ÖZGÜRLÜK, SOSYALİZM VE GENÇLİK / T.Atmaca T.Atmaca
Sosyalist Mezopotamya
Gençliğin Kürdistan ve Türkiye devrimci mücadelesi içerisinde önemli bir rol oynadığını. Ve Bunun böyle olduğunu mevcut sistem de bildiği için gençliği kontrol altında tutmak için her yola başvurmuştur/vurmaktadır.
Giriş
Temeli ücretli kölelik sistemi olan ve tarih sahnesine sınıflı toplumların
sonucu olarak çıkan kapitalist toplumda, sömürülen sınıfların gençliği sömürü
sisteminin tüm baskı ve acılarına hedef olmuştur. Kapitalist toplumun egemen
sınıfı burjuvazi, emekçi sınıfların gençliğine daima taze ve ucuz işgücü gözüyle
bakmış, varlığını belirleyen kâr hırsını tatmin etmenin bir aracı olarak
görmüştür. Gençliğe bu temelde yaklaşan burjuvazi, onu daha fazla sömürmenin yol
ve yöntemlerini bulup geliştirmiş, mevcut sömürücü düzenini gençliğe bir
kadermiş gibi kabul ettirmeye çalışmıştır. Burjuvazinin tüm çabası, gençliği
kendi düzeninin uysal köleleri haline getirmek, onu düzenin sınırları içinde
tutmaktır. Bunun için mevcut sistem her yolu deneyerek, gençliğin geleceğe
yönelik istemlerini bu sistemin sınırları içinde tutmaya ve geleceğini
karartmaya çalışmıştır.
Ne var ki, mevcut kapitalist sistemin bağrındaki temel çelişkiler gençliği
artan bir şekilde etkilemeye ve mevcut düzene karşı tavır içine sokmaya devam
etti/ediyor. Milyonlarca genç, mevcut kapitalist sistemin geleceklerini nasıl
kararttığını kendi yaşamlarında gördü, daha iyi bir gelecek için mevcut düzene
karşı mücadelenin gerekliliğini kavradı, kavramaya devam ediyor. Toplumun
sorunlarına duyarlılık, fedakârlık, ataklık vb. gençliğin yapısal
özellikleri, daha iyi bir gelecek için mücadele bilinciyle
birleşince gençlik ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinde önemli bir güç
olarak yerini aldı, almaya devam ediyor.
Mevcut kapitalist toplumun temel sınıflarından biri olan işçi sınıfı
saflarına, her geçen gün binlerce genç katılmaktadır. Teknolojinin gelişimi,
çocuk ve kadın işgücünün sanayide kullanım alanını genişletirken, ucuz işgücü
peşindeki burjuvazinin iştahını kabartmaktadır. Artan nüfus, işçi sınıfı
saflarını genç işçilerle besleyen bir diğer etkendir. Gençliğin ucuz ve taze
işgücü durumunda olması, temel hareket dürtüsü “daha çok kâr” olan burjuvazinin
gençliğe “ilgi”sini arttırmaktadır. Genç işçiler, çoğunlukla en temel haklardan
yoksun olarak ağır çalışma koşulları altında çalıştırılır ve böylece sömürünün
en şiddetlisini sırtlarında hissederler. Genelde tüm emekçilerin, özelde genç
işçilerin sendika, sosyal güvenlik vb. haklardan yoksun olarak asgari ücretin
bile altında çalıştırılmaları, kapitalistlerin genç kuşaklara yönelmesinin,
onları bitmez tükenmez kâr hırsının tatmin aracı olarak görmesinin temelini
oluşturuyor. Gençlik genel anlamda bu sorunlarla karşı karşıya iken, özel olarak
Kürt/Kürdistan gençliği, inkâr, imha ve asimilasyon üzerine kurulmuş TC
Devleti’nin tüm baskı ve zulüm politikalarıyla karşı karşıya. Kendi ana dilinde
eğitim hakkı dahi olmayan Kürt/Kürdistan gençliği, ulusal mücadelede dün olduğu
gibi bugün de yerini almaya devam ediyor. Ve TC’nin halkımıza karşı mevcut
politikalarından en fazla etkilenen gençlik olmuştur/oluyor.
Gençlik deyince, bir nesnel ölçüt olarak ilk akla gelen, belirli bir yaş
dilimini oluşturan toplumsal kategoridir. Ancak bu basit yaklaşım, bir sosyal
kesit söz konusu olduğunda hiçbir anlam ifade etmez. Sadece bir görüngü olarak
kalır. Bir sosyal kesit her şeyden önce, toplumun diğer kesitlerinden belirgin
ve karakteristik farklı özelliklere sahip olması ve ortak istemler etrafında
davranış birliği göstermesiyle ayrılabilir. Bu durum göz ardı edildiğinde her
yaş grubunu bir sosyal kesit olarak nitelendirmek gerekir ki, bu imkânsızdır.
Kendi çıkarları için gerçekleri çarpıtmayı görev bilen mevcut sistem ya da
egemenler dışında kimse böyle bir şeye ihtiyaç duymaz/duymamıştır. Aristo’dan
günümüze kadar, idealist felsefenin temsilcileri gençliğin bu yönüyle hemen
hemen hiç ilgilenmemişlerdir. Dün mantık neyse bugün de aynıdır. Nasıl ki
Aristo, gençliği “…ölçüt tanımamak, ihtirasla hareket etmek, her şeyde aşırılığa
kaçmak” şeklinde bir “hal” olarak tanımlamışsa, Hegel de farklı bir yaklaşımda
bulunmayarak gençliği, “gerçekler karşısında hoşnutsuzluk ve aşamalar yapmak
için hayalcilik” ‘hal’i olarak tanımlamıştır. Her iki tanıma göre gençlik,
erdemli olmayan, gerçekçi olmayan olumsuz bir ruh halidir. Kuşkusuz gençlik, onu
toplumun diğer kesimlerinden ayıran bazı davranış özellikleri gösterir. Ama
atılganlık, cesaret, dinamizm, yaratıcılık, yeniliğe açık olmak vb. olarak
nitelendirebileceğimiz bu özellikler, hiç de iddia edildiği gibi olumsuz şeyler
değildir. Toplumun ve insanlığın daha iyiye, daha güzele doğru gitmesinden yana
olan hiç kimse bu özellikleri birer kötülük olarak göremez. Aksine bu uğurda
değerlendirilmesi gereken önemli bir dinamik olarak kavrar. Ancak toplumun
gelişmesinden/değişmesinden çıkarları zarar görecek olanlar için durum
farklıdır. Onlar, mevcut sistemlerini korumak için gençliğe cephe alarak, onun
bu özelliklerini yok edilmesi gereken birer kötülük olarak görürler. İşte bu
nedenle salt günümüzde değil, sömürünün ortaya çıktığı ve egemen olduğu bütün
sınıflı toplumlarda gençlik, egemen sınıflar ve kendi çıkarını onlara hizmet
etmekte gören sosyal bilimciler tarafından dün olduğu gibi bugün de sosyal bir
problem olarak ilan edilmiştir/edilmektedir. Özellikle üzerinde yaşadığımız
coğrafyada ve ulusal sorunu çözümlenmemiş ender halklardan biri olarak
gençliğimiz her türlü baskı ve zulümle birlikte “bölücü”, “vatan haini” olmakla
özdeş tutulmaktadır. Dün olduğu gibi bugün de bu yaklaşım devam etmektedir.
