‘Bilme’nin acıklı serüveni / Ferhat BARAN Ferhat BARAN
NEWROZ
İnsan, ‘yasak meyve’yi yediği andan itibaren iyiyi ve kötüyü bilmiş, kendi geleceğini kendisi belirlemek için mücadeleye başlamıştır. Bu andan itibaren gerçek tarih başlamıştır.
İnsan neslinin muhatap olduğu acıların ve dertlerin
bilinen başlıca sebebi, dünyada önemli bir kesim tarafından hala geçerliliğine
inanılan ‘Kitabı Mukaddes’te aktarıldığı haliyle, Aden’de mutlu ve mesut
yaşarken, Adem babamızın, yılan tarafından kandırılan Havva anamızın
tahriklerine kapılarak yasak meyveyi yemesine dayanır. Hemen herkes tarafından
bilinen ve oradan başlayarak diğer kutsal metinlere de yansıyan bu “ezeli ve
ebedi suç”, yasak meyveyi yiyen Adem babamızla Havva anamızın ilk eylemi,
yaşamakta olduğumuz ve daha da yaşayacağımız dertlerin başlangıcı oluyor. Her ne
kadar İsa, süregelen bu tarifsiz ve açıklanmaya muhtaç eziyetin kendi kıyamıyla sona erdiğini
ilan etse de, insanlar hala acı çekmeye devam etmekte; bazıları, yaşadığımız
çağda gerçek sebepler artık değişmiş de olsa, başka insanlardan üstün
olduklarına inanarak ulvi duygularla onları da kendilerine “benzetmek” için ya
da kendi direktifleri altında kendileri gibi yaşasınlar diye ‘kutsal savaşlar’
sürdürebilmektedirler.
‘Kitabı Mukaddes’teki bu anlatımı okuduğumda, dikkatimi
çeken, her nasılsa yasak ağacın meyvesinden yiyen ve kocasını da yemeye teşvik
eden Havva anamızın “yasağa karşı çıkma” eylemi değil, Rab Allah’ın, onları
Aden’den kovarken itiraf ettiği gerekçe idi. Şöyle diyor Rab onları kovmaya
karar verirken: “İşte, adam iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden biri gibi oldu.”
Demek oluyor ki; ‘suç’ ve ‘yasak’ olan ya da tehlikeli
olan yasak ağacın meyvesinden yemek değil, yediklerinde iyiyi ve kötüyü bilmekte
Allah gibi olacaklarını ‘bilmek’tir; ve artık ‘bilme’ye başladığı için Adem, ne
yapacağı konusunda kendisi karar verebilecek duruma gelmiştir. Bu nedenle Rab
Allah, “ve elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın ve yemesin ve ebediyen
yaşamasın diye...” atamız Adem ile Havva’yı kendi bahçesinden kovar. (Tekvin-3-
22.) Burada esas olan, ‘farkında olmak’tır, ya da ‘bilmek’tir. ‘Bilme’nin, tüm
zamanlarda olduğu gibi henüz zamanın da başlamadığı bir ‘mekan’da ‘suç’
sayılması, ‘bilme’nin sadece birilerinin tekelinde olduğu bir ‘zaman’da hesapta
olmayanların da ‘bilme’ye başlamasıdır ‘ilk günah’! İyiyi ve kötüyü ayırdetmek, ne olduğunu
bilmek, ne yapması gerektiğini anlamak ve yapması gereken konusunda kendisi
karar vermek eylemi ya da farkındalığı, daha başından, insanoğlunun çektiği ve
çekeceği acıların kaynağı olmaktadır. Tehlikeli olan, kendisine bahşedilenlerle
yetinmeyi bilen insan değil, acılar pahasına, farkında olmak, bilmek ve
geleceğiyle ilgili karar verebilmek ya da eylemlerinin sonucunu önceden
kestirebilmek ve anlamlı eylemlerde bulunabilmektir.
