Önce kendimizi değiştirip dönüştürmeliyiz / T.Atmaca T.Atmaca
NEWROZ
“Vermediğiniz şeyi
alamazsınız,
kendinizi vermeniz
gerekir.
Devrimi satın
alamazsınız.
Devrimi
yapamazsınız.
Devrim olabilirsiniz
ancak.
Devrim ya ruhunuzdadır,
ya hiçbir yerde.’
(Ursula K.Le Guın -Mülksüzler)
Komünist bir dünya, sınırların, sınıfların olmadığı,
sömürünün olmadığı velhasıl insanın insanca yaşayabildiği bir dünyadır. Böylesi
bir dünyanın insanları, eşit ve özgür bir dünyanın insanlarıdır. Bugünden
böylesi bir dünyanın yaşayışına dair kesin yargılar sunmak, biçimler geliştirmek
ütopya kurmanın ötesine geçmeyebilir. Ama komünist bir toplumla yaratılmak
istenilen düşünüldüğünde asgari kriterler bellidir ve öngörülerde bulunulabilir.
Kabul
edilir ki yeni bir dünya, yeni bir kültür ve yeni bir insan demektir. Bugünden
başlayarak böylesi bir dünyaya kadar yürüyeceğimiz uzun bir yol var. Kuşkusuz
böylesi bir süreci kapitalist düzenin bağrından çıkmış insanlarla yürüyeceğiz.
Hele bu dünyada ulusal sorunu çözümlenmemiş ender halklardan biri olarak
halkımız açısından uzun bir değişim ve dönüşüm süreci, önümüzde tamamlamamız
gereken olarak duruyor. Belki de kuşaklar sonrası istenilene en yakını
oluşturulacak. Bu sürenin kısa olması da elbette bugünden kapitalizmin bağrında
ne kadar alternatif oluşturabildiğimizle bağlantılı olacaktır.
Bu
belirlemeden yola çıkarak devrimci, sosyalist mücadele içerisinde oluşturulan
yaşamlara ve devrimci, sosyalist kimliğin gelişimi sürecine bakmak gerekir.
Mevcut düzeni yıkma, ulusal ve sınıfsal kurtuluşu sağlama iddiasındaki
insanların, bu düzenin yıkılması gerektiğini düşünen bireylerin kendi
içlerindeki düzeni ne kadar yıktıklarına, ne kadar yıkmaya çalıştıklarına, yeni
dünyayı yaratacak insanların adımlarının hedeflenen topluma ne kadar yakınlaşma
çabasında olduğuna bakmak gerekiyor.
Kapitalizm demek kriz demektir. Böyle olunca da
bunalımlar içerisinde ilerleyen düzenin insan yaşamına yansıttığı en temel
şeylerden biri doğal olarak bunalımdır. Kendi geleceği açısından mevcut sistem
kişiyi bunalımlar bütünü olarak yaratmak ister. Kişinin kendisini çözümsüz
hissetmesi, düzenin tüm hamlelerinde onun bir adım önünde ilerlemesini
sağlayacağından bunalıma itecek psikolojik zeminler yaratır. Bunun için mevcut
sistemin özel bir çaba sarf etmesi de gerekmemektedir. Mevcut ideolojik
enformasyonla insan olmanın tüm değerlerinin yitirildiği, insanca yaşam
koşullarının yok edildiği toplumun parçası olmayı sindirmeye çalışarak, bugün
sıkça ve herkesin kullandığı “kendini kurtarabilmek” adına “mecbur” kalındığı
üzerine felsefe üretilen yaşamın insan psikolojisini bozan sonuçlar doğurması
kaçınılmazdır. İnsan olmak konusunda az çok fikriyatı olan herhangi bir kişi en
başta kendini ezdirmeyi kabul etmeyecektir. Ve bir süre sonra sistemin dönüm
noktaları yaratabilecek kriz dönemleri gibi insanda da bu dışa yansıyacaktır.
Mevcut düzen içerisinde bir hayat sürerken düzenin insanlığa “reva” gördüğü
yaşamı kabullenerek yaşamanın karşımıza üçüncü sayfa haberleri kıvamında bir
yaşam çıkarması kaçınılmazdır, zaten böylesi bir bunalım hali kendi sınıfı
içerisinde de yaygındır.