Bugün içen söyleyeceklerimize geçmeden önce kısa bir arka değerlendirme yapmak
gerekiyor.
****
Tarihin her döneminde sınıflara ve halklara bilinç dışarıdan götürülür. Bir
grup “azınlık” teori oluşturup, dışarıdan bunu halka ve sınıfa taşır, ona mal
etmekle uğraşır. Bu durum ister ilerici, ister gerici sınıflar için olsun, her
iki durum için de geçerlidir. Bilinçli ve örgütlü bir “azınlık” oluşturamayan
halklar veya sınıflar, ekonomik ve politik amaçlarını gerçekleştiremezler.
İşte, 1970’li yıllarda sosyalist, devrimci, yurtsever düşüncelerin
oluşmasında ve ülkeye, halka, gençliğe taşınmasında, pratik ve örgütsel
mücadelede esas yükü böylesi bir “azınlık” önderliğinde gençlik omuzlamıştır. Bu
anlamıyla bugün de gençliğin çok önemli, hatta tarihsel bir rolü vardır.
Kuşkusuz bugünün gençliği 70’li yılların gençliği değil, o zamandan bugüne çok
şey değişti. Bu her açıdan böyledir. Dünyada yaşanan gelişmeler ve değişim en
çok gençliği etkiledi. Kürdistan gençliği de hem dünyadaki gelişme ve
değişimlerden hem ülkemiz Kürdistan’da meydana gelen değişim ve gelişmelerden
etkilendi. Bu gelişim ve değişimleri ve bunların gençlik yapısına etkilerini
kavramadan bugünün gençliğini de, komünist, sosyalist, devrimci, yurtsever
görevlerini de kavramak olanaklı değildir.
Bugün Kürt/Kürdistan gençliğini ekonomik, toplumsal, politik, ideolojik ve
kültürel açıdan değerlendirmemiz, içinde bulunduğu koşulları ve bir toplumsal
kategori olarak durumunu ve bu durumun nasıl oluştuğunu belli bir tarihsel
perspektif içinde değerlendirmemiz gerekir. Bunun için de kısa bir tarihsel
değerlendirme yapmak gerekir. Çünkü bu kısa tarihsel değerlendirme aynı zamanda
bugünkü gençliği daha doğru kavramak, görev ve sorumluluklarını anlamak
açısından önemli ve kaçınılmazdır.
1970’li yıllar ve gençlik
1960’larda başlayan ve bütün dünyayı etkisi altına alan gençlik hareketleri
üzerinde yaşadığımız coğrafyayı da etkilemiştir. 1968’lerde bu durum başta
Fransa olmak üzere doruk noktasına çıkmıştır. Tabii ki bu durum belirttiğimiz
gibi Türkiye ve Kürdistan gençliğini de etkilemiştir. Özellikle 70’li yılların
başındaki gelişmeler Türkiye ve Kürdistan tarihine, gençliğin ideolojik ve
politik duruşuna önemli etkilerde bulunmuştur. Bu dönemde gençlik, özellikle
üniversite gençliği kendisini devrimci, sosyalist olarak tanımlamış, ülke ve
sınıf sorunlarına ilgi duymuş ve devrimci politikanın etkin bir öznesi olmak
için yoğun bir çaba içerisine girmiştir. Bu dönemde diyebiliriz ki gençlik hiç
olmadığı kadar toplumsal olaylara, politik gelişmelere duyarlı, dinamik,
özverili ve samimi şekilde katılmıştır/sahiplenmiştir.
Üzerinde yaşadığımız coğrafyada gençlik dünyadaki gençlik hareketlerinden
etkilenmiş, ancak bütün dünyada bir bakıma 68’in ateşi sönerken, bu coğrafyada
başka bir boyuta sıçramış, 12 Mart askeri faşist darbesiyle kesintiye
uğramış/uğratılmıştır.
12 Mart askeri faşist darbesiyle birlikte Türkiye devrimci hareketi yenilmiş,
önderlerini tarihe iz bırakan direnişlerde yitirmiş, örgütsel yapıları dağılma
boyutunda yenilgiye uğratılmıştır. Bütün bunlara karşın gençlikte, düşünsel ve
ruhsal yapısında yenilginin izleri değil, direniş, daha etkin ve bilinçli olarak
politik sorunlara müdahale etme düşünce ve ruhu egemen olmuştur. Kuşkusuz bu
hareketler içerisinde Kürt/Kürdistanlı gençler de yer almışlardır. Bu gençler
çoğunlukla emekçi sınıflardan gelmektedir. Bunlar dışında aynı süreçte
Irak-KDP’sinden etkilenen belli bir gençlik kesimi de vardır. Bunlar kendilerini
Türkiye KDP’si ve DDKO içinde ifade etmişlerdir. Bu dönemde kendini burada ifade
edenler de dâhil bir bütün olarak gençlik, ideolojik olarak sosyalizmden, ulusal
kurtuluş hareketlerinden etkilenmişlerdir. Evet, 12 Mart askeri diktatörlüğü
Türkiye devrimci hareketine yöneldiği gibi Kürdistan’daki devrimci-yurtsever
örgütlenmelere, eğilimlere de yönelmiştir. Kürt halkını baskı ve işkencelerle,
asimilasyon, imha ve inkâr politikaları ile teslim alma ve sindirme
operasyonları uygulanmıştır. Bu baskı ve sindirme politikaları sonucu, 70’li
yılların başında beliren eğilim ve örgütlenmeler büyük ölçüde dağıtılmıştır.