Birçok yerde ifade edildiğine rastlamışızdır; bilmenin
insanı öğrenmeye iten ve bu nedenle olmadık maceralara sevkeden ‘olumsuz sonucu’
nedeniyle insan, cahilliği ya da bilmemeyi mutluluk addetmiştir. Daha başından
Rab, zamanımızda tüm dünyaya hükmeden insanı yarattığı anda, onun bilmesini
istememiş, sonsuz yaşamı bahşeden ağacın meyvesinden çok, bildiğini farkettiği
anda ne yapacağına kendisinin karar vereceği bir gelişmeyi tehlikeli saymıştır.
Kör ve cahil olduktan sonra, Şarka doğru kurduğu Aden bahçesinde tuttuğu Adem’i,
sonsuz bir hayat ve rahat bir yaşamla ödüllendirmiştir. Bunun sürmesinin bir tek
şartı vardır: O’nu, iyiyi ve kötüyü ayırdetmekte Rab gibi yapacak ‘bilmek’
sürecine taşıyacak olan yasak ağacın meyvesini
yememek!
Ne var ki insan, Rab Allah’ın dediği gibi, bir
başkasının tahrikiyle, eskaza ‘bilme’ye giden yolu keşfetti. Bu ona pahalıya mal
olsa da ‘bilme’nin hazzına dayanamamış ya da başına gelecek her türlü belayı
göze alarak, her şeyi bildiği için ayrıcalıklı olan Rab gibi olmak için ‘iyiyi
ve kötüyü ayırmakta’ onlardan biri olmayı göze almıştır. Bilmek, hem bir acının
başlama süreci olmaktadır ama aynı zamanda hem de iyi ile kötüyü ayırdetmek
konusunda başkasının değil, kendisinin karar verme sürecinin de başlamasıdır.
Kendi kaderini tayin etmek, iyinin ve kötünün ne olduğu konusunda kendisi karar
vermek bilincinin ya da kişiliğinin vermiş olduğu güven ve ‘eşitlik özlemi’,
bütün acılara değer bulunmuştur. Öyle ya da böyle, insan, yasak meyveyi yediği
andan itibaren gözleri açılmış, iyiyi ve kötüyü bilmekte Rab gibi olmuş ve artık
kendi geleceğini kendisi belirlemek için mücadeleye başlamıştır. Bu andan
itibaren gerçek tarih başlamıştır. Her tarihsel olguda insanın gerçek eyleminin
izi vardır; bütün acılar pahasına elde edilen bütün güzel şeyler, bütün
kötülüklerden ayırdedilen bütün iyi şeyler, bu büyük cezanın göze alınmasıyla
başlamıştır. Borçlu olduğumuz uygarlık, bir yanlışı yapmanın ya da bir yasağı
çiğnemenin ürünüdür; bu yasağı tanımamanın başladığı an, aynı zamanda
yaşadığımız çağın temellerinin atıldığı andır da...
Farkına varmak
5 Temmuz tarihli Taraf gazetesinde N. Düzel’in, 12 Eylül
darbesinin Dışişleri Bakanı ve yakın zamanlarda M.Karayılan tarafından ‘Akil
Adam’lardan biri olarak lanse edilen İlter Türkmen ile yaptığı röportaj, bana
yukarıda aktardığım Tevrat’ın Tekvin bölümündeki ‘ilk günah’ı hatırlattı. Kürtçe
konuşmanın yasaklandığı bir dönemin son temsilcilerinden biridir İ.Türkmen.
Aslında asimilasyondan yana olan İ.Türkmen, bunun başarılamadığı günümüz
koşullarında ‘entegrasyon’u önermektedir. Bu konuda da Fransızları örnek
veriyor: “Asimilasyon okulla olur. Fransızlar öyle yaptı ve çok başarılı oldu.
Devlet, Kürtlere ve özellikle de kızlara her şeyden önce Türkçe öğretecekti,
öğretemedi. Kürt kadınları hala Türkçe konuşamıyor. (...) Genelkurmay Başkanı
geçenlerde bir Kürt kadınla konuşmak için tercüman kullandı. Bu başarısızlık
değilse, nedir?..”