Evet,
mevcut düzen içerisinde bir yaşamı kabullenenler, bunu değiştirmek gibi bir
iddiaları olmayanlar için bu tür yansımalar anlaşılabilir. Ancak örgütlü
mücadeleyi tercih etmiş bireylerin de benzeri bunalımların içerisinde olduğunu
gözlemleyebiliyoruz. Örgütlü mücadeleyi tercih eden her birey, bilinç düzeyiyle,
kolektif bir yaşamı paylaştığı yoldaşlarının davranışlarıyla, deneyimleriyle,
okuduklarıyla ve bunun sonucu yaşam karşısındaki tavırlarıyla yeni adımlar
atmaya başlar. Asıl sorunu yaşamaya başladığımız nokta, neden ve nasıl olması
bilinmesine rağmen yapılmaması, rehavet havasında olunmasıdır. Zaaflarıyla
yüzleşmeyen bireylerin yaşadıkları zorlanma veya geriye düşmelerini ele alarak,
örgütlü yaşamımıza da sızan bu yaşam biçimine ve alışkanlıklara açmamız gereken
savaşın boyutunu algılamış olacağız.
Bugün
çevremize baktığımızda, örgütlü mücadele içerisinde yıllarca bulunup
eksikliklerini ve zaaflarını aşma noktasında sorun yaşayan insanlarla karşı
karşıyayız. Değişime bu kadar kapalı olan veya değiştirilmesi hedeflenen
düzenden kalıntı olan davranış biçimlerinin kendine has özellikler olduğunu,
kendine has özelliklerin kaybolmasını istemediğini belirten söylemler dile
getirilmektedir. İnsanların yeteneklerini topluma katması başka bir şey, düzenin
kalıntıları olan kişilik özelliklerine, yaşam biçimlerine tutunmaya çalışması
başka bir şeydir. Kuşkusuz hepimiz bu toplumda ve mevcut düzenin içerisinden
gelen insanlarız, her şeyin bir anda sihirli bir değnek değmiş gibi değişmesini
beklemek çok zordur. Bu anlamıyla kişiye göre gelişim ve değişim görece uzun
zaman da alabilir. Buradaki mesele, insanın bu noktada ne kadar çaba sarf
ettiğidir. İçindeki düzenle ne kadar savaş içerisinde olduğudur. Bu tarz
davranışlar açıktır ki mevcut düzenle yeni toplumu hedefleme arasına kurulmuş
salıncakta bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelmektir. Bu ya düzenle olan
bağları kestirip atamamak yani ondan tamamen kopamamaktır, ya da hala nasıl bir
yaşam istendiğinin bilincinde olamamaktır. Oysa net bir şekilde, değişim ve
dönüşüm için düzenle olan tüm bağları koparmak gerekmektedir, aksi takdirde
sadece samimi bir istek olarak ileriye adım atmayı istemek yetersiz kalır. Çünkü
düzene bağlı tutan bu ipler, ileriye doğru atılmak istenilen her adımda bireyi
geriye doğru çekecektir/çekmektedir.
Karşımıza en fazla çıkan sorunlar, sıradan ve doğal gibi
algılanabiliyor. Tüm sorunlarla kanıksanmış bir şekilde devam edilebiliyor.
Örneğin, “mevcut sistemi değiştireceğiz” diyoruz, peki sitemi değiştireceğiz
derken kendimizi ne kadar değiştirebiliyoruz, bunun için zamanımızı ne kadar iyi
kullanabiliyoruz? Evet, değiştirip dönüştürmek uzun mesafeli bir koşudur.
