Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Yeni bir değer teorisi üzerine bir deneme / Hasan Şahingöz
Hasan Şahingöz

Sosyalist Mezopotamya

Ekonomik değişim ilişkilerinde almadan verme ve/veya vermeden alma söz konusu olmadığından/olamayacağından, “Değer” konusu ekonominin temel konularından birini oluşturur.

“Değer”, “Değer Teorisi” kavramlarının birçok kişiye güncellikten uzak, yabancı, anlaşılmaz gelebileceğini tahmin edebiliyorum. En azından başlangıçta... Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki “Değer” kavramı ve bu kavram üzerinden üretilen teoriler ne bizlere yabancıdır, ne anlaşılmazdır, ne de güncellikten uzaktır. Zira “Değer”den kastedilen (tabii ki ekonomik anlamda) ekmek, elbise, ev, araba, arsa, tarla, sinema bileti, gazete, dergi, sağlık tedavisi, saç traşı gibi, yaşamımız için bir kullanma-tüketme/yararlanma gerekliliği olan nesnelere, insanlar-toplumlar arası ilişkilerde maddi bir karşılık isteme-verme, maddi bir değer biçme durumudur. Ekonomik değişim ilişkilerinde almadan verme ve/veya vermeden alma söz konusu olmadığından/olamayacağından, “Değer” konusu ekonominin temel konularından birini oluşturur. Soru şudur:

1- Yaşamımız için kullanma-tüketme/yararlanma gerekliliği duyduğumuz nesneleri kullanıp tüketmeye kalkıştığımızda, neden ille de birilerine bir ödemede bulunmak zorunda kalırız?

2- Ekmek, domates, ayakkabı ya da sağlık, berberlik hizmeti gibi herhangi bir mal ya da hizmeti kullanıp tüketmenin karşılığı olarak ödeyeceğimiz bedeli/değeri, bu bedelin/değerin miktarını neye göre belirleriz?

“Değer teorileri” işte bu soruları cevaplandırmaya çalışırlar. Dolayısıyla konu tamamen güncel ve bizlere ilişkindir.

Örneğin; banyo sabunu alır, 1 TL öderiz. 1 kg çay alır, 11 TL; 1 kg şeker alır, 3 TL; saç tıraşı olur, 5 TL öderiz. Bu örnekler somut olarak bizlere, mal ve hizmet kimliği kazanmış, ekonomik değişim ilişkilerinin konusu/malzemesi olmuş her şeyin ekonomik bir değerinin olduğunu ve bu değerin somutlaşmış, netleşmiş halinin de “fiyatı” olarak ifade edildiğini göstermektedir. Şu halde banyo sabununun ekonomik değeri 1, 1 kg çayın 11, 1 kg şekerin 3 ve saç tıraşının 5 TL’dir.

Bu somut örneklerden hareketle yukarıdaki iki soruyu, burada şu şekilde de sorabiliriz: Peki ama neden, nasıl ve neye göre?

İsterseniz bu soruları siz de cevaplandırmaya çalışabilirsiniz. Bu işe giriştiğinizde ve bir cevap elde ettiğinizde siz de bir iktisat (ekonomi) kuramcısı, değer teorisyeni olmuş olursunuz. Zira iktisadın, değer kuramcılarının yapmaya çalıştıkları da başka bir şey değildir.

Görüldüğü gibi, ekonomik açıdan değerin neden ve nasıl ortaya çıktığı, ne olduğu, neye göre, nasıl belirlendiği sorusu basit, yalın bir sorudur. Tamamen günceldir. İktisat kuramcılarının ele aldığı, açığa kavuşturmaya çalıştığı bu konu yediden yetmişe hepimizi ilgilendirmektedir. Dahası, tepeden tırnağa hayatımızın, hemen her anımızın içindedir. Ne var ki, bu küçük, bu basit ve yalın sorunun cevabı bugüne kadar, herkesi ikna edecek, herkesin üzerinde uzlaşmaya varabileceği bir şekilde verilmemiştir.