1970’li yılların ortalarından itibaren gerek Kürdistan’da gerekse Türkiye’de
politik hareketlenmeler genel olarak bir gençlik hareketi olarak şekillenmiş ve
gelişmişlerdir. 12 Eylül askeri faşist darbesine kadar gerek Kürdistan ve
gerekse Türkiye’de onlarca hareket oluşmuştur. Belirttiğimiz gibi bunların büyük
çoğunluğu gençlik hareketi olarak şekillenmiştir. Ve Kürdistan’da gelişen
hareketlerin hemen hepsi kendisini ideolojik olarak devrimci, sosyalist ve
yurtsever olarak tanımlamışlardır.
12 Eylül ve gençlik
Diyebiliriz ki, 12 Eylül askeri faşist darbesi bir karşı-devrim hareketidir.
Bu hareketin en önemli hedeflerinden biri gençliktir. Ve gençliği bir bütün
olarak apolitize etmektir. Bunu yapabilmesi için 70’li yılların genç kuşaklarını
bir bütün olarak cezalandırması, politikaya ve toplumsal olaylara ilginin
faturasının ne denli ağır olduğunu göstermesi gerekiyordu. 12 Eylül tam da bunu
yaptı. Öyle ki, bir bütün olarak gençlik baskı, şiddet, işkence, tutuklama,
hapis ve idam gibi yöntemlerle adeta ezildi. Binlerce genç işkencelerden
geçirildi, tutuklandı, onlarcası idam edildi, işkencelerde öldürüldü.
Kürt/Kürdistan gençliği ise başta Diyarbakır Cezaevi uygulamaları olmak üzere
onlarca cezaevinde, işkencehanelerde aynı uygulamalara maruz kaldı. Baskı,
işkence, tutuklama ve teslim alma hedeflerini polisiye yöntemlerle
gerçekleştirmek belli kısa sürede sonuç verebilir. Ancak uzun süreli bir
apolitizasyon uygulaması, bunun kurumlaştırılması sonuç alabilir. Böylece
gençliğin devrimci, sosyalist politikaya ilgisi en alt düzeye indirilebilirdi.
Hatta tümden ortadan kaldırılabilirdi. Bunu uygulayacak, geliştirecek bir kuruma
ihtiyaç vardı. İşte, Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) bu ihtiyacın ürünü olarak
bizzat 12 Eylül generalleri tarafından kuruldu. YÖK’le birlikte baskı,
cezalandırma, yılgınlığı içselleştirme politikalarına her düzeyde ideolojik ve
psikolojik saldırı kampanyaları eşlik etmiştir. Görsel ve yazılı basın, okullar
hatta sokak, sürdürülen bu kampanyanın etkin araçları ve alanları haline
getirilmiştir. Her düzeyde sürdürülen bu ideolojik ve psikolojik saldırı
hareketi sonuç vermiş; gençlik, özellikle de öğrenci gençlik içerisinde
politikaya, özellikle sosyalist, devrimci politikaya karşı ilgisizlik,
bireysellik ve bireyci yaşam ilişkileri gelişmeye ve egemen olmaya başlamıştır.
Bu ideolojik ve psikolojik saldırı hareketinin çok önemli bir boyutu da kültürel
alanda izlenen politikalar olmuştur. Mevcut sistem kendine göre yarattığı
tipleri ve yaşam tarzını gençliğin önüne örnek alınması gereken modeller olarak
sunmuştur.
Diyebiliriz ki, 12 Eylül faşizmi bu alanda önemli bir başarı elde etmiştir.
Yukarıda da değindik: 70’li yılların gençliği nezdinde devrimci, sosyalist,
komünist politika ve bunun en önemli politik ve ahlaki özellikleri, kavramları
mahkûm edilmiş, cezalandırılmıştır. Bütün bunların üzerine ise bireyci yaşamın
en geri, en çürümüş biçimleri monte edilmiştir. Kısaca diyebiliriz ki, gençlik
her yönüyle cendere içine alınmıştır. Topyekûn bu saldırılar karşısında korkuyu
içselleştiren aileler de bu süreçte olumsuz bir rol oynamışlardır. Sistemin
uyguladığı bu politikaların bilerek veya bilmeyerek etkin unsurları olmuşlardır.
Hatta geçtiğimiz yıllarda Aktüel dergisinin gençlerle gerçekleştirdiği
söyleşilerden anlaşıldı ki, 12 Eylül öncesi bir biçimde devrimci, sosyalist
hareketle ilişkisi olanların büyük çoğunluğu, çocuklarını sosyalist, devrimci
politikadan uzak tutmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlarmış. Bu bugün
için de geçerli. Gençlik üzerindeki baskılar bugün de devam ediyor. Bugün de
gençliği politikanın dışında tutmak için her yönteme başvuruluyor. Bütün bunlar
Kürt/Kürdistani gençliğin ulusal mücadelede yer almasını engelleyememiştir.
Bugün de engelleyemiyor. Ve giderek bir bütün olarak gençlik tepkilerini ortaya
koyuyor. 1 Mayıs kutlamalarına gençlerin kitlesel katılımı bunun işaretidir.
Yukarıda değindik; bugün başta YÖK olmak üzere her türden gerici, faşist ve
neo-liberal akım geniş gençlik kitleleri üzerinde etkin olmaktadır. YÖK eliyle
uygulanan baskı ve asimilasyon politikaları bugün yeni bir boyut kazanmıştır.
Newroz 130. sayıda yazdığımız gibi YÖK, üniversite dekanlıklarına gönderdiği
talimatla özellikle Kürt/Kürdistani gençlik üzerinde yeni bir baskı ve
asimilasyon süreci başlatmıştır. Bir diğer yandan başta Fettullah Gülen cemaati
olmak üzere onlarca cemaat ve tarikatın da hedefi gençlik, özelde Kürt/Kürdistan
gençliğidir.
Bu süreci nasıl değerlendirmeliyiz?
Bir süredir dünya yeni bir küreselleşme süreci yaşıyor. Yaşanan küreselleşme
süreci ile birlikte dünya sistemi de değişmiştir. Bu değişimle birlikte devlet
yapısı, sınıf ilişkileri ve toplum bir bütün olarak yeniden dizayn
ediliyor/edilmeye çalışılıyor. Yaşanan bu değişim ve dönüşümden komünist,
sosyalist ve devrimci güçler de payını aldı, almaya devam ediyor. Dünyada
yaşanan bu değişime, komünist, sosyalist ve devrimci güçler, başta SSCB olmak
üzere sosyalist bloktaki çözülmeyle birlikte moral üstünlüğünün ve
ideolojik-politik hegemonyasının ortadan kalkması nedeniyle cevap verememiştir.
