sistem de bildiği için gençliği kontrol altında tutmak için her yola başvurmuştur/vurmaktadır.

Giriş

Temeli ücretli kölelik sistemi olan ve tarih sahnesine sınıflı toplumların sonucu olarak çıkan kapitalist toplumda, sömürülen sınıfların gençliği sömürü sisteminin tüm baskı ve acılarına hedef olmuştur. Kapitalist toplumun egemen sınıfı burjuvazi, emekçi sınıfların gençliğine daima taze ve ucuz işgücü gözüyle bakmış, varlığını belirleyen kâr hırsını tatmin etmenin bir aracı olarak görmüştür. Gençliğe bu temelde yaklaşan burjuvazi, onu daha fazla sömürmenin yol ve yöntemlerini bulup geliştirmiş, mevcut sömürücü düzenini gençliğe bir kadermiş gibi kabul ettirmeye çalışmıştır. Burjuvazinin tüm çabası, gençliği kendi düzeninin uysal köleleri haline getirmek, onu düzenin sınırları içinde tutmaktır. Bunun için mevcut sistem her yolu deneyerek, gençliğin geleceğe yönelik istemlerini bu sistemin sınırları içinde tutmaya ve geleceğini karartmaya çalışmıştır.

Ne var ki, mevcut kapitalist sistemin bağrındaki temel çelişkiler gençliği artan bir şekilde etkilemeye ve mevcut düzene karşı tavır içine sokmaya devam etti/ediyor. Milyonlarca genç, mevcut kapitalist sistemin geleceklerini nasıl kararttığını kendi yaşamlarında gördü, daha iyi bir gelecek için mevcut düzene karşı mücadelenin gerekliliğini kavradı, kavramaya devam ediyor. Toplumun sorunlarına duyarlılık, fedakârlık, ataklık vb. gençliğin yapısal özellikleri, daha iyi bir gelecek için mücadele bilinciyle birleşince gençlik ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinde önemli bir güç olarak yerini aldı, almaya devam ediyor.

Mevcut kapitalist toplumun temel sınıflarından biri olan işçi sınıfı saflarına, her geçen gün binlerce genç katılmaktadır. Teknolojinin gelişimi, çocuk ve kadın işgücünün sanayide kullanım alanını genişletirken, ucuz işgücü peşindeki burjuvazinin iştahını kabartmaktadır. Artan nüfus, işçi sınıfı saflarını genç işçilerle besleyen bir diğer etkendir. Gençliğin ucuz ve taze işgücü durumunda olması, temel hareket dürtüsü “daha çok kâr” olan burjuvazinin gençliğe “ilgi”sini arttırmaktadır. Genç işçiler, çoğunlukla en temel haklardan yoksun olarak ağır çalışma koşulları altında çalıştırılır ve böylece sömürünün en şiddetlisini sırtlarında hissederler. Genelde tüm emekçilerin, özelde genç işçilerin sendika, sosyal güvenlik vb. haklardan yoksun olarak asgari ücretin bile altında çalıştırılmaları, kapitalistlerin genç kuşaklara yönelmesinin, onları bitmez tükenmez kâr hırsının tatmin aracı olarak görmesinin temelini oluşturuyor. Gençlik genel anlamda bu sorunlarla karşı karşıya iken, özel olarak Kürt/Kürdistan gençliği, inkâr, imha ve asimilasyon üzerine kurulmuş TC Devleti’nin tüm baskı ve zulüm politikalarıyla karşı karşıya. Kendi ana dilinde eğitim hakkı dahi olmayan Kürt/Kürdistan gençliği, ulusal mücadelede dün olduğu gibi bugün de yerini almaya devam ediyor. Ve TC’nin halkımıza karşı mevcut politikalarından en fazla etkilenen gençlik olmuştur/oluyor.

Gençlik deyince, bir nesnel ölçüt olarak ilk akla gelen, belirli bir yaş dilimini oluşturan toplumsal kategoridir. Ancak bu basit yaklaşım, bir sosyal kesit söz konusu olduğunda hiçbir anlam ifade etmez. Sadece bir görüngü olarak kalır. Bir sosyal kesit her şeyden önce, toplumun diğer kesitlerinden belirgin ve karakteristik farklı özelliklere sahip olması ve ortak istemler etrafında davranış birliği göstermesiyle ayrılabilir. Bu durum göz ardı edildiğinde her yaş grubunu bir sosyal kesit olarak nitelendirmek gerekir ki, bu imkânsızdır. Kendi çıkarları için gerçekleri çarpıtmayı görev bilen mevcut sistem ya da egemenler dışında kimse böyle bir şeye ihtiyaç duymaz/duymamıştır. Aristo’dan günümüze kadar, idealist felsefenin temsilcileri gençliğin bu yönüyle hemen hemen hiç ilgilenmemişlerdir. Dün mantık neyse bugün de aynıdır. Nasıl ki Aristo, gençliği “…ölçüt tanımamak, ihtirasla hareket etmek, her şeyde aşırılığa kaçmak” şeklinde bir “hal” olarak tanımlamışsa, Hegel de farklı bir yaklaşımda bulunmayarak gençliği, “gerçekler karşısında hoşnutsuzluk ve aşamalar yapmak için hayalcilik” ‘hal’i olarak tanımlamıştır. Her iki tanıma göre gençlik, erdemli olmayan, gerçekçi olmayan olumsuz bir ruh halidir. Kuşkusuz gençlik, onu toplumun diğer kesimlerinden ayıran bazı davranış özellikleri gösterir. Ama atılganlık, cesaret, dinamizm, yaratıcılık, yeniliğe açık olmak vb. olarak nitelendirebileceğimiz bu özellikler, hiç de iddia edildiği gibi olumsuz şeyler değildir. Toplumun ve insanlığın daha iyiye, daha güzele doğru gitmesinden yana olan hiç kimse bu özellikleri birer kötülük olarak göremez. Aksine bu uğurda değerlendirilmesi gereken önemli bir dinamik olarak kavrar. Ancak toplumun gelişmesinden/değişmesinden çıkarları zarar görecek olanlar için durum farklıdır. Onlar, mevcut sistemlerini korumak için gençliğe cephe alarak, onun bu özelliklerini yok edilmesi gereken birer kötülük olarak görürler. İşte bu nedenle salt günümüzde değil, sömürünün ortaya çıktığı ve egemen olduğu bütün sınıflı toplumlarda gençlik, egemen sınıflar ve kendi çıkarını onlara hizmet etmekte gören sosyal bilimciler tarafından dün olduğu gibi bugün de sosyal bir problem olarak ilan edilmiştir/edilmektedir. Özellikle üzerinde yaşadığımız coğrafyada ve ulusal sorunu çözümlenmemiş ender halklardan biri olarak gençliğimiz her türlü baskı ve zulümle birlikte “bölücü”, “vatan haini” olmakla özdeş tutulmaktadır. Dün olduğu gibi bugün de bu yaklaşım devam etmektedir. Bugün içen söyleyeceklerimize geçmeden önce kısa bir arka değerlendirme yapmak gerekiyor.

