Devletin spirali ve Kürtler / Metin AKTAŞ Metin Aktaş
NEWROZ
Bu meseli bir dostum anlatmıştı bana. Ben de siz sevgili
Newroz Gazetesi okuyucularıyla paylaşmak istedim.
Evden çarşıya gidinceye kadar yoluma dört tane aile
hekimliği çıkar. Yaşadığım kentte, yaşadığım bölgede bu kadar çok aile
hekimliğinin olması beni hem şaşırtmış hem düşündürmüştü. Bu aile hekimlikleri
ne iş yapar acep?
Biliyorsunuz, son yıllarda bölgemizde aile hekimlikleri
yağmurlu bir mevsim geçiren mantarlar gibi üremeye başladı. Neredeyse her
sokakta bir aile hekimliği var. Neyse, ben aile hekimliklerini değil, meseli
anlatayım.
Günün birinde, işte bu aile hekimliği uzmanlarından
birkaçı, kadınların doğumunu önlemek için bir köye giderler. Köyde elli yaşın
altındaki bütün kadınları toplayarak, çocuk doğurmalarını önlemek için onlara
uzun uzun fazla çocuk sahibi olmanın zararlarını anlattıktan sonra kadınlara
spiral taktırmak isterler. Çocuk doğurmak isteyen, kocalarından korkarak spiral
taktırmak istemeyen kadınlar, spiral taktırmayacaklarını söylerler. Aile
hekimliği uzmanları bakarlar ki kadınlardan hiçbiri spiral taktırmayacak,
kadınları spiral taktırmaya zorlamak için “spiral taktırmanın devletin bir emri”
olduğunu söylerler. Spiral taktırmanın devletin bir emri olduğunu duyan kadınlar
çarnaçar korkudan spiral takmaya razı olurlar. Öyle ya, koca devlet kadınlara
spiral takmayı emretmişse onların yapacak bir şeyi olamazdı; devlet istedi mi
yapardı!..
Aile hekimliği elemanları kadınlara spiral taktırıp köyü
terk ettikten sonra, köyden ayrılan aile hekimliği elemanlarının kadınları doğum
yapmamaları için kısırlaştırdıklarını düşünen erkekler çılgına dönerler ve
spiral takan kadınlarını dövmeye başlarlar. Kadınlar bakar ki işleri kötü,
kocalarının dayaklarından kurtulamayacaklar, kendi aralarında bu beladan
kurtulmanın yollarını aramaya başlarlar. İşte o an, spiral taktırdığı için üç
gündür kocasından dayak yiyen uyanık bir kadın, spiral taktıran doktorlara,
ebelere, devlete sövüp sayarak kendisini döven asi, öfkeli, belalı kocasına
şöyle der:
“Devlete sövmekten, beni dövmekten vazgeç. Çünkü devlet
bizim rahmimize telsiz yerleştirdi. Şu an senin söylediklerini devlet
dinlemekte.”
Karısının bu sözlerini duyan asi erkeğin dizlerinin bağı
çözülür. Korkudan yere yığılır. Artık kurtuluşu yoktur. Çünkü üç günden beri
doktorlara, ebelere, devlete sövmekte, karısını dövmektedir. Nereden bilecek ki
koca devlet onları denetlemek için kadınlarının rahmine telsiz yerleştirmiş… Ah
aptal adam ah! Bunu nasıl da düşünememişti! Devlete, devletin kutsal memurlarına
bunca sövmeden, hakaretten sonra kesin ya işkencede öldürülecek ya da hayatı
cezaevinde bitecekti… Artık hâşâ Allah gökten yeryüzüne inse bile onu
kurtaramazdı! Suçu çok büyüktü; keşke onlarca adam öldürseydi de devlete,
devletin kutsal memurlarına hakaret etmeseydi, sövmeseydi!..
Son bir umutla karısının ayaklarına kapanır. Kendisini
yüce devlete affettirmek için başını karısının bacakları arasına sokup hıçkıra
hıçkıra ağlayarak, karısının ana rahmine telsiz yerleştiren devletin kendisini
duyması için konuşmaya başlar:
“Ah sevgili karıcığım! Benim devleti, milleti, bayrağı,
Sakarya’yı ne kadar çok sevdiğimi bilirsin. Devlet emretse hemen şimdi kendimi
Fırat Nehri’ne atabilir, Ağrı Dağı’nın uçurumlarından kendimi aşağı atıp canıma
son verebilirim. Bu can devlete kurban olsun! Devlet emir versin, yedi düvelle
savaşayım. Devlet emir versin, Hazreti İbrahim gibi en sevdiğim çocuğumu devlet
için kurban edeyim! Benim, geçen sene, en sevdiğim ineğimizi Atatürk’ün hayrına
kesip köylülere dağıttığımı bilirsin. Ah Atatürk! Keşke senin yerine ben
öleydim! Bu sene öküzümü kesip senin hayrına dağıtacağım. Hayrına en ünlü
imamları çağırıp mevlit okutacağım. Devlet ‘çocuk doğurmayın’ demişse biz çocuk
doğurmayız! Devlete karşı çıkmak bizim haddimize mi! Vallahi billahi beni o
namussuz Hacı Yusuf kandırdı. Yoksa ben devlete, devletin kutsal memurlarına
karşı çıkar mıydım? Bu sene öküzümü Atatürk’ün hayrına kesip, etini köylülere
dağıtacak, hayrına mevlit okutacağım. Yaşasın devlet, millet,
Sakarya!..”
