Sivas Katliamı’nın 17. yılı… NEWROZ
Bundan tam 17 yıl önce, 2 Temmuz 1993 günü Sivas'ta faşist ve şeriatçı güçlerin devlet desteğiyle gerçekleştirdikleri katliam sonucunda 35 demokrat, yurtsever ve devrimci katledildi.
Evet, Sivas Katliamı’nın üzerinden 17 yıl geçti. Bu süre
içinde katliamda kullanılan tetikçiler cezalandırıldı, ama gerçek failler hala
ortaya çıkarılmadı. Yapılan Ergenekon soruşturmaları gösteriyor ki, devlet
içindeki yasadışı yapılanmalar bu ve benzeri katliamlardan doğrudan doğruya
sorumludurlar. Ancak, hala bu çetelerden hiçbiri Maraş, Çorum, Sivas katliamları
başta olmak üzere hiçbir katliam nedeni ile suçlanmıyorlar. Çünkü mevcut
Ergenekon soruşturmalarında sadece darbe teşebbüsleri soruşturuluyor,
soruşturulanlar bununla suçlanıyor. Halka karşı suç işleyenler bu suçları nedeni
ile suçlanmıyorlar, Ergenekon soruşturmaları sınırlı kalıyor, özellikle Fırat’ın
öte yakasına ulaşmıyor.
Toplumsal bellek
önemlidir!
Oysa toplumsal bellek geleceğimiz için önemlidir.
Toplumsal belleği olmayan toplumların sağlıklı gelecek kurabilmeleri mümkün
değildir. Onun için de tarih, toplumlar açısından vazgeçilmezdir. Toplumlar
sırlarını, köklerini ve kültürlerinin izlerini ancak tarih içerisinde bulurlar.
Tarihsiz bir toplumun geleceği olmaz, zira köksüz bir toplum öksüz kalmaya
mahkûmdur. Kabul edilir ki, değişimin vazgeçilmezliği, toplumların
geleceklerinin de vazgeçilmezliğidir. Toplumun değişim diyalektiğini yakalaması,
bizi başka bir yere, yani 'aynı derede aynı suyla iki kere yıkanılmaz' sözünün
doğruluğuna ulaştırır. Toplumların tarih ve gelecek kurgusunda her iki sözün de
geçerliliği göz ardı edilemez. Bu anlamda, Sivas Katliamı ve diğer
Kızılbaş-Alevi katliamlarını neden-sonuç ilişkisi içerisinde ele alırken,
tarihsel referans noktalarını unutmamak gerekiyor. Çünkü yaşanılan bütün bu
katliamların şifreleri tarih içerisinde gizlidir. İddia edildiği gibi bu
katliamlar salt bir avuç sivil faşistin veya birkaç gerici yobazın öfke ve
tepkileri olarak ele alınırsa büyük bir yanılgı olur. Bu yanılgı yeni
katliamlara davetiye çıkarmak anlamına gelir. Doğal olarak bu da mevcut egemen
zihniyetin tarihten soyutlanmış, 'kışkırtma' ve 'tepki' sözleri ile ifade edilen
açıklamaları, yanıltma, saptırma ve manipülasyonun dışında bir anlam
taşımaz.
Toplumsal tarih belleğimize baktığımızda, Kızılbaş-Alevi
katliamları tarih boyunca egemen olan zihniyetlerin sürekli başvurdukları bir
yöntem olagelmiştir. Kuşkusuz, Kızılbaş-Aleviliğin inanç ve felsefesinin
farklılığı bu katliamların başlıca sebebi olmuştur. Öz itibari ile felsefi
olarak eşitlikçi, paylaşımcı ve evrensel duruşları, çeşitli dönemlerin iktidar
çekişmeleri ile buluşunca, Kızılbaş-Aleviler için katliamlar kaçınılmaz
olmuştur. Tarih boyunca Kızılbaş-Aleviler kendilerini katliamlardan kurtarmak
amacıyla kimliklerini gizleseler de, yer yer -deyim uygunsa- takıyye yapma
zorunluluğu hissetseller de, bu anlamda kaderlerini değiştirmeyi
başaramamışlardır. Çünkü her dönemin egemenleri, varlıkları ve iktidarları için
en kolay hedef olarak Kızılbaş-Alevileri seçmişlerdir. Yakın dönem cumhuriyet
tarihini kendileri açısından kurtuluş olarak gören Kızılbaş-Aleviler bir kez
daha hayal kırıklığına uğramışlardır. Uğramışlardır, çünkü mevcut cumhuriyet
rejimi ya da onu kuranlar, daha ilk günden itibaren iktidar hesaplarında en
büyük destekçileri olan Kızılbaş-Alevileri katletmekten çekinmemişlerdir.