****

Tarihin her döneminde sınıflara ve halklara bilinç dışarıdan götürülür. Bir grup “azınlık” teori oluşturup, dışarıdan bunu halka ve sınıfa taşır, ona mal etmekle uğraşır. Bu durum ister ilerici, ister gerici sınıflar için olsun, her iki durum için de geçerlidir. Bilinçli ve örgütlü bir “azınlık” oluşturamayan halklar veya sınıflar, ekonomik ve politik amaçlarını gerçekleştiremezler.

İşte, 1970’li yıllarda sosyalist, devrimci, yurtsever düşüncelerin oluşmasında ve ülkeye, halka, gençliğe taşınmasında, pratik ve örgütsel mücadelede esas yükü böylesi bir “azınlık” önderliğinde gençlik omuzlamıştır. Bu anlamıyla bugün de gençliğin çok önemli, hatta tarihsel bir rolü vardır. Kuşkusuz bugünün gençliği 70’li yılların gençliği değil, o zamandan bugüne çok şey değişti. Bu her açıdan böyledir. Dünyada yaşanan gelişmeler ve değişim en çok gençliği etkiledi. Kürdistan gençliği de hem dünyadaki gelişme ve değişimlerden hem ülkemiz Kürdistan’da meydana gelen değişim ve gelişmelerden etkilendi. Bu gelişim ve değişimleri ve bunların gençlik yapısına etkilerini kavramadan bugünün gençliğini de, komünist, sosyalist, devrimci, yurtsever görevlerini de kavramak olanaklı değildir.

Bugün Kürt/Kürdistan gençliğini ekonomik, toplumsal, politik, ideolojik ve kültürel açıdan değerlendirmemiz, içinde bulunduğu koşulları ve bir toplumsal kategori olarak durumunu ve bu durumun nasıl oluştuğunu belli bir tarihsel perspektif içinde değerlendirmemiz gerekir. Bunun için de kısa bir tarihsel değerlendirme yapmak gerekir. Çünkü bu kısa tarihsel değerlendirme aynı zamanda bugünkü gençliği daha doğru kavramak, görev ve sorumluluklarını anlamak açısından önemli ve kaçınılmazdır.

1970’li yıllar ve gençlik

1960’larda başlayan ve bütün dünyayı etkisi altına alan gençlik hareketleri üzerinde yaşadığımız coğrafyayı da etkilemiştir. 1968’lerde bu durum başta Fransa olmak üzere doruk noktasına çıkmıştır. Tabii ki bu durum belirttiğimiz gibi Türkiye ve Kürdistan gençliğini de etkilemiştir. Özellikle 70’li yılların başındaki gelişmeler Türkiye ve Kürdistan tarihine, gençliğin ideolojik ve politik duruşuna önemli etkilerde bulunmuştur. Bu dönemde gençlik, özellikle üniversite gençliği kendisini devrimci, sosyalist olarak tanımlamış, ülke ve sınıf sorunlarına ilgi duymuş ve devrimci politikanın etkin bir öznesi olmak için yoğun bir çaba içerisine girmiştir. Bu dönemde diyebiliriz ki gençlik hiç olmadığı kadar toplumsal olaylara, politik gelişmelere duyarlı, dinamik, özverili ve samimi şekilde katılmıştır/sahiplenmiştir.

Üzerinde yaşadığımız coğrafyada gençlik dünyadaki gençlik hareketlerinden etkilenmiş, ancak bütün dünyada bir bakıma 68’in ateşi sönerken, bu coğrafyada başka bir boyuta sıçramış, 12 Mart askeri faşist darbesiyle kesintiye uğramış/uğratılmıştır.

12 Mart askeri faşist darbesiyle birlikte Türkiye devrimci hareketi yenilmiş, önderlerini tarihe iz bırakan direnişlerde yitirmiş, örgütsel yapıları dağılma boyutunda yenilgiye uğratılmıştır. Bütün bunlara karşın gençlikte, düşünsel ve ruhsal yapısında yenilginin izleri değil, direniş, daha etkin ve bilinçli olarak politik sorunlara müdahale etme düşünce ve ruhu egemen olmuştur. Kuşkusuz bu hareketler içerisinde Kürt/Kürdistanlı gençler de yer almışlardır. Bu gençler çoğunlukla emekçi sınıflardan gelmektedir. Bunlar dışında aynı süreçte Irak-KDP’sinden etkilenen belli bir gençlik kesimi de vardır. Bunlar kendilerini Türkiye KDP’si ve DDKO içinde ifade etmişlerdir. Bu dönemde kendini burada ifade edenler de dâhil bir bütün olarak gençlik, ideolojik olarak sosyalizmden, ulusal kurtuluş hareketlerinden etkilenmişlerdir. Evet, 12 Mart askeri diktatörlüğü Türkiye devrimci hareketine yöneldiği gibi Kürdistan’daki devrimci-yurtsever örgütlenmelere, eğilimlere de yönelmiştir. Kürt halkını baskı ve işkencelerle, asimilasyon, imha ve inkâr politikaları ile teslim alma ve sindirme operasyonları uygulanmıştır. Bu baskı ve sindirme politikaları sonucu, 70’li yılların başında beliren eğilim ve örgütlenmeler büyük ölçüde dağıtılmıştır.

