Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Amaç ve araç / Ferhat BARAN
Ferhat BARAN

NEWROZ

Önemli sayıdaki sivil toplum kuruluşunun iki tarafa yaptığı çağrı, Türkiye halkları nezdinde derin kökleri olan bir ihtiyaca denk düşmektedir ve görünür bir gelecek boyunca esas olarak etkisini sürdüreceğe benzemektedir.

Mücadele konusu yaptığınız “amaç”a ulaşmak için tespit ettiğiniz mücadelenin “araç ve yöntemler”inde zaman zaman değişiklikler yapabilirsiniz; yeter ki bunlar “keyfi” değil, içinde bulunduğunuz somut koşullarda belirli bir “hedef”e ulaşmak için taktik anlayışa bağlı kalınarak yapılsınlar. Bu anlamda farklı yöntemler kullanılabilir ve hatta, şirazesinden çıkarmamak kaydıyla, yararlı sonuçlar da üretebilirler.

Son günlerde gündeme gelen ve “aktif savunma” olarak tabir edilen eylemlilik sürecini yukarıdaki bağlamda ele alıp değerlendirmekte fayda var. Ve akla gelen ilk sorular da şunlardır: Hangi nedenlerle bu taktiksel değişikliğe gidildi? Uluslararası düzeyde yeni bir mevzi kazanmak için mi? Egemen güçleri yeni saflara doğru itmek için mi? Varılan yerde elde edilmiş yeni bir mevziyi pekiştirmek için mi? Yoksa, “yeni bir siyasal amaç”a göre yeniden belirlemek zorunda olduğunuz “yeni araç ve yöntem” ihtiyacını karşılamak için mi?

Soruları çoğaltmak mümkün fakat hemen belirtmek gerekir ki, bu “aktif savunma”nın  “taktiksel” mi, yoksa belirli bir dönem süresince kullanılacak yeni “siyasal” bir amaca bağlı “stratejik” değişiklik mi olduğunu bilmiyoruz. Açıklandığı kadarıyla bu değişikliğin bilinen “siyasal” bir amacı yok, yani şimdiye kadar açıklananlar dışında. “İstim arkadan gelir” misali ilan edileceği söylenen “demokratik özerklik”in de böyle bir taktiksel değişikliği gerektirip gerektirmediği ayrıca tartışılmaya muhtaçtır. Öyle olsa bile bu tür eylemler, önceden ilan edilen bir hedefeten sonra meydana gelir, yoksa öncesinde değil.

 

Etki ve tepkiler

 

Türkiye, Ortadoğu ve dünyada önemli siyasal gelişmelerin yaşandığı bir süreçte başlayan “aktif savunma”ya dayalı eylemlilik sürecinin doğurduğu ilk sonuç, bilinen cephenin “aktif” hale gelmesi oldu; devletin derin kesimi, MHP ve onun etkisinde olan bütün eski savaşçılar, özel tim ve özel kuvvetler mensubu eski subaylar ve bu kanadın sözcüsü olarak hareket eden üniversite ve basın camiası adeta uyandı, söz birliği etmişcesine bir an önce Olağanüstü Hal ilan edilmesini önerdiler. Bu öneriye karşı çıkan İ. Başbuğ’u da eleştirmekten geri kalmadılar. CHP, geleneksel ve öncü rolünü bırakmış görünüyor; Kılıçdaroğlu, genel başkan olduğundan bu yana belki de ilk kez ve Adıyaman’da olmanın da etkisiyle, “kan kanla temizlenmez” diyerek, “belirli bir amaca yönelik olumlu” bir açıklama yaptı. Gerisi malum cephe, ama sabit cephenin bir hayli zayıfladığını belirtmekte fayda var.