 

Değer teorileri

 

Belki garip, belki şaşırtıcı ama gerçek işte! Bir bilim olarak ortaya çıkışından günümüze iki yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, “Değer, fiyat nedir; neden/nasıl ortaya çıkmıştır; neye göre, nasıl belirlenir?” sorusunu bile kesin, kalıcı bir çözüme kavuşturamamış bir bilimdir ekonomi. Hal böyle olunca, eğer iktisat biliminden pek anlamıyorsanız, iktisatçıların anlatımlarından kafalarınız karışıyorsa, sakın üzülmeyin; çünkü iktisat kuramcıları da bu konuda sizden, benden daha çok şey bilmiyorlar. Birçok konuda (“değer” konusunun yanı sıra, paranın tanımı, para-enflasyon ilişkisi vb. örneklerde olduğu gibi) onların da kafası karışık.

Bu nedenle de ortaya bir değil birden çok “değer teorisi” çıkmıştır. Aslında bugün ve bugüne kadar tek bir değer teorisi üzerinde anlaşmaya/ortaklaşmaya varmak da pek mümkün değildir. Zira bugüne kadar ortaya konulmuş değer teorilerinin her biri, önemli olmalarına rağmen, kendi içlerinde ciddi kusurlar, tutarsızlıklar, zaaflar taşımakta, kendilerine yöneltilen soruların tamamını cevaplandırmayı başaramamaktadırlar.

Temel olarak üç başlık altında toplanmış bu teoriler şunlardır.

 

1- Maliyet-Değer Teorisi:

Kimi klasik iktisatçıların, örneğin Adam Smith’in (1723-1790) ortaya koyduğu bu teoriye göre, bir mal ya da hizmetin değeri o mal ya da hizmetin üretiminde kullanılan üretim faktörlerinin maliyetlerine göre belirlenmektedir.

Ama “Peki üretim faktörlerinin maliyeti neye göre belirlenmektedir?” ya da “Hiçbir üretim maliyeti olmayan nesneler nasıl olup da bir değere sahip olabilmektedir?” soruları, bu değer teorisinin cevap vermediği, veremeyeceği sorulardır.

 

2- Emek-Değer Teorisi:

Bu teorinin babası, İngiliz iktisatçı David Ricardo’dur (1772-1823). En ateşli savunucusu ise Marks (1818-1883) olmuştur. Marksist ekonomi politik bu teori üzerine kuruludur. Marks’ın ömrünün son 40 yılını bu teorinin doğruluğunu kanıtlamak için harcadığını söylemek pek de yanlış olmaz sanırım.

Bu değer teorisine göre, değer/değişim değeri, mal ve hizmetlerin emek ürünü olmalarından gelmekte ve içerdikleri emek miktarına göre belirlenmektedir.

Ancak bu teori de, “Mademki değer, mal ve hizmetlerin içerdiği emek miktarına göre belirlenmektedir, öyleyse nasıl oluyor da emek ürünü olmayan, hiçbir emek içermeyen nesneler birer mal-hizmet kimliği kazanıp bir değere sahip olabilmektedir?” sorusuna cevap verememektedir.

Aslında teorideki bu büyük zaafı/açığı Marks da biliyordu. Zira “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” isimli eserinde, “... değişim-değeri bir metanın içerdiği emek zamanından başka bir şey değilse, emek içermeyen metalar nasıl olur da bir değişim değeri olabilir ya da bir başka deyişle, doğal güçlerin ortaya çıkardığı değişim-değeri nereden gelmektedir?” (Sol Yayınları, sf: 85) diye sormuş ve şöyle devam etmiştir: “Bu sorun çözümünü toprak rantı teorisinde bulmaktadır.”

Ama maalesef, Kapital’in 3. cildinde ele aldığı rant teorisinde de (Sol Yayınları, sf: 543-704) bu sorunun cevabını vermemiş, verememiştir. Değişim değeri mal ve hizmetlerin içerdiği emek zamanından/miktarından gelmediği için, doğru-haklı- yerinde olan sorusunun cevabını verebilmesi de mümkün değildi; ancak yine de, ölümünden sonra, Engels’in Kapital’in 2. ve 3. cildi olarak yayımladığı çalışmalarını, Marks’ın sağlığında “hazır değil” diyerek yayımlamaya yanaşmadığını belirtmek gerekir.

