Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Önce kendimizi değiştirip dönüştürmeliyiz / T.Atmaca
T.Atmaca

NEWROZ



 “Vermediğiniz şeyi alamazsınız,

kendinizi vermeniz gerekir.

Devrimi satın alamazsınız.

Devrimi yapamazsınız.

Devrim olabilirsiniz ancak.

Devrim ya ruhunuzdadır, ya hiçbir yerde.’

(Ursula K.Le Guın -Mülksüzler)

 

Komünist bir dünya, sınırların, sınıfların olmadığı, sömürünün olmadığı velhasıl insanın insanca yaşayabildiği bir dünyadır. Böylesi bir dünyanın insanları, eşit ve özgür bir dünyanın insanlarıdır. Bugünden böylesi bir dünyanın yaşayışına dair kesin yargılar sunmak, biçimler geliştirmek ütopya kurmanın ötesine geçmeyebilir. Ama komünist bir toplumla yaratılmak istenilen düşünüldüğünde asgari kriterler bellidir ve öngörülerde bulunulabilir.

Kabul edilir ki yeni bir dünya, yeni bir kültür ve yeni bir insan demektir. Bugünden başlayarak böylesi bir dünyaya kadar yürüyeceğimiz uzun bir yol var. Kuşkusuz böylesi bir süreci kapitalist düzenin bağrından çıkmış insanlarla yürüyeceğiz. Hele bu dünyada ulusal sorunu çözümlenmemiş ender halklardan biri olarak halkımız açısından uzun bir değişim ve dönüşüm süreci, önümüzde tamamlamamız gereken olarak duruyor. Belki de kuşaklar sonrası istenilene en yakını oluşturulacak. Bu sürenin kısa olması da elbette bugünden kapitalizmin bağrında ne kadar alternatif oluşturabildiğimizle bağlantılı olacaktır.

Bu belirlemeden yola çıkarak devrimci, sosyalist mücadele içerisinde oluşturulan yaşamlara ve devrimci, sosyalist kimliğin gelişimi sürecine bakmak gerekir. Mevcut düzeni yıkma, ulusal ve sınıfsal kurtuluşu sağlama iddiasındaki insanların, bu düzenin yıkılması gerektiğini düşünen bireylerin kendi içlerindeki düzeni ne kadar yıktıklarına, ne kadar yıkmaya çalıştıklarına, yeni dünyayı yaratacak insanların adımlarının hedeflenen topluma ne kadar yakınlaşma çabasında olduğuna bakmak gerekiyor.

Kapitalizm demek kriz demektir. Böyle olunca da bunalımlar içerisinde ilerleyen düzenin insan yaşamına yansıttığı en temel şeylerden biri doğal olarak bunalımdır. Kendi geleceği açısından mevcut sistem kişiyi bunalımlar bütünü olarak yaratmak ister. Kişinin kendisini çözümsüz hissetmesi, düzenin tüm hamlelerinde onun bir adım önünde ilerlemesini sağlayacağından bunalıma itecek psikolojik zeminler yaratır. Bunun için mevcut sistemin özel bir çaba sarf etmesi de gerekmemektedir. Mevcut ideolojik enformasyonla insan olmanın tüm değerlerinin yitirildiği, insanca yaşam koşullarının yok edildiği toplumun parçası olmayı sindirmeye çalışarak, bugün sıkça ve herkesin kullandığı “kendini kurtarabilmek” adına “mecbur” kalındığı üzerine felsefe üretilen yaşamın insan psikolojisini bozan sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. İnsan olmak konusunda az çok fikriyatı olan herhangi bir kişi en başta kendini ezdirmeyi kabul etmeyecektir. Ve bir süre sonra sistemin dönüm noktaları yaratabilecek kriz dönemleri gibi insanda da bu dışa yansıyacaktır. Mevcut düzen içerisinde bir hayat sürerken düzenin insanlığa “reva” gördüğü yaşamı kabullenerek yaşamanın karşımıza üçüncü sayfa haberleri kıvamında bir yaşam çıkarması kaçınılmazdır, zaten böylesi bir bunalım hali kendi sınıfı içerisinde de yaygındır.