Fakat öbür yandan daha büyük bir tehlike ve tahkim hareketi yürürlüğe kondu bile: Asker cenazeleri, adeta bir “Türkleştirme” hareketi olarak kullanılmaktadır. Gerek devlet ve gerekse “sivil ultra devlet” güçleri, siyasal kazanç elde etme kaygısından ileri gelen biçimsel farklılıklar dışında, özünde bu cenazeler vasıtasıyla “Türkleştirme” hareketinde uzlaşmış görünmektedirler. Olası tepkileri önlemek anlamında oldukça dikkatli bir biçimde hareket edilmekte ve plan büyük bir ciddiyetle hayata geçirilmektedir. Amaç, bu düzenden rahatsız olan halkları birbirinden koparmak ve düzenin değiştirici güçlerini birbirinden uzak tutarak ezmeye devam etmektir. Bu milliyetçi örgütlenişin en büyük hedefi, böl-yönet politikası üzerinden mevcut rejimin dayanaklarını güçlendirmek ve ayakta kalmasını sağlamaktır. Diğer yandan bu milliyetçi örgütlenişle birlikte, olası bir “iç savaş” durumunda, uluslararası kamuoyunun tepkisini önlemek için, tıpkı Ermeni soykırımında olduğu gibi, Kürt halkına ve diğer azınlıklara karşı gerçekleşebilecek saldırıları “kitlelerin kendiliğinden tepkisi” olarak göstermek için şimdiden zemin hazırlamaktır.

“Aktif savunma”nın yürürlüğe konulduğu koşullarda uluslararası durumun “elverişli” biçimi de, Toronto’daki görüşmelerden sonra değişeceğe benzemektedir: Yani bu alandaki boşluk veya “tepkisizlik” de giderek kapanmaktadır. TC’nin, oluşan aykırılıkları gidermek için vermesi gereken tavizlerden ne kadarını verdiğini önümüzdeki günlerde görme imkanı bulacağız. Erdoğan’ın NATO’yu bölgeye davet etmesi, İran bağlamında ele alınıp ayrıca değerlendirilmesi gereken ciddi bir konudur. Ayrıca, bu yeni süreçte, farklı çıkar gruplarının kendi amaçlarını gerçekleştirmek için harekete geçtiğini de belirtmekte yarar var. İktidar düzeyinde bir müddettir cereyan eden “egemenlik” mücadelesinde öne çıkan yargı, adeta bir dönemi kapatmak üzeredir. Sevindirici olan, Güney Kürdistan yönetiminin, egemen güçlerin taşımak istediği ortama girmek istemediğini resmen açıklamasıdır.  

 

Hareket noktası

 

Kürt cephesinde önemli bir kesim, devletin, bütün iyi niyetli girişimlere rağmen olumlu bir adım atmak yerine baskı politikasını tercih etmesi nedeniyle, “yapacak başka bir şey kalmamıştı” düzeyinde seyretmektedir. Doğrusu, AKP hükümeti ve hizmetinde olduğu devlet erki, bir bütün olarak, bir takım palyatif “çözücü” çözümler dışında, halkın varlığına denk düşen gerçek çözümü sağlayabilecek ciddiyette bir adım atmadı. “Demokratikleşme” söyleminin ürettiği “kendiliğinden sonuçlar”ı burada kastetmiyoruz. Bırakalım sorunun demokratik yöntemlerle çözümünü, sorunun demokratik ortamda tartışılmasına yol verecek düzenlemeler dahi yapılmadı. Dahası, bilinen bütün baskı ve tutuklamalara ek olarak, belki de dünya tarihinde bir örneğine daha rastlanmayacak türden, iyi niyet girişimi çerçevesinde silah bırakarak TC’ye teslim olmuş gerillaların ve Maxmûr kampından gelen sivillerin tutuklanması, diplomatik dilde tam bir “Casus Belli”dir, insani ve geleneksel davranış kuralları çerçevesinde ise ancak “kalleş”lik olarak değerlendirilebilecek aciz bir politikanın yürürlüğe konmasıdır. Bu somut durum, birçok insanın “yapacak bir şey kalmadı” diye düşünmesini ve davranmasını haklı çıkarabilecek önemli bir olaydır.

