“Kürt Sorunu”na oryantalist bakışın kaynak ve sonuçları[*] -1 / TEMEL DEMİRER Temel Demirer
NEWROZ
“Yanlışı gören ve önlemek için
eli uzatmayan
yanlışı yapan kadar suçludur.”[1]
Felsefecilerin huzurunda “Kürt Meselesi”ni konuşmak: Bu, hepinizin takdir
edeceği gibi zor bir şey…
“Zor”; çünkü “ama”sız, “fakat”sız ve eğri otursak da doğru konuşmayı
gerektirir öncelikle…
Sonra da “Pilisopayutyunı bedk e arachnorti martun tebi cıshmarid kidelikı
yev sovoretsni inchbes khusapel charits,”[2]
diyen bir Ermeni atasözündeki sorumluluğu dayatır…
“Kürt Meselesi”ni anti-sömürgeci ulusal sorun olarak gören, bir Kürdistan
sorunu olarak savunan İsmail Beşikçi’nin öğrencisi olarak gerekliliklere ve
sorumluluklara “sırt” dönmeyeceğimden emin olabilirsiniz…
I) ORYANTALİZM NEDİR?
Altını özenle çizerek ilk belirtmem gereken şey, Edward Said’in de ifade
ettiği gibi, etki alanı geniş “kültürel ve siyasal bir olgu” olan oryantalizmin
saf ve masum bir bilgi disiplini olmadığı ve bu yönüyle sorgulanması
gerektiğidir.
Oryantalizmin tarihi, çokça söylenegeldiği üzere, “Doğu” ile “Batı”nın
varlığı kadar eskiyken; Oryantalizm de, masum bir akademik merak saikiyle
oluşturulmuş bir araştırma disiplini falan değil; sömürgeciliğin has
çocuğudur.
Yine ve kısaca Edward Said’e göre, “Doğu”yu “Batı”nın değerleriyle
yargılayıp, yine söz konusu değerlerle “adam edilmeye muhtaç” gören
Oryantalistler, her kültürün kendi içinde kendi değerleriyle ele alınması
gerektiğini göz ardı eden sömürgeciliğin keşif koludurlar.
Oryantalistlere göre “Doğu”, “Batı”lı sömürgeci veya emperyalist öznelerce
düzenlenmesi gereken bir nesne veya geriliktir.
“Doğu”nun, Oryantalistlerce geri veya sakatlıklar diyarı olarak nitelenmesi
de bundandır.
O hâlde Oryantalizmi, sömürgecilik veya emperyalist ilişkilerden bağımsız ele
almak mümkün değildir.
Ya da sömürgeci veya emperyalist “uygarlığa” yaslanan bir Oryantalizm
“eleştirisi” mümkün değildir.
Kaldı ki Oryantalizm, varsaydığı “yüksek uygarlıklar” dışında kalanları
“ilkel” ve “tarihsiz halklar” olarak niteler ki, bu da sömürgeci veya
emperyalist hegemonik betimlemeden başka bir şey değildir.
Avrupa tarafından, “durağan ve yozlaşmış oluşu” nedeniyle küçümsenen “Doğu”,
Oryantal bakış açısından “değişmez”di; tam da bunun için değiştirilmeliydi…
Oryantalist “akademik araştırmalar”da, yer yer “anlaşılmaz ve hilekâr” olarak
da nitelen “Doğu”lu, bu bakış açılarının “ırkçı tavırlar”ına da maruz
bırakıldı…
Bu da kaçınılmaz olarak “alt-üst”, “egemen-ezilen” ilişkisini ve
“meşrulaştırılması”nı devreye soktu ki, “Beyaz Adam” ya da Afrika Ormanları’na
nizam intizam veren Tarzan böyle ortaya çıktı!
Söz konusu tabloda “Doğu” “Batı” için vardır; “Batı” ile ilişkisinde inşa
edilmeye mahkûmdur![3]
İyi de “Doğu” denilen nerede midir?