Bu başarısızlığın en belirgin sebebi olarak İ. Türkmen,
Kürtlerin kendi “kimliklerinin farkına var”masını gösteriyor. Tıpkı Tevrat’ta
anlatıldığı gibi Kürtler de “bilmek” konusunda tüm diğer uluslar gibi oldular,
artık kendilerinin de bir kimlik sahibi olduklarını “biliyorlar”. Marks’ın işçi
sınıfı için söylediği “kendisi için sınıf olma” bilinci, bir zamandır Kürtler
için de geçerlidir. Artık onlar, “kendileri için ulus”turlar; kendilerini
yaşamak istemektedirler, kendilerine söylendiği gibi değil, kendilerinin bildiği
gibi yaşamak... Bilinç olarak diğer uluslarla aynı seviyeye ulaştılar. Kürtler
için merak konusu olan farkına vardıkları kendi gerçeklikleri değil, neden diğer
ulusların sahip oldukları haklara sahip olmadıklarıdır artık. Bunun bilincinde
olan İ.Türkmen, yeni tarzda bir ‘zamana yayılmış asimilasyon’ politikasını
hayata geçirmek için “artık asimilasyon politikası uygulanamaz” diyor. “Şimdi
entegrasyon politikasını uygulama dönemi. Kimliklerini tanıyacaksınız, başka
çare yok!..”
Ama...
Asimilasyon politikasının savunucusu birinin gelmiş
olduğu nokta elbette ki bir ilerlemedir ve devlet nezdinde bir önceki zamana
göre cılız da olsa ışığa bir kapı aralandığının işaretidir. Ne var ki aksini
düşünenler de yok değil. Hala başka çarelerin olduğuna inananlar da var.
“Kimliklerini tanıyacaksınız, başka çare yok” dese de İ. Türkmen, tıpkı Rab’bın
Adem’i cezalandırması gibi TC de, ‘iyiyi ve kötüyü ayırdetmekte kendisi gibi’
olan bir milleti, kendisiyle eşit bir statüde görüp kabul etmek istemiyor;
egemen olduğu bölgede yaşatmak istemiyor, onlara ‘eşit olma’ bilincinin nelere
malolacağını göstermeye, bugüne kadar yaptığı gibi daha fazlasını ödetmeye
çalışıyor. ‘Profesör’ sıfatlı garip insanlar, milyonlarca insanın gözlerinin
içine bakarak, Kürtler için G. Kürdistan’daki Türkmen nüfusla yer değiştirmeyi
bile önerebilmektedirler. Hatta Güney’de kurulan Kürdistan Federe Devleti’ni
bunun için iyi bir imkan olarak görmekte, bir zamanlar Erdoğan’ın, şimdilerde
ise Başbuğ’un söylediği gibi “İstemeyen çekip gitsin!”
diyebilmektedirler.
Katıldığı bir televizyon programında Genelkurmay Başkanı
İ. Başbuğ, Türkçe konuşamayan Kürt kadınını asimilasyon politikasının iflasının
kanıtı olarak gösteren İ. Türkmen’in aksine, bildiği bütün amentüleri
tekrarladıktan sonra, ‘baba beni okula gönder’ sloganının ürünü ‘Kardelen Elif’i
işaret edip aynı politikanın başarısı olarak sunabilmektedir. Rize Belediye
Başkanı AKP’li H. Bakırcı’nın söylediklerini ‘yanlış ifade edilmiş bir iyi
niyet’ örneği olarak algılamamak lazım; bu tam da yıllardır bilinçli bir şekilde
uygulanan devlet politikasının halk dilindeki tercümesidir. Evinden alınarak
‘baba beni okula gönder’ politikası çerçevesinde okutulan ve Türkleştirilen,
daha sonra da bir uzman çavuşla evlenen ‘Kardelen Elif’, resmi politikanın, İ.
Başbuğ örnek göstersin diye ürettiği bir ‘mamül’dür. Her şeye rağmen sürmekte
olan asimilasyon zihniyetinin rafine bir örneğidir. Tam da kocasının cenazesinde
söylediği gibi “Ben de Kürdüm, ama
onlar beni temsil etmiyor” desin diye yetiştirilen özel bir ‘örnek’tir. Ya da
bir Rum kızına ‘İstiklal Marşı’ okutup övünmek gibi... Her 23 Nisan’da tanık
olduğumuz gibi Afrikalı çocuklara “Katibim” türküleri okutmak, ‘yakaladığı
herkesi Türkleştirmek’ gibi hastalıklı bir ruh hali...