Keşke ölçü bu olsaydı ve buna bakarak dünya kamuoyu ve Türkiye halkı tercihte bulunsaydı ya da bir değerlendirme yaparak TC’nin haksızlığına işaret edebilseydi. Ne yazık ki işler böyle yürümüyor. Kitlelerin algısı “oluşturuluyor”, onların düşünme biçimine göre “gerçek” eğilip bükülüyor ve egemenlerin siyasal tercihleri doğrultusunda hareket etmelerini sağlamak için ideolojik bir yorumla olaylar “oluşturuluyor”. Yaşamakta olduğumuz koşullarda yapılmak istenen de budur. Yukarıda belirtildiği gibi kitleler, asker cenazeleri eşliğinde hızla tahkim edilmekte ve Kürtlere karşı örgütlenmektedirler.

Ayrıca, karşı tarafta yer alan güç, sıradan değil, tarihsel “yönetme” tecrübesine sahip olan bir güçtür ve yaptığı her şeyi “tepkiler”e dayandırmadan, “soğukkanlı” bir şekilde yapmaktadır. Bu tür mücadelelerde en büyük taktik ise, karşı tarafı, hazır olmadığı bir mücadele biçimine itmektir. Bir haklılığa işaret edilirken, unutulmaması gereken siyasal bakış budur. Bu nedenle egemenlerin istediği bir yöntemi değil, kendimizin tercih edeceği ve amaca uygun, aynı zamanda bu amaca yürürken ihtiyaç duyulan farklı kesim ve sınıfları da hesaba katacak bir yöntem olmalıdır. Hepimizin de bildiği gibi, mevcut durumdaki bilinen talepler için benimsenmesi gereken esas mücadele yöntemi, kitlelerin artık alıştığı ve oldukça etkin kullandığı, ayrıca bu tarz üzerinden ihtiyaç duyduğu kesimlerle diyalog kurmasına müsait barışçıl, kitlesel mücadele türleri olmalıdır.

 

Veriler

 

Ne gibi verilere sahibiz bunu söylerken? Barışçıl mücadele yöntemleri mümkün mü ve bu yöntemlerle bir sonuç alınabilir mi? Halk, mevcut rejim karşısında nasıl bir anlayış ve yöntemle mücadele edebilir? Elbette ki yöntem belirlemek sadece bizim tercihimiz olmayacaktır, yöntemi kullanacak muhatabın durumunun ve algılama düzeyinin ne olduğu da önem kazanmaktadır. Bunda, o toplumun kendisini savunurken ya da savaşırken oluşturduğu “gelenek”lerden tutalım da bizzat yaşamakta olduğu dönemde kullanılan yöntemlerin oluşturduğu sosyo-psikolojik faktörlerin, edinmiş olduğu tecrübenin ve onu uygulama tekniklerinin de uygun olması gerekmektedir.

Bundan hareketle tespit edilebilecekleri şöyle sıralamak mümkün: Devletin zaman zaman itiraf ettiği gibi bu halk, kendi haklarının savunucusu olarak bugüne kadar 28 kez “isyan” etti. Niteliği ve niceliği farklı olmak kaydıyla, genel ortalama taleplerdeki ortaklık, tepkisel oluşları, belirli bir bölgeyi kapsamaları, ani parlamalarla hareket etmeleri vb. olarak tespit edilebilir. Hepsi yenilgiyle sonuçlanmıtır. Uzun süreli olmamaları onların bir başka özelliğidir. Daha birçok ortak payda tespit etmek mümkündür. Anlatılmak istenen, bugün, en uzun boylu olmanın yanı sıra, anlayış ve teknik olarak da kendinden öncekilerden farklı olan mücadele yöntemi, kendinden öncekilerden daha ileri bir düzeyi temsil etmekte, uzun bir devamlılık oluşturmakta, süregelenleri çok ileri doğru taşımış durumdadır. Deyim yerindeyse, olması gerekenlerin çoğu, somut koşullar çerçevesinde, olmuştur. “Savunma” ve “saldırı” kültürü olarak halk, bu yönteme yabancı olmamakla birlikte, “uzun ve yorucu” bir mücadelenin ardından yeni bir mücadele tarzı “edinmiş” ve yaşadığımız kısa “demokratik açılım” sürecinde tecrübe ederek yararlı olduğunu görmüştür. Ayrıca bu yöntemle sonuç alacağını da idrak etmiştir. Maxmûr ve Kandil’den gelenlerin karşılanması sürecinde alanlara dökülen halkın arzusu kesinlikle bir başka mücadele yönteminin işaretidir, yoksa TC’nin göstermeye çalıştığı gibi değildir.