O fethedilen, sömürgeleştirilen ve tektipleştirilip klişeye
dönüştürülendir…
Yani Oryantalizm, “fetih, sömürgeleştirmeci tektipleştirme”nin
kurgusudur.
Evet, nihayetinde Oryantalizm, “Batı” (Avrupa) merkezli bir tarz-ı
siyasettir.
“Batı” (Avrupa) merkezli olması, ister istemez ya da de facto olarak
“ötekini” yaratmayı da devreye sokar.
Bu bağlamda Oryantalizm; “Batı”nın “Doğu”ya önyargı tahakküm ve istismarından
başka bir anlam taşımaz.
“Batı” tahakkümünün önünü açan Oryantalistlere göre, “Doğu mantıksızdır,
dinsiz olup azgındır, çocuk ruhludur, sapkındır”; bunlar böyle olunca da “Makul,
o1gun ve normal Batılı” tarafından “terbiye” edilmelidir!
Oryantaliste göre “gerçek insan Batılıdır”.
Bu bakış ırkçılığın, “Irklar arası eşitsizlik” kavrayışının da önünü
açar.
Oryantalistler için “Doğu”-“Batı” dikotomisi “Batı”ya “üstünlük ve kuvvet”,
“Doğu”ya ise “zaaf ve güçsüzlük” atfeden bir kategorizasyondur.
Oryantalizm; emperyalist Batı’nın bir keşif kolu olarak, yolunu açan,
hâkimiyet eylemlerine doğrudan katkıda bulunan düşünsel ve kültürel bir
kurgudur.
Zaten Oryantalizmin, kelimenin sözlük anlamında “Doğu Bilimi” anlamı
taşıması; kökeni itibariyle de güneşin doğuşunu ifade eden Latince “oriens”
sözcüğüne dayanması; coğrafi olarak da “Doğu”yu işaret etmesi kavramın
deşifrasyonu açısından müthiş önemlidir…
Çünkü sömürgeci Roma İmparatorluğu döneminde, henüz “Uzak Doğu” tam olarak
bilinmediğinden, günümüzde “Orta Doğu” denilen bölgeye “Doğu” denilmesi, doğası
gereği sömürgeci bir tanımlamaydı… Erken Hıristiyanlık “Doğu” imgesini hem
süreğenleştirdi hem de katılaştırdı.
Burada bir parantez açarak ekleyelim: Oryantalizmin doğuşu, Napolyon’un
1798’de Mısır Seferi’ine bağlanmaktadır; ancak bunun ötesindedir…
Örneğin, Roma’nın kendi dışındakini “barbar” olarak nitelemesi Oryantalizmin
işaret edilenden eski bir illet olduğunu ortaya koyar…
Sömürgeci veya emperyalist yöntem ve kavramların yargı biçimi olan
Oryantalizmin “Doğu”su, Avrupa’lının icadıdır.
Oryantalizmi, sömürgeci bir önyargı olarak ele almadan kavramak mümkün
değildir.
Çünkü Oryantalizm, sömürgeci Avrupa’nın “Doğu” dediği fetih alanına ilişkin
olarak “Batı” tarafından bilinçle oluşturulmuş sosyo-ekonomik bir teori ve
pratikler bütünüdür.
Çünkü Oryantalizm, “Doğu” denilenden daha çok “Doğu”yu icat eden “Batı”ya ait
ve sermaye birikimiyle ilişkiliydi.
Geçerken bir şeyin altını çizelim: 1815’ten 1914’e kadar Avrupa’nın
sömürgeleri yüzde 35’ten yüzde 85’e çıkarken; Oryantalizm daha da önem kazandı.
Birinci Dünya Savaşı sonlandığında dünya topraklarının yüzde 85’i Avrupa’nın
sömürgesiydi.