1970’li yılların ortalarından itibaren gerek Kürdistan’da gerekse Türkiye’de politik hareketlenmeler genel olarak bir gençlik hareketi olarak şekillenmiş ve gelişmişlerdir. 12 Eylül askeri faşist darbesine kadar gerek Kürdistan ve gerekse Türkiye’de onlarca hareket oluşmuştur. Belirttiğimiz gibi bunların büyük çoğunluğu gençlik hareketi olarak şekillenmiştir. Ve Kürdistan’da gelişen hareketlerin hemen hepsi kendisini ideolojik olarak devrimci, sosyalist ve yurtsever olarak tanımlamışlardır.

12 Eylül ve gençlik

Diyebiliriz ki, 12 Eylül askeri faşist darbesi bir karşı-devrim hareketidir. Bu hareketin en önemli hedeflerinden biri gençliktir. Ve gençliği bir bütün olarak apolitize etmektir. Bunu yapabilmesi için 70’li yılların genç kuşaklarını bir bütün olarak cezalandırması, politikaya ve toplumsal olaylara ilginin faturasının ne denli ağır olduğunu göstermesi gerekiyordu. 12 Eylül tam da bunu yaptı. Öyle ki, bir bütün olarak gençlik baskı, şiddet, işkence, tutuklama, hapis ve idam gibi yöntemlerle adeta ezildi. Binlerce genç işkencelerden geçirildi, tutuklandı, onlarcası idam edildi, işkencelerde öldürüldü. Kürt/Kürdistan gençliği ise başta Diyarbakır Cezaevi uygulamaları olmak üzere onlarca cezaevinde, işkencehanelerde aynı uygulamalara maruz kaldı. Baskı, işkence, tutuklama ve teslim alma hedeflerini polisiye yöntemlerle gerçekleştirmek belli kısa sürede sonuç verebilir. Ancak uzun süreli bir apolitizasyon uygulaması, bunun kurumlaştırılması sonuç alabilir. Böylece gençliğin devrimci, sosyalist politikaya ilgisi en alt düzeye indirilebilirdi. Hatta tümden ortadan kaldırılabilirdi. Bunu uygulayacak, geliştirecek bir kuruma ihtiyaç vardı. İşte, Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) bu ihtiyacın ürünü olarak bizzat 12 Eylül generalleri tarafından kuruldu. YÖK’le birlikte baskı, cezalandırma, yılgınlığı içselleştirme politikalarına her düzeyde ideolojik ve psikolojik saldırı kampanyaları eşlik etmiştir. Görsel ve yazılı basın, okullar hatta sokak, sürdürülen bu kampanyanın etkin araçları ve alanları haline getirilmiştir. Her düzeyde sürdürülen bu ideolojik ve psikolojik saldırı hareketi sonuç vermiş; gençlik, özellikle de öğrenci gençlik içerisinde politikaya, özellikle sosyalist, devrimci politikaya karşı ilgisizlik, bireysellik ve bireyci yaşam ilişkileri gelişmeye ve egemen olmaya başlamıştır. Bu ideolojik ve psikolojik saldırı hareketinin çok önemli bir boyutu da kültürel alanda izlenen politikalar olmuştur. Mevcut sistem kendine göre yarattığı tipleri ve yaşam tarzını gençliğin önüne örnek alınması gereken modeller olarak sunmuştur.

Diyebiliriz ki, 12 Eylül faşizmi bu alanda önemli bir başarı elde etmiştir. Yukarıda da değindik: 70’li yılların gençliği nezdinde devrimci, sosyalist, komünist politika ve bunun en önemli politik ve ahlaki özellikleri, kavramları mahkûm edilmiş, cezalandırılmıştır. Bütün bunların üzerine ise bireyci yaşamın en geri, en çürümüş biçimleri monte edilmiştir. Kısaca diyebiliriz ki, gençlik her yönüyle cendere içine alınmıştır. Topyekûn bu saldırılar karşısında korkuyu içselleştiren aileler de bu süreçte olumsuz bir rol oynamışlardır. Sistemin uyguladığı bu politikaların bilerek veya bilmeyerek etkin unsurları olmuşlardır. Hatta geçtiğimiz yıllarda Aktüel dergisinin gençlerle gerçekleştirdiği söyleşilerden anlaşıldı ki, 12 Eylül öncesi bir biçimde devrimci, sosyalist hareketle ilişkisi olanların büyük çoğunluğu, çocuklarını sosyalist, devrimci politikadan uzak tutmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlarmış. Bu bugün için de geçerli. Gençlik üzerindeki baskılar bugün de devam ediyor. Bugün de gençliği politikanın dışında tutmak için her yönteme başvuruluyor. Bütün bunlar Kürt/Kürdistani gençliğin ulusal mücadelede yer almasını engelleyememiştir. Bugün de engelleyemiyor. Ve giderek bir bütün olarak gençlik tepkilerini ortaya koyuyor. 1 Mayıs kutlamalarına gençlerin kitlesel katılımı bunun işaretidir.

Yukarıda değindik; bugün başta YÖK olmak üzere her türden gerici, faşist ve neo-liberal akım geniş gençlik kitleleri üzerinde etkin olmaktadır. YÖK eliyle uygulanan baskı ve asimilasyon politikaları bugün yeni bir boyut kazanmıştır. Newroz 130. sayıda yazdığımız gibi YÖK, üniversite dekanlıklarına gönderdiği talimatla özellikle Kürt/Kürdistani gençlik üzerinde yeni bir baskı ve asimilasyon süreci başlatmıştır. Bir diğer yandan başta Fettullah Gülen cemaati olmak üzere onlarca cemaat ve tarikatın da hedefi gençlik, özelde Kürt/Kürdistan gençliğidir.

Bu süreci nasıl değerlendirmeliyiz?