Bir saat sonra devletin kadınların ana rahmine telsiz
yerleştirdiğini duyan köyün erkekleri topluca intihar etmeye kalkarlar…
***
Demokrat Parti (DP) Genel Başkan Yardımcısı Salim
Ensarioğlu’nun partisinden istifası sonrasında yaptığı açıklamaları okuduğumda,
yukarıda size anlattığım meseli anımsadım ve yaşadığım kentte, yaşadığım bölgede
neden bu kadar çok aile hekimliklerinin kurulduğu sorusunun cevabını buldum.
Bir zamanlar bakanlık da yapmış olan Salim Ensarioğlu,
Ergenekon yapılanmasının
faili meçhul cinayetlerin başı olduğunu, Musa Anter ve Turgut Özal’ın
ölümlerinin sorumlusu olduğunu söylemiş. Ensarioğlu, Jandarma İstihbarat ve
Terörle Mücadele Birimi’nin (JİTEM) de Ergenekon’un yan kuruluşlarından birisi
olduğunu ifade etmiş.
“Ergenekon kesinlikle faili
meçhullerin başıdır. Menderes’i asan da Ergenekon’dur. Özal’ın ölümü de
Ergenekon’dur. Musa Anter’i de onlar öldürmüştür. Ergenekon devletin içinde
kendini devletten daha güçlü kabul eden, Allah’tan korkmayan, kuldan utanmayan
bir yapıdır. Yan kuruluşları olabilir. Şu an tutuklu olanların hepsi suçludur
demiyorum. Buna hukuk karar verecek. Ama JİTEM bu bölgede insanları kaçırıp
yargıladı, öldürdü. Elimde bir belge yok, ama JİTEM kesin vardır. İşin başı da
Ergenekon’dur. Şu anki Ergenekon davası siyaset ile karıştırılmamalıdır. Bunun
daha çoğu dışarıda” demiş. Sonra da şöyle
devam etmiş:
“1998 yılıydı. Bir gün Bakanlar
Kurulu’na MGK raporu geldi. Tansu Hanım İtalya’daydı. Raporda, Vali’ye, Meclis’e
hakaret var. Sivil otoritenin görevini yapmadığını yazıyor. Sanki ihtilal olmuş,
sivil gitmiş, askerler gelmiş. İşte, 2010 yılında nüfusun yüzde 40’ının
Kürtlerden, 2025 yılında da yüzde 50’sinin Kürtlerden oluşacağı, bunun büyük bir
tehlike olduğu, Kürtlerin bilinçli olarak çok çocuk yaptığını yazıyor. Üçten
fazla çocuk yapanlara cezai müeyyide getiriliyordu. Ağır bir rapordu. O zaman
Erbakan başbakandı. Ben imzalamayacağımı söyledim. -Bu raporu açıklamanın 10 yıl
cezası var-. Erbakan bana, ‘Sayın Ensarioğlu, MGK raporları Cumhuriyet
kurulduğundan beri iade edilmemiştir. İade edemeyiz. Senin itirazın nereye ise
orayı düzeltelim, yumuşatıp imzalayalım’ dedi. Kabul etmedim. ‘Tamamına itiraz
ediyorum’ dedim. O da iade edemeyeceğini söyledi. Ben tekrar imzalamayacağımı
söyledim. Kapıya doğru gittim. ‘Basın var’ dedi. ‘Basın olsa da ben imzalamam’
dedim. Neyse imzalamadım.” (24 Haziran 2010, AK
News)
Her şey ne kadar açık ve net, değil mi? Benim bir şey
söylememe gerek var mı? Hala da bir şey anlamışsanız ne desem boş… O zaman
başbakan olan Sayın Erbakan’ın davranışı dikkatinizi çekti, değil mi? Bu uyarım
inanan insanlara. Başbakan olan Sayın Erbakan, Kürtlerin nüfusunun çoğalmasını
önlemek için üç çocuktan fazla çocuk yapan Kürtlerin cezalandırılmasını isteyen
Genelkurmay raporunu imzalamasını istiyor bakanı Sayın Salim
Ensarioğlu’ndan.
Siyaset yaptımsa af ola!.. Niyetim siyaset yapmak
değildi. Sadece halimizi anlatmak istedim. Siz siz olun, günün birinde aile
hekimliği elemanları kapınızı çalıp eşinize spiral taktırırlarsa sakın ağzınızı
açmayın!.. Ne olur ne olmaz. Siz dua edin ki erkekleri hadım etmiyorlar. Ya
nüfusumuz çoğalmasın diye biz erkekleri hadım etmeye kalkarlarsa!.. Allah
korusun! Irkçı çılgınlığın nereye varacağını kim bilebilir ki!.. Günün birinde
“bütün Kürt erkeklerini hadımlaştırın” diye bir rapor yayınlatılırsa ne olacak
bizim halimiz? Ne yapsak acaba?..
Print  |