Örneğin, Oryantalist İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour’a göre,
“Batı’lılar vardır, bir de Doğu’lular vardır. Birinciler hükmederler, ötekiler
hüküm altında olmalıdırlar, bu da ekseriye ülkelerin işgal edilmesi, iç işlerine
tam müdahale, can ve mallarının şu ya da bu Batılı gücün eline bırakılması
demektir.”
Evet, soru(n) işte tam da budur!
Yani Oryantalizm, sömürgecilik veya emperyalizmin bir cephesidir.
I.1) GÜNCEL DURUM
“İyi de bugün” mü?
Hayır, hayır Oryantalizm bitmedi; şimdilerde “Neo-Oryantalizm” boyutuyla
varlığını sürdürüyor; “Neo-Oryantalist”ler ise, dünyayı kapitalist
“küreselleşme”ye emanet eden ve piyasa ekonomisi ruhbanları olarak tanımlanması
mümkün olan neo-liberallerdir…
Bu tabloda gereken, “Batı”nın “Doğu”ya bakışındaki terimleri tersine
çevirmektir. Yani Oryantalizmin sömürgeciliğin “keşif kolu” olduğunu;
ekonomi-politik temelleri olan bir zihniyetin mamûlatı olduğunu ortaya
koymaktır. Neden mi? Yanıt, belki de en iyi Hollywood filmlerindedir. Çünkü
“Batı”nın farklılığı ve üstünlüğü hakkındaki söylemiyle Oryantalizm, sadece
yazınsal arenada değil, günümüzde görsel ve işitsel alanlarda da varlık
gösteriyor. Dünya çapında filmler üretip, bu filmlerde “Doğu”yu bir dekor olarak
kullanan Hollywood, söz konusu yaygınlaştırma sürecinde önemli bir rol
üstleniyor.
‘300 Spartalı’ filmi, sadece tarihsel bir savaş filmi değil; aslında oldukça
güncel mesajlar içeriyor. Bir grup Spartalı asker ile Pers İmparatorluğu’nun dev
ordusu arasında bundan yıllar önce geçen bir boğazlaşmayı anlatırken, sözde
“barbar Doğu”ya karşı “akılcı ve özgürlükçü Batı” medeniyetinin propagandasını
yapıyor.
Filmi izlerken, Edward Said’in ünlü “Oryantalizm” kavramını hatırlamamak zor.
Malum, Said’e göre, Batı, Doğu’yu ve özellikle de İslâm medeniyetini hep
irrasyonel, gerici ve değişmeye kapalı bir mistisizm dünyası olarak tasvir
etmiştir. Said’in “Oryantalizm” dediği bu tasvir biçimi, Batı emperyalizmine
gerekçe sağlamak için kasten üretilmiş bir çarpıtmaydı.
Filmi hatırlayın; Yunan şehir devleti Sparta’nın cesur ve güçlü askerlerinin
Pers İmparatorluğu’nun “şeytani” ve sefih ordusuna karşı kahramanca direnişini
anlatıyor. İşin ilginç yanı ise Spartalıların, kaslı vücutları, mavi gözleri ve
İngilizce aksanları ile tam birer Amerikalı profili çizmeleri. Dahası ikide bir
“özgürlük” ve “akılcılık”tan söz ediyorlar.
Öte yandan, Persler çirkin, mistik ve şeytani yaratıklar olarak tasvir
edilmiş. Bazıları, yüzlerini de kapatan sarıklarıyla, Taliban’a veya El Kaide
militanlarına pek bir benziyor. Hatta filmin sonlarında Sparta kralını boyun
eğmeye zorlayan Pers elçisi, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ı bile
andırıyor.
Verilmek istenen mesaj çok açık: Güzel, rasyonel ve özgür olan Batı
medeniyeti, çirkin, irrasyonel ve baskıcı olan Doğu’ya karşı hep savaşmıştır.
Bugün yaşanan, tarihin tekerrürüdür.
