Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

AB, demokrasi ve insan hakları -2* / Kıyasettin ASLAN
Kıyasettin Aslan

NEWROZ



Almanya'da işçiler hasta olduklarında çalışıyormuş gibi ücret almaktadırlar. Bu hak 1956 yılında çelik işçilerinin 114 gün süren greviyle kazanılmıştı. Eylül 1996'da dönemin başbakanı Helmut Kohl, AB uyum sürecinin bir parçası olarak, hastalık ödentilerini ücretin % 80'ine indirmek istedi. Daimler Benz patronu Sürgen Schremp bunu hemen uygulamaya koyarak hükümetten de hızlı davrandı. Ancak patlak veren grev dalgası patronlara geri adım attırdı.

Fransa, 1995'te Başkanlığa sağın adayı Chirac'ın seçilmesinden sadece altı ay sonra, 1968'den sonraki en büyük grev dalgasıyla sallandı. Emekçiler emekli aylıkları ve sosyal güvenlik harcamalarının kesilmesine karşı sokaklara döküldü. Grev ve eylemler kitlesel mücadelelerin yolunu açarak Fransa ve Avrupa için bir dönüm noktası oldu. 1997'de Fransa merkezli çok uluslu şirket Renault, Belçika'daki Vilvoorde fabrikasını kapatacağını açıklarken, Fransa, Belçika ve İspanya'da 20 bin emekçi greve çıktı. 16 Mart 1997'de 70 bin Finlandiyalı, Belçikalı, İtalyan, Fransız ve Hollandalı, sendikaların öncülüğünde protesto eylemleri yaptılar. Medya bu eylemin "Sosyal Avrupa" istemini ifade ettiğini yazdı.

Avrupa Birliği süreci politik bir kutuplaşmayı da beraberinde getirdi. Fransa, Almanya ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin büyük bir bölümünde uzun yıllardan sonra sosyal demokratlar hükümete geldiler. Ancak yalnızca neo-liberal sağ politikalara karşı solda duran partilere kayış yaşanmadı. Aşırı sağ partiler de yükselişe geçtiler. Avusturya'da yapılan son seçimlerde faşist Özgürlükler Partisi % 22.6, İsviçre'de Halkın Partisi % 27.6 oy aldılar. Her iki parti de çok saldırgan bir ırkçılık ve göçmenler karşıtı bir seçim kampanyası yürüttüler.

Avrupa da diğer bütün bölgeler gibi bir mücadele arenası. Bu arenada emekçiler ve sermayedarlar dünyanın diğer ülkelerindeki gibi benzeri konularda savaşıyorlar. Kara mı yoksa insan ihtiyacına mı öncelik verilecek? Sınırlar sermayeye açık ama yoksullara kapalı mı olacak? Uyum içinde mi yaşayacağız, yoksa sermayenin bizi birbirimize karşı kışkırtmasına izin mi vereceğiz?

Avrupa Birliği sadece emekçilerin hak ve ücretlerine saldırı anlamına gelmiyor. Aynı zamanda ırkçılık ve göç kontrolüyle eş anlamlı “Çekirdek Avrupa” ülkeleri arasında yapılan Schengen Anlaşması, bu ülkeler arasında serbest dolaşım sağlarken, diğer yabancılara karşı girilmez bir kale oluşturuyor. Avrupa hükümetlerinin bu ülkelerdeki toplumsal sorunların sorumlusu olarak göçmenleri hedef göstermeleri, sağ grupların tekrar başlarını kaldırabildikleri bir ortam hazırladı.

Schengen Anlaşması’yla Avrupa’nın "geçişken" güney sınırlarının kapatılmasına yönelindi. Daha önce gevşek göç politikalarına sahip olan Portekiz, İspanya, İtalya, Yunanistan, çok daha sıkı göçmen politikalarına zorlandılar. Bu ülkelerde Balkanlardaki savaşlardan kaçanlar için hapishaneden farksız kamplar kuruldu.

Hükümetlerin ırkçı politikaları, artan işsizlik ve çaresizlikle birleşerek toplumun tabanında ırkçılığın büyümesine neden oldu.

İspanya’da 1999'da ilk kez Araplara karşı örgütlü ırkçı saldırılar yaşandı. Bunlar ırkçılık karşıtı eylemlerle kınandı. Almanya’da aşırı sağ, çingenelere ve diğer azınlıklara karşı saldırılarda bulundu. Türklerin bulunduğu oteller yakıldı. Son olarak da Yahudilerin ibadet yerlerine saldırılar yapıldı.

İngiltere sınırından geçiş yapan bir konteynerda 58 Çinli sığınmacı ölü bulundu. Bu trajedi tüm dünyaya haber olarak yayılırken, Portekiz’de toplanmış olan AB yöneticileri "son görevlerini" yerine getiriyordu. AB ülkeleri dışişleri bakanları "illegal göçmenlerin" önüne geçebilmek için yeni kararlar almayı konuştular. Böylece AB'nin insan hakları politikalarının sahteliği bir kez daha gözler önüne serildi.

Onları rahatsız eden, insanların ölmesi değil, bu insanların Avrupa sınırlarında ölmesi. Bu nedenle de "illegal göçmenliğin" önüne geçmek için yeni önlemler almaya karar verdiler.

Onlara göre suçlular göçmenleri AB ülkelerine illegal yollardan getiren çetelerdi. Çıkardıkları yasa(k)larla savaştan, açlıktan, insan haklarının hiçe sayılmasından, baskıdan kaçan insanların yasal yollardan Avrupa’ya girmesini ve sığınmasını imkansızlaştırıyorlar. Geriye tek yol kalıyor; "çetelerin" yardımlarıyla, ellerindeki son kuruşlarını da harcayarak, ölümü göze alarak, yasadışı yollardan göç etmek.

İnsan haklarını hiçe sayan, baskı, yıldırma politikalarını devam ettiren diktatörleri ekonomik, politik olarak destekleyen AB ülkeleri, kendi ülkelerinde yasalar çıkararak, diktatörlerden kaçan, sığınacak bir yer arayan insanları "çetelerin" kucağına atıyorlar.

Avrupa’da emekçi hareketinin yükselişi aşırı sağın gelişimini dizginledi. Grevler ve ırkçılık karşıtı eylemler, insanları aşırı sağın kollarına iten çaresizliğe bir alternatif oluşturdu. Bunun sonucunda Fransa'da sağcı oylar en yüksek olduğu %15'ten geriledi  ve Le Pen'in Ulusal Cephe Partisi bölündü. Avusturya'da % 27 oy alan Haider'in Özgürlükler Partisi, yüzbinlerin sağa karşı sokağa dökülmesine yol açtı. Protestolar Haider’in istifa etmesiyle sonuçlandı. Eylemler, hala iktidar ortağı olan partinin oylarının % 20'lere düşmesini sağladı.

 

* Fıratta Yaşam Gazetesi, sayı: 112, 9 Temmuz 2001


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006