Evet, mevcut düzen içerisinde bir yaşamı kabullenenler, bunu değiştirmek gibi bir iddiaları olmayanlar için bu tür yansımalar anlaşılabilir. Ancak örgütlü mücadeleyi tercih etmiş bireylerin de benzeri bunalımların içerisinde olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Örgütlü mücadeleyi tercih eden her birey, bilinç düzeyiyle, kolektif bir yaşamı paylaştığı yoldaşlarının davranışlarıyla, deneyimleriyle, okuduklarıyla ve bunun sonucu yaşam karşısındaki tavırlarıyla yeni adımlar atmaya başlar. Asıl sorunu yaşamaya başladığımız nokta, neden ve nasıl olması bilinmesine rağmen yapılmaması, rehavet havasında olunmasıdır. Zaaflarıyla yüzleşmeyen bireylerin yaşadıkları zorlanma veya geriye düşmelerini ele alarak, örgütlü yaşamımıza da sızan bu yaşam biçimine ve alışkanlıklara açmamız gereken savaşın boyutunu algılamış olacağız.

Bugün çevremize baktığımızda, örgütlü mücadele içerisinde yıllarca bulunup eksikliklerini ve zaaflarını aşma noktasında sorun yaşayan insanlarla karşı karşıyayız. Değişime bu kadar kapalı olan veya değiştirilmesi hedeflenen düzenden kalıntı olan davranış biçimlerinin kendine has özellikler olduğunu, kendine has özelliklerin kaybolmasını istemediğini belirten söylemler dile getirilmektedir. İnsanların yeteneklerini topluma katması başka bir şey, düzenin kalıntıları olan kişilik özelliklerine, yaşam biçimlerine tutunmaya çalışması başka bir şeydir. Kuşkusuz hepimiz bu toplumda ve mevcut düzenin içerisinden gelen insanlarız, her şeyin bir anda sihirli bir değnek değmiş gibi değişmesini beklemek çok zordur. Bu anlamıyla kişiye göre gelişim ve değişim görece uzun zaman da alabilir. Buradaki mesele, insanın bu noktada ne kadar çaba sarf ettiğidir. İçindeki düzenle ne kadar savaş içerisinde olduğudur. Bu tarz davranışlar açıktır ki mevcut düzenle yeni toplumu hedefleme arasına kurulmuş salıncakta bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelmektir. Bu ya düzenle olan bağları kestirip atamamak yani ondan tamamen kopamamaktır, ya da hala nasıl bir yaşam istendiğinin bilincinde olamamaktır. Oysa net bir şekilde, değişim ve dönüşüm için düzenle olan tüm bağları koparmak gerekmektedir, aksi takdirde sadece samimi bir istek olarak ileriye adım atmayı istemek yetersiz kalır. Çünkü düzene bağlı tutan bu ipler, ileriye doğru atılmak istenilen her adımda bireyi geriye doğru çekecektir/çekmektedir.

Karşımıza en fazla çıkan sorunlar, sıradan ve doğal gibi algılanabiliyor. Tüm sorunlarla kanıksanmış bir şekilde devam edilebiliyor. Örneğin, “mevcut sistemi değiştireceğiz” diyoruz, peki sitemi değiştireceğiz derken kendimizi ne kadar değiştirebiliyoruz, bunun için zamanımızı ne kadar iyi kullanabiliyoruz? Evet, değiştirip dönüştürmek uzun mesafeli bir koşudur. Koşunun bir yerine kadar yetecek ömrümüz belki de. Öyleyse bir maratoncu gibi doğru nefes almayı öğrenmeliyiz önce. Ardı sıra bu mücadelenin önceliklerini iyi kavramalıyız. Zamanı iyi kullanmadığımız, kendimizi yeterince disipline edemediğimizde gündelik koşturmaca bizleri sürükler. Birçoğumuz gündelik ihtiyaçlar üzerinden veya daha da kötüsü kolayımıza gelen şekilde bir planlama yapıyoruz. Tam da bu noktada değişim ve dönüşüm mücadelesinin önceliklerini iyi saptamalıyız, toplamdan bakmasını becerebilmeliyiz. Yoksa mücadeleyi şekillendirip ileriye taşımak yerine, gündelik işlerin sürüklemesinde gidebiliyor her şey. Böylesi bir “yoğunluk” insanları yarına hazırlayan değil, bugününü tüketen bir şekilde yaşanabiliyor.