Komünist, sosyalist, devrimci hareketin etkisizliği yalnızca basit anlamda
çözülüşle birlikte yaşanan yenilginin getirdiği moral çöküntü ile
ideolojik-politik hegemonyanın ortadan kalkması değildir. Bir bütün olarak
dünyadaki değişim ve gelişmeler karşısında kendisini yenilemeyen dünya komünist,
sosyalist ve devrimci hareketi hala 20.yy örgüt ve örgütlenme modelleriyle
mevcut sürece yanıt vermeye çalışmıştır/çalışıyor. Doğal olarak 20.yy örgüt ve
örgütlenme perspektifleriyle dünyadaki değişim ve dönüşümleri açıklamakta, ona
karşı tavır almakta yetersiz kalıyor. Hala da birçoğu için bu durum gerçekliğini
koruyor.
Evet, küreselleşmenin yarattığı değişimi kavrayıp ona göre konum alamayan
mevcut yapılanmalar komünistlik, sosyalistlik, devrimcilik adına ya mevcut
statükonun korunmasını ya da demokrasi-özgürlük-teknolojik ilerleme
kavramlarının arkasına saklanarak küreselleşmeyi savunan noktalara
savrulmuşlardır. Küreselleşme ideolojisi son yıllarda özellikle sosyalist ve
devrimci hareketin sembol ve değerlerini içselleştirerek kendini tanımlamıştır,
tanımlamaya devam ediyor. Öyle ki demokrasi, özgürlük vb. kavramlar neo-liberal
ideolojinin başat söylemlerini oluşturmaktadır. Hatırlanacağı gibi ABD Irak’ı
işgal ederken bol bol demokrasi ve özgürlükten söz etmiştir(!) Bugün
küreselleşme süreci siyasetin taşlarını yeniden dizerken, mevcut sosyalist ve
devrimci harekette de yeni bir saflaşma yaratmaktadır. Yaşanan bu saflaşmada
doğru bir noktada olabilmenin, küreselleşmeyi ters yüz edecek bir alternatif
geliştirmenin yolu küreselleşme ideolojisine ve onun sosyalist-devrimci hareket
içerisinde yarattığı tahribata karşı ideolojik mücadele vermekten geçiyor. Yani
küreselleşmenin bulanıklaştırdığı günümüz düşünce dünyasında komünist, sosyalist
düşünceyi yeniden bir alternatif haline getirmek ideolojik mücadele ve ona uygun
örgütlenmelerin yaratılması ile mümkündür.
Küreselleşme geniş anlamıyla sermayenin sınırsız
hâkimiyet yetisi ve toplumsal hayatta derinlik kazanması anlamına gelmektedir.
Küreselleşme kapitalizmin daha önceki dönemlerinde de sistemin eğilimlerinden
birisi olmakla birlikte, üretim ve tüketim döngüsü hiçbir dönemde bu denli
küresel boyutlara ulaşmamıştı. Kapitalizm zaman ve mekân kontrolünü yeni
iletişim teknolojilerindeki ve üretim tekniklerindeki gelişmelerle birlikte
kontrol altına alarak, daha önceki dönemin aksine uluslararası ticarete dayalı
küresel eğilimini aşmış, üretim ve tüketim döngüsünü küreselleştirmiştir.
Bu dönüşüm kapitalizmin 1970'lerde girdiği krize de cevap verme amacını
taşımaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulamaya başlanan Keynesçi ekonomik
model 1970'lerle birlikte eksik tüketim nedeniyle krize girmiştir. Fordist
üretim tekniğinin şekillendirdiği, kitlesel üretim ve kitlesel tüketime dayalı
olan döngü, uluslararası pazarın tek tip standart mala ihtiyaç duyduğu boş bir
pazar yapısı üzerinde uzun süre ayakta kalabilmiş, ancak pazarın doygunluğa
ulaşması kitlesel üretimi karşılayacak tüketim talebini sürekli kılamadığından
krize girmiştir. Fordist üretim modeli standart ve kitlesel üretime uygun
olduğundan pazarın farklılığa dayanan tüketim ihtiyaçlarını karşılayacak
nitelikte değildi, bu nedenle farklı ve parçalı üretim örgütlenmesini
gerçekleştirecek olan post-fordist üretim teknikleri de kullanılmaya başlandı.
Temel dinamiklerini üretim modelinde değişimin ve sermayenin küreselleşmesinin
oluşturduğu yeniden yapılanma döneminin aktörü ve değişim öznesi devlet
olmuştur. Devlet, kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tanımlanmaya
başlamıştır. Küreselleşmenin çözümlenmesinin anahtarı devletin değişen rolünün
ortaya konulmasındadır. Küreselleşme tartışmalarının merkezinde devletin aldığı
yeni konum bulunmaktadır. Küreselleşme ile
birlikte devlet ortadan kaybolmuyor ya da gücünü yitirmiyor, sürecin ihtiyaçları
doğrultusunda yeniden tanımlanıyor. Fordist üretim modelinde olduğu gibi
birbirini tamamlayan parçalar şeklinde tanımlanan ulus-devlet yapısı ve
ulus-devletler aracılığıyla kurulan dünya sistemi bu dönemde üretim
örgütlenmesinde olduğu gibi parçalanarak yeniden tanımlanıyor. Bu parçalanma ile
ulus-devletler, -dünya sistemi hiyerarşisindeki yaşanan değişime benzer şekilde-
yetkilerini ulusüstü kurumlara ve yerel kurumlara devrederek konum
değiştiriyorlar. Bu dönemde yaşanan değişim yalnızca devletin ekonomik alanın
aktif örgütleyicisi olarak sosyal devlet özelliklerinden sıyrılması ve yeni
dönemin hukuki-idari zeminini hazırlayacak düzenleyici rolünü üstlenmesi ile
açıklanamaz. Devlet, 1970 sonrasında uygulanan neo-liberal ekonomi politikaları
ile birlikte sosyal alandan çekilmeye, bu alanları özelleştirmeler yoluyla
sermayeye devretmeye başlamıştır. Devletin yaşadığı dönüşümün tamamlanması
ulus-devlet yetkisinin yereller ve ulusüstü kurumlara devredilerek parçalanması
ile sağlanmaktadır. Devlet, sermaye lehine bulunduğu alanlardan çekilerek ve
sermayenin sınırsız hareketine olanak sağlayacak düzenlemeleri yaparak mekân
esnekliğini olanaklı kılmaktadır. Aynı zamanda hem düzenleyici güç olması hem de
hala sermayenin en önemli zor aygıtı olmaya devam etmesi nedeniyle sistem
içerisindeki merkezi rolünü korumaktadır. Devletin değişen yapısının ortaya
konulması küreselleşmenin anlaşılması ve mücadele biçiminin ortaya konulması
bakımından önemlidir. Küreselleşme ile birlikte
dünya hiyerarşik yapılanması yalnızca ulus-devletler arasındaki tanımlı ilişki
olmaktan çıkarak, ulusüstü kurumlar, ulus-devlet ve yereller arasında gelişen
daha karmaşık bir hal almıştır. Artık yereller, bir ağ şeklinde işleyen sistemde
ulus-devlet yapısını atlayarak çok uluslu şirketlerle ve ulusüstü yapılarla
doğrudan ilişkiye geçebilmektedir. Küreselleşme
süreci solun temel böleni haline gelmektedir. Sol, süreci kavrayışı ve mücadele
biçimi ile saflaşmaktadır. Bugün sol içinde belirgin olan iki saflaşma;
küreselleşmeye karşı ulus-devleti savunma temelinde oluşan milliyetçi-ulusalcı
cephe ile küreselleşmenin önlenemez bir süreç olduğunu, içerisinde ufak tefek
düzenlemeler yapılmasını savunan ya da küreselleşmenin kimi ilerici yanlarından
tutarak süreci olumlayan sol-liberal cephe arasındadır.