Koçgirî katliamı ile başlayan bu süreç, farklı yöntemlerle de olsa bugün de
devam etmektedir.
Belirttiğimiz gibi, bugün 17. yılını dolduran Sivas
Katliamı’nı anlamak, tarihi anlamaktan geçiyor. Koçgiri Katliamı’nı, Dersim
Katliamı’nı anlayamayan, egemenlerin yaklaşımını ve karakterini çözemeyen bir
anlayışın Sivas Katliamı’nı doğru anlayabilmesi mümkün değildir. Bundan
dolayıdır ki, Sivas Katliamı’nı gerçekleştiren asıl fail ve zihniyet yerine,
tetikçilikten öte rolü olmayanları katliamın sanığı olarak görme gafletine
düşülmektedir. Tarih boyunca egemen zihniyet tarafından ‘dinsiz’, ‘ahlaksız’
ve ‘tanrı tanımaz’ olarak ifade edilen, çeşitli dönemlerde haklarında fetvalar
çıkarılan Kızılbaş-Alevilerin, biraz kışkırtıcılıkla beraber böyle bir
barbarlıkla karşılaşmaları kaçınılmaz olmuştur. Bu katliamlarda en büyük suç
bizzatihi devletin kendisindedir. Devlet, kendi yurttaşlarına karşı sorumluluk
görevlerini yerine getirmemiştir. Devlet, eşitlik ilkesine aykırı davranarak,
resmi ideolojisinin gereği olarak Sünni inancı yaygınlaştırıp korurken,
Alevileri resmi olarak kabul etmemiş ve yok saymıştır. Dün olduğu gibi bugün de
mevcut devlet, Aleviliği, yüzeysel ve sığ bir biçimde “Ali’yi sevmek Alevilikse,
biz de Aleviyiz” söylemine sıkıştırıp asimile etmeye çalışmıştır/çalışıyor.
Devlet, tarih boyunca haklarında fetva verilen Alevilere karşı önyargı ve
düşmanlıkların önüne geçmemiş, bizatihi yer yer bunları kullanmıştır. En azından
yakın cumhuriyet döneminde Koçgirî ile başlayan katliamlar dizisinin sorumluları
açığa çıkarılmamış, bir hesaplaşma ve yüzleşme yaşanmadığı için yeni
katliamların önü hep açık kalmıştır. İşte bu perspektiften baktığımızda Sivas
Katliamı, devletin egemen politikalarının sonucudur. Katliamdan günlerce
öncesinde sivil faşist ve gerici örgütler gazete ve dergilerinde açıktan cihad
çağrıları yapmalarına, Kızılbaş-Aleviler ve dostlarının kanlarının helal
olduğunu söylemelerine rağmen, devlet hiçbir tedbir almamıştır. Çevre illerden
faşist yobaz sürüleri otobüslerle akın akın Sivas'a taşınırken, devletin
istihbarat birimlerinden polisine ve askerine kadar herkes sanki ölüm
uykusundaydı. Ya da öyle görünmek işlerine geliyordu. Otel önünde toplanan
güruh intikam çığlıkları atıp Madımak'ı ölüm ayinine çevirirken, Kıbrıs'a beş
saate operasyon yapmakla övünen TC Ordusu 8 saat boyunca ortalarda gözükmüyordu.
Alevler içerisinde yaşam çığlıkları atan insanların sesini duyan ne bir
başbakan, ne de herhangi bir devlet yetkilisi vardı.
Her dönemde
CHP rol almıştır
Dersim’de, Maraş’ta, Sivas’ta sözde ‘sosyal demokratlar’
ya bizzat iktidarda ya da iktidar ortağı olarak yer almışlardır. Durum bu kadar
açık olmasına rağmen her dönem sanki hiç sorumlulukları yokmuş gibi davranmaya
devem etmişler, suçu başka yerde arama arayışı içine girerek kitleleri
yönlendirmeye çalışmışlardır. Hatırlanacaktır; Sivas Katliamı sonrasında dönemin
başbakanı Çiller, “Çok şükür, vatandaşlarımıza bir şey olmadı” diyerek, devletin
'duyarlılığını' ve kimi 'vatandaş' olarak gördüğünü açık bir şekilde ifade
ederken, aynı şekilde Deniz Baykal, Solingen’de yaşanan barbarlık için
gösterdiği duyarlılığın binde birini Sivas için göstermeyerek CHP ve geleneğinin
devlet 'duyarlılığını' göstermekten çekinmemiştir. Evet, tarihsel süreç
içerisinde CHP’nin, Alevi katliamlarının yaşandığı her dönemde iktidar ya da
iktidar ortağı olması tesadüf olarak değerlendirilemez. Cumhuriyetin ve devletin
partisi olarak kendini ifade eden CHP, ‘sol ve ilerici’ görünümü ile devletin
siyaset ve toplum mühendisliğinde ‘sol’ rolü oynamaktadır. Bu anlamda Alevileri
siyasal ve toplumsal anlamda çarpıtma ve yönlendirme rolü, devlet tarafından
CHP’ye verilmiştir. Ve CHP de bugüne kadar bu görevini yerine getirmiştir. Bugün
de bu görevini sürdürebilmek, CHP’den uzaklaşan Kızılbaş-Alevi kitlesini tekrar
CHP’ye çekebilmek için Dersimli ve Alevi birini genel başkan yapmıştır. Bütün
bu süreç boyunca CHP’ye ve dolayısıyla devlete yanılgılı yaklaşan Aleviler o
yüzden sistemden kopmamış, sahte laiklik söylemleri ile devlete yedeklenmiş ve
katliam politikalarından kurtulamamışlardır. Çünkü Aleviler cellâdına âşık olma
pozisyonundan kendilerini kurtaramadıkları için cellâtlarından
kurtulamamışlardır.