Bir süredir dünya yeni bir küreselleşme süreci yaşıyor. Yaşanan küreselleşme süreci ile birlikte dünya sistemi de değişmiştir. Bu değişimle birlikte devlet yapısı, sınıf ilişkileri ve toplum bir bütün olarak yeniden dizayn ediliyor/edilmeye çalışılıyor. Yaşanan bu değişim ve dönüşümden komünist, sosyalist ve devrimci güçler de payını aldı, almaya devam ediyor. Dünyada yaşanan bu değişime, komünist, sosyalist ve devrimci güçler, başta SSCB olmak üzere sosyalist bloktaki çözülmeyle birlikte moral üstünlüğünün ve ideolojik-politik hegemonyasının ortadan kalkması nedeniyle cevap verememiştir. Komünist, sosyalist, devrimci hareketin etkisizliği yalnızca basit anlamda çözülüşle birlikte yaşanan yenilginin getirdiği moral çöküntü ile ideolojik-politik hegemonyanın ortadan kalkması değildir. Bir bütün olarak dünyadaki değişim ve gelişmeler karşısında kendisini yenilemeyen dünya komünist, sosyalist ve devrimci hareketi hala 20.yy örgüt ve örgütlenme modelleriyle mevcut sürece yanıt vermeye çalışmıştır/çalışıyor. Doğal olarak 20.yy örgüt ve örgütlenme perspektifleriyle dünyadaki değişim ve dönüşümleri açıklamakta, ona karşı tavır almakta yetersiz kalıyor. Hala da birçoğu için bu durum gerçekliğini koruyor.

Evet, küreselleşmenin yarattığı değişimi kavrayıp ona göre konum alamayan mevcut yapılanmalar komünistlik, sosyalistlik, devrimcilik adına ya mevcut statükonun korunmasını ya da demokrasi-özgürlük-teknolojik ilerleme kavramlarının arkasına saklanarak küreselleşmeyi savunan noktalara savrulmuşlardır. Küreselleşme ideolojisi son yıllarda özellikle sosyalist ve devrimci hareketin sembol ve değerlerini içselleştirerek kendini tanımlamıştır, tanımlamaya devam ediyor. Öyle ki demokrasi, özgürlük vb. kavramlar neo-liberal ideolojinin başat söylemlerini oluşturmaktadır. Hatırlanacağı gibi ABD Irak’ı işgal ederken bol bol demokrasi ve özgürlükten söz etmiştir(!) Bugün küreselleşme süreci siyasetin taşlarını yeniden dizerken, mevcut sosyalist ve devrimci harekette de yeni bir saflaşma yaratmaktadır. Yaşanan bu saflaşmada doğru bir noktada olabilmenin, küreselleşmeyi ters yüz edecek bir alternatif geliştirmenin yolu küreselleşme ideolojisine ve onun sosyalist-devrimci hareket içerisinde yarattığı tahribata karşı ideolojik mücadele vermekten geçiyor. Yani küreselleşmenin bulanıklaştırdığı günümüz düşünce dünyasında komünist, sosyalist düşünceyi yeniden bir alternatif haline getirmek ideolojik mücadele ve ona uygun örgütlenmelerin yaratılması ile mümkündür.

Küreselleşme geniş anlamıyla sermayenin sınırsız hâkimiyet yetisi ve toplumsal hayatta derinlik kazanması anlamına gelmektedir. Küreselleşme kapitalizmin daha önceki dönemlerinde de sistemin eğilimlerinden birisi olmakla birlikte, üretim ve tüketim döngüsü hiçbir dönemde bu denli küresel boyutlara ulaşmamıştı. Kapitalizm zaman ve mekân kontrolünü yeni iletişim teknolojilerindeki ve üretim tekniklerindeki gelişmelerle birlikte kontrol altına alarak, daha önceki dönemin aksine uluslararası ticarete dayalı küresel eğilimini aşmış, üretim ve tüketim döngüsünü küreselleştirmiştir.

Bu dönüşüm kapitalizmin 1970'lerde girdiği krize de cevap verme amacını taşımaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulamaya başlanan Keynesçi ekonomik model 1970'lerle birlikte eksik tüketim nedeniyle krize girmiştir. Fordist üretim tekniğinin şekillendirdiği, kitlesel üretim ve kitlesel tüketime dayalı olan döngü, uluslararası pazarın tek tip standart mala ihtiyaç duyduğu boş bir pazar yapısı üzerinde uzun süre ayakta kalabilmiş, ancak pazarın doygunluğa ulaşması kitlesel üretimi karşılayacak tüketim talebini sürekli kılamadığından krize girmiştir. Fordist üretim modeli standart ve kitlesel üretime uygun olduğundan pazarın farklılığa dayanan tüketim ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte değildi, bu nedenle farklı ve parçalı üretim örgütlenmesini gerçekleştirecek olan post-fordist üretim teknikleri de kullanılmaya başlandı. Temel dinamiklerini üretim modelinde değişimin ve sermayenin küreselleşmesinin oluşturduğu yeniden yapılanma döneminin aktörü ve değişim öznesi devlet olmuştur. Devlet, kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tanımlanmaya başlamıştır. Küreselleşmenin çözümlenmesinin anahtarı devletin değişen rolünün ortaya konulmasındadır. Küreselleşme tartışmalarının merkezinde devletin aldığı yeni konum bulunmaktadır.
Küreselleşme ile birlikte devlet ortadan kaybolmuyor ya da gücünü yitirmiyor, sürecin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tanımlanıyor. Fordist üretim modelinde olduğu gibi birbirini tamamlayan parçalar şeklinde tanımlanan ulus-devlet yapısı ve ulus-devletler aracılığıyla kurulan dünya sistemi bu dönemde üretim örgütlenmesinde olduğu gibi parçalanarak yeniden tanımlanıyor. Bu parçalanma ile ulus-devletler, -dünya sistemi hiyerarşisindeki yaşanan değişime benzer şekilde- yetkilerini ulusüstü kurumlara ve yerel kurumlara devrederek konum değiştiriyorlar. Bu dönemde yaşanan değişim yalnızca devletin ekonomik alanın aktif örgütleyicisi olarak sosyal devlet özelliklerinden sıyrılması ve yeni dönemin hukuki-idari zeminini hazırlayacak düzenleyici rolünü üstlenmesi ile açıklanamaz. Devlet, 1970 sonrasında uygulanan neo-liberal ekonomi politikaları ile birlikte sosyal alandan çekilmeye, bu alanları özelleştirmeler yoluyla sermayeye devretmeye başlamıştır. Devletin yaşadığı dönüşümün tamamlanması ulus-devlet yetkisinin yereller ve ulusüstü kurumlara devredilerek parçalanması ile sağlanmaktadır. Devlet, sermaye lehine bulunduğu alanlardan çekilerek ve sermayenin sınırsız hareketine olanak sağlayacak düzenlemeleri yaparak mekân esnekliğini olanaklı kılmaktadır. Aynı zamanda hem düzenleyici güç olması hem de hala sermayenin en önemli zor aygıtı olmaya devam etmesi nedeniyle sistem içerisindeki merkezi rolünü korumaktadır. Devletin değişen yapısının ortaya konulması küreselleşmenin anlaşılması ve mücadele biçiminin ortaya konulması bakımından önemlidir.
Küreselleşme ile birlikte dünya hiyerarşik yapılanması yalnızca ulus-devletler arasındaki tanımlı ilişki olmaktan çıkarak, ulusüstü kurumlar, ulus-devlet ve yereller arasında gelişen daha karmaşık bir hal almıştır. Artık yereller, bir ağ şeklinde işleyen sistemde ulus-devlet yapısını atlayarak çok uluslu şirketlerle ve ulusüstü yapılarla doğrudan ilişkiye geçebilmektedir.
Küreselleşme süreci solun temel böleni haline gelmektedir. Sol, süreci kavrayışı ve mücadele biçimi ile saflaşmaktadır. Bugün sol içinde belirgin olan iki saflaşma; küreselleşmeye karşı ulus-devleti savunma temelinde oluşan milliyetçi-ulusalcı cephe ile küreselleşmenin önlenemez bir süreç olduğunu, içerisinde ufak tefek düzenlemeler yapılmasını savunan ya da küreselleşmenin kimi ilerici yanlarından tutarak süreci olumlayan sol-liberal cephe arasındadır.

