Amaç ve araç / Ferhat BARAN Ferhat BARAN
NEWROZ
Önemli sayıdaki sivil toplum kuruluşunun iki tarafa yaptığı çağrı, Türkiye halkları nezdinde derin kökleri olan bir ihtiyaca denk düşmektedir ve görünür bir gelecek boyunca esas olarak etkisini sürdüreceğe benzemektedir.
Mücadele konusu yaptığınız “amaç”a ulaşmak için tespit
ettiğiniz mücadelenin “araç ve yöntemler”inde zaman zaman değişiklikler
yapabilirsiniz; yeter ki bunlar “keyfi” değil, içinde bulunduğunuz somut
koşullarda belirli bir “hedef”e ulaşmak için taktik anlayışa bağlı kalınarak
yapılsınlar. Bu anlamda farklı yöntemler kullanılabilir ve hatta, şirazesinden
çıkarmamak kaydıyla, yararlı sonuçlar da üretebilirler.
Son günlerde gündeme gelen ve “aktif savunma” olarak
tabir edilen eylemlilik sürecini yukarıdaki bağlamda ele alıp değerlendirmekte
fayda var. Ve akla gelen ilk sorular da şunlardır: Hangi nedenlerle bu taktiksel
değişikliğe gidildi? Uluslararası düzeyde yeni bir mevzi kazanmak için mi?
Egemen güçleri yeni saflara doğru itmek için mi? Varılan yerde elde edilmiş yeni
bir mevziyi pekiştirmek için mi? Yoksa, “yeni bir siyasal amaç”a göre yeniden
belirlemek zorunda olduğunuz “yeni araç ve yöntem” ihtiyacını karşılamak için
mi?
Soruları çoğaltmak mümkün fakat hemen belirtmek gerekir
ki, bu “aktif savunma”nın
“taktiksel” mi, yoksa belirli bir dönem süresince kullanılacak yeni
“siyasal” bir amaca bağlı “stratejik” değişiklik mi olduğunu bilmiyoruz.
Açıklandığı kadarıyla bu değişikliğin bilinen “siyasal” bir amacı yok, yani
şimdiye kadar açıklananlar dışında. “İstim arkadan gelir” misali ilan edileceği
söylenen “demokratik özerklik”in de böyle bir taktiksel değişikliği gerektirip
gerektirmediği ayrıca tartışılmaya muhtaçtır. Öyle olsa bile bu tür eylemler,
önceden ilan edilen bir hedefeten sonra meydana gelir, yoksa öncesinde değil.
Etki ve tepkiler
Türkiye, Ortadoğu ve dünyada önemli siyasal gelişmelerin
yaşandığı bir süreçte başlayan “aktif savunma”ya dayalı eylemlilik sürecinin
doğurduğu ilk sonuç, bilinen cephenin “aktif” hale gelmesi oldu; devletin derin
kesimi, MHP ve onun etkisinde olan bütün eski savaşçılar, özel tim ve özel
kuvvetler mensubu eski subaylar ve bu kanadın sözcüsü olarak hareket eden
üniversite ve basın camiası adeta uyandı, söz birliği etmişcesine bir an önce
Olağanüstü Hal ilan edilmesini önerdiler. Bu öneriye karşı çıkan İ. Başbuğ’u da
eleştirmekten geri kalmadılar. CHP, geleneksel ve öncü rolünü bırakmış
görünüyor; Kılıçdaroğlu, genel başkan olduğundan bu yana belki de ilk kez ve
Adıyaman’da olmanın da etkisiyle, “kan kanla temizlenmez” diyerek, “belirli bir
amaca yönelik olumlu” bir açıklama yaptı. Gerisi malum cephe, ama sabit cephenin
bir hayli zayıfladığını belirtmekte fayda var.