Katliamları anlamak yüzleşmekten geçiyor
Devlet açısından başta Sivas Katliamı olmak üzere
katliamlarla ilgili çok şey söylenebilir, ama herkes artık neyin ne olduğunu
bilmektedir. Bu anlamıyla katliamları biraz sorgulayanlar için devlet teşhir
olmuştur. Bundan sonra yapılması gereken, devletin yürüttüğü psikolojik
manipülasyon ve çarpıtmalara karşı, katliamların gerçek faillerini geniş halk
yığınlarına anlatmaktır. Bunun yolu da Kızılbaş-Alevilerin kendi gerçek
tarihleri ile yüzleşmelerinden geçmektedir. Artık gelinen süreçte,
Kızılbaş-Aleviler, devlet olgusunu ve cumhuriyet gerçekliğini iyi
sorgulamalıdırlar. Kendi cellâdına âşık olma ruh halinden kurtulamadıkları
müddetçe kendilerini doğru temelde var edebilmeleri ve geleceğe taşımaları
mümkün değildir. Çünkü Koçgirî ve Dersim katliamlarını Alevi katliamı olarak
görmeyen bir zihniyetin Sivas Katliamı’nı anlaması mümkün değildir.
Belirttiğimiz üzere her katliamda iktidar ya da iktidar ortağı olan CHP’yi
kendine ‘öncü’ ve ‘kurtarıcı’ olarak gören bir Kızılbaş-Aleviliğin, katliamların
gerçek sorumlusu olan zihniyeti sorgulayabilmesi mümkün müdür? Siyaseten
sağlıklı bir karar veremeyen ve CHP’nin kuyruğundan ayrılamayan bir
Kızılbaş-Aleviliğin varacağı nokta, sahte laiklik söylemi altında devlete
yedeklenmenin ötesine geçmeyecektir. Bu durum ise, yeni katliamların zeminini
hazırlamaya devam etmek demektir. Evet, bugün Sivas Katliamı’nın acısını bir
kez daha yüreklerimizde hissederken, Kızılbaş-Alevilerin yapması gereken,
kendileri ve sistemle yüzleşmektir. Bu yüzleşmeyle birlikte, özüne sahip çıkma
bilinci oluşturmaktır. Bu ise ancak mevcut sistemden köklü bir kopuşla mümkün
olacaktır. Kuşkusuz ki başta Madımak’ın müze olması talebi olmak üzere Kızılbaş-
Alevilerin talepleri bizim de taleplerimizdir. Ancak, Sivas Katliamı’nın her
yıldönümünde bir araya gelerek, sloganlarla işin tetikçisi olan figüranları
protesto ederek, sistemin istediği yanılgılı noktaya düşmekten kurtulamayız.
Yukarıda da belirtildiği gibi, Kızılbaş-Aleviler başta Koçgirî olmak üzere tüm
katliamlarda yer alan CHP’yi bir kurtuluş olarak görmekten
vazgeçmeliler.
Sivas Katliamı’nın 17. yılında Kızılbaş-Aleviler,
Madımak’ın müze olması başta olmak üzere tüm taleplerini haykırırken, diğer
taraftan yaşanan tüm katliamlardan dolayı mevcut devletin bu katliamların
hesabını vermesi ve özür dilemesi için sosyalistler/komünistler ile birlikte
mücadelelerini geliştirmelidirler.
Devlet politikası olarak gündeme getirilen ve bütün derdi
Kızılbaş-Alevilerin devletle zayıflayan konumlarını güçlendirmek, Kürt ulusal
özgürlük mücadelesiyle aralarına set çekmek olan ‘açılım’ politikalarına karşı
daha duyarlı olmalıdırlar.
MESOP Yürütme Kurulu
Print  |