Koşunun bir yerine kadar yetecek ömrümüz belki de. Öyleyse bir maratoncu gibi
doğru nefes almayı öğrenmeliyiz önce. Ardı sıra bu mücadelenin önceliklerini iyi
kavramalıyız. Zamanı iyi kullanmadığımız, kendimizi yeterince disipline
edemediğimizde gündelik koşturmaca bizleri sürükler. Birçoğumuz gündelik
ihtiyaçlar üzerinden veya daha da kötüsü kolayımıza gelen şekilde bir planlama
yapıyoruz. Tam da bu noktada değişim ve dönüşüm mücadelesinin önceliklerini iyi
saptamalıyız, toplamdan bakmasını becerebilmeliyiz. Yoksa mücadeleyi
şekillendirip ileriye taşımak yerine, gündelik işlerin sürüklemesinde
gidebiliyor her şey. Böylesi bir “yoğunluk” insanları yarına hazırlayan değil,
bugününü tüketen bir şekilde yaşanabiliyor.
Düzensiz, disiplinsiz bir yaşam da çözülmesi gereken
kalıntılar arasında duruyor. Birçoğumuz kendimizi disipline edemediğimizden,
dağınık bir yaşamın yansıması olarak her şey savrulup gidiyor. Çoğu yerde zaman
sıkışıklığı diye yaşanan şey aslında işlerin yoğunluğuyla birlikte dağılmayı ve
hiçbir şeyin çözülemediği, her şeyin ortada kaldığı bir tabloyu yaratabiliyor.
Bir de sürekli bir şeylerin unutulmasının oluşturduğu sorunlarla
boğuşabiliyoruz. Oysa unutmak, tek başına bir hafıza sorunu olmasa gerek. Evet,
bazen fazlasıyla halletmemiz gereken iş karşımıza çıkabiliyor. Bazıları ister
istemez bir tercihle birlikte kalmak zorunda da kalabilir. Burada yapılması
gereken, işin önceliğine göre sıralamayla birlikte, çözülmesi gerekenleri çözme
çabası içerisinde olmaktır. Bir öncelik sıralaması olabileceği gibi, en küçük
işin bile ne denli önemli olduğunu da aklımıza kazımamız gerekmektedir.
Eğer
iyi planlamamışsak bir sürü olgu soruna dönüşebilir. Aile, okul, duygusal
ilişkiler vb. birer sorun alanına dönüşebilir. Aile ne kadar ilerici de olsa her
dönem engel oluşturmaya çalışmıştır/çalışıyor. Bu biraz da aile denilen kurumun
gericiliğinden kaynaklanmaktadır. Ebeveynler ne kadar ilerici fikirlere sahip
olurlarsa olsunlar, mevzu bahis kendi çocuklarıysa birer barikata dönüşürler.
Aşmamız gereken bir barikat olduğunu bilmemize rağmen, bu yönlü adımlar atmak
zor gelmektedir. Buradaki en temel zorlanma da, ailenin gerici barikatını aşmak,
kafada aile ile olan ilişkiyi kesmek, bıçak gibi yapılan konuşmayla kesip atmak
gibi algılanıyor. Oysa aile de kazanmamız gereken kişilerdir; aile barikatını
gerçek anlamıyla aşmak, mücadelede kararlı olduğunu gösterebilmek ve
karşılarında konuşurken net olabilmektir. Bu tutumla aile kazanılıp, onun gerici
barikatı aşılabilir.
Üniversiteyi bitirmek de karşımıza çıkan tartışmalardan
birisidir. “Önce okulu, üniversiteyi bitirip mesleğimi elime aldıktan sonra
devrimcilik, sosyalistlik yapacağım” gibi cümlelerle sevimli bir kılıf da
geçirilmeye çalışılarak üniversiteyi bitirmek gerekçelenebiliyor. Bu açıkça
mücadelenin dışında bir yaşam olanağını kenarda tutabilmeyi ifade etmektedir.
Her zaman için bir tercih değiştirme durumunda elinin altında “garanti”ye
alabileceği bir şeyler olması noktasında bilincin veya bilinçaltının
yönlendirmesinde bir harekettir. Olası bir değişiklik durumunu bir kenara koyup
bugünkü tercihler sınırında bile baktığımızda bu bir çelişkidir. Bu sistem
geleceksizlikten başka bir şey vaat etmiyor derken, üniversite mezunu olmanın
artık ayrıcalığı yok derken, üniversitelerde bilimsel eğitim yok derken, bunun
tersi bir kaygıyla hareket etmek rahatsız edici değil midir? Bu cümle kitlelere,
inanılmadan mı sarf edilmektedir?
