CHP: BİLDİĞİNİZ GİBİ… / SİBEL ÖZBUDUN Sibel Özbudun
NEWROZ
“Hiçbir işte gelecek yoktur.
Gelecek, işin sahibindedir.”
(George Crane)
CHP’de sadece lider değiş(tiril)di. Şişeden çık(arıl)an
İkinci Kemal, “ulusalcı” bir tercih ya da Kemalizmin Kemalist icraatı olarak
yorumlanmalıyken; unutulmaması gereken devletin değişmeden CHP’nin de
değiş(tirile)mezliğidir…
-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kürt sorunu
konusundan kendisi pek söz etmiyor; soru olarak karşılaşmadığı sürece. Bunu,
neye bağlıyorsunuz?
Bir avukat arkadaşımla, CHP
genel başkanlığına getirilişinden, hatta parti başkanlığına adaylığının
açıklanmasından önce Kılıçdaroğlu konusunda sohbet ederken, “Tıpkı Ahmet Necdet
Sezer gibi,” demişti; “çalıp çırpmamışlığından başka bir özelliği yok, son
derece statükocu…”
CHP kurultayında yaptığı,
yaklaşık bir saatlik konuşmayı dinlerken, bu sözleri anımsadım. O kadar konuşup,
“Kürt” sözcüğünü bir kerecik olsun terennüm etmemek… Teslim etmeli, kendi
kategorisinde bir başarı…
Neye mi bağlıyorum?
Kılıçdaroğlu’nun başkanlığını izleyince, hele ki bu “operasyon”u yürüten kişinin
Önder Sav olduğunu göz önüne aldığınızda, bunun esas itibariyle, bir
“yenilik/yenilenme” harekâtı değil, kifayetsiz ve fazlasıyla yıpranmış, üstelik
de “kaset hadisesi”nin ardından yeniden başkanlığa getirilmesi partisine müthiş
ölçüde oy kaybettireceği belli olmuş bir liderden CHP’yi kurtarma operasyonu
olduğu açığa çıkıyor.
Kuşkusuz bu CHP’de bir
söylem değişikliğini de birlikte getirmekte. Parti, öyle gözüküyor ki altı
okundan “Cumhuriyetçilik”, “Laiklik” ve “Devletçilik”i (iktisadî değil, siyasal
anlamında) geri çekerek “Halkçılık”ı öne çıkartacak bundan böyle. Ama ne partide
ne de yeni liderinde, 2000’li yılların bol miktarda patlayıcı biriktirmiş,
kırılgan Türkiyesi’nde bu altı okun ne denli ilişkin ve ihtiyaç karşılayıcı
olduğunu tartışmaya açma iradesi gözüküyor…
-Kılıçdaroğlu, Kürt sorunuyla ilgili sorulara, sorunun
ekonomik olduğunu ileri sürerek yanıtlar yetiştirmeye çalışıyor. Bu konudaki
değerlendirmeniz nedir? Örneğin, kurultaydaki konuşmasında Kılıçdaroğlu, sorunu
salt işsizlik ve yoksulluğa bağlayarak, “O bölgede önce istihdamı sağlayacağız,
o bölgede özelleştirme yapmayacağız, yatırım için sıfır faizli teşvik vereceğiz.
Mayınlı arazileri köylülere vereceğiz, topraksız köylü kalmayacak” ifadelerini
kullandı. Bu bakış açısından ne anlayabiliriz?
Türkiye’nin geleneksel
anaakım siyasasında Kürt sorunu iki versiyonda ele alınageldi: “Terör” sorunu ve
“geri kalmışlık/feodallik” sorunu.
Sorunu “terör” olarak teşhis
ettiğinizde, çıkartacağınız sonuç, malum: Her türlü örtük/açık, kirli/temiz
operasyonu mubah gören, “kök-kazıyıcı”, “terminatör” söylem ve edimlere
sarılacaksınız.
“Geri kalmışlık/feodalite”
teşhisi ise, sanırım kalkınma iktisadı döneminden kalma, arkaik bir söylem.