Düzensiz, disiplinsiz bir yaşam da çözülmesi gereken kalıntılar arasında duruyor. Birçoğumuz kendimizi disipline edemediğimizden, dağınık bir yaşamın yansıması olarak her şey savrulup gidiyor. Çoğu yerde zaman sıkışıklığı diye yaşanan şey aslında işlerin yoğunluğuyla birlikte dağılmayı ve hiçbir şeyin çözülemediği, her şeyin ortada kaldığı bir tabloyu yaratabiliyor. Bir de sürekli bir şeylerin unutulmasının oluşturduğu sorunlarla boğuşabiliyoruz. Oysa unutmak, tek başına bir hafıza sorunu olmasa gerek. Evet, bazen fazlasıyla halletmemiz gereken iş karşımıza çıkabiliyor. Bazıları ister istemez bir tercihle birlikte kalmak zorunda da kalabilir. Burada yapılması gereken, işin önceliğine göre sıralamayla birlikte, çözülmesi gerekenleri çözme çabası içerisinde olmaktır. Bir öncelik sıralaması olabileceği gibi, en küçük işin bile ne denli önemli olduğunu da aklımıza kazımamız gerekmektedir.

Eğer iyi planlamamışsak bir sürü olgu soruna dönüşebilir. Aile, okul, duygusal ilişkiler vb. birer sorun alanına dönüşebilir. Aile ne kadar ilerici de olsa her dönem engel oluşturmaya çalışmıştır/çalışıyor. Bu biraz da aile denilen kurumun gericiliğinden kaynaklanmaktadır. Ebeveynler ne kadar ilerici fikirlere sahip olurlarsa olsunlar, mevzu bahis kendi çocuklarıysa birer barikata dönüşürler. Aşmamız gereken bir barikat olduğunu bilmemize rağmen, bu yönlü adımlar atmak zor gelmektedir. Buradaki en temel zorlanma da, ailenin gerici barikatını aşmak, kafada aile ile olan ilişkiyi kesmek, bıçak gibi yapılan konuşmayla kesip atmak gibi algılanıyor. Oysa aile de kazanmamız gereken kişilerdir; aile barikatını gerçek anlamıyla aşmak, mücadelede kararlı olduğunu gösterebilmek ve karşılarında konuşurken net olabilmektir. Bu tutumla aile kazanılıp, onun gerici barikatı aşılabilir.

Üniversiteyi bitirmek de karşımıza çıkan tartışmalardan birisidir. “Önce okulu, üniversiteyi bitirip mesleğimi elime aldıktan sonra devrimcilik, sosyalistlik yapacağım” gibi cümlelerle sevimli bir kılıf da geçirilmeye çalışılarak üniversiteyi bitirmek gerekçelenebiliyor. Bu açıkça mücadelenin dışında bir yaşam olanağını kenarda tutabilmeyi ifade etmektedir. Her zaman için bir tercih değiştirme durumunda elinin altında “garanti”ye alabileceği bir şeyler olması noktasında bilincin veya bilinçaltının yönlendirmesinde bir harekettir. Olası bir değişiklik durumunu bir kenara koyup bugünkü tercihler sınırında bile baktığımızda bu bir çelişkidir. Bu sistem geleceksizlikten başka bir şey vaat etmiyor derken, üniversite mezunu olmanın artık ayrıcalığı yok derken, üniversitelerde bilimsel eğitim yok derken, bunun tersi bir kaygıyla hareket etmek rahatsız edici değil midir? Bu cümle kitlelere, inanılmadan mı sarf edilmektedir?