Sol adına küreselleşmenin savunulması ve bu süreçte sola küreselleşmenin
düzenlenmesi rolünün biçilmesi liberal ideolojinin hegemonyasında aranmalıdır.
Sol ideolojik krizini aşamadığı, sosyalizmi yeniden alternatif olabilecek bir
ideoloji olarak tanımlayamadığı sürece bu bulanıklık, kafa karışıklığı ve sol
adına düzenin kimi restorasyonlarının ilerici kabul edilerek sürecin savunulması
yaşanmaya devam edecektir. Küreselleşme ile
birlikte sermaye birikim modelini devletten tamamen bağımsızlaşarak kurmaya
çalışmaktadır. Bu alanın sermaye tarafında yeniden belirlenmeye çalışılması
Türkiye'de olduğu gibi bürokratik devlet yapısı ile sermaye arasında kimi
çatışmaların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu çatışmaların ideolojik alandaki
yansıması ise ulus devlet-değişim ikileminde bir tartışma zemininin doğmasıdır.
Sol da kendi alternatif projesini yaratamadığı ölçüde mevcut ikilem içerisinde
kendisini konumlandırmaktadır. Bugün gerekli olan, bu kısır düzen içi çatışma
noktasını aşacak, solu alternatif olarak ortaya çıkaracak ideolojik bir
yarılmanın ortaya çıkmasıdır. Bu ideolojik yarılma bir yandan statüko-değişim
ikileminde sürdürülen tartışmaları aşarak başka bir dünya, başka bir Türkiye
perspektifi ile alternatif oluştururken, solun yaşadığı ideolojik krizi de aşma
noktasında olmalıdır. Bunun bugünden yarına yapılamayacağı ortadadır, ancak
bugün yapılacak işler ve söylenecek sözler bu perspektifle kurgulandığında sözü
edilen ideolojik yarılma sağlanabilir. Solun yeniden toplum nezdinde kabulünün
ve inandırıcılığının sağlanması, devrimin ve sosyalizmin yeniden alternatif
haline gelmesi ancak bu alanda sağlanacak ideolojik hegemonya ile mümkün
olacaktır.
Küreselleşme sürecinde gençlik
Bir süredir gençlik ekonomik ve kültürel olarak neo-liberal toplumsal
dönüşümün öznesi konumundadır. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi 12 Eylül öncesi
farklı bir dönüşümün öznesi olan gençlik, 12 Eylül sonrasında ise
“sermaye ve
rejimleri gençliğe yönelik olarak ‘ideolojiye ve siyasete hayır deyin, akılcı
(rasyonel) davranın, dünyayı kurtarmayı bırakıp kendinizi kurtarmaya bakın,
devletin ve şirketin uysal bireyi olarak para kazanın, cinselliğinizi yaşayın’
vb. uyarı yönlendirmeleri …” (21.yy
Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu, S;73, Gün Yayıncılık) ile kontrol altına
alınırken, diğer taraftan Türk-İslam Sentezi ve tüketim kültürü ile
şekillendirilmeye başlamıştır. Denilebilir ki, 12 Eylül sonrası gençliğin
kimliği bu eksende oluşmuştur. Salt bu coğrafyada değil. Küreselleşme süreci ve
neo-liberal politikalarla tüm dünyada tüketim kültürü ile şekillenen, kimliğini
ne kadar tükettiğinden ve tükettiği nesnelerin markasından alan bir kuşak ortaya
çıkmıştır. Üzerinde yaşadığımız coğrafyada ise bu kimlik adeta pompalanmış,
Türk-İslam Sentezi ile milliyetçilik ve İslamcılıkla tamamlanmıştır. Öyle ki
devlet desteğinde cemaat ve tarikatların örgütlenmesinin önü açılmıştır.
Özellikle Kürt/Kürdistani gençlik arasında… Bütün bu dönem boyunca sosyalist
hareketin etkisizliği, alternatif bir düşünce ve yaşam biçimi olarak ortada
olmaması, görsel ve yazılı medya ile sunulan bu kültürün tek yaşam biçimi olarak
benimsenmesine yol açmıştır.