Ama buna inanmak için fazlasıyla saf bir Batılı olmak lazım. Dahası, film
aslında gerçek dışı öğelerle dolu... Askerî tarihçi Victor David Hanson,
gerçekte Pers ordusunda filmdeki gibi gergedanlar ve filler bulunmadığını, Pers
Kralı Xerxes’in de eşcinsel eğilimlere sahip olmadığını söylüyor. Filmde bazı
karakterlere atfedilen abartılı çirkinliğin hayali olduğunu da ekliyor.
Filmin en büyük çarpıtması ise, Sparta’yı “özgürlüğün kalesi” gibi
göstermesinde gizli. Çünkü Sparta’nın “kalesi” olduğu bir şey varsa, o özgürlük
değil, faşizmdi…
Evet, nasıl ki ‘300 Spartalı’ filmiyle Sparta’daki despotik yönetim
yüceltilip, Persler üzerinden tüm “Doğu”ya hakaretler yağdırılıyorsa; 2007’de
Avusturya’nın başkenti Viyana’nın Karlsplatz semtindeki Teknik Üniversite
bahçesindeki heykel sergisinde, heykeltıraş Olaf Metzel’in “Turkish Delight/Türk
Lokumu” adlı heykeli de bu kapsamda irdelenmelidir...
Ya da Bush’un, “Irak ve Afganistan’a demokrasi götürüyorum” haykırışında
somutlanan vahşet…
Veya Karl Marx bile “İngiltere’nin, Hindistan’da bir toplumsal devrimi
yaratırken, ancak en iğrenç çıkarlara göre hareket ettiği ve bunları kabul
ettirmede aptalca davrandığı doğrudur. Ama sorun bu değildir. Sorun, insanlığın,
Asya’nın toplumsal durumunda köklü bir devrim olmaksızın yazgısını tamamlayıp
tamamlayamayacağıdır. Eğer tamamlayamayacaksa suçu ne olursa olsun, bu devrimi
getirmekle İngiltere, tarihin bilinçsiz aleti olmuştur” diyerek İngiliz
sömürgeciliğinin Hindistan’da bilinçsiz de olsa olumlu bir şeyler yaptığını
söyledi ise varın kalanını da siz hesap edin…
Herkes bilse de, bir kez de ben tekrarlayayım: Sömürgeci veya emperyalist
“Batı”nın, kapitalizmin tek amacı hâkimiyetini pekiştirip kalıcılaştırmak için
popüler kültürlerini yayarak ve “Doğu” toplumlarının bellekleriyle, ana
dilleriyle, tarihleriyle oynayarak onları aptallaştırıp, iradelerini gasp ederek
köleleştirmektir.
Franz Fanon, işte bunun için vardır.
Edward Said’in bir Filistinli olarak “taş atması” bu nedenle
gereklidir.
II) KÜRTLER VE ORYANTALİZM
Ortadoğu söz konusu olduğunda Türkiye’yi yönetenler, bir anda ve kaçınılmaz
olarak Oryantalist bakış açısına yaslanırlar; bu sadece psikolojik değil, aynı
zamanda ekonomi-politik gerekçeleri olan bir tarz-ı siyasettir.
Oryantalizm, psikolojik bir davranış koduna indirgenmemelidir. Barındırdığı
ideolojik muhteva ve ekonomi-politik gerekçe asla göz ardı edilmemelidir.
Sözü uzatmayalım. Sömürgeci Osmanlı ile İttihat ve Terakki ırkçılığının bir
bakiyesi olan Kemalist T.“C”nin sömürgeci bir devlet ya da adı yasaklı Kürdistan
coğrafyasının da bir “iç sömürge” olduğu “sır” olmasa da, çoğunluğun “es”
geçmekte yarar gördüğü bir gerçektir…
Sıradan bir Türk’ün, bir Kürt’ü nitelerkenki tavrını, bakış açısını
anımsayın: Bu “beyaz sömürgeci efendi” ile “öteki”leştirdiğinin ilişkisini
çağrıştırır…
Sadece bu mu? Değil. Bir de Kürtlere siyaseti nasıl yapacağı, “Taraf”lı
liberaller gibi öğretilir… Örnek mi? Kürt siyasetinin “geri ve ilkel” olduğu
“iddiaları”nda somutlanan üste çıkma çabasının yerli Oryantalistlerin eylem ve
söylemlerinde ortaya çıkması gibi…
Özetle Kürtlerin ötekileştirilmesi, dışlanması, Türk Oryantalizminin temel
duruşu olarak karşımıza çıkarken; bu sömürgeci tutum başta siyaset alanı olmak
üzere, eğitim, ekonomi, sanat vb. alanlarda Kürtlerin “elinden tutulması gereken
cahil yığınlar” olarak algı ve sunumuyla ortaya konulmuştur.
