Yeni bir değer teorisi üzerine bir deneme / Hasan Şahingöz Hasan Şahingöz
Sosyalist Mezopotamya
Ekonomik değişim ilişkilerinde almadan verme ve/veya vermeden alma söz konusu olmadığından/olamayacağından, “Değer” konusu ekonominin temel konularından birini oluşturur.
“Değer”, “Değer Teorisi” kavramlarının birçok kişiye
güncellikten uzak, yabancı, anlaşılmaz gelebileceğini tahmin edebiliyorum. En
azından başlangıçta... Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki “Değer” kavramı
ve bu kavram üzerinden üretilen teoriler ne bizlere yabancıdır, ne
anlaşılmazdır, ne de güncellikten uzaktır. Zira “Değer”den kastedilen (tabii ki
ekonomik anlamda) ekmek, elbise, ev, araba, arsa, tarla, sinema bileti, gazete,
dergi, sağlık tedavisi, saç traşı gibi, yaşamımız için bir
kullanma-tüketme/yararlanma gerekliliği olan nesnelere, insanlar-toplumlar arası
ilişkilerde maddi bir karşılık isteme-verme, maddi bir değer biçme durumudur.
Ekonomik değişim ilişkilerinde almadan verme ve/veya vermeden alma söz konusu
olmadığından/olamayacağından, “Değer” konusu ekonominin temel konularından
birini oluşturur. Soru şudur:
1- Yaşamımız için kullanma-tüketme/yararlanma gerekliliği
duyduğumuz nesneleri kullanıp tüketmeye kalkıştığımızda, neden ille de
birilerine bir ödemede bulunmak zorunda kalırız?
2- Ekmek, domates, ayakkabı ya da sağlık, berberlik
hizmeti gibi herhangi bir mal ya da hizmeti kullanıp tüketmenin karşılığı olarak
ödeyeceğimiz bedeli/değeri, bu bedelin/değerin miktarını neye göre
belirleriz?
“Değer teorileri” işte bu soruları cevaplandırmaya
çalışırlar. Dolayısıyla konu tamamen güncel ve bizlere ilişkindir.
Örneğin; banyo sabunu alır, 1 TL öderiz. 1 kg çay alır,
11 TL; 1 kg şeker alır, 3 TL; saç tıraşı olur, 5 TL öderiz. Bu örnekler somut
olarak bizlere, mal ve hizmet kimliği kazanmış, ekonomik değişim ilişkilerinin
konusu/malzemesi olmuş her şeyin ekonomik bir değerinin olduğunu ve bu değerin
somutlaşmış, netleşmiş halinin de “fiyatı” olarak ifade edildiğini
göstermektedir. Şu halde banyo sabununun ekonomik değeri 1, 1 kg çayın 11, 1 kg
şekerin 3 ve saç tıraşının 5 TL’dir.
Bu somut örneklerden hareketle yukarıdaki iki soruyu,
burada şu şekilde de sorabiliriz: Peki ama neden, nasıl ve neye göre?
İsterseniz bu soruları siz de cevaplandırmaya
çalışabilirsiniz. Bu işe giriştiğinizde ve bir cevap elde ettiğinizde siz de bir
iktisat (ekonomi) kuramcısı, değer teorisyeni olmuş olursunuz. Zira iktisadın,
değer kuramcılarının yapmaya çalıştıkları da başka bir şey değildir.
Görüldüğü gibi, ekonomik açıdan değerin neden ve nasıl
ortaya çıktığı, ne olduğu, neye göre, nasıl belirlendiği sorusu basit, yalın bir
sorudur. Tamamen günceldir. İktisat kuramcılarının ele aldığı, açığa
kavuşturmaya çalıştığı bu konu yediden yetmişe hepimizi ilgilendirmektedir.
Dahası, tepeden tırnağa hayatımızın, hemen her anımızın içindedir. Ne var ki, bu
küçük, bu basit ve yalın sorunun cevabı bugüne kadar, herkesi ikna edecek,
herkesin üzerinde uzlaşmaya varabileceği bir şekilde verilmemiştir.