Bir diğer nokta da kişinin dokunulmazlığı olarak
algılanan duygusal ilişkilerdir. Örgütlü yaşamı bir bütün olarak göremeyen kişi,
yaşamını parçalara bölerek yaşamaya başlar. Ve burada duygusal ilişki ayrıksı
bir dünya gibi algılanarak “özel” olarak yaşanmaya çalışılır. Kuşkusuz bu
duygular iki kişi arasında gelişen bir paylaşımdır. Ama fanus içerisinde
yaşanmadığı sürece iki kişilik bir dünya değildir. Duygusal ilişkiler, bugün
içinde yaşadığımız tüketim toplumunda birer tüketim alanına dönüştürülüyor. İki
birey arasında, gerçek anlamıyla paylaşan ve üreten, kişilerin birbirini
geliştirdiği bir ilişkiye dönüştürmektense, hoyratça tüketiliyor. Bu da düzenin
alışkanlıklarıyla hareket edilen bir rahatlık alanı olarak görülüyor. Burada
yaşanan sorun, duygusal çalkantılar dağınıklılığı, bunalımı peşi sıra
getirebilmektedir. Dediğimiz gibi, evet bu duygu iki kişinin paylaşımıdır, ama
bu iki kişi toplumdan bağımsız olmadıklarından, yaşanılan sorunlar ve doğurduğu
sonuçlar topluma yansımaktadır.
Peki,
ne yapmalıyız? Ne yapabiliriz? Yaşanılan bir sorunu çözebilmenin en büyük
hamlesi o sorunu tanımlayarak başlar. Bir sorunu ortaya koymak, çözmek için
atılmış kocaman bir adımdır. Bu adımı bir adım daha öteye götürebilmek, ortaya
konan sorunu çözme iradesi gösterebilmektir. Bu noktada da eleştiri yapma
noktasında tutukluk veya eleştiriye tahammülsüzlük gibi sorunlar yaşanıyor.
Bazen yoldaşlar gördükleri bir sorunu tanımlamaktan, eleştiri sunmaktan geri
duruyorlar. Bu da belki de sadece kendisinin gözlemleyebildiği bir soruna
müdahale edebilme imkânından toplamı yoksun bırakıyor. Ya da yoldaşlar
kendilerine dönük eleştirileri kaldıramama psikolojisiyle karşılıyorlar. Bu
yoldaşlar kendilerinin eksiklerini, zaaflarını görmek, özeleştiri sunabilmek
noktasında her zaman geri durmakla birlikte sorunları kendi adlarına çözümsüz
bırakıyorlar. Benzer yaklaşımda olan kişiler, yaşanılan sorunlar tanımlandığında
bunu kişisel olarak algılayıp alınma vb. tepkiler koyabiliyorlar. Oysa bir şeyi
eleştirebilmek veya özeleştiri yapabilmek, sorunu çözebilmek için ortaya
konulması gereken sorumluluk ve çabadır. Sorun kişinin kendisinden
kaynaklanmakla birlikte, hareketin toplamının eksik müdahalesinden de
kaynaklanmış olabilir. Burada temel bakış, ne söylendiğini süzüp çözümün parçası
olma bakışıyla hareket edebilmektir.
Örgütlü mücadeleyi tercihle beraber önümüzde duran
değişim ve dönüşüm noktasında ne kadar çaba sarf ettiğimiz belirleyicidir. Düzen
her yönlü saldırısıyla, kişiyi cenderesine alma çabasıyla sürekli bir şekilde
devam eder. Her zaman her dakika kendimize hatırlatmamız gereken temel cümle
“Bıraktığımız
tüm boşlukları düzen dolduracaktır!” olmalıdır. Bir alanı kazanmak,
insanları çevreleyebilmek noktasında nasıl hedef kitleyi, politik, sosyal vb.
kapsayıcı olabilmek gerekir diyorsak, nasıl bizim bırakacağımız her boşluğun
mevcut düzen ve özellikle Kürt/Kürdistanlı gençler açısından Gülen Cemaati başta
olmak üzere İslami hareketler tarafından doldurulduğunu söylüyorsak, aynı şeyin
kendimiz için de geçerli olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Durduğumuz,
duraksadığımız zaman yaşamımıza sızmaya çalışanın düzen olması kaçınılmazdır.