Toprak reformuyla, istihdam yaratarak, yatırımları teşvik ederek vb. Kürtlerin
kolektif siyasal taleplerinin izale edilebileceğini sanan iktisadî
indirgemecilik.
Aslına bakarsanız, her iki
versiyon da, Kürtlerin siyasal taleplerini, özerklik/bağımsızlık isteklerini
gözlerden gizlemeye, baskılamaya yönelik çözümlemelerdir. Dikkat ederseniz,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hiçbir iktidar partisi, hiçbir zaman Kürtlerin
taleplerini gerçek içerikleriyle, yani ayrı bir siyasal kendilik olarak tanınma
sorunu olarak formüle etmeye yanaşmadı/yanaşmıyor. Salt bu tutum dahi, vesayetçi
bir anlayışın -ezelden ebede- süregittiğini gösteriyor. Kürt sorununu “terör”
sorunu olarak ya da “azgelişmişlik/bölgesel kalkınma” sorunu olarak teşhis
etmek, sorunla uğraşılması gereken alanda, siyasal düzlemde baş etmekten uzak
durmak anlamına gelmektedir. Bu, “Kürt sorunu”na neo-liberal “bireysel haklar”
açısından yaklaşan ikircimli AKP hükümeti de dahil tüm bir Cumhuriyet rejimi
tarihinin geleneksel tutumudur.
-Sizce, CHP iktidara geldiğinde, Kürt sorununda
izleyeceği yol, on yıllardır denenen yöntemlerin dışına çıkabilecek
mi?
Yeni lideri
Kılıçdaroğlu’nun sözleri, partinin yeni yetkililerinin açıklamaları, hele ki
Mehmet Faraç gibi “anti-terör” vurgulu bir gazetecinin yeni Parti Meclisi’ne
seçilmesi, bu konuda umutlanmayı olanaksızlaştırıyor. AKP hükümeti, bu alanda
CHP’nin tahayyül edebileceğinden çok daha ileri adımlar atarak kendi
kapasitesinin sınırına gelmişken -TRT Şeş, Kürtçe öğreniminin serbest
bırakılması, üniversitelerde Kürt kültürü araştırma enstitülerinin önünün
açılması, Kürtçe isim yasağının kalkması vb.- Kürt sorununu ekmek meselesine
indirgeyen söylemiyle CHP hangi “yeni” adımları atabilir ki?
-CHP’nin, ‘Kılıçdaroğlu rüzgârı’ ile birlikte, Kürt
coğrafyasındaki oylarını artırma şansı var mı?
Ben, Kemal Kılıçdaroğlu’lu
CHP’nin (Kamer Genç faktörü nedeni ve belki de hemşericilik kaygılarıyla) Dersim
dışındaki Kürt illerinden yüksek oranda oy alabileceğini sanmıyorum. Öncelikle,
bu bölgelerdeki politizasyonun geçim-endeksli olmaktan çoktan uzaklaştığı,
kimlik eksenli talepler geri dönüşü zor bir biçimde öndelik kazandığı için.
Bölgede siyasallaşma, nicedir Kürt kimliği ve İslamcılık ekseninde seyrediyor.
Ağırlıklı olarak lafta kalmaya mahkûm “ekmek politikası”nın bu süreci
değiştirebileceğini sanmıyorum.
-Kılıçdaroğlu’nun Alevi ve Kürt olmasından umutlanılmalı
mı?
Yapmayın, gözüm; Ziya
Gökalp’in, İsmet İnönü’nün, Turgut Özal’ın Kürt, Cemal Gürsel’in, Refik
Koraltan’ın ya da ne bileyim, Susurluk kazasında Abdullah Çatlı’yla birlikte can
veren polis müdürü Hüseyin Kocadağ’ın Alevi olduğunu unutuyor musunuz? Nasıl ki
biyolojik olarak kadın olmak kadınların kurtuluşundan yana olmayı getirmiyorsa,
Alevî ve/veya Kürt olmak da kendi başına, Kürtlerin, Alevîlerin özgürlüğünden
yana olmayı gerektirmez. Tam tersine, Hegel’in “efendi-köle diyalektiği” diye
betimlediği durum çerçevesinde, kimi zaman ezilen ulus, din ya da cinsiyet
mensuplarının kraldan fazla kralcı olabileceğini tarih fazlasıyla
ispatladı.