 

Temel ve tali

 

Bütün bu gerçekler ışığında izlenmesi gereken yol, kesinlikle tercih edilen yol değildir. Uzunca bir süre tarafların tercih ettiği ve mücadelenin mantığı içinde “yerinde” olarak değerlendirilebilecek mücadele biçimi, uzun bir zamandır, yine tarafların açıklamaları üzerine, artık yeni bir anlayışa yerini bırakmıştır. Zaman zaman tanık olacağımız bu türden “sapma”lar, değişen siyasal hedeflerin ürünü olmayıp, mevzi koruma ve taktik üstünlük elde etmeye yönelik ya da kimi güncel “hesap”ların görülmesi adına gündeme sürülebilecek “tali” yöntemlerdir. Önemli sayıdaki sivil toplum kuruluşunun iki tarafa yaptığı çağrı, Türkiye halkları nezdinde derin kökleri olan bir ihtiyaca denk düşmektedir ve görünür bir gelecek boyunca esas olarak etkisini sürdüreceğe benzemektedir...

Sosyalist hareket, hiçbir tereddüde kapılmadan, esas olarak halka dayalı bir mücadele anlayışını esas almalı ve buna denk düşen her türlü sivil direnişi örgütlemeli, Türkiye halkının bu mücadele içine çekilmesi ve siyasal gericiliğin karşısında ilerici bir güç oluşturulması adına ne gerekiyorsa onu yapmalıdır. İrademiz dışında olacaklardan elbette ki bizler sorumlu olmayacağız ama sorumlusu olacağımız hareket, kesinlikle hedefi ve bu hedefe varmak için ona uygun bir mücadele anlayışını benimsemek durumundadır. Varmış olduğumuz düzeyde halkın kaldırabileceği, anlayabileceği ve uygulayabileceği mücadele yöntemlerinden sapmak, kısa dönemde olumlu algılanabilir, fakat bu tarzların uzun vadeli çıkarlar bakımından olumlu sonuçlar doğuracağını beklemek yanıltıcı olacaktır. “TC’nin mevcut durumunu ‘kabul edilebilir’ görüp radikal yöntemler kullanmak mı daha anlamlı, yoksa TC’nin varlığını gayrimeşru görüp barışçıl yöntemler kullanmak mı daha anlamlı?” sorusunun ciddiyetle ele alınıp değerlendirilmesi ve ona göre bir yöntem benimsenmesi gerekmektedir.

Gerek Kürt halkı ve gerekse demokratik hak talebinde bulunan diğer inanç kesimleri ve emekçiler, bugüne kadar TC ile iletişimlerinde onun dilini kullandılar ama dertlerini anlatamadılar, fakat artık kendi dillerinde konuşup, TC’nin kendilerini anlamaya çalışmasını sağlamalıdırlar. Bizim dilimiz, halkın bildiği ve uyguladığı dildir. Bunu konuşmak ve TC’nin öğrenmesini sağlamak dışında, en azından şimdilik, başka yöntem yoktur.  


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006