 

3- Fayda-Değer Teorisi:

Stanley Jevons (1835-1882) ve Carl Menger’in (1840-1921) kurucuları, Leon Walros (1834-1910) ile Alfret Marshall’ın (1842-1924) başlıca teorisyenleri olduğu bu teoriye göre ise, değer, tüketicilerin, mal ve hizmetlerin, kendileri açısından yararlılığını göz önüne alması ile arz ve talebe göre piyasada belirir/belirlenir.

Görüldüğü üzere bu teori, bir değer teorisi olmasına rağmen, değerin neden/nasıl ortaya çıktığı noktasında hiçbir açıklamada bulunmamaktadır. “Eğer değer faydaya göre ortaya çıkıyorsa, soluduğumuz hava, güneş ışığı hayati önemde bir faydaya sahip oldukları halde, neden bir değişim değerine sahip değiller?” sorusuna hiçbir cevap vermemekte, verememektedir. Tıpkı tüketiciler açısından faydasının değişmesine rağmen nasıl olup da bir malın değişim değerinin/fiyatının (arz ve talepten bağımsız olarak) inip çıkabildiği sorusuna cevap veremeyeceği gibi...

Öte yandan, fiyatlar piyasada alıcı ile satıcı arasında belirlenir, ama bu teorinin iddia ettiği gibi arz ve talebe göre belirlenmez. Arz ve talep, alıcıların ya da satıcıların kendi aralarında bir rekabete yol açtığı koşullarda fiyatların inip çıkmasında bir rol oynayabilir, ama asla değerin-fiyatın ortaya çıkışında/varoluşunda rol oynamaz.

 

Yeni Bir Teori: Mülkiyet-Değer teorisi

 

İşte bu, Mülkiyet-Değer Teorisi de benim değer teorimdir.

Bu teoriye, yani bana göre, değer/ekonomik değişim değeri, mülkiyetten, insanların yaşam gereklerini kişisel ya da toplumsal olarak birbirlerine karşı mülk edinmesinden doğar.

Eğer acıktığımızda ihtiyaç duyduğumuz halde bir ekmeği, karşılığını/bedelini/parasını ödemeden bir fırından alıp da tüketemiyorsak, bunun nedeni, hemizin çok iyi bildiği gibi o ekmeğin mülkiyetinin/“tüketim hakkı”nın bir başkasına ait olmasındandır.

Doğal olarak, mülkiyeti, doğrudan mülk edinilmiş nesnelerin mülkiyeti/“kullanım-tüketim hakkı” elimizde bulunmayan nesneleri ihtiyaç duyduğumuzda kullanıp tüketebilmemiz için, mülk/“hak” sahibine bir ödemede bulunmaya mecbur, zorunlu kalmaktayız. İşte, adına ekonomik anlamda değer/değişim değeri dediğimiz şey de tam bu noktada ortaya çıkmakta ve mülkiyet/“kullanım-tüketim hakkı”nın maddi karşılığı olarak belirmektedir.

Özetle, değer, yaşam gereklerinin kullanım ve tüketimini ele geçirmiş, sadece kendine ayırmış olmaktan başka hiçbir anlama gelmeyen mülkiyetin karşılığıdır. Mülkiyetin yerini tutan, tutabilecek olan her şeydir. Ama hemen belirteyim ki, bu her şey de, başka mal ya da hizmetlerin mülkiyetinden/“kullanım-tüketim hakkı”ndan başka bir şey değildir. Bu nedenle de yaşamlarımız açısından bir kullanım-tüketim gerekliliğine sahip ve mülk edinilmiş her nesne, mal ya da hizmet kimliği kazanıp sahibine bir kazanç/gelir/değer sağlayabilmektedir.

Yine bu nedenledir ki bir kullanım tüketim gerekliliğine sahip olmasına rağmen, kişisel ya da toplumsal olarak mülk edinilmemiş ya da edinilememiş oldukları için kimi nesneler (hava, güneş ışığı vb.) mal kimliği kazanamamakta, değişim ilişkilerinin konusu, malzemesi, olamamaktadır. (Bu da elbette ki insanlık için oldukça iyi bir şeydir.) Tersinden de, arsa, ormanlardaki ağaçlar gibi kimi nesneler de, insan emeğinin ürünü olmadıkları halde, mülk edinilmiş oldukları için birer mal kimliği kazanıp değişim ilişkilerinin konusu/malzemesi olabilmektedir. (Bu da insanlık açısından oldukça kötü bir şeydir.)