Fakat öbür yandan daha büyük bir tehlike ve tahkim
hareketi yürürlüğe kondu bile: Asker cenazeleri, adeta bir “Türkleştirme”
hareketi olarak kullanılmaktadır. Gerek devlet ve gerekse “sivil ultra devlet”
güçleri, siyasal kazanç elde etme kaygısından ileri gelen biçimsel farklılıklar
dışında, özünde bu cenazeler vasıtasıyla “Türkleştirme” hareketinde uzlaşmış
görünmektedirler. Olası tepkileri önlemek anlamında oldukça dikkatli bir biçimde
hareket edilmekte ve plan büyük bir ciddiyetle hayata geçirilmektedir. Amaç, bu
düzenden rahatsız olan halkları birbirinden koparmak ve düzenin değiştirici
güçlerini birbirinden uzak tutarak ezmeye devam etmektir. Bu milliyetçi
örgütlenişin en büyük hedefi, böl-yönet politikası üzerinden mevcut rejimin
dayanaklarını güçlendirmek ve ayakta kalmasını sağlamaktır. Diğer yandan bu
milliyetçi örgütlenişle birlikte, olası bir “iç savaş” durumunda, uluslararası
kamuoyunun tepkisini önlemek için, tıpkı Ermeni soykırımında olduğu gibi, Kürt
halkına ve diğer azınlıklara karşı gerçekleşebilecek saldırıları “kitlelerin
kendiliğinden tepkisi” olarak göstermek için şimdiden zemin
hazırlamaktır.
“Aktif savunma”nın yürürlüğe konulduğu koşullarda
uluslararası durumun “elverişli” biçimi de, Toronto’daki görüşmelerden sonra
değişeceğe benzemektedir: Yani bu alandaki boşluk veya “tepkisizlik” de giderek
kapanmaktadır. TC’nin, oluşan aykırılıkları gidermek için vermesi gereken
tavizlerden ne kadarını verdiğini önümüzdeki günlerde görme imkanı bulacağız.
Erdoğan’ın NATO’yu bölgeye davet etmesi, İran bağlamında ele alınıp ayrıca
değerlendirilmesi gereken ciddi bir konudur. Ayrıca, bu yeni süreçte, farklı
çıkar gruplarının kendi amaçlarını gerçekleştirmek için harekete geçtiğini de
belirtmekte yarar var. İktidar düzeyinde bir müddettir cereyan eden “egemenlik”
mücadelesinde öne çıkan yargı, adeta bir dönemi kapatmak üzeredir. Sevindirici
olan, Güney Kürdistan yönetiminin, egemen güçlerin taşımak istediği ortama
girmek istemediğini resmen açıklamasıdır.
Hareket noktası
Kürt cephesinde önemli bir kesim, devletin, bütün iyi
niyetli girişimlere rağmen olumlu bir adım atmak yerine baskı politikasını
tercih etmesi nedeniyle, “yapacak başka bir şey kalmamıştı” düzeyinde
seyretmektedir. Doğrusu, AKP hükümeti ve hizmetinde olduğu devlet erki, bir
bütün olarak, bir takım palyatif “çözücü” çözümler dışında, halkın varlığına
denk düşen gerçek çözümü sağlayabilecek ciddiyette bir adım atmadı.
“Demokratikleşme” söyleminin ürettiği “kendiliğinden sonuçlar”ı burada
kastetmiyoruz. Bırakalım sorunun demokratik yöntemlerle çözümünü, sorunun
demokratik ortamda tartışılmasına yol verecek düzenlemeler dahi yapılmadı.
Dahası, bilinen bütün baskı ve tutuklamalara ek olarak, belki de dünya tarihinde
bir örneğine daha rastlanmayacak türden, iyi niyet girişimi çerçevesinde silah
bırakarak TC’ye teslim olmuş gerillaların ve Maxmûr kampından gelen sivillerin
tutuklanması, diplomatik dilde tam bir “Casus Belli”dir, insani ve geleneksel
davranış kuralları çerçevesinde ise ancak “kalleş”lik olarak
değerlendirilebilecek aciz bir politikanın yürürlüğe konmasıdır. Bu somut durum,
birçok insanın “yapacak bir şey kalmadı” diye düşünmesini ve davranmasını haklı
çıkarabilecek önemli bir olaydır.