Evet, 12 Eylül sonrasında oluşturulan yaşam kültürü temelde gençlik üzerinden
biçimlenmiştir. Mevcut sistem gelişen yeni teknolojileri kullanabilen, yabancı
dil bilen yani şehirli ‘beyaz Türk’ bir gençlik kuşağı ortaya çıkarmıştır. Aynı
yöntem Kürt/Kürdistan gençliği üzerinde de uygulanmış, kendi varlığını,
kimliğini inkâr edenler, asimile olanlar da bu şehirli ‘beyaz Türk’
kategorisinde yer alabilmişlerdir. Bu kuşak bütün dünyada olduğu gibi bu
coğrafyada da ‘yuppiler’ olarak adlandırılan iş dünyasının yeni prensleri
olmuşlardır. Bu ‘ayrıcalıklı’ gençlik kuşağı dışında kalanlarsa neo-liberalizmin
sunduğu geleceksizlik ile sistem içerisinde kendisine yer edinmek için rekabet
içerisine girmiştir. Gelecek kaygısı ile sesini çıkarmayan, toplumuna, birbirine
hatta kendisine yabancılaşan gençlik, tüketim kültürü ve onun sembolleriyle
kendini tanımlama biçimi bulmuştur. Belirtildiği gibi kültürel alanda özne
konumunda olan gençlik, aynı zamanda ekonominin içerisinde de daha aktif bir
unsur olarak yer almaya başlamıştır. Öyle ki teknik ve meslek liseleri atölyeler
için ucuz iş gücü üretim merkezleri haline gelmiştir. Yine bu süreçte bilim
üreten merkezler olması gereken üniversiteler adeta ticarethaneye dönüştürülmüş,
piyasa için teknik bilgi ve eleman ihtiyacını karşılayan merkezlere
dönüştürülmüştür. Teknik ve meslek liseleri ve üniversitelere adım atan gençler
daha ilk günden itibaren piyasa için ‘stajer’ adı altında ucuz işgücü olarak
kullanılmaktadırlar. Yaşanan bu rekabet sürecine dâhil olamayanlar ise toplumsal
sistemin dışına itilmiş, en kirli işlerde en ucuza kullanılan -deyim uygunsa-
araca dönüştürülmüşlerdir.
Evet, neo-liberal politikaların ortaya çıkardığı yoksulluk ve işsizlik
gençliği de tanımlamaktadır. Geçmiş dönemlerde eğitimle yoksulluğu yenmek bir
nebze mümkün iken, bugün üniversiteyi bitirenler bile işsizler ordusuna
katılmaktadır. İşsizlerin önemli bir bölümü gençlerden oluşmaktadır. Zaten
uygulanan neo-liberal politikalar neticesinde üniversiteyi kazanmak/okumak demek
bir servet harcamak demek. Çünkü uygulanan neo-liberal politikalarla eğitimin
her düzeyi paralı hale getirilmiştir. Artık eğitimde başat konumda olan özel
okullar ve dersanelerdir. Bu ise eğitim kurumlarının emekçi çocuklarına tamamen
kapatılması demektir. Yani yasalarla sağlanan eşitlik, gerçek yaşamda özü
boşaltılarak biçimsel kılınmıştır. İşte tam da bugün, parası olmayanın yok
sayıldığı neo-liberal saldırıya karşı gençliğin farklı alanlardaki konumlarını
ve taleplerini dikkate alan, farklı alanları bir programatik etrafında bir araya
getiren, gençliğin kendisini ifade edebileceği bir alan, kimlik ve yaşam kültürü
sunan merkezi bir gençlik örgütlenmesi bir ihtiyaç olarak kendisini
dayatıyor.
Bugünkü durum
Gençlik denildiğinde genelde ‘öğrenci gençlik’ anlaşılmaktadır. Oysa gençlik
başka kesimleri de kapsamaktadır. Öğrenci gençliğin dışında işçi-emekçi gençlik,
köylü gençlik, işsiz gençlik de vardır. Bunların ortak sorunları olduğu kadar,
farklı sorunları, farklı ilgi alanları da vardır.
a) İşçi-emekçi gençlik: Bu kesim geçici mevsimlik işçilikten tutun
garsonluk, inşaat işçiliği, vb. her alanda çok az ücretle sigortasız,
sendikasız, hiçbir güvencesi olmadan çalışmaktadır. Bu kesim önemli bir gençlik
potansiyelini oluşturmaktadır. Bunların içerisinde hem öğrenci olup çalışanlar
olduğu gibi, hem de eğitimsiz ve hiçbir mesleği olmayan, aile bütçesine katkı
için çalışmak zorunda kalanlar da var. Ülkemizde onlarca yıldır süren kirli
savaş sonucunda zorla göç etmek zorunda bırakılan, göç sonucu şehirlere yığılan,
barınma, beslenme, iş, eğitim, sağlık vb. temel sorunlarla boğuşmak zorunda
kalan milyonlarca Kürt/Kürdistanlı nüfus içinde cocuk ve gençlerin oranı çok
fazladır. Bunlar, buralarda en ağır, en zor işlerde güvencesiz şekilde çok az
ücretler karşılığında çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu kesim içerisinde düzenli
ve sürekli bir işte çalışanların sayısı son derece sınırlıdır.
Kuşkusuz işçi ve emekçi gençliğin sorunları toplumun ekonomik ve siyasal
sorunlarından farklı değildir. Ama eğitim, geleceksizlik, güvensizlik, düzenli
beslenme vb. sorunları vardır. Tabii ki bu kadar ağır toplumsal ve kültürel
sorunlar ile ulusal sorun arasında doğrudan bir ilişki vardır. Esas olarak
ülkemiz gençliğinin yaşadığı bu ağır toplumsal sorunlar ülkemizin ilhak/sömürge
konumundan, uygulanan ilhakçı/sömürgeci imha, inkâr ve asimilasyoncu
politikalardan kaynaklanmaktadır. Kısaca işçi ve emekçi gençlik ulusal soruna
ilgisiz olmadığı/olmayacağı gibi, yaşamını her yönüyle derinden etkileyen
ekonomik-toplumsal sorunlara da ilgisiz olamaz/olmamalıdır.
b) Köylü gençlik: Hayvancılık ve tarım üretimiyle uğraşan gençliğin
sayısı düne göre azalmıştır. Artık eskisi gibi içine kapanık bir köy yaşamı
yoktur. Gençliğin bu kesimi dünyada olup bitenleri anında öğreniyor. Dünyadaki
gelişmeler ve onlarca yıldır ülkemizde süren kirli savaş nedeniyle kırsal yaşam
önemli bir değişimi ve alt üst oluşu yaşamıştır. Yine de burada yaşayan
gençliğin örgütlenmesi ertelenmez önemli bir görevdir.
c) İşsiz gençlik: İster öğrenci olsun, ister olmasın TC’nin kendi resmi
verilerine göre bile gençliğin büyük bir çoğunluğu işsizdir. İşsizlik en önemli
sosyo-ekonomik sorunların başında gelmektedir. Çalışabilir durumdaki nüfusun
önemli bir oranı işsizdir. Zorunlu göçle birlikte işsizlik büyük boyutlara
ulaşmıştır. Bugün işsizlik, her türlü toplumsal, kültürel ve ahlaki yıkımın ve
bozulmanın temellerinden birini oluşturmaktadır. Zorunlu göçle metropollerin
varoşlarına yerleşen işsiz Kürt/Kürdistani gençlerin yüz kızartıcı suçlara
bulaşmalarının en önemli nedenlerinden biri işsizliktir. Kuşkusuz bunun nedeni
ilhakçı/sömürgeci sistemdir. Onun uyguladığı ekonomik, politik, toplumsal ve
kültürel politikalardır. Bu nedenle mevcut düzene ve onun uyguladığı
politikalara karşı programatik bir tavır almadan bu sorunu köklü bir biçimde
çözmek mümkün değildir.
d) Öğrenci gençlik: Asıl üzerinde durmamız ve bir hareket biçiminde
yeniden örgütlenmesi gereken bu kesimdir. Bunun ana ekseni ise üniversite
gençliğidir. Ama ortaöğretim, lise ve özellikle meslek liseleri göz ardı
edilmemeli. Çünkü bugün meslek liseleri özel bir önem arz eder konuma gelmiştir.