Sol adına küreselleşmenin savunulması ve bu süreçte sola küreselleşmenin düzenlenmesi rolünün biçilmesi liberal ideolojinin hegemonyasında aranmalıdır. Sol ideolojik krizini aşamadığı, sosyalizmi yeniden alternatif olabilecek bir ideoloji olarak tanımlayamadığı sürece bu bulanıklık, kafa karışıklığı ve sol adına düzenin kimi restorasyonlarının ilerici kabul edilerek sürecin savunulması yaşanmaya devam edecektir.
Küreselleşme ile birlikte sermaye birikim modelini devletten tamamen bağımsızlaşarak kurmaya çalışmaktadır. Bu alanın sermaye tarafında yeniden belirlenmeye çalışılması Türkiye'de olduğu gibi bürokratik devlet yapısı ile sermaye arasında kimi çatışmaların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu çatışmaların ideolojik alandaki yansıması ise ulus devlet-değişim ikileminde bir tartışma zemininin doğmasıdır. Sol da kendi alternatif projesini yaratamadığı ölçüde mevcut ikilem içerisinde kendisini konumlandırmaktadır. Bugün gerekli olan, bu kısır düzen içi çatışma noktasını aşacak, solu alternatif olarak ortaya çıkaracak ideolojik bir yarılmanın ortaya çıkmasıdır. Bu ideolojik yarılma bir yandan statüko-değişim ikileminde sürdürülen tartışmaları aşarak başka bir dünya, başka bir Türkiye perspektifi ile alternatif oluştururken, solun yaşadığı ideolojik krizi de aşma noktasında olmalıdır. Bunun bugünden yarına yapılamayacağı ortadadır, ancak bugün yapılacak işler ve söylenecek sözler bu perspektifle kurgulandığında sözü edilen ideolojik yarılma sağlanabilir. Solun yeniden toplum nezdinde kabulünün ve inandırıcılığının sağlanması, devrimin ve sosyalizmin yeniden alternatif haline gelmesi ancak bu alanda sağlanacak ideolojik hegemonya ile mümkün olacaktır.

Küreselleşme sürecinde gençlik

Bir süredir gençlik ekonomik ve kültürel olarak neo-liberal toplumsal dönüşümün öznesi konumundadır. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi 12 Eylül öncesi farklı bir dönüşümün öznesi olan gençlik, 12 Eylül sonrasında ise “sermaye ve rejimleri gençliğe yönelik olarak ‘ideolojiye ve siyasete hayır deyin, akılcı (rasyonel) davranın, dünyayı kurtarmayı bırakıp kendinizi kurtarmaya bakın, devletin ve şirketin uysal bireyi olarak para kazanın, cinselliğinizi yaşayın’ vb. uyarı yönlendirmeleri …” (21.yy Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu, S;73, Gün Yayıncılık) ile kontrol altına alınırken, diğer taraftan Türk-İslam Sentezi ve tüketim kültürü ile şekillendirilmeye başlamıştır. Denilebilir ki, 12 Eylül sonrası gençliğin kimliği bu eksende oluşmuştur. Salt bu coğrafyada değil. Küreselleşme süreci ve neo-liberal politikalarla tüm dünyada tüketim kültürü ile şekillenen, kimliğini ne kadar tükettiğinden ve tükettiği nesnelerin markasından alan bir kuşak ortaya çıkmıştır. Üzerinde yaşadığımız coğrafyada ise bu kimlik adeta pompalanmış, Türk-İslam Sentezi ile milliyetçilik ve İslamcılıkla tamamlanmıştır. Öyle ki devlet desteğinde cemaat ve tarikatların örgütlenmesinin önü açılmıştır. Özellikle Kürt/Kürdistani gençlik arasında… Bütün bu dönem boyunca sosyalist hareketin etkisizliği, alternatif bir düşünce ve yaşam biçimi olarak ortada olmaması, görsel ve yazılı medya ile sunulan bu kültürün tek yaşam biçimi olarak benimsenmesine yol açmıştır.

