Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

‘Bilme’nin acıklı serüveni / Ferhat BARAN
Ferhat BARAN

NEWROZ

İnsan, ‘yasak meyve’yi yediği andan itibaren iyiyi ve kötüyü bilmiş, kendi geleceğini kendisi belirlemek için mücadeleye başlamıştır. Bu andan itibaren gerçek tarih başlamıştır.

İnsan neslinin muhatap olduğu acıların ve dertlerin bilinen başlıca sebebi, dünyada önemli bir kesim tarafından hala geçerliliğine inanılan ‘Kitabı Mukaddes’te aktarıldığı haliyle, Aden’de mutlu ve mesut yaşarken, Adem babamızın, yılan tarafından kandırılan Havva anamızın tahriklerine kapılarak yasak meyveyi yemesine dayanır. Hemen herkes tarafından bilinen ve oradan başlayarak diğer kutsal metinlere de yansıyan bu “ezeli ve ebedi suç”, yasak meyveyi yiyen Adem babamızla Havva anamızın ilk eylemi, yaşamakta olduğumuz ve daha da yaşayacağımız dertlerin başlangıcı oluyor. Her ne kadar İsa, süregelen bu tarifsiz ve açıklanmaya muhtaç  eziyetin kendi kıyamıyla sona erdiğini ilan etse de, insanlar hala acı çekmeye devam etmekte; bazıları, yaşadığımız çağda gerçek sebepler artık değişmiş de olsa, başka insanlardan üstün olduklarına inanarak ulvi duygularla onları da kendilerine “benzetmek” için ya da kendi direktifleri altında kendileri gibi yaşasınlar diye ‘kutsal savaşlar’ sürdürebilmektedirler.  

‘Kitabı Mukaddes’teki bu anlatımı okuduğumda, dikkatimi çeken, her nasılsa yasak ağacın meyvesinden yiyen ve kocasını da yemeye teşvik eden Havva anamızın “yasağa karşı çıkma” eylemi değil, Rab Allah’ın, onları Aden’den kovarken itiraf ettiği gerekçe idi. Şöyle diyor Rab onları kovmaya karar verirken: “İşte, adam iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden biri gibi oldu.”

Demek oluyor ki; ‘suç’ ve ‘yasak’ olan ya da tehlikeli olan yasak ağacın meyvesinden yemek değil, yediklerinde iyiyi ve kötüyü bilmekte Allah gibi olacaklarını ‘bilmek’tir; ve artık ‘bilme’ye başladığı için Adem, ne yapacağı konusunda kendisi karar verebilecek duruma gelmiştir. Bu nedenle Rab Allah, “ve elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın ve yemesin ve ebediyen yaşamasın diye...” atamız Adem ile Havva’yı kendi bahçesinden kovar. (Tekvin-3- 22.) Burada esas olan, ‘farkında olmak’tır, ya da ‘bilmek’tir. ‘Bilme’nin, tüm zamanlarda olduğu gibi henüz zamanın da başlamadığı bir ‘mekan’da ‘suç’ sayılması, ‘bilme’nin sadece birilerinin tekelinde olduğu bir ‘zaman’da hesapta olmayanların da ‘bilme’ye başlamasıdır ‘ilk günah’!  İyiyi ve kötüyü ayırdetmek, ne olduğunu bilmek, ne yapması gerektiğini anlamak ve yapması gereken konusunda kendisi karar vermek eylemi ya da farkındalığı, daha başından, insanoğlunun çektiği ve çekeceği acıların kaynağı olmaktadır. Tehlikeli olan, kendisine bahşedilenlerle yetinmeyi bilen insan değil, acılar pahasına, farkında olmak, bilmek ve geleceğiyle ilgili karar verebilmek ya da eylemlerinin sonucunu önceden kestirebilmek ve anlamlı eylemlerde bulunabilmektir.

Birçok yerde ifade edildiğine rastlamışızdır; bilmenin insanı öğrenmeye iten ve bu nedenle olmadık maceralara sevkeden ‘olumsuz sonucu’ nedeniyle insan, cahilliği ya da bilmemeyi mutluluk addetmiştir. Daha başından Rab, zamanımızda tüm dünyaya hükmeden insanı yarattığı anda, onun bilmesini istememiş, sonsuz yaşamı bahşeden ağacın meyvesinden çok, bildiğini farkettiği anda ne yapacağına kendisinin karar vereceği bir gelişmeyi tehlikeli saymıştır. Kör ve cahil olduktan sonra, Şarka doğru kurduğu Aden bahçesinde tuttuğu Adem’i, sonsuz bir hayat ve rahat bir yaşamla ödüllendirmiştir. Bunun sürmesinin bir tek şartı vardır: O’nu, iyiyi ve kötüyü ayırdetmekte Rab gibi yapacak ‘bilmek’ sürecine taşıyacak olan yasak ağacın meyvesini yememek!

