Artan çatışmalar ve çözüm arayışları / S. Çiftyürek S. Çiftyürek
NEWROZ
Devletin çantasında, Kürt ulusal sorununda “askeri çözüm” yönelimi ile kimi yeni adımların atılmasını içeren ‘siyasal çözüm’ yönelimi bir arada bulunuyor.
Artan
çatışmalarla birlikte, sorunun hem siyasal muhataplarında hem de halklarda
uzlaşma ve çözüm arayışları da arttı. PKK ve BDP’de kimi yeni yönelişlerle
birlikte çözüm üzerinde uzlaşma arayışları yıllardan beri olduğu gibi bugün de
devam ediyor. Asıl başından beri ret, inkar tutumunda ısrar eden, “muhatap
almam, silahla çözerim” diyen devletin tutum ve yönelişinde değişim var mı yok
mu, ona bakmak gerekiyor.
Artan
çatışmalar üzerine, önce acil toplanan “minik” devlet zirvesi ve ardından
kurumsallaşmış zirve olarak toplanan MGK’nın karar ve yönelimleri irdelendiğinde
bağlantılı ikili tutum görülür. TC Devleti bir yandan, halen 90 yıllık şarkının
tekrarından ibaret olan “tek terörist kalıncaya kadar...” edebiyatı, “sınırı
30 km
güneye kaydıralım”, “yeni OHAL ilan edelim”, “bundan sonra sınır ötesinden
gelecek her saldırıdan Irak hükümeti sorumlu tutulacak” türünden denenmiş ya da
kimi yeni adımlarla askeri çözümde ısrar eden bir yönelim içerisindedir. Diğer
yandan ise aynı devlet ve hükümette yeni söylemin kimi ipuçları da sergileniyor.
Örneğin, 22.06.2010 tarihinde A. Gül’ün başkanlığında toplanan devlet
zirvesindeki, “Demokratik açılım projesi yeniden gözden geçirilmeli. Projenin
hükümet eksenli değil daha geniş bir kesimce sahiplenilmesi sağlanacak. Bölgede
halkın temel talepleri yeniden gözden geçirilecek” vurguları; Devlet Bakanı
Egemen Bağış’ın “Ocağına ateş düşen sadece asker aileleri değil, kandırılmış
çocukların aileleri de acı çekiyor” açıklamasıyla eş zamanlı “ölen asker de,
dağdaki de bizim çocuğumuz” söyleminin yaygınlaşması; hatta sınır değişikliği
öneren sicilli milliyetçi faşist Taha Akyol gibilerinin bile “yeni bir devlet
projesine ihtiyaç vardır” demek zorunda kalmaları...
Özetle
devletin çantasında, Kürt ulusal sorununda askeri çözüm yönelimi ile kimi yeni
adımların atılmasını içeren ‘siyasal çözüm’ yönelimi bir arada bulunuyor.
Küresel ve bölgesel gelişmeler ve esas olarak da Kürt ulusal hareketi, devletin
bu ikili tutumdan birini öne çıkarmasında belirleyici olacaktır. Dolayısıyla
Kürt ulusal demokratik hareketi ve özelde de PKK bu durumu dikkate alan bir
politika izlemelidir.
Son
günlerde genelde Kürt ulusal demokratik güçlerinden, özelde siyasal İslam
referanslı STK başta olmak üzere Batman, Diyarbakır, İstanbul gibi kentlerdeki
dernek, sendika, meslek odalarından “PKK’ye eylemsizlik, devlete operasyonları
durdur” çağrıları; TÜSİAD ve yöneticilerinin devlet ve hükümete “siyasal çözüm”
yolunda adım atmaları için çağrılar çıkarmaları; Abant Platformu’nun soruna
odaklı olarak gerçekleştirdiği son toplantısında çıkarttığı benzer
çağrılar…
Öncelikle tüm bu paralel çağrılar hükümet, ABD ve küresel sermayeden
bağımsız düşünülemez. Kürt sorununda inisiyatif alma arayışında olan siyasal
İslam referanslı tüm kurum ve kuruluşların bir yerlerden düğmeye basılmışçasına
hareketlenmelerinin, AKP hükümetinden ve ABD’den bağımsız olduğu düşünülemez.
Cengiz Çandar da “Kürt siyaset sahnesinin İmralı-Kandil-Brüksel üçgeni dışındaki
tüm unsurlarının seferber olması ve ‘PKK’ye eylemsizlik’ çağrısı yapmaları için
işaret fişeği hükümet yönünden atılmıştır” diyerek, STK’daki hareketlenmenin
arkasında hükümetin olduğunu belirtti.
Daha önce
de üzerinde durmuştuk; TC Devleti’ne yüklenilen bölgesel rol model paketinin
içerisinde Kürt ulusal sorununun kapitalizmin sınırları içerisinde “çözümü” de
yer almaktadır ki, devletin çözümsüzlük ya da çözümsüzlükle eş anlamlı olarak
askeri seçenekte ısrar etmesi durumunda, Kürt ulusal demokratik muhalefetinin
yanı sıra kendisine bölgesel rol model görevi yükleyen güçlerin de basıncı
altına alınacaktır. Dolayısıyla TC Devleti sorunun çözümü yönünde ya kimi
adımları atar ya da derinleşecek olan çatışmalarla çözüm başka zeminlere
taşınır.