1938 Dersim Katliamı’nda bir ‘ganimet’ gibi elde edilen
ve Türk olarak yetiştirilen kızlarımıza uygulanan asimilasyoncu politika bugün
de ‘kardelen’ler üzerinden başka türlü devam etmektedir. ‘Kendisi gibi olan’,
bilmek konusunda kendisini yönetenden farklı olmayan ‘Kürtçe konuşan kadın’ların
günlük politikadaki karşılığı/karşıtı ‘Kardelen’lerdir. İ. Başbuğ’un söylediği
gibi, bunlar, ‘iyiyi ve kötüyü ayırdetmek’ konusunda bizden biri olanların
tersine, ‘onlar’dan olanlardır. Ya da Rab’bin bahçesinde ‘kör’ ve ‘cahil’ olarak
yaşamayı tercih eden örneklerdir. Ama kendilerini bilenler artık, acılar
pahasına, kendisi olmak istemektedirler.
Son örnek
Rab’bin bahçesinde mutlu ve mesut olmayı tercih
edenlerin son parlak örneği ‘2. Kemal’ oldu. Daha ilk günden yaptığı ilk icraat,
bir gazeteciye kendisinin verdiği iddia edilen ve itiraz etmediği için de doğru
kabul etmek zorunda olduğumuz, hayat hikayesidir. Bu hayat hikayesinde
Kılıçdaroğlu, Dersim’in iyi bilinen inanç önderi bir aşireti olan Kureşanlı
olduğunu söylüyor ama bunu etnik olarak “Türkmen”liğe bağlıyor. Herhalde buna en
çok gülenler de Kureşanlılar olmuştur. Gerek inanç ve gerekse etnisite olarak
Türklükle alakası olmayan bu aşiretin ‘Türkmen’leştirilmesi, ‘yeni bir lider
uğruna bir halkın feda edilmesi’nin, eşine az rastlanır tipik bir fedakarlık
örneğidir. Üstelik bunu “Türkiye’nin sorunlarını biz çözeriz” iddiasıyla ortaya
çıkan ve ‘inanç ve etnisite konusunda kör olan’ biri yapıyor.
Elbette ki çare, sadece Kürtlerin ‘bilmek konusunda herkes gibi’
olması değildir, kendisi gibi olmaya çalışan bu insanlara saygı duymak konusunda Türk halkının da kendisine
saygı duymaya başlamasıdır; ve kendisi gibi olmak isteyenlere artık dur demesidir.
Asimilasyon politikasının suç olduğunu bilmesi, başkasının kendisine benzemesinin kabul edilebilir bir durum olmadığını
haykırmasıdır. Kürtler, bütün acılar pahasına, kendileri gibi olmayı çoktandır
göze almışlardır. Artık onlar, ‘iyiyi ve kötüyü ayırdetmekte diğer uluslar
gibi’ oldular; onlarla anlaşmanın tek yolu, bir arada yaşamanın ve ezilen bütün halklar olarak daha iyi bir toplumsal düzen
kurmanın tek yolu, onlarla dayanışma içinde olmak, bu ülkeyi savaş alanı haline getiren ve bunun üzerinde iktidarda kalmaya
çalışan egemen güçlerden kurtulmaktır.
Savaştan medet uman azınlıktan kurtulmak için el ele vermenin zamanı
gelmiştir... Bütün halkların mutlu olabileceği bir düzen!.. Hiç kimsenin kendisi
olmak dışında başka biri olmak için çaba harcamadığı, bir çınar ağacı gibi
kendi kökleri üzerinde yaşayıp ve ömrünü tamamlayarak öldüğü, kültürlerin özgürce boyverdiği
bir toplumsal düzen!.. Böyle bir düzende hiç kimse, politika yapmak için kendi
gerçekliğinden kopmak adına özel bir çaba sarfetmek zorunda kalmayacak, Rab’bin
bahçesinde gözleri kapalı cahil biri olarak yaşamanın acısını tatmayacaktır.
Sayı: 137 Print  |