Bunun üzerinden atlanmamalı. Mevcut sistem ve sermaye de bunu bildiği için bugün
meslek liselerine özel bir önem vermektedir. Çünkü geleceğin kalifiye ara
elemanları buralarda yetişmektedir.
Yukarıda belirtmiştik, gençliğin Kürdistan ve Türkiye devrimci mücadelesi
içerisinde önemli bir rol oynadığını. Bu dün olduğu gibi bugün de böyledir.
Bunun böyle olduğunu mevcut sistem de bildiği için gençliği kontrol altında
tutmak için her yola başvurmuştur/vurmaktadır.
12 Eylül Anayasası ve YÖK bunun başında gelmektedir. YÖK’ün en temel
işlevleri; gençliği kontrol altında tutmak, politikayla ve toplumsal olaylarla
ilgilenmesini önlemek, üniversitelerin özerk ve bilimsel çalışma olanaklarını
ortadan kaldırarak birer kışla haline getirmek biçiminde özetlenebilir. Hele en
son dekanlıklara gönderdiği talimatı da buna eklersek bu daha net anlaşılır.
(Bununla ilgili Newroz 130. sayıdaki yazıya bakılabilir.) Kuşkusuz bu kurumlaşma
biçimi, eğitim düzeyini, üretimin niteliklerini düşürdüğü gibi, özgür düşünme ve
araştırma yapabilme, bilimsel araştırma yapma olanaklarını da ortadan
kaldırıyor.
Bu siyasal ve hukuki kurumlaşmanın yanı sıra öteden beri uygulanmakta olan
neo-liberal politikalar eğitimi, üniversiteleri de kapsamı içine almış
bulunuyor. Buna karşı öğrenci gençliğin belli bir direnişi olmasına rağmen
neo-liberal saldırı politikaları bu alanda uygulanmaya başlanmıştır. Bu,
eğitimin, üniversitelerin ticarileştirilmesi, bu alanların birer ticari kurum
haline getirilmesi anlamına geliyor. Yükseltilen harçlar, sınırlandırılan ve
giderek kaldırılmaya çalışılan burslar, meslek ve iş olanaklarının son derece
sınırlandırılması bu politikaların bir sonucudur. Eğitimin ticarileştirilmesi
ile gençlikte “geleceksizlik” kaygısının önemli bir sorun haline gelmesi aynı
sürecin iki temel etkenini oluşturmaktadır.
Kuşkusuz neo-liberal politikalar, üniversitelerin sıkıyönetimi konumundaki
YÖK, üniversite gençliğinin en önemli sorunları ve hedefleri konumundadır. Bu,
aynı zamanda akademik demokratik mücadelenin kapsamını ve hedeflerini de
anlatmaktadır. Ancak buradan bu mücadelenin kendi başına bir anlam ifade
edeceğini düşünmek gibi bir sonuç çıkmamalıdır. Tersine YÖK de, neo-liberal
politikalar da mevcut düzenin, iktidarın, onun iç ve dış ilişkilerinin temel bir
parçası niteliğindedir. Yani üniversite gençliğinin yaşadığı temel sorunlar,
aynı zamanda mevcut düzenin uyguladığı temel politikaların bir parçasıdır.
Dolayısıyla mevcut düzene karşı mücadeleye bağlanmamış akademik demokratik
mücadelenin devrimci bir anlam kazanmayacağı açıktır. Yine sonuç alıcı bir
nitelik ve biçim kazanması da mümkün değildir. Ama üniversite gençliğinin temel
akademik demokratik sorunlarını ve taleplerini görmezden gelerek bir gençlik
hareketini geliştirmek de mümkün değildir, aynı zamanda doğru da değildir. Bu
ikisini doğru bir perspektifle birleştirmek kaçınılmazdır.
Hemen belirtmemiz gerekir ki; Kürt/ Kürdistani gençlik üzerinde uygulanan
eğitim sistemi, her düzeyde ve her aşamada, ilhakçı/sömürgeci eğitim sistemidir.
Asimilasyoncu, Türkleşmeyi ve her açıdan kendi gerçekliğinden koparmayı,
halkına, birbirine ve kendine dahi yabancılaştırmayı esas alan bir eğitim
sistemidir. Dolaysıyla bu eğitim sistemini stratejik olarak reddetmek, buna
karşı cepheden ilkesel bir tavır almak kaçınılmazdır; bu, yurtseverliğin olmazsa
olmaz bir gereğidir. Kürt dili, eğitim dili olarak kullanılmadığı gibi, herhangi
bir biçimde kullanılmasına da izin verilmemektedir. İlhakçı/sömürgeci sistem
sürdüğü sürece eğitimin bu temel niteliği değişmez. İlhakçı/sömürgeci eğitim
sisteminin bu niteliğine rağmen Kürt/Kürdistani gençlik bu eğitim kurumlarında
okumaktadır, bu da nesnel bir gerçekliktir. Dolayısıyla eğitim sisteminin bu
temel yapısını hiçbir zaman unutmadan eğitim sürecinde bulunan gençliğin güncel
sorunlarına devrimci, sosyalist bir perspektifle bakmak zorunludur.
Türkiye ve Kürdistan’daki üniversitelerde okuyan çok sayıda Kürt/Kürdistanlı
genç var. Bu gençlik, kendilerini doğrudan ilgilendiren harçlar, burslar, YÖK
baskısı, üniversitelerin ticarileştirilmesi ve geleceksizlik kaygısı gibi
sorunlara kayıtsız kalabilir mi? Bunu doğrudan politik mücadele gerekçesiyle
görmezden gelebilir mi? Yine bununla ilgili kendi yanı başında gösterilen
direnişlere seyirci kalabilir mi?
