AB, demokrasi ve insan hakları -2* / Kıyasettin ASLAN Kıyasettin Aslan
NEWROZ
Almanya'da işçiler hasta olduklarında
çalışıyormuş gibi ücret almaktadırlar. Bu hak 1956 yılında çelik işçilerinin 114
gün süren greviyle kazanılmıştı. Eylül 1996'da dönemin başbakanı Helmut Kohl, AB
uyum sürecinin bir parçası olarak, hastalık ödentilerini ücretin % 80'ine
indirmek istedi. Daimler Benz patronu Sürgen Schremp bunu hemen uygulamaya
koyarak hükümetten de hızlı davrandı. Ancak patlak veren grev dalgası patronlara
geri adım attırdı.
Fransa, 1995'te Başkanlığa sağın adayı
Chirac'ın seçilmesinden sadece altı ay sonra, 1968'den sonraki en büyük grev
dalgasıyla sallandı. Emekçiler emekli aylıkları ve sosyal güvenlik
harcamalarının kesilmesine karşı sokaklara döküldü. Grev ve eylemler kitlesel
mücadelelerin yolunu açarak Fransa ve Avrupa için bir dönüm noktası oldu.
1997'de Fransa merkezli çok uluslu şirket Renault, Belçika'daki Vilvoorde
fabrikasını kapatacağını açıklarken, Fransa, Belçika ve İspanya'da 20 bin emekçi
greve çıktı. 16 Mart 1997'de 70 bin Finlandiyalı, Belçikalı, İtalyan, Fransız ve
Hollandalı, sendikaların öncülüğünde protesto eylemleri yaptılar. Medya bu
eylemin "Sosyal Avrupa" istemini ifade ettiğini
yazdı.
Avrupa Birliği süreci politik bir
kutuplaşmayı da beraberinde getirdi. Fransa, Almanya ve İngiltere başta olmak
üzere Avrupa ülkelerinin büyük bir bölümünde uzun yıllardan sonra sosyal
demokratlar hükümete geldiler. Ancak yalnızca neo-liberal sağ politikalara karşı
solda duran partilere kayış yaşanmadı. Aşırı sağ partiler de yükselişe geçtiler.
Avusturya'da yapılan son seçimlerde faşist Özgürlükler Partisi % 22.6,
İsviçre'de Halkın Partisi % 27.6 oy aldılar. Her iki parti de çok saldırgan bir
ırkçılık ve göçmenler karşıtı bir seçim kampanyası
yürüttüler.
Avrupa da diğer bütün bölgeler gibi bir
mücadele arenası. Bu arenada emekçiler ve sermayedarlar dünyanın diğer
ülkelerindeki gibi benzeri konularda savaşıyorlar. Kara mı yoksa insan
ihtiyacına mı öncelik verilecek? Sınırlar sermayeye açık ama yoksullara kapalı
mı olacak? Uyum içinde mi yaşayacağız, yoksa sermayenin bizi birbirimize karşı
kışkırtmasına izin mi vereceğiz?
Avrupa Birliği sadece emekçilerin hak
ve ücretlerine saldırı anlamına gelmiyor. Aynı zamanda ırkçılık ve göç
kontrolüyle eş anlamlı “Çekirdek Avrupa” ülkeleri arasında yapılan Schengen
Anlaşması, bu ülkeler arasında serbest dolaşım sağlarken, diğer yabancılara
karşı girilmez bir kale oluşturuyor. Avrupa hükümetlerinin bu ülkelerdeki
toplumsal sorunların sorumlusu olarak göçmenleri hedef göstermeleri, sağ
grupların tekrar başlarını kaldırabildikleri bir ortam
hazırladı.
Schengen Anlaşması’yla Avrupa’nın
"geçişken" güney sınırlarının kapatılmasına yönelindi. Daha önce gevşek göç
politikalarına sahip olan Portekiz, İspanya, İtalya, Yunanistan, çok daha sıkı
göçmen politikalarına zorlandılar. Bu ülkelerde Balkanlardaki savaşlardan
kaçanlar için hapishaneden farksız kamplar kuruldu.
Hükümetlerin ırkçı politikaları, artan
işsizlik ve çaresizlikle birleşerek toplumun tabanında ırkçılığın büyümesine
neden oldu.
İspanya’da 1999'da ilk kez Araplara
karşı örgütlü ırkçı saldırılar yaşandı. Bunlar ırkçılık karşıtı eylemlerle
kınandı. Almanya’da aşırı sağ, çingenelere ve diğer azınlıklara karşı
saldırılarda bulundu. Türklerin bulunduğu oteller yakıldı. Son olarak da
Yahudilerin ibadet yerlerine saldırılar
yapıldı.
İngiltere sınırından geçiş yapan bir
konteynerda 58 Çinli sığınmacı ölü bulundu. Bu trajedi tüm dünyaya haber olarak
yayılırken, Portekiz’de toplanmış olan AB yöneticileri "son görevlerini" yerine
getiriyordu. AB ülkeleri dışişleri bakanları "illegal göçmenlerin" önüne
geçebilmek için yeni kararlar almayı konuştular. Böylece AB'nin insan hakları
politikalarının sahteliği bir kez daha gözler önüne
serildi.
Onları rahatsız eden, insanların ölmesi
değil, bu insanların Avrupa sınırlarında ölmesi. Bu nedenle de "illegal
göçmenliğin" önüne geçmek için yeni önlemler almaya karar
verdiler.
Onlara göre suçlular göçmenleri AB
ülkelerine illegal yollardan getiren çetelerdi. Çıkardıkları yasa(k)larla
savaştan, açlıktan, insan haklarının hiçe sayılmasından, baskıdan kaçan
insanların yasal yollardan Avrupa’ya girmesini ve sığınmasını
imkansızlaştırıyorlar. Geriye tek yol kalıyor; "çetelerin" yardımlarıyla,
ellerindeki son kuruşlarını da harcayarak, ölümü göze alarak, yasadışı yollardan
göç etmek.
İnsan haklarını hiçe sayan, baskı,
yıldırma politikalarını devam ettiren diktatörleri ekonomik, politik olarak
destekleyen AB ülkeleri, kendi ülkelerinde yasalar çıkararak, diktatörlerden
kaçan, sığınacak bir yer arayan insanları "çetelerin" kucağına atıyorlar.
Avrupa’da emekçi hareketinin yükselişi
aşırı sağın gelişimini dizginledi. Grevler ve ırkçılık karşıtı eylemler,
insanları aşırı sağın kollarına iten çaresizliğe bir alternatif oluşturdu. Bunun
sonucunda Fransa'da sağcı oylar en yüksek olduğu %15'ten geriledi ve Le Pen'in Ulusal Cephe Partisi
bölündü. Avusturya'da % 27 oy alan Haider'in Özgürlükler Partisi, yüzbinlerin
sağa karşı sokağa dökülmesine yol açtı. Protestolar Haider’in istifa etmesiyle
sonuçlandı. Eylemler, hala iktidar ortağı olan partinin oylarının % 20'lere
düşmesini sağladı.
*
Fıratta Yaşam Gazetesi, sayı: 112, 9 Temmuz 2001 Print  |