Bir diğer nokta da kişinin dokunulmazlığı olarak algılanan duygusal ilişkilerdir. Örgütlü yaşamı bir bütün olarak göremeyen kişi, yaşamını parçalara bölerek yaşamaya başlar. Ve burada duygusal ilişki ayrıksı bir dünya gibi algılanarak “özel” olarak yaşanmaya çalışılır. Kuşkusuz bu duygular iki kişi arasında gelişen bir paylaşımdır. Ama fanus içerisinde yaşanmadığı sürece iki kişilik bir dünya değildir. Duygusal ilişkiler, bugün içinde yaşadığımız tüketim toplumunda birer tüketim alanına dönüştürülüyor. İki birey arasında, gerçek anlamıyla paylaşan ve üreten, kişilerin birbirini geliştirdiği bir ilişkiye dönüştürmektense, hoyratça tüketiliyor. Bu da düzenin alışkanlıklarıyla hareket edilen bir rahatlık alanı olarak görülüyor. Burada yaşanan sorun, duygusal çalkantılar dağınıklılığı, bunalımı peşi sıra getirebilmektedir. Dediğimiz gibi, evet bu duygu iki kişinin paylaşımıdır, ama bu iki kişi toplumdan bağımsız olmadıklarından, yaşanılan sorunlar ve doğurduğu sonuçlar topluma yansımaktadır.

Peki, ne yapmalıyız? Ne yapabiliriz? Yaşanılan bir sorunu çözebilmenin en büyük hamlesi o sorunu tanımlayarak başlar. Bir sorunu ortaya koymak, çözmek için atılmış kocaman bir adımdır. Bu adımı bir adım daha öteye götürebilmek, ortaya konan sorunu çözme iradesi gösterebilmektir. Bu noktada da eleştiri yapma noktasında tutukluk veya eleştiriye tahammülsüzlük gibi sorunlar yaşanıyor. Bazen yoldaşlar gördükleri bir sorunu tanımlamaktan, eleştiri sunmaktan geri duruyorlar. Bu da belki de sadece kendisinin gözlemleyebildiği bir soruna müdahale edebilme imkânından toplamı yoksun bırakıyor. Ya da yoldaşlar kendilerine dönük eleştirileri kaldıramama psikolojisiyle karşılıyorlar. Bu yoldaşlar kendilerinin eksiklerini, zaaflarını görmek, özeleştiri sunabilmek noktasında her zaman geri durmakla birlikte sorunları kendi adlarına çözümsüz bırakıyorlar. Benzer yaklaşımda olan kişiler, yaşanılan sorunlar tanımlandığında bunu kişisel olarak algılayıp alınma vb. tepkiler koyabiliyorlar. Oysa bir şeyi eleştirebilmek veya özeleştiri yapabilmek, sorunu çözebilmek için ortaya konulması gereken sorumluluk ve çabadır. Sorun kişinin kendisinden kaynaklanmakla birlikte, hareketin toplamının eksik müdahalesinden de kaynaklanmış olabilir. Burada temel bakış, ne söylendiğini süzüp çözümün parçası olma bakışıyla hareket edebilmektir.

Örgütlü mücadeleyi tercihle beraber önümüzde duran değişim ve dönüşüm noktasında ne kadar çaba sarf ettiğimiz belirleyicidir. Düzen her yönlü saldırısıyla, kişiyi cenderesine alma çabasıyla sürekli bir şekilde devam eder. Her zaman her dakika kendimize hatırlatmamız gereken temel cümle “Bıraktığımız tüm boşlukları düzen dolduracaktır!” olmalıdır. Bir alanı kazanmak, insanları çevreleyebilmek noktasında nasıl hedef kitleyi, politik, sosyal vb. kapsayıcı olabilmek gerekir diyorsak, nasıl bizim bırakacağımız her boşluğun mevcut düzen ve özellikle Kürt/Kürdistanlı gençler açısından Gülen Cemaati başta olmak üzere İslami hareketler tarafından doldurulduğunu söylüyorsak, aynı şeyin kendimiz için de geçerli olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Durduğumuz, duraksadığımız zaman yaşamımıza sızmaya çalışanın düzen olması kaçınılmazdır.