-Kılıçdaroğlu bazı Alevi çevreleri, CHP’ye küsmüş
olanları etkileyebilecek mi sizce? Bu çevreler, Kılıçdaroğlu’na destek verdikten
sonra, yeniden bir nedamet duygusu çekebilirler
mi?
Evet, etkiler. Aslına
bakarsanız, bir şeyler
yapabileceğine ilişkin en ufak bir umut kırıntısı beslememekle birlikte, bir
hafta-on gün içerisinde Kılıçdaroğlu’nun ismi etrafında yaratılan coşku
fırtınasının, İstanbul sermayesinin Erdoğan’ın ipini çektiğine delalet ettiğini
düşünüyorum. Kanımca Kılıçdaroğlu gelecek seçimlerin başbakanı olarak
kotarılmakta iç ve dış sermaye çevreleri tarafından (bu da yerli yersiz
Nazım’dan şiirler patlatan, havuzlu villalara esip köpüren, yoksul’cu bir aday
için istihzalı bir tezat olsa gerek…) Hemşericilik, din kardeşliği, popülist
söylemden etkilenme, işsizlik ve yoksullaşmanın tepkisi, AKP’nin sınır tanımaz
kadrolaşma faaliyeti karşısında duyulan ürküntü, Kılıçdaroğlu tarzı bir
muhalefetin Baykal’ın devlet-merkezci, hırçın söyleminden daha etkili
olabileceğine ilişkin umutlar… Bunların tümünün seçimlerde bir “Kılıçdaroğlu
rüzgârı” estirmeye olanak sağlayacak ham malzemeyi oluşturduğu,
aşikar.
Doğrusunu isterseniz, ben
esas olarak Kılıçdaroğlu üzerine teksif olan umutların kısa sürede boşa
çıkmasının yaratacağı düş kırıklığının yönelebileceği tepkileri düşündükçe
ürküyorum. Süregiden iktisadî kriz koşullarında böylesi bir düş kırıklığı,
“sol”dan (halkımızın büyük bölümünün gözünde solun sınırı CHP, ne yazık ki…)
umudunu hepten yitiren kitlelerin hızlı bir biçimde radikal sağ/faşizan
partilere yönelmesine yol açacaktır…
-Sadece mütevazi bir hayat yaşamak, çalıp-çırpmamış
olmak, ülkenin ciddi sorunlarını çözmek için yeterli bir özellik
mi?
Hiç olabilir mi? Bunlar
kuşkusuz güzel özellikler. Ama kişiyi iyi bir edebiyatçı, yetkin bir besteci
yapmayacağı gibi, başarılı bir politikacı da yapmaz. Tabii politika, nihaî
olarak kaynakların dağıtımına dair karar almaya ilişkin bir edim olduğundan,
çalıp çırpmamak, eşi-dostu, yandaşları kayırmamak, bir politikacıdan
beklenebileceklerin asgarîsi.
Ama bu ülkede insanlar,
iktidarların gözlerinin içine baka baka çalıp çırpmasından, eşi-dostu zengin
etmesinden, hemşeri ve partidaşları kollamasından o denli bezdiler ki,
“dürüstlük imajı” bile para ediyor!
-Gandi benzetmesi için kısaca ne
söyleyebilirsiniz?
Bu yakıştırma nasıl yapıldı,
neden yapıldı aklım ermedi. Galiba Kılıçdaroğlu’nun zayıf olması ve “sade lider”
imajından kaynaklandı…
“Barış güvercini” Bülent
Ecevit’in “Kıbrıs fatihi”ne, “Çoban Sülü”nün “Morrison Süleyman”a, “Tansu
Bacı/Ana”nın “Kürdistan fatihi”ne tahvil olduğu bu “çabuk değişen deliler
borsasında” (A. İlhan) “Gandi Kemal”in nelere dönüşebileceğini düşünmek,
doğrusunu isterseniz beni ürkütüyor…
Teşekkürlerim ve
selamlarımla…
Print  |