Bizler, 21.yy’ın örgütlenmesini hedefliyoruz. Ve bunun
mücadelesini veriyor, vermek için yola çıkıyoruz. Hareketimiz, düşünen ve
mücadele eden militanların önemine her zaman önemli vurgular yapmıştır. Yeni bir
komünist gençlik örgütü yaratmaya çalışırken kimliğimizi bu yönlü geliştirme
çabası içerisinde olmalıyız. Döne döne çubuk büktüğümüz bir eğitim sorunu var.
İdeolojik-politik birikimimizi geliştirmemizin yakıcılığı ortadadır.
Marksist-Leninist klasikler, toplumu daha iyi tanımak için romanlar, kendi
yayınlarımız, kitaplarımız başta olmak üzere koca bir külliyat önümüzde
durmaktadır. Örgüt yaşamı her şeyiyle, pratik faaliyetiyle, kitlelerle kurulan
bağıyla ideolojik-politik birikimin, düşünsel gelişimin hayata geçirileceği
yegâne alandır. Yer yer mücadelenin bir parçası olup olmamayı aynılaştıran,
kişinin kendi varlığını örgüt yaşamında önemsizleştiren yaklaşımlar
sergilenmektedir. Elbette ki mücadele kişilerden bağımsız devam eder veya devrim
ve sosyalizm mücadelesinin bilimselliği kişilerden bağımsız bir gerçekliktir.
Ama her bir kişinin örgütlü mücadele içerisinde varlığı önemlidir. Bir örgüt
kişilerin özelliklerinin, yaratıcılıklarının, becerilerinin, düşünsel
zenginliğinin, ideolojik-politik hâkimiyetinin, elbette diyalektik bileşkesidir.
Ve kişilerin tek tek özelliklerinin toplamından çok daha fazlasıdır. Bireyin,
yerellerin inisiyatifinin, yaratıcılığının gelişmesinin örgütün toplamına
katacağı gücü görerek hareket etmeliyiz.
Değiştirip
dönüştürmek reddetmekle başlar!
Hepimiz bu düzenin içerisinde doğduk ve büyüdük, bunu göz
ardı ederek hiçbir şeyi tartışamayız. Nesnel koşulları değerlendirerek bunun
topluma, kişiye nasıl yansıdığını tarifleyebilmek gerekiyor. Mücadele ettiğimiz
coğrafyanın, bu coğrafya içerisinde kökenimizin nereden geldiğinin bile
getirdiği farklılıklar var. Bu yazıyla birlikte bir kez daha sorgulamamız
gereken bu düzenin bizleri kuşandırdığı kültüre, alışkanlıklara, düşünce
sistematiğine rağmen bizler ne kadar arınma çabası içerisindeyiz? Altını çizerek
bir kez daha söyleyelim: Kıstas alacağımız temel nokta, ne kadar çaba içerisinde
olunduğudur. Şu an ne noktada olduğumuz değil, gelişim ve değişim için ne denli
sürekli ve ısrarlı bir çaba içerisinde olduğumuz, mücadelenin ihtiyaçlarını
görerek hareket etmektir. Devrimci, sosyalist kimlikteki gelişimin tamamlandığı
bir nokta yoktur, bunu unutmamak gerekir. Bu düzenin içerisinde örgütlü bir
şekilde devrimci, sosyalist mücadelenin içerisinde olsak da “tamam, olduk”
diyebileceğimiz bir varış noktası yoktur. Sürekli bir şekilde yenilenme ve
gelişme içerisinde olmalıyız.