Değer teorileri
Belki garip, belki şaşırtıcı ama gerçek işte! Bir bilim
olarak ortaya çıkışından günümüze iki yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olmasına
rağmen, “Değer, fiyat nedir; neden/nasıl ortaya çıkmıştır; neye göre, nasıl
belirlenir?” sorusunu bile kesin, kalıcı bir çözüme kavuşturamamış bir bilimdir
ekonomi. Hal böyle olunca, eğer iktisat biliminden pek anlamıyorsanız,
iktisatçıların anlatımlarından kafalarınız karışıyorsa, sakın üzülmeyin; çünkü
iktisat kuramcıları da bu konuda sizden, benden daha çok şey bilmiyorlar. Birçok
konuda (“değer” konusunun yanı sıra, paranın tanımı, para-enflasyon ilişkisi vb.
örneklerde olduğu gibi) onların da kafası karışık.
Bu nedenle de ortaya bir değil birden çok “değer teorisi”
çıkmıştır. Aslında bugün ve bugüne kadar tek bir değer teorisi üzerinde
anlaşmaya/ortaklaşmaya varmak da pek mümkün değildir. Zira bugüne kadar ortaya
konulmuş değer teorilerinin her biri, önemli olmalarına rağmen, kendi içlerinde
ciddi kusurlar, tutarsızlıklar, zaaflar taşımakta, kendilerine yöneltilen
soruların tamamını cevaplandırmayı başaramamaktadırlar.
Temel olarak üç başlık altında toplanmış bu teoriler
şunlardır.
1- Maliyet-Değer
Teorisi:
Kimi klasik iktisatçıların, örneğin Adam Smith’in
(1723-1790) ortaya koyduğu bu teoriye göre, bir mal ya da hizmetin değeri o mal
ya da hizmetin üretiminde kullanılan üretim faktörlerinin maliyetlerine göre
belirlenmektedir.
Ama “Peki üretim faktörlerinin maliyeti neye göre
belirlenmektedir?” ya da “Hiçbir üretim maliyeti olmayan nesneler nasıl olup da
bir değere sahip olabilmektedir?” soruları, bu değer teorisinin cevap vermediği,
veremeyeceği sorulardır.
2- Emek-Değer Teorisi:
Bu teorinin babası, İngiliz iktisatçı David Ricardo’dur
(1772-1823). En ateşli savunucusu ise Marks (1818-1883) olmuştur. Marksist
ekonomi politik bu teori üzerine kuruludur. Marks’ın ömrünün son 40 yılını bu
teorinin doğruluğunu kanıtlamak için harcadığını söylemek pek de yanlış olmaz
sanırım.
Bu değer teorisine göre, değer/değişim değeri, mal ve
hizmetlerin emek ürünü olmalarından gelmekte ve içerdikleri emek miktarına göre
belirlenmektedir.
Ancak bu teori de, “Mademki değer, mal ve hizmetlerin
içerdiği emek miktarına göre belirlenmektedir, öyleyse nasıl oluyor da emek
ürünü olmayan, hiçbir emek içermeyen nesneler birer mal-hizmet kimliği kazanıp
bir değere sahip olabilmektedir?” sorusuna cevap verememektedir.
Aslında teorideki bu büyük zaafı/açığı Marks da
biliyordu. Zira “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” isimli eserinde, “...
değişim-değeri bir metanın içerdiği emek zamanından başka bir şey değilse, emek
içermeyen metalar nasıl olur da bir değişim değeri olabilir ya da bir başka
deyişle, doğal güçlerin ortaya çıkardığı değişim-değeri nereden gelmektedir?”
(Sol Yayınları, sf: 85) diye sormuş ve şöyle devam etmiştir: “Bu sorun çözümünü
toprak rantı teorisinde bulmaktadır.”
Ama maalesef, Kapital’in 3. cildinde ele aldığı rant
teorisinde de (Sol Yayınları, sf: 543-704) bu sorunun cevabını vermemiş,
verememiştir. Değişim değeri mal ve hizmetlerin içerdiği emek
zamanından/miktarından gelmediği için, doğru-haklı- yerinde olan sorusunun
cevabını verebilmesi de mümkün değildi; ancak yine de, ölümünden sonra,
Engels’in Kapital’in 2. ve 3. cildi olarak yayımladığı çalışmalarını, Marks’ın
sağlığında “hazır değil” diyerek yayımlamaya yanaşmadığını belirtmek gerekir.