Bu(nlar) böyle olunca da Kürtlerden İslâmcılık yapacaklarsa bunun
Türk-İslâmcılığı olması; solculuk ya da liberallik yapacaklarsa onlarla olması
vb. istenirken; diğer seçenek(ler) de mahkûm edilmiştir! (Geçerken bir not:
Etyen Mahçupyan’ın, Ahmet İnsel’in, Mithat Sancar’ın “gizli Oryantalist”
eğilimlerine dikkat edin… Bunun ardında “AB standart”larını önemseme ve ona
ölümüne bağlanma yatar…) Söz konusu mahkûmiyet sınırı, Kürtler içinde “Beyaz
Adam”a öykünen, Türk Oryantalizmine göz kırpanları da yaratmıştır ki bunlar da
“Beyaz Kürtler” olarak nitelenebilirler… Ancak yoksul köylü hareketi olarak
PKK’nin, Türk Oryantalizminin ve “Beyaz Kürtler”in icra-ı sanat alanını da
daralttığı herkesin bilgisi dahilindedir…
Meseleyi “Kürt Sorunu” olarak adlandırmaktan imtina eden, Kürtleri devletle
pazarlığa girişmiş -ne koparsam kârdır mantığındaki tüccar- gibi gördüğü tabloda
T.“C”nin Kürtlere “Ya bizdensiniz ya da terörist” ikilemini dayattığı
koordinatlarda Türk Oryantalizminin, insanları pasifize etmeye yönelik T.“C”
harekâtının bir parçası olduğu net biçimde karşımızdayken; basit olarak
Oryantalizm, kendinizden daha “geri” bulduğunuz birilerinin hep öyle kalma
eğilimine sahip oldukları ve ancak size benzeyerek bu gerilikten
kurtulabileceklerini önermek; yani Kürtleri “Türk gibi” veya “makbul vatandaş”
gibi davranmaya davet etmektir…
Hatırlayın, Türk(iye) milli kimliği, Kürtleri ötekileştirerek kendilerine
“Batılı ve uygar” varsayılan bir kimlik oluşturduğu “iddiası”na sarıldı…
Mustafa Kemal, Türkiye’de homojen, tek dilli, tek kültürlü bir toplum
yaratmayı, batılı ve uygar olmanın kriteri olarak algılıyor ve dayatıyordu.
Türk(iye) Devleti kurulmadan önce Ermeniler, Yahudiler bir şekilde
“hâlledilmiş” ve geriye Kürtler kalmıştı. Ve “elde kalan” Kürtlere karşı bir
yandan siyaset, öte yandan da açık şiddet uygulanırken, her ikisinin karışımı,
“Türk-işi Oryantalizm”i biçimlendiriyordu.
Kürtleri kendi “Doğu”su olarak gören Kemalizmin asimilasyona yönelik bölge
okullarından hemen her şeye böyleydi bu…
Kürtlere, İslâmcılara, Araplara yönelik nefret barındıran ırkçı/dışlayıcı
elitizmiyle Türk Oryantalizminin aslî kaynağı Kemalizm’di…
Bu bağlamda Hasan Bülent Kahraman’ın, “Kemalist Oryantalizme”[4] dikkat çekmesi önemsenmelidir.