Evet, 12 Eylül sonrasında oluşturulan yaşam kültürü temelde gençlik üzerinden biçimlenmiştir. Mevcut sistem gelişen yeni teknolojileri kullanabilen, yabancı dil bilen yani şehirli ‘beyaz Türk’ bir gençlik kuşağı ortaya çıkarmıştır. Aynı yöntem Kürt/Kürdistan gençliği üzerinde de uygulanmış, kendi varlığını, kimliğini inkâr edenler, asimile olanlar da bu şehirli ‘beyaz Türk’ kategorisinde yer alabilmişlerdir. Bu kuşak bütün dünyada olduğu gibi bu coğrafyada da ‘yuppiler’ olarak adlandırılan iş dünyasının yeni prensleri olmuşlardır. Bu ‘ayrıcalıklı’ gençlik kuşağı dışında kalanlarsa neo-liberalizmin sunduğu geleceksizlik ile sistem içerisinde kendisine yer edinmek için rekabet içerisine girmiştir. Gelecek kaygısı ile sesini çıkarmayan, toplumuna, birbirine hatta kendisine yabancılaşan gençlik, tüketim kültürü ve onun sembolleriyle kendini tanımlama biçimi bulmuştur. Belirtildiği gibi kültürel alanda özne konumunda olan gençlik, aynı zamanda ekonominin içerisinde de daha aktif bir unsur olarak yer almaya başlamıştır. Öyle ki teknik ve meslek liseleri atölyeler için ucuz iş gücü üretim merkezleri haline gelmiştir. Yine bu süreçte bilim üreten merkezler olması gereken üniversiteler adeta ticarethaneye dönüştürülmüş, piyasa için teknik bilgi ve eleman ihtiyacını karşılayan merkezlere dönüştürülmüştür. Teknik ve meslek liseleri ve üniversitelere adım atan gençler daha ilk günden itibaren piyasa için ‘stajer’ adı altında ucuz işgücü olarak kullanılmaktadırlar. Yaşanan bu rekabet sürecine dâhil olamayanlar ise toplumsal sistemin dışına itilmiş, en kirli işlerde en ucuza kullanılan -deyim uygunsa- araca dönüştürülmüşlerdir.

Evet, neo-liberal politikaların ortaya çıkardığı yoksulluk ve işsizlik gençliği de tanımlamaktadır. Geçmiş dönemlerde eğitimle yoksulluğu yenmek bir nebze mümkün iken, bugün üniversiteyi bitirenler bile işsizler ordusuna katılmaktadır. İşsizlerin önemli bir bölümü gençlerden oluşmaktadır. Zaten uygulanan neo-liberal politikalar neticesinde üniversiteyi kazanmak/okumak demek bir servet harcamak demek. Çünkü uygulanan neo-liberal politikalarla eğitimin her düzeyi paralı hale getirilmiştir. Artık eğitimde başat konumda olan özel okullar ve dersanelerdir. Bu ise eğitim kurumlarının emekçi çocuklarına tamamen kapatılması demektir. Yani yasalarla sağlanan eşitlik, gerçek yaşamda özü boşaltılarak biçimsel kılınmıştır. İşte tam da bugün, parası olmayanın yok sayıldığı neo-liberal saldırıya karşı gençliğin farklı alanlardaki konumlarını ve taleplerini dikkate alan, farklı alanları bir programatik etrafında bir araya getiren, gençliğin kendisini ifade edebileceği bir alan, kimlik ve yaşam kültürü sunan merkezi bir gençlik örgütlenmesi bir ihtiyaç olarak kendisini dayatıyor.

Bugünkü durum

Gençlik denildiğinde genelde ‘öğrenci gençlik’ anlaşılmaktadır. Oysa gençlik başka kesimleri de kapsamaktadır. Öğrenci gençliğin dışında işçi-emekçi gençlik, köylü gençlik, işsiz gençlik de vardır. Bunların ortak sorunları olduğu kadar, farklı sorunları, farklı ilgi alanları da vardır.

a) İşçi-emekçi gençlik: Bu kesim geçici mevsimlik işçilikten tutun garsonluk, inşaat işçiliği, vb. her alanda çok az ücretle sigortasız, sendikasız, hiçbir güvencesi olmadan çalışmaktadır. Bu kesim önemli bir gençlik potansiyelini oluşturmaktadır. Bunların içerisinde hem öğrenci olup çalışanlar olduğu gibi, hem de eğitimsiz ve hiçbir mesleği olmayan, aile bütçesine katkı için çalışmak zorunda kalanlar da var. Ülkemizde onlarca yıldır süren kirli savaş sonucunda zorla göç etmek zorunda bırakılan, göç sonucu şehirlere yığılan, barınma, beslenme, iş, eğitim, sağlık vb. temel sorunlarla boğuşmak zorunda kalan milyonlarca Kürt/Kürdistanlı nüfus içinde cocuk ve gençlerin oranı çok fazladır. Bunlar, buralarda en ağır, en zor işlerde güvencesiz şekilde çok az ücretler karşılığında çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu kesim içerisinde düzenli ve sürekli bir işte çalışanların sayısı son derece sınırlıdır.

Kuşkusuz işçi ve emekçi gençliğin sorunları toplumun ekonomik ve siyasal sorunlarından farklı değildir. Ama eğitim, geleceksizlik, güvensizlik, düzenli beslenme vb. sorunları vardır. Tabii ki bu kadar ağır toplumsal ve kültürel sorunlar ile ulusal sorun arasında doğrudan bir ilişki vardır. Esas olarak ülkemiz gençliğinin yaşadığı bu ağır toplumsal sorunlar ülkemizin ilhak/sömürge konumundan, uygulanan ilhakçı/sömürgeci imha, inkâr ve asimilasyoncu politikalardan kaynaklanmaktadır. Kısaca işçi ve emekçi gençlik ulusal soruna ilgisiz olmadığı/olmayacağı gibi, yaşamını her yönüyle derinden etkileyen ekonomik-toplumsal sorunlara da ilgisiz olamaz/olmamalıdır.

b) Köylü gençlik: Hayvancılık ve tarım üretimiyle uğraşan gençliğin sayısı düne göre azalmıştır. Artık eskisi gibi içine kapanık bir köy yaşamı yoktur. Gençliğin bu kesimi dünyada olup bitenleri anında öğreniyor. Dünyadaki gelişmeler ve onlarca yıldır ülkemizde süren kirli savaş nedeniyle kırsal yaşam önemli bir değişimi ve alt üst oluşu yaşamıştır. Yine de burada yaşayan gençliğin örgütlenmesi ertelenmez önemli bir görevdir.

c) İşsiz gençlik: İster öğrenci olsun, ister olmasın TC’nin kendi resmi verilerine göre bile gençliğin büyük bir çoğunluğu işsizdir. İşsizlik en önemli sosyo-ekonomik sorunların başında gelmektedir. Çalışabilir durumdaki nüfusun önemli bir oranı işsizdir. Zorunlu göçle birlikte işsizlik büyük boyutlara ulaşmıştır. Bugün işsizlik, her türlü toplumsal, kültürel ve ahlaki yıkımın ve bozulmanın temellerinden birini oluşturmaktadır. Zorunlu göçle metropollerin varoşlarına yerleşen işsiz Kürt/Kürdistani gençlerin yüz kızartıcı suçlara bulaşmalarının en önemli nedenlerinden biri işsizliktir. Kuşkusuz bunun nedeni ilhakçı/sömürgeci sistemdir. Onun uyguladığı ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel politikalardır. Bu nedenle mevcut düzene ve onun uyguladığı politikalara karşı programatik bir tavır almadan bu sorunu köklü bir biçimde çözmek mümkün değildir.