3- Fayda-Değer Teorisi:
Stanley Jevons (1835-1882) ve Carl Menger’in (1840-1921)
kurucuları, Leon Walros (1834-1910) ile Alfret Marshall’ın (1842-1924) başlıca
teorisyenleri olduğu bu teoriye göre ise, değer, tüketicilerin, mal ve
hizmetlerin, kendileri açısından yararlılığını göz önüne alması ile arz ve
talebe göre piyasada belirir/belirlenir.
Görüldüğü üzere bu teori, bir değer teorisi olmasına
rağmen, değerin neden/nasıl ortaya çıktığı noktasında hiçbir açıklamada
bulunmamaktadır. “Eğer değer faydaya göre ortaya çıkıyorsa, soluduğumuz hava,
güneş ışığı hayati önemde bir faydaya sahip oldukları halde, neden bir değişim
değerine sahip değiller?” sorusuna hiçbir cevap vermemekte, verememektedir.
Tıpkı tüketiciler açısından faydasının değişmesine rağmen nasıl olup da bir
malın değişim değerinin/fiyatının (arz ve talepten bağımsız olarak) inip
çıkabildiği sorusuna cevap veremeyeceği gibi...
Öte yandan, fiyatlar piyasada alıcı ile satıcı arasında
belirlenir, ama bu teorinin iddia ettiği gibi arz ve talebe göre belirlenmez.
Arz ve talep, alıcıların ya da satıcıların kendi aralarında bir rekabete yol
açtığı koşullarda fiyatların inip çıkmasında bir rol oynayabilir, ama asla
değerin-fiyatın ortaya çıkışında/varoluşunda rol oynamaz.
Yeni Bir Teori: Mülkiyet-Değer
teorisi
İşte bu, Mülkiyet-Değer Teorisi de benim değer teorimdir.
Bu teoriye, yani bana göre, değer/ekonomik değişim
değeri, mülkiyetten, insanların yaşam gereklerini kişisel ya da toplumsal olarak
birbirlerine karşı mülk edinmesinden doğar.
Eğer acıktığımızda ihtiyaç duyduğumuz halde bir ekmeği,
karşılığını/bedelini/parasını ödemeden bir fırından alıp da tüketemiyorsak,
bunun nedeni, hemizin çok iyi bildiği gibi o ekmeğin mülkiyetinin/“tüketim
hakkı”nın bir başkasına ait olmasındandır.
Doğal olarak, mülkiyeti, doğrudan mülk edinilmiş
nesnelerin mülkiyeti/“kullanım-tüketim hakkı” elimizde bulunmayan nesneleri
ihtiyaç duyduğumuzda kullanıp tüketebilmemiz için, mülk/“hak” sahibine bir
ödemede bulunmaya mecbur, zorunlu kalmaktayız. İşte, adına ekonomik anlamda
değer/değişim değeri dediğimiz şey de tam bu noktada ortaya çıkmakta ve
mülkiyet/“kullanım-tüketim hakkı”nın maddi karşılığı olarak belirmektedir.
Özetle, değer, yaşam gereklerinin kullanım ve tüketimini
ele geçirmiş, sadece kendine ayırmış olmaktan başka hiçbir anlama gelmeyen
mülkiyetin karşılığıdır. Mülkiyetin yerini tutan, tutabilecek olan her şeydir.
Ama hemen belirteyim ki, bu her şey de, başka mal ya da hizmetlerin
mülkiyetinden/“kullanım-tüketim hakkı”ndan başka bir şey değildir. Bu nedenle de
yaşamlarımız açısından bir kullanım-tüketim gerekliliğine sahip ve mülk
edinilmiş her nesne, mal ya da hizmet kimliği kazanıp sahibine bir
kazanç/gelir/değer sağlayabilmektedir.
Yine bu nedenledir ki bir kullanım tüketim gerekliliğine
sahip olmasına rağmen, kişisel ya da toplumsal olarak mülk edinilmemiş ya da
edinilememiş oldukları için kimi nesneler (hava, güneş ışığı vb.) mal kimliği
kazanamamakta, değişim ilişkilerinin konusu, malzemesi, olamamaktadır. (Bu da
elbette ki insanlık için oldukça iyi bir şeydir.) Tersinden de, arsa,
ormanlardaki ağaçlar gibi kimi nesneler de, insan emeğinin ürünü olmadıkları
halde, mülk edinilmiş oldukları için birer mal kimliği kazanıp değişim
ilişkilerinin konusu/malzemesi olabilmektedir. (Bu da insanlık açısından oldukça
kötü bir şeydir.)