Eğer yanıtımız “hayır” ise o zaman, öğrenci gençlik bu konuda kendisini her
açıdan donanımlı kılmak durumundadır. Önce bilinç düzeyinde, bununla birlikte
örgütlenme ve eylemsellik alanlarında bunu yapmak durumundadır.
Nasıl bir gençlik örgütlenmesi
Newroz gazetesinin çeşitli sayılarında yazıdığımız kimi yazılarda nasıl bir
gençlik örgütlenmesi ile ilgili kısmi belirlemeler yapmıştık. Aslında bu sorunun
cevabı yazının önceki bölümlerinde bir biçimde mevcuttur. Bunları daha
somutlamak gerekirse;
farklı alanlarda yaşayan gençlerin sorunlarını gören ve onları ortak bir
programla bir araya getirmeyi, ortak mücadele içine katabilmeyi başaran bir
gençlik örgütlenmesi. Örgütlenmenin temel noktası her
alanda gençlerin kendisini ifade edeceği alanlar yaratmak ve bu alanlar
içerisinde alternatif bir yaşamı kurmaktan geçmektedir. Üniversiteler
gençlik örgütlenmesi için diğer alanlara göre merkezi
bir öneme sahip olsa da, yalnızca üniversiteye ya da yalnızca mahalleye sıkışan
örgütlenmelerin etkili olma şansı bulunmamaktadır. Bir alana sıkışıp kalan,
diğer alanlarla bağı kurulamayan bir gençlik hareketi
bazı dönemlerde kısa süreli etkiler yaratabir. Ancak bu etkiler genişleyemez ve
giderek daralır, yok olurlar. Bir diğer nokta ise bugün, başta yaşanan
yoksullaşma olmak üzere birçok nokta bütün alanları ortaklaştırmaktadır. Bu
nedenle farklı alanları ortak bir program etrafında birleştirebilmenin
olanakları mevcuttur. Bu çerçeveden baktığımızda; oluşturulacak gençlik
örgütlenmesi merkezi bir yapıya sahip olmalıdır. Merkezi yapıdan kasıt, ilk
etapta farklı alanlardaki ve yerlerdeki çalışmaları ortaklaştıran, ülke çapında
merkezi koordinasyonunu sağlayan bir örgütlenmedir. Çünkü daha ilk başta birçok
oluşumun yaptığı gibi bir grubun bir ayara gelerek biz merkezi örgüt kurduk
demesiyle bir gençlik örgütü oluşturulamaz. Bu merkezi koordinasyonun görevi,
farklı alanlarda ve yerlerde yürüyen çalışmaları merkezi bir örgütlenme
içerisinde bir araya getirmektir. Yine bu merkezi kordinasyonun görevi,
yerellerde oluşan çalışmaları koordine etmek, yerel örgütlülükler yaratmak ve
giderek bunu merkezileştirmek, yani merkezi bir gençlik örgütü oluşturmaktır.
Eğer böylesi bir merkezi koordinasyon oluşturmazsak, yapılan çalışmanın hedefi
ve etkisi çalışmanın yapıldığı alan ve yerle sınırlı kalacak, farklı bir noktaya
taşınamayacaktır. Yani hedeflediğimiz noktaya
ulaşamayacaktır. Oluşturacağımız gençlik örgütlenmesi yerellere
dayanmalıdır. Yani yerelin merkezi perspektifi hâkim olmalı. Yani oluşturulacak
gençlik örgütlenmesi kendisini aşağıdan yukarıya doğru,
demokratik bir işleyişe sahip, yerel ayakları üzerinde yükselen bir yapı
olmalıdır. Yerellerin bulundukları alanların sorunlarından yola çıkarak
yürüttükleri çalışmaları, merkezi politikayla diyalektik bir bütünlük halinde
belirlenmelidir. Yerel-merkez ilişkisi bir yandan yerellerin kendi içine sıkışıp
kalan yapılar olmasının önüne geçerken, diğer yandan da yerelleri yok sayan
merkezi belirleyiciliği engelleyecektir. Yaratacağımız gençlik örgütü
çoğulcu bir yapılanma olmalıdır. Evet, bugün
gençlik alanında farklı noktalarda duran, farklı
nedenlerle mevcut sisteme muhalif olan geniş bir gençlik kesimi bulunmaktadır. Yaratacağımız ya da hedefimiz olan bağımsız
gençlik örgütlenmesi farklı alanlardaki bütün muhalif
unsurları kapsamayı önüne hedef koymalıdır. Kapsamak, çizilen ideolojik hat
doğrultusunda bu farklılıkları kendi içerisinde dönüştürmek değil, aksine
farklılıkların ortak programa şekil verdiği ve kendilerini ifade edecek alan
bulduğu çoğulcu bir yapılanma yaratmaktır. Çoğulculuktan ve kapsayıcılıktan
kastedilen, farklı noktalarda duran gençlik örgütlenmelerinin 'platform' biçiminde bir araya getirilmesi
kesinlikle değildir. Bağımsız bir gençlik örgütlenmesinin bileşenleri ortak bir projenin etrafında bir araya
gelecek olan gençlerin tamamıdır.
Bağımsız bir gençlik örgütlenmesi; kendi hiyerarşisine sahip, partiden
bağımsız, iç ilişkilerinde demokratik merkeziyetçilik ilkesini savunan bir
örgüttür. Bağımsız gençlik örgütlenmesinden “gençlik her yönüyle bağımsızdır”
anlayışı çıkmamalı. Gençlik ideolojik-politik ve düşünsel bazda partiden
bağımsız olamaz. Parti ile gençlik, bu anlamda birbirlerini tamamlayan,
birbirlerini geliştirip güçlendiren diyalektik bir bağın varlığını savunur.
Son olarak, gençlik hareketi birçok yapılanmanın yaptığı gibi salt üniversite
sorunları üzerinden kendisini tanımlayan, üniversite ve üniversite gençliğiyle
sınırlı olamaz. Kuşkusuz böylesi bir oluşum belki zaman içerisinde üniversiteyi
aşarak önemli bir güç olma potansiyeli taşısa da bu durum anlık ve geçici
olacaktır. Bu nedenle gençlik örgütlenmesi kendisini salt öğrencilerle sınırlı
tutmadan gençliğin bütün kesimlerini ortak bir mücadele programı etrafında
birleştirmeyi önüne koymalıdır.
Print  |