Keşke ölçü bu olsaydı ve buna bakarak dünya kamuoyu ve
Türkiye halkı tercihte bulunsaydı ya da bir değerlendirme yaparak TC’nin
haksızlığına işaret edebilseydi. Ne yazık ki işler böyle yürümüyor. Kitlelerin
algısı “oluşturuluyor”, onların düşünme biçimine göre “gerçek” eğilip bükülüyor
ve egemenlerin siyasal tercihleri doğrultusunda hareket etmelerini sağlamak için
ideolojik bir yorumla olaylar “oluşturuluyor”. Yaşamakta olduğumuz koşullarda
yapılmak istenen de budur. Yukarıda belirtildiği gibi kitleler, asker cenazeleri
eşliğinde hızla tahkim edilmekte ve Kürtlere karşı örgütlenmektedirler.
Ayrıca, karşı tarafta yer alan güç, sıradan değil,
tarihsel “yönetme” tecrübesine sahip olan bir güçtür ve yaptığı her şeyi
“tepkiler”e dayandırmadan, “soğukkanlı” bir şekilde yapmaktadır. Bu tür
mücadelelerde en büyük taktik ise, karşı tarafı, hazır olmadığı bir mücadele
biçimine itmektir. Bir haklılığa işaret edilirken, unutulmaması gereken siyasal
bakış budur. Bu nedenle egemenlerin istediği bir yöntemi değil, kendimizin
tercih edeceği ve amaca uygun, aynı zamanda bu amaca yürürken ihtiyaç duyulan
farklı kesim ve sınıfları da hesaba katacak bir yöntem olmalıdır. Hepimizin de
bildiği gibi, mevcut durumdaki bilinen talepler için benimsenmesi gereken esas
mücadele yöntemi, kitlelerin artık alıştığı ve oldukça etkin kullandığı, ayrıca
bu tarz üzerinden ihtiyaç duyduğu kesimlerle diyalog kurmasına müsait barışçıl,
kitlesel mücadele türleri olmalıdır.
Veriler
Ne gibi verilere sahibiz bunu söylerken? Barışçıl
mücadele yöntemleri mümkün mü ve bu yöntemlerle bir sonuç alınabilir mi? Halk,
mevcut rejim karşısında nasıl bir anlayış ve yöntemle mücadele edebilir? Elbette
ki yöntem belirlemek sadece bizim tercihimiz olmayacaktır, yöntemi kullanacak
muhatabın durumunun ve algılama düzeyinin ne olduğu da önem kazanmaktadır.
Bunda, o toplumun kendisini savunurken ya da savaşırken oluşturduğu
“gelenek”lerden tutalım da bizzat yaşamakta olduğu dönemde kullanılan
yöntemlerin oluşturduğu sosyo-psikolojik faktörlerin, edinmiş olduğu tecrübenin
ve onu uygulama tekniklerinin de uygun olması gerekmektedir.
Bundan hareketle tespit edilebilecekleri şöyle sıralamak
mümkün: Devletin zaman zaman itiraf ettiği gibi bu halk, kendi haklarının
savunucusu olarak bugüne kadar 28 kez “isyan” etti. Niteliği ve niceliği farklı
olmak kaydıyla, genel ortalama taleplerdeki ortaklık, tepkisel oluşları, belirli
bir bölgeyi kapsamaları, ani parlamalarla hareket etmeleri vb. olarak tespit
edilebilir. Hepsi yenilgiyle sonuçlanmıtır. Uzun süreli olmamaları onların bir
başka özelliğidir. Daha birçok ortak payda tespit etmek mümkündür. Anlatılmak
istenen, bugün, en uzun boylu olmanın yanı sıra, anlayış ve teknik olarak da
kendinden öncekilerden farklı olan mücadele yöntemi, kendinden öncekilerden daha
ileri bir düzeyi temsil etmekte, uzun bir devamlılık oluşturmakta, süregelenleri
çok ileri doğru taşımış durumdadır. Deyim yerindeyse, olması gerekenlerin çoğu,
somut koşullar çerçevesinde, olmuştur. “Savunma” ve “saldırı” kültürü olarak
halk, bu yönteme yabancı olmamakla birlikte, “uzun ve yorucu” bir mücadelenin
ardından yeni bir mücadele tarzı “edinmiş” ve yaşadığımız kısa “demokratik
açılım” sürecinde tecrübe ederek yararlı olduğunu görmüştür. Ayrıca bu yöntemle
sonuç alacağını da idrak etmiştir. Maxmûr ve Kandil’den gelenlerin karşılanması
sürecinde alanlara dökülen halkın arzusu kesinlikle bir başka mücadele
yönteminin işaretidir, yoksa TC’nin göstermeye çalıştığı gibi
değildir.