d) Öğrenci gençlik: Asıl üzerinde durmamız ve bir hareket biçiminde yeniden örgütlenmesi gereken bu kesimdir. Bunun ana ekseni ise üniversite gençliğidir. Ama ortaöğretim, lise ve özellikle meslek liseleri göz ardı edilmemeli. Çünkü bugün meslek liseleri özel bir önem arz eder konuma gelmiştir. Bunun üzerinden atlanmamalı. Mevcut sistem ve sermaye de bunu bildiği için bugün meslek liselerine özel bir önem vermektedir. Çünkü geleceğin kalifiye ara elemanları buralarda yetişmektedir.

Yukarıda belirtmiştik, gençliğin Kürdistan ve Türkiye devrimci mücadelesi içerisinde önemli bir rol oynadığını. Bu dün olduğu gibi bugün de böyledir. Bunun böyle olduğunu mevcut sistem de bildiği için gençliği kontrol altında tutmak için her yola başvurmuştur/vurmaktadır.

12 Eylül Anayasası ve YÖK bunun başında gelmektedir. YÖK’ün en temel işlevleri; gençliği kontrol altında tutmak, politikayla ve toplumsal olaylarla ilgilenmesini önlemek, üniversitelerin özerk ve bilimsel çalışma olanaklarını ortadan kaldırarak birer kışla haline getirmek biçiminde özetlenebilir. Hele en son dekanlıklara gönderdiği talimatı da buna eklersek bu daha net anlaşılır. (Bununla ilgili Newroz 130. sayıdaki yazıya bakılabilir.) Kuşkusuz bu kurumlaşma biçimi, eğitim düzeyini, üretimin niteliklerini düşürdüğü gibi, özgür düşünme ve araştırma yapabilme, bilimsel araştırma yapma olanaklarını da ortadan kaldırıyor.

Bu siyasal ve hukuki kurumlaşmanın yanı sıra öteden beri uygulanmakta olan neo-liberal politikalar eğitimi, üniversiteleri de kapsamı içine almış bulunuyor. Buna karşı öğrenci gençliğin belli bir direnişi olmasına rağmen neo-liberal saldırı politikaları bu alanda uygulanmaya başlanmıştır. Bu, eğitimin, üniversitelerin ticarileştirilmesi, bu alanların birer ticari kurum haline getirilmesi anlamına geliyor. Yükseltilen harçlar, sınırlandırılan ve giderek kaldırılmaya çalışılan burslar, meslek ve iş olanaklarının son derece sınırlandırılması bu politikaların bir sonucudur. Eğitimin ticarileştirilmesi ile gençlikte “geleceksizlik” kaygısının önemli bir sorun haline gelmesi aynı sürecin iki temel etkenini oluşturmaktadır.

Kuşkusuz neo-liberal politikalar, üniversitelerin sıkıyönetimi konumundaki YÖK, üniversite gençliğinin en önemli sorunları ve hedefleri konumundadır. Bu, aynı zamanda akademik demokratik mücadelenin kapsamını ve hedeflerini de anlatmaktadır. Ancak buradan bu mücadelenin kendi başına bir anlam ifade edeceğini düşünmek gibi bir sonuç çıkmamalıdır. Tersine YÖK de, neo-liberal politikalar da mevcut düzenin, iktidarın, onun iç ve dış ilişkilerinin temel bir parçası niteliğindedir. Yani üniversite gençliğinin yaşadığı temel sorunlar, aynı zamanda mevcut düzenin uyguladığı temel politikaların bir parçasıdır. Dolayısıyla mevcut düzene karşı mücadeleye bağlanmamış akademik demokratik mücadelenin devrimci bir anlam kazanmayacağı açıktır. Yine sonuç alıcı bir nitelik ve biçim kazanması da mümkün değildir. Ama üniversite gençliğinin temel akademik demokratik sorunlarını ve taleplerini görmezden gelerek bir gençlik hareketini geliştirmek de mümkün değildir, aynı zamanda doğru da değildir. Bu ikisini doğru bir perspektifle birleştirmek kaçınılmazdır.

Hemen belirtmemiz gerekir ki; Kürt/ Kürdistani gençlik üzerinde uygulanan eğitim sistemi, her düzeyde ve her aşamada, ilhakçı/sömürgeci eğitim sistemidir. Asimilasyoncu, Türkleşmeyi ve her açıdan kendi gerçekliğinden koparmayı, halkına, birbirine ve kendine dahi yabancılaştırmayı esas alan bir eğitim sistemidir. Dolaysıyla bu eğitim sistemini stratejik olarak reddetmek, buna karşı cepheden ilkesel bir tavır almak kaçınılmazdır; bu, yurtseverliğin olmazsa olmaz bir gereğidir. Kürt dili, eğitim dili olarak kullanılmadığı gibi, herhangi bir biçimde kullanılmasına da izin verilmemektedir. İlhakçı/sömürgeci sistem sürdüğü sürece eğitimin bu temel niteliği değişmez. İlhakçı/sömürgeci eğitim sisteminin bu niteliğine rağmen Kürt/Kürdistani gençlik bu eğitim kurumlarında okumaktadır, bu da nesnel bir gerçekliktir. Dolayısıyla eğitim sisteminin bu temel yapısını hiçbir zaman unutmadan eğitim sürecinde bulunan gençliğin güncel sorunlarına devrimci, sosyalist bir perspektifle bakmak zorunludur.

Türkiye ve Kürdistan’daki üniversitelerde okuyan çok sayıda Kürt/Kürdistanlı genç var. Bu gençlik, kendilerini doğrudan ilgilendiren harçlar, burslar, YÖK baskısı, üniversitelerin ticarileştirilmesi ve geleceksizlik kaygısı gibi sorunlara kayıtsız kalabilir mi? Bunu doğrudan politik mücadele gerekçesiyle görmezden gelebilir mi? Yine bununla ilgili kendi yanı başında gösterilen direnişlere seyirci kalabilir mi?