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz bütün inkılâpların gayesi Türkiye
Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mânâ ve eşkaliyle medenî bir heyeti
içtimaiye hâline isal etmektir,”[5]
deyişindeki Oryantalizmiyle Kemalizm, işlevselliği ve etkinliği itibari ile
Türkiye’deki siyasal hayatın ve zihniyetin adeta “logos spermatikos”u/
“dölleyici söz”ü konumundadır. Modern Türk siyasal aklını/ rahmini dölleyen
Kemalizm, bu muhayyile içinde salt “gelip-geçici bir ara dönem”den daha fazlası
bir “şey”i ifade eder.
Söz konusu çerçevede resmî ideolojik Oryantalizmin “ulusalcı”lık biçiminde
tezahür ettiği “gramer”in içine “sol” da, “Avrupa ile başlayan ve Avrupa ile
biten tarih, hem bir dar ufuk, hem bir yanlış telakkidir ki, bu dar ufuk ve bu
yanlış telakkide bizim yerimiz şimdiye kadar ya tarih ötesine sürülmek ya
medeniyet harici kalmak olmuştur” diyen Şevket Süreyya Aydemir’in doğrultusunda
gizli Oryantalizmden nemalandı…
Bu işin bir veçhesi; ötekine gelince, niye yalan söyleyeyim, Türklerin
“içindeki Oryantalizm” hâlâ devam ediyor! Kâh öğüt vererek, kâh aşağılayarak,
kâh görmezden gelerek…
Kürt coğrafyasını, kültürünü, dilini, geleneğini, geleceğinin yönetebilirlik
ve değişim yeteneğini, yani hasılı kendi kaderini özgürce tayin hakkını yok
sayan Türk Oryantalizmi sömürgeci bir ehlileştirme girişimidir.
Bu açıdan “Ehlileştirilen Kürtler”, Türk Oryantalizminin eseridir; rafine
ürünüdür; Mükremin örneğindeki gibi…
Ancak olanlar bununla da sınırlı değil; yani bunun da bir alt başlığı var; o
da “Turko Kürtler” meselesi… “Turko Kürtler”, “Beyaz Kürtler”i tanımlamak için
kullanılabilecek bir ifadedir.
Örnek vermek gerekirse Yılmaz Erdoğan ile Bülent Polat, yine kendisini
oynadığı ‘Avrupa Yakası’ndaki “Şesu” karakterinde ortaya çıktığı üzere tam bir
“Turko Kürt”tür…
Hikmet Çetin de bu kategoride ele alınabilir…
İsmail Beşikçi Hocamız, Türkiye’de Kürtlerin Kürt olarak hiçbir hakkı
olmadığını ama Turgut Özal veya İbrahim Tatlıses gibi Türkleşince kendisine tüm
kapıların açılacağına işaret ederken; “Turko Kürt”lüğün maliyetine de dikkat
çeker…
N O T L A R
[*] 10 Nisan 2010 tarihinde Dicle Üniversitesi Felsefe Kulübü ile
Sosyal Bilimler Kulübü’nün Diyarbakır’da düzenlediği “Oryantalizm ve Oryantalist
Bakış Açısı” başlıklı panelde yapılan konuşma…
[1] Amerikan Yerli Sözü.
[2] “Felsefe, insana, doğru bilgiye varmanın kılavuzluğunu yapmalı ve
kötülüklerden nasıl sakınılacağını öğretmelidir...”
[3] Bkz: Onur Bilge Kula, “Avrupa’da Oryantalizmin Felsefi ve
Yazınsal Kaynakları/ 1”, Deliler Teknesi, No:19, Ocak-Şubat 2010,
s.21-33.
[4] Hasan Bülent Kahraman, “İçselleştirilmiş, Açık ve Gizli
Oryantalizm ve Kemalizm”, Doğu Batı, Yıl:5, No:20, s.153-180.
[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri-II, Ankara: Türk Tarih Kurumu
Basımevi, 1959, s.214. Print  |