Temel ve tali
Bütün bu gerçekler ışığında izlenmesi gereken yol,
kesinlikle tercih edilen yol değildir. Uzunca bir süre tarafların tercih ettiği
ve mücadelenin mantığı içinde “yerinde” olarak değerlendirilebilecek mücadele
biçimi, uzun bir zamandır, yine tarafların açıklamaları üzerine, artık yeni bir
anlayışa yerini bırakmıştır. Zaman zaman tanık olacağımız bu türden “sapma”lar,
değişen siyasal hedeflerin ürünü olmayıp, mevzi koruma ve taktik üstünlük elde
etmeye yönelik ya da kimi güncel “hesap”ların görülmesi adına gündeme
sürülebilecek “tali” yöntemlerdir. Önemli sayıdaki sivil toplum kuruluşunun iki
tarafa yaptığı çağrı, Türkiye halkları nezdinde derin kökleri olan bir ihtiyaca
denk düşmektedir ve görünür bir gelecek boyunca esas olarak etkisini sürdüreceğe
benzemektedir...
Sosyalist hareket, hiçbir tereddüde kapılmadan, esas
olarak halka dayalı bir mücadele anlayışını esas almalı ve buna denk düşen her
türlü sivil direnişi örgütlemeli, Türkiye halkının bu mücadele içine çekilmesi
ve siyasal gericiliğin karşısında ilerici bir güç oluşturulması adına ne
gerekiyorsa onu yapmalıdır. İrademiz dışında olacaklardan elbette ki bizler
sorumlu olmayacağız ama sorumlusu olacağımız hareket, kesinlikle hedefi ve bu
hedefe varmak için ona uygun bir mücadele anlayışını benimsemek durumundadır.
Varmış olduğumuz düzeyde halkın kaldırabileceği, anlayabileceği ve
uygulayabileceği mücadele yöntemlerinden sapmak, kısa dönemde olumlu
algılanabilir, fakat bu tarzların uzun vadeli çıkarlar bakımından olumlu
sonuçlar doğuracağını beklemek yanıltıcı olacaktır. “TC’nin mevcut durumunu
‘kabul edilebilir’ görüp radikal yöntemler kullanmak mı daha anlamlı, yoksa
TC’nin varlığını gayrimeşru görüp barışçıl yöntemler kullanmak mı daha anlamlı?”
sorusunun ciddiyetle ele alınıp değerlendirilmesi ve ona göre bir yöntem
benimsenmesi gerekmektedir.
Gerek Kürt halkı ve gerekse demokratik hak talebinde
bulunan diğer inanç kesimleri ve emekçiler, bugüne kadar TC ile iletişimlerinde
onun dilini kullandılar ama dertlerini anlatamadılar, fakat artık kendi
dillerinde konuşup, TC’nin kendilerini anlamaya çalışmasını sağlamalıdırlar.
Bizim dilimiz, halkın bildiği ve uyguladığı dildir. Bunu konuşmak ve TC’nin
öğrenmesini sağlamak dışında, en azından şimdilik, başka yöntem yoktur. Print  |