İşte tüm bu nedenlerle, bizler alım-satım/alış-veriş yolu
ile mal ve hizmetleri karşılıklı olarak, ihtiyaçlarımıza göre, birbirimizle
değiş-tokuş ederken, değiş-tokuş ettiğimiz, gerçeğinde mal ve hizmetler değil,
mal ve hizmetlerin şahsında onların ele geçirmiş olduğumuz
“kullanım-tüketim/mülkiyet hakları”dır.
Bir malın, örneğin bir çift ayakkabının mülkiyetini
elimizde bulunduruyorsak, oldukça açıktır ki, aynı zamanda bu bir çift
ayakkabının kullanım-tüketim hakkını da elimizde bulunduruyoruz demektir. Doğal
olarak, bu bir çift ayakkabıyı satışa çıkardığımızda şöyle demiş oluyoruz:
“Gördüğünüz bu bir çift ayakkabının kullanım ve tüketiminden/mülkiyetinden ben
vazgeçiyorum; bu vazgeçmenin/bu hakkımı devretmenin karşılığında kim bana ne
kadar para (ya da bir başka ifade ile kim bana başka, istediğim bir mal ya da
hizmetin kullanım-tüketim/mülkiyet hakkını) verecek?”
Bir mal ya da hizmeti satmaya kalkıştığımızda sormuş
olduğumuz bu soru, bir mal ya da hizmeti almaya kalkıştığımızda da aynı şekilde
bizim karşımıza çıkmaktadır.
Böylelikle ekonomistlerin “değer” ya da “değişim değeri”
dedikleri, ama içinden çıkamadıkları şeyin ne olduğunu, nasıl ortaya çıkmış
olduğunu göstermiş olduk. Şimdi de değerin, bir mal ya da hizmetin
“kullanım-tüketim/mülkiyet hakkı”ndan vazgeçmenin karşılığının nerede, nasıl,
neye göre belirlendiğini gösterelim. (Ki bunun için de özel bir çabaya gerek
yoktur; çünkü bu da gözümüzün önünde durmaktadır.)
Değişim, iki kişi, iki toplum/ülke ya da iki kurum vb.
arasındaki bir ilişki olduğuna göre, mal ve hizmetlerin
“kullanım-tüketim/mülkiyet hakları”ndan vazgeçmenin ya da bu “hakları” ele
geçirmenin değeri/fiyatı da iki kişi/iki toplum-ülke-kurum arasında yani
piyasada/pazarda) anlaşma ile belirlenmektedir. Peki, neye göre? Hiç kimse
kazançlı çıkamayacağı bir alım-satım/değiş-tokuş ilişkisine girmeyeceğine,
yanaşmayacağına göre, elbette ki tarafların kazançlarına göre!
Hepsi bu!
Peki, bu mesele, değer konusu bu kadar basit mi?
Evet.
Değişim İlişkileri/Değer Kalıcı
mıdır?
Değişim ilişkileri, “değer”, insanların,
toplumların/ülkelerin yaşam gereklerini birbirlerine karşı mülk edinmesinden
doğduğuna göre, her türden mülkiyet ortadan kalktığında, sadece devletin,
orduların-savaşların, yasaların, mahkemelerin, hapishanelerin, sınırların değil,
değişim ilişkilerinin/değişim değerinin de ortadan kalkması kaçınılmaz bir
şeydir. Ve elbette, her türden mülkiyetin son bulması ile ortadan kalkacak olan
değişim ilişkilerine (ekonomik anlamda)/değişim değerine bağlı olarak ortaya
çıkmış olan para, ticaret, faiz, ücret/maaş, rant, kar, arz ve talep, bankalar,
borsalar, gümrük duvarları, vergiler, enflasyon, devalüasyon, döviz kurları,
döviz büroları vb. de ortadan kalkacak, son bulacaktır.
Geriye, sınırların, devletlerin, orduların-savaşların
bulunmadığı bir dünyada, herkesin gücü, yetenekleri, bilgi ve birikimi oranında
üretime katıldığı, üretimin ise (ve elbette tüketimin de) kişisel-toplumsal
ihtiyaçlara göre gerçekleştiği, kardeşlik içinde bir düzen kalacaktır. Bu düzen
de adına komünizm dediğimiz şeyden başka bir şey olmasa gerek. Print  |