İşte tüm bu nedenlerle, bizler alım-satım/alış-veriş yolu ile mal ve hizmetleri karşılıklı olarak, ihtiyaçlarımıza göre, birbirimizle değiş-tokuş ederken, değiş-tokuş ettiğimiz, gerçeğinde mal ve hizmetler değil, mal ve hizmetlerin şahsında onların ele geçirmiş olduğumuz “kullanım-tüketim/mülkiyet hakları”dır.

Bir malın, örneğin bir çift ayakkabının mülkiyetini elimizde bulunduruyorsak, oldukça açıktır ki, aynı zamanda bu bir çift ayakkabının kullanım-tüketim hakkını da elimizde bulunduruyoruz demektir. Doğal olarak, bu bir çift ayakkabıyı satışa çıkardığımızda şöyle demiş oluyoruz: “Gördüğünüz bu bir çift ayakkabının kullanım ve tüketiminden/mülkiyetinden ben vazgeçiyorum; bu vazgeçmenin/bu hakkımı devretmenin karşılığında kim bana ne kadar para (ya da bir başka ifade ile kim bana başka, istediğim bir mal ya da hizmetin kullanım-tüketim/mülkiyet hakkını) verecek?”

Bir mal ya da hizmeti satmaya kalkıştığımızda sormuş olduğumuz bu soru, bir mal ya da hizmeti almaya kalkıştığımızda da aynı şekilde bizim karşımıza çıkmaktadır.

Böylelikle ekonomistlerin “değer” ya da “değişim değeri” dedikleri, ama içinden çıkamadıkları şeyin ne olduğunu, nasıl ortaya çıkmış olduğunu göstermiş olduk. Şimdi de değerin, bir mal ya da hizmetin “kullanım-tüketim/mülkiyet hakkı”ndan vazgeçmenin karşılığının nerede, nasıl, neye göre belirlendiğini gösterelim. (Ki bunun için de özel bir çabaya gerek yoktur; çünkü bu da gözümüzün önünde durmaktadır.)

Değişim, iki kişi, iki toplum/ülke ya da iki kurum vb. arasındaki bir ilişki olduğuna göre, mal ve hizmetlerin “kullanım-tüketim/mülkiyet hakları”ndan vazgeçmenin ya da bu “hakları” ele geçirmenin değeri/fiyatı da iki kişi/iki toplum-ülke-kurum arasında yani piyasada/pazarda) anlaşma ile belirlenmektedir. Peki, neye göre? Hiç kimse kazançlı çıkamayacağı bir alım-satım/değiş-tokuş ilişkisine girmeyeceğine, yanaşmayacağına göre, elbette ki tarafların kazançlarına göre!

Hepsi bu!

Peki, bu mesele, değer konusu bu kadar basit mi? Evet.

 

Değişim İlişkileri/Değer Kalıcı mıdır?

 

Değişim ilişkileri, “değer”, insanların, toplumların/ülkelerin yaşam gereklerini birbirlerine karşı mülk edinmesinden doğduğuna göre, her türden mülkiyet ortadan kalktığında, sadece devletin, orduların-savaşların, yasaların, mahkemelerin, hapishanelerin, sınırların değil, değişim ilişkilerinin/değişim değerinin de ortadan kalkması kaçınılmaz bir şeydir. Ve elbette, her türden mülkiyetin son bulması ile ortadan kalkacak olan değişim ilişkilerine (ekonomik anlamda)/değişim değerine bağlı olarak ortaya çıkmış olan para, ticaret, faiz, ücret/maaş, rant, kar, arz ve talep, bankalar, borsalar, gümrük duvarları, vergiler, enflasyon, devalüasyon, döviz kurları, döviz büroları vb. de ortadan kalkacak, son bulacaktır.

Geriye, sınırların, devletlerin, orduların-savaşların bulunmadığı bir dünyada, herkesin gücü, yetenekleri, bilgi ve birikimi oranında üretime katıldığı, üretimin ise (ve elbette tüketimin de) kişisel-toplumsal ihtiyaçlara göre gerçekleştiği, kardeşlik içinde bir düzen kalacaktır. Bu düzen de adına komünizm dediğimiz şeyden başka bir şey olmasa gerek.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006