Bizler, 21.yy’ın örgütlenmesini hedefliyoruz. Ve bunun mücadelesini veriyor, vermek için yola çıkıyoruz. Hareketimiz, düşünen ve mücadele eden militanların önemine her zaman önemli vurgular yapmıştır. Yeni bir komünist gençlik örgütü yaratmaya çalışırken kimliğimizi bu yönlü geliştirme çabası içerisinde olmalıyız. Döne döne çubuk büktüğümüz bir eğitim sorunu var. İdeolojik-politik birikimimizi geliştirmemizin yakıcılığı ortadadır. Marksist-Leninist klasikler, toplumu daha iyi tanımak için romanlar, kendi yayınlarımız, kitaplarımız başta olmak üzere koca bir külliyat önümüzde durmaktadır. Örgüt yaşamı her şeyiyle, pratik faaliyetiyle, kitlelerle kurulan bağıyla ideolojik-politik birikimin, düşünsel gelişimin hayata geçirileceği yegâne alandır. Yer yer mücadelenin bir parçası olup olmamayı aynılaştıran, kişinin kendi varlığını örgüt yaşamında önemsizleştiren yaklaşımlar sergilenmektedir. Elbette ki mücadele kişilerden bağımsız devam eder veya devrim ve sosyalizm mücadelesinin bilimselliği kişilerden bağımsız bir gerçekliktir. Ama her bir kişinin örgütlü mücadele içerisinde varlığı önemlidir. Bir örgüt kişilerin özelliklerinin, yaratıcılıklarının, becerilerinin, düşünsel zenginliğinin, ideolojik-politik hâkimiyetinin, elbette diyalektik bileşkesidir. Ve kişilerin tek tek özelliklerinin toplamından çok daha fazlasıdır. Bireyin, yerellerin inisiyatifinin, yaratıcılığının gelişmesinin örgütün toplamına katacağı gücü görerek hareket etmeliyiz.

Değiştirip dönüştürmek reddetmekle başlar!

Hepimiz bu düzenin içerisinde doğduk ve büyüdük, bunu göz ardı ederek hiçbir şeyi tartışamayız. Nesnel koşulları değerlendirerek bunun topluma, kişiye nasıl yansıdığını tarifleyebilmek gerekiyor. Mücadele ettiğimiz coğrafyanın, bu coğrafya içerisinde kökenimizin nereden geldiğinin bile getirdiği farklılıklar var. Bu yazıyla birlikte bir kez daha sorgulamamız gereken bu düzenin bizleri kuşandırdığı kültüre, alışkanlıklara, düşünce sistematiğine rağmen bizler ne kadar arınma çabası içerisindeyiz? Altını çizerek bir kez daha söyleyelim: Kıstas alacağımız temel nokta, ne kadar çaba içerisinde olunduğudur. Şu an ne noktada olduğumuz değil, gelişim ve değişim için ne denli sürekli ve ısrarlı bir çaba içerisinde olduğumuz, mücadelenin ihtiyaçlarını görerek hareket etmektir. Devrimci, sosyalist kimlikteki gelişimin tamamlandığı bir nokta yoktur, bunu unutmamak gerekir. Bu düzenin içerisinde örgütlü bir şekilde devrimci, sosyalist mücadelenin içerisinde olsak da “tamam, olduk” diyebileceğimiz bir varış noktası yoktur. Sürekli bir şekilde yenilenme ve gelişme içerisinde olmalıyız.