Eğer yanıtımız “hayır” ise o zaman, öğrenci gençlik bu konuda kendisini her açıdan donanımlı kılmak durumundadır. Önce bilinç düzeyinde, bununla birlikte örgütlenme ve eylemsellik alanlarında bunu yapmak durumundadır.

Nasıl bir gençlik örgütlenmesi

Newroz gazetesinin çeşitli sayılarında yazıdığımız kimi yazılarda nasıl bir gençlik örgütlenmesi ile ilgili kısmi belirlemeler yapmıştık. Aslında bu sorunun cevabı yazının önceki bölümlerinde bir biçimde mevcuttur. Bunları daha somutlamak gerekirse;

farklı alanlarda yaşayan gençlerin sorunlarını gören ve onları ortak bir programla bir araya getirmeyi, ortak mücadele içine katabilmeyi başaran bir gençlik örgütlenmesi. Örgütlenmenin temel noktası her alanda gençlerin kendisini ifade edeceği alanlar yaratmak ve bu alanlar içerisinde alternatif bir yaşamı kurmaktan geçmektedir. Üniversiteler gençlik örgütlenmesi için diğer alanlara göre merkezi bir öneme sahip olsa da, yalnızca üniversiteye ya da yalnızca mahalleye sıkışan örgütlenmelerin etkili olma şansı bulunmamaktadır. Bir alana sıkışıp kalan, diğer alanlarla bağı kurulamayan bir gençlik hareketi bazı dönemlerde kısa süreli etkiler yaratabir. Ancak bu etkiler genişleyemez ve giderek daralır, yok olurlar. Bir diğer nokta ise bugün, başta yaşanan yoksullaşma olmak üzere birçok nokta bütün alanları ortaklaştırmaktadır. Bu nedenle farklı alanları ortak bir program etrafında birleştirebilmenin olanakları mevcuttur. Bu çerçeveden baktığımızda; oluşturulacak gençlik örgütlenmesi merkezi bir yapıya sahip olmalıdır. Merkezi yapıdan kasıt, ilk etapta farklı alanlardaki ve yerlerdeki çalışmaları ortaklaştıran, ülke çapında merkezi koordinasyonunu sağlayan bir örgütlenmedir. Çünkü daha ilk başta birçok oluşumun yaptığı gibi bir grubun bir ayara gelerek biz merkezi örgüt kurduk demesiyle bir gençlik örgütü oluşturulamaz. Bu merkezi koordinasyonun görevi, farklı alanlarda ve yerlerde yürüyen çalışmaları merkezi bir örgütlenme içerisinde bir araya getirmektir. Yine bu merkezi kordinasyonun görevi, yerellerde oluşan çalışmaları koordine etmek, yerel örgütlülükler yaratmak ve giderek bunu merkezileştirmek, yani merkezi bir gençlik örgütü oluşturmaktır. Eğer böylesi bir merkezi koordinasyon oluşturmazsak, yapılan çalışmanın hedefi ve etkisi çalışmanın yapıldığı alan ve yerle sınırlı kalacak, farklı bir noktaya taşınamayacaktır. Yani hedeflediğimiz noktaya ulaşamayacaktır.
Oluşturacağımız gençlik örgütlenmesi yerellere dayanmalıdır. Yani yerelin merkezi perspektifi hâkim olmalı. Yani oluşturulacak gençlik örgütlenmesi kendisini aşağıdan yukarıya doğru, demokratik bir işleyişe sahip, yerel ayakları üzerinde yükselen bir yapı olmalıdır. Yerellerin bulundukları alanların sorunlarından yola çıkarak yürüttükleri çalışmaları, merkezi politikayla diyalektik bir bütünlük halinde belirlenmelidir. Yerel-merkez ilişkisi bir yandan yerellerin kendi içine sıkışıp kalan yapılar olmasının önüne geçerken, diğer yandan da yerelleri yok sayan merkezi belirleyiciliği engelleyecektir.
Yaratacağımız gençlik örgütü çoğulcu bir yapılanma olmalıdır. Evet, bugün gençlik alanında farklı noktalarda duran, farklı nedenlerle mevcut sisteme muhalif olan geniş bir gençlik kesimi bulunmaktadır. Yaratacağımız ya da hedefimiz olan bağımsız gençlik örgütlenmesi farklı alanlardaki bütün muhalif unsurları kapsamayı önüne hedef koymalıdır. Kapsamak, çizilen ideolojik hat doğrultusunda bu farklılıkları kendi içerisinde dönüştürmek değil, aksine farklılıkların ortak programa şekil verdiği ve kendilerini ifade edecek alan bulduğu çoğulcu bir yapılanma yaratmaktır. Çoğulculuktan ve kapsayıcılıktan kastedilen, farklı noktalarda duran gençlik örgütlenmelerinin 'platform' biçiminde bir araya getirilmesi kesinlikle değildir. Bağımsız bir gençlik örgütlenmesinin bileşenleri ortak bir projenin etrafında bir araya gelecek olan gençlerin tamamıdır.

Bağımsız bir gençlik örgütlenmesi; kendi hiyerarşisine sahip, partiden bağımsız, iç ilişkilerinde demokratik merkeziyetçilik ilkesini savunan bir örgüttür. Bağımsız gençlik örgütlenmesinden “gençlik her yönüyle bağımsızdır” anlayışı çıkmamalı. Gençlik ideolojik-politik ve düşünsel bazda partiden bağımsız olamaz. Parti ile gençlik, bu anlamda birbirlerini tamamlayan, birbirlerini geliştirip güçlendiren diyalektik bir bağın varlığını savunur.

Son olarak, gençlik hareketi birçok yapılanmanın yaptığı gibi salt üniversite sorunları üzerinden kendisini tanımlayan, üniversite ve üniversite gençliğiyle sınırlı olamaz. Kuşkusuz böylesi bir oluşum belki zaman içerisinde üniversiteyi aşarak önemli bir güç olma potansiyeli taşısa da bu durum anlık ve geçici olacaktır. Bu nedenle gençlik örgütlenmesi kendisini salt öğrencilerle sınırlı tutmadan gençliğin bütün kesimlerini ortak bir mücadele programı etrafında birleştirmeyi önüne koymalıdır.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006