Her
toplumsal yaşayış bir kültür yaratır ve kişilerin, toplumların kimliklerini
oluşturur. Bizler yaratacağımız topluma uygun bir yenilenmeyi, değişimi ve
dönüşümü öncelikle kendimizden başlatmalıyız. Kültürel çevrelemenin ne kadar
önemli olduğuna dair verileri gene yaşadığımız düzenin hamlelerinden
algılayabiliriz. Sermayenin saldırı planlarının kültürel ayağı her zaman
mevcuttur ve bazen temel saldırısı buradan doğru gerçekleşir. Özellikle başka
yazılarda da değindiğimiz gibi bunu 12 Eylül faşizmi ile ve ondan sonraki
süreçte çok iyi yapmıştır. Bugün de hızlı bir şekilde yozlaştırma hamleleriyle,
düzenin kültürel bombardımanı ile toplum çepeçevre bir hale
getirilmiştir/getiriliyor. Buradan şunu görüyoruz ki kültürel şekillenme önemli
bir noktadır ve düzen bunu kendi açısından her zaman olanağa çevirmeye
çalışmaktadır. Bizler de kendi açımızdan kültürel değişim ve dönüşümü, kendimizi
yenilemenin ve çevremizi düzen cenderesinden çıkarmanın zeminine
dönüştürebilmeliyiz.
Yeni
bir gençlik örgütü yaratırken ve bunun ilk adımı olarak merkezi bir gençlik
komisyonu oluşturmuşken ilk hamleyi burada yapmalıyız. Yani öncelikle değişim ve
dönüşüme buradan başlamalıyız. Yani öncelikle merkezi gençlik komisyonundan
başlayarak, sosyalist/komünist kimliği geliştirmeli, örgütlü yaşam içerisinde
kültürel yenilenme ve dönüşümü sağlamalıyız. Sosyalistlik/komünistlik her şeyden
önce bir yaşam tercihidir. Bu anlamıyla mevcut düzenin içine sığamamaktır.
Kapitalizm denilen mevcut düzene hapsolmayı kabullenememektir. Ve tam da bu
noktada bu düzenin dışında bir alternatif yaşam kurma tercihidir. Bu yaşamın
gerçek anlamıyla kalıcı ve toplumsal bir hale dönüşmesinin ancak ve ancak
devrimci bir dönüşümle, bunun da örgütlü bir biçimde olacağını bilerek hareket
etmeyi tercih etmektir. Sosyalistlik/komünistlik, yeniyi yaratmanın
öngünlerindeki yaşamın adıysa, yeni yaşamında yaratmak istediği yarına en yakın
noktaya varmalıdır.
Sonuç olarak;
iki sınıfın sınıfsal karşıtlığını barındıran bir sistem olan kapitalist ve
ulusal sorunu çözümlenmemiş bir toplumda yaşıyoruz. Mevcut sistem kendisi
dışında her şeyi yok sayma üzerine kurulmuştur. Mevcut sömürü, talandan ve
kendisinden başkasını yok sayan bir sistem gerçekliğinin karşısında değişim ve
dönüşüm safında olduğumuzu ve kapitalizme karşı insanca bir yaşam için
sosyalizmden başka bir alternatif olmadığını söylüyoruz. Yani biz bu düzende
yaşamaya mahkûm olmadığımızı biliyoruz ve söylüyoruz. Biz, yeni bir dünyayı inşa
etme mücadelesi içerisindeyiz. Biz, bir alternatifimiz olduğunu biliyoruz. Bu
alternatif bizim adımıza uzak diyarların adı olmamalı, bugünden istediğimiz
yaşamın kriterlerine göre şekillenebilmeli, şekillendirebilmeliyiz. Kendimizden
çevremize yayılacak bir dalgadır bu. Ve biz bu düzen içerisinde, dayatılan
şekilde yaşamayı kabullenen durgun toplumda aynı denize taş atmaktan vazgeçmeyen
bir “yaramaz” çocuk gibi okyanusta tsunamiler çıkartabileceğimizin bilinciyle
inatçı olmalıyız. Ve bunun için kendimizden başlayarak değiştirmeyi,
dönüştürmeyi ve bu sistemi her şeyiyle ret etmeyi hedeflemeliyiz. Çünkü başta
merkezi gençlik komisyonunda yer alan yoldaşlar olmak üzere eğer bunu yapmazsak,
yarın örgütleyeceğimiz, örgütlemek için hedef seçtiğimiz bireylere bunu
taşıyamayız.
Print  |