Her toplumsal yaşayış bir kültür yaratır ve kişilerin, toplumların kimliklerini oluşturur. Bizler yaratacağımız topluma uygun bir yenilenmeyi, değişimi ve dönüşümü öncelikle kendimizden başlatmalıyız. Kültürel çevrelemenin ne kadar önemli olduğuna dair verileri gene yaşadığımız düzenin hamlelerinden algılayabiliriz. Sermayenin saldırı planlarının kültürel ayağı her zaman mevcuttur ve bazen temel saldırısı buradan doğru gerçekleşir. Özellikle başka yazılarda da değindiğimiz gibi bunu 12 Eylül faşizmi ile ve ondan sonraki süreçte çok iyi yapmıştır. Bugün de hızlı bir şekilde yozlaştırma hamleleriyle, düzenin kültürel bombardımanı ile toplum çepeçevre bir hale getirilmiştir/getiriliyor. Buradan şunu görüyoruz ki kültürel şekillenme önemli bir noktadır ve düzen bunu kendi açısından her zaman olanağa çevirmeye çalışmaktadır. Bizler de kendi açımızdan kültürel değişim ve dönüşümü, kendimizi yenilemenin ve çevremizi düzen cenderesinden çıkarmanın zeminine dönüştürebilmeliyiz.

Yeni bir gençlik örgütü yaratırken ve bunun ilk adımı olarak merkezi bir gençlik komisyonu oluşturmuşken ilk hamleyi burada yapmalıyız. Yani öncelikle değişim ve dönüşüme buradan başlamalıyız. Yani öncelikle merkezi gençlik komisyonundan başlayarak, sosyalist/komünist kimliği geliştirmeli, örgütlü yaşam içerisinde kültürel yenilenme ve dönüşümü sağlamalıyız. Sosyalistlik/komünistlik her şeyden önce bir yaşam tercihidir. Bu anlamıyla mevcut düzenin içine sığamamaktır. Kapitalizm denilen mevcut düzene hapsolmayı kabullenememektir. Ve tam da bu noktada bu düzenin dışında bir alternatif yaşam kurma tercihidir. Bu yaşamın gerçek anlamıyla kalıcı ve toplumsal bir hale dönüşmesinin ancak ve ancak devrimci bir dönüşümle, bunun da örgütlü bir biçimde olacağını bilerek hareket etmeyi tercih etmektir. Sosyalistlik/komünistlik, yeniyi yaratmanın öngünlerindeki yaşamın adıysa, yeni yaşamında yaratmak istediği yarına en yakın noktaya varmalıdır.

Sonuç olarak; iki sınıfın sınıfsal karşıtlığını barındıran bir sistem olan kapitalist ve ulusal sorunu çözümlenmemiş bir toplumda yaşıyoruz. Mevcut sistem kendisi dışında her şeyi yok sayma üzerine kurulmuştur. Mevcut sömürü, talandan ve kendisinden başkasını yok sayan bir sistem gerçekliğinin karşısında değişim ve dönüşüm safında olduğumuzu ve kapitalizme karşı insanca bir yaşam için sosyalizmden başka bir alternatif olmadığını söylüyoruz. Yani biz bu düzende yaşamaya mahkûm olmadığımızı biliyoruz ve söylüyoruz. Biz, yeni bir dünyayı inşa etme mücadelesi içerisindeyiz. Biz, bir alternatifimiz olduğunu biliyoruz. Bu alternatif bizim adımıza uzak diyarların adı olmamalı, bugünden istediğimiz yaşamın kriterlerine göre şekillenebilmeli, şekillendirebilmeliyiz. Kendimizden çevremize yayılacak bir dalgadır bu. Ve biz bu düzen içerisinde, dayatılan şekilde yaşamayı kabullenen durgun toplumda aynı denize taş atmaktan vazgeçmeyen bir “yaramaz” çocuk gibi okyanusta tsunamiler çıkartabileceğimizin bilinciyle inatçı olmalıyız. Ve bunun için kendimizden başlayarak değiştirmeyi, dönüştürmeyi ve bu sistemi her şeyiyle ret etmeyi hedeflemeliyiz. Çünkü başta merkezi gençlik komisyonunda yer alan yoldaşlar olmak üzere eğer bunu yapmazsak, yarın örgütleyeceğimiz, örgütlemek için hedef seçtiğimiz bireylere bunu taşıyamayız.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006