Zaten PKK
ve Öcalan da bu durumun bilinciyle “çözüme yanaşılmazsa biz de kendi çözümümüzü
geliştiririz” diyerek, “demokratik özerkliği” öne çıkardılar. BDP’li belediye
başkanları ve il genel meclisi üyeleri, geçen hafta yaptıkları toplantı sonucunu
açıklarken de, “Yerel yönetimleri halka devredecek yapılanmaları hızlandırmaya
dönük eğitim, iletişim ve paylaşımların yerine getirilmesinde ortaklaştık.
Toplantımızda, Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin
çekince koyduğu maddelerin kaldırılması konusunda mücadele edilmesi kararını
aldık” diyerek benzer bir yöneliş belirlediler.
Bilindiği
gibi, Avrupa Birliği’nde “Yerel idarelerin güçlendirilmesi, özerkliklerin
savunulması, yerinde yönetim ve demokrasi ilkelerine dayanan bir Avrupa’nın
kurulmasının temel koşuludur” ilkesinden hareketle 15 Kasım 1985’te imzaya
açılan “yerel yönetimler özerklik şartı”na Türkiye 21 Kasım 1988’de kimi
çekincelerle imza koymuştu. İşte BDP’li belediyelerin “kararını aldık” dedikleri
özerklik hedefi, Türkiye’nin çekince koyduğu maddelerin kaldırılmasına dönüktür.
Zaten BDP Eş Başkanı Gülten Kışanak da son grup toplantısı konuşmasında,
“Demokratik Özerklik konusunu parti programının bir parçası haline getirildi, bu
projenin özü, Türkiye’yi demokrasiye kavuşturan bölge yönetimlerinin kurulmasını
talep etmektir. AB üyelik süreci de bunu zorunlu kılmaktadır” diyerek, TC
Devleti’nin çekince koyduğu maddelerin önce fiilen etkisizleştirilmesi, giderek
kaldırılmasını hedeflemektedir.
Gerçekten
hedef buysa, yani AB müktesebatı çerçevesinde Kürdistan’da yerel yönetimlere
dayalı özerkliği geliştirmekse; PKK uzun yıllardan beri bağımsız devleti, hatta
Öcalan’ın yakalanması ile birlikte genel olarak devleti savunmaktan vazgeçtiyse;
kültürel haklarla sınırlı bir “demokratik cumhuriyet” ya da daha çok yerel
yönetimlerle sınırlı “demokratik özerklik” savunuluyorsa; o zaman silahlı
mücadelenin bu yönelişte yeri ve de süreci ilerletici işlevi yok demektir. Bu
çerçevede PKK’nin silahlı eylemleri durdurması, hatta tümüyle silahlı mücadeleye
son vermesi kendi iç tutarlılıkları gereğidir. Yok eğer esasen bağımsız
Kürdistan devleti savunuluyor ve fakat bu hedef özellikle Öcalan’ın yakalanması
ile “Demokratik Cumhuriyet”, “Demokratik Özerklik” hedefleriyle şimdilik örtük
hale getirilmişse, PKK’nin “şimdi çözümümüzü kendi öz gücümüzle geliştireceğiz”
ya da “fiili özerklik ilan edeceğiz, ettik” dedikleri yönelime, koşullara göre
ikili bir işlev yüklenmişse, yani duruma göre “demokratik cumhuriyet”i, duruma
göre “bağımsız Kürdistan”ı öne çıkaran bir “taktik politika” hedefliyorsa, bu
politikanın sahiplerini iki dere bir arada bırakma riski yüksektir. Elbette
değişken bölge ve ülke koşullarının siyasetteki girdisini dikkate almayan bir
politika olmaz, ama bu değişkenliğin çerçevesi koşullara göre “devletsizlik”,
koşullara göre “devlet” kadar geniş ve sınırları belirsiz de olamaz,
olmamalıdır. İki dere bir arada kalma riski dediğimiz şey tam da burada
saklıdır. Kısacası PKK’nin politik hedef ve yönelimlerinde bir an evvel
netleşmesi hem halkımızın hem de kendisinin yararınadır. PKK ve elbette BDP’nin,
bir an önce siyasal hedeflerinde netleşerek, dışındaki tüm Kürdistanlı ulusal
demokratik güçlerle oluşturacağı birlikle “Demokratik Federasyon ve Azınlık
Hakları” hedefini öne çıkarmasının zamanıdır.
TC
Devleti ve AKP hükümeti, kuruluş ve dernekleri “PKK eylemsizliği ilan etsin,
devlet operasyonları durdursun” türünden dolaylı yönlendirmelere gireceğine,
devlet olarak doğrudan Kürt ulusal sorununda köklü bir zihniyet değişikliği ile
soruna yaklaşmalıdır. Küresel sermayenin bölgede kendisine yüklediği rol modele,
Türk sermayesinin komşu ülkelerle geliştirdiği ticari ilişkilerden sağlayacağı
“desteğe” bel bağlamadan, bir an evvel ilk adım olarak operasyonları
durdurmalıdır. Herkesi kapsayacak genel af bir diğer adım olarak yürürlüğe
konulmalıdır. Ve ana dilde eğitimin önünü açacak olan anayasal değişikliklere
gidilmesi, sorunun çözümüne giden ilk ciddi adımlar olarak geliştirilmelidir ki,
bu adımlar hem PKK’nin dağda bulunmasının şartlarını zaten ortadan kaldırır, hem
de krize dönüşen muhataplık sorununa çözüm üretir. Print  |