Ne var ki insan, Rab Allah’ın dediği gibi, bir başkasının tahrikiyle, eskaza ‘bilme’ye giden yolu keşfetti. Bu ona pahalıya mal olsa da ‘bilme’nin hazzına dayanamamış ya da başına gelecek her türlü belayı göze alarak, her şeyi bildiği için ayrıcalıklı olan Rab gibi olmak için ‘iyiyi ve kötüyü ayırmakta’ onlardan biri olmayı göze almıştır. Bilmek, hem bir acının başlama süreci olmaktadır ama aynı zamanda hem de iyi ile kötüyü ayırdetmek konusunda başkasının değil, kendisinin karar verme sürecinin de başlamasıdır. Kendi kaderini tayin etmek, iyinin ve kötünün ne olduğu konusunda kendisi karar vermek bilincinin ya da kişiliğinin vermiş olduğu güven ve ‘eşitlik özlemi’, bütün acılara değer bulunmuştur. Öyle ya da böyle, insan, yasak meyveyi yediği andan itibaren gözleri açılmış, iyiyi ve kötüyü bilmekte Rab gibi olmuş ve artık kendi geleceğini kendisi belirlemek için mücadeleye başlamıştır. Bu andan itibaren gerçek tarih başlamıştır. Her tarihsel olguda insanın gerçek eyleminin izi vardır; bütün acılar pahasına elde edilen bütün güzel şeyler, bütün kötülüklerden ayırdedilen bütün iyi şeyler, bu büyük cezanın göze alınmasıyla başlamıştır. Borçlu olduğumuz uygarlık, bir yanlışı yapmanın ya da bir yasağı çiğnemenin ürünüdür; bu yasağı tanımamanın başladığı an, aynı zamanda yaşadığımız çağın temellerinin atıldığı andır da...

 

Farkına varmak

 

5 Temmuz tarihli Taraf gazetesinde N. Düzel’in, 12 Eylül darbesinin Dışişleri Bakanı ve yakın zamanlarda M.Karayılan tarafından ‘Akil Adam’lardan biri olarak lanse edilen İlter Türkmen ile yaptığı röportaj, bana yukarıda aktardığım Tevrat’ın Tekvin bölümündeki ‘ilk günah’ı hatırlattı. Kürtçe konuşmanın yasaklandığı bir dönemin son temsilcilerinden biridir İ.Türkmen. Aslında asimilasyondan yana olan İ.Türkmen, bunun başarılamadığı günümüz koşullarında ‘entegrasyon’u önermektedir. Bu konuda da Fransızları örnek veriyor: “Asimilasyon okulla olur. Fransızlar öyle yaptı ve çok başarılı oldu. Devlet, Kürtlere ve özellikle de kızlara her şeyden önce Türkçe öğretecekti, öğretemedi. Kürt kadınları hala Türkçe konuşamıyor. (...) Genelkurmay Başkanı geçenlerde bir Kürt kadınla konuşmak için tercüman kullandı. Bu başarısızlık değilse, nedir?..”

Bu başarısızlığın en belirgin sebebi olarak İ. Türkmen, Kürtlerin kendi “kimliklerinin farkına var”masını gösteriyor. Tıpkı Tevrat’ta anlatıldığı gibi Kürtler de “bilmek” konusunda tüm diğer uluslar gibi oldular, artık kendilerinin de bir kimlik sahibi olduklarını “biliyorlar”. Marks’ın işçi sınıfı için söylediği “kendisi için sınıf olma” bilinci, bir zamandır Kürtler için de geçerlidir. Artık onlar, “kendileri için ulus”turlar; kendilerini yaşamak istemektedirler, kendilerine söylendiği gibi değil, kendilerinin bildiği gibi yaşamak... Bilinç olarak diğer uluslarla aynı seviyeye ulaştılar. Kürtler için merak konusu olan farkına vardıkları kendi gerçeklikleri değil, neden diğer ulusların sahip oldukları haklara sahip olmadıklarıdır artık. Bunun bilincinde olan İ.Türkmen, yeni tarzda bir ‘zamana yayılmış asimilasyon’ politikasını hayata geçirmek için “artık asimilasyon politikası uygulanamaz” diyor. “Şimdi entegrasyon politikasını uygulama dönemi. Kimliklerini tanıyacaksınız, başka çare yok!..” 

 

Ama...

 

Asimilasyon politikasının savunucusu birinin gelmiş olduğu nokta elbette ki bir ilerlemedir ve devlet nezdinde bir önceki zamana göre cılız da olsa ışığa bir kapı aralandığının işaretidir. Ne var ki aksini düşünenler de yok değil. Hala başka çarelerin olduğuna inananlar da var. “Kimliklerini tanıyacaksınız, başka çare yok” dese de İ. Türkmen, tıpkı Rab’bın Adem’i cezalandırması gibi TC de, ‘iyiyi ve kötüyü ayırdetmekte kendisi gibi’ olan bir milleti, kendisiyle eşit bir statüde görüp kabul etmek istemiyor; egemen olduğu bölgede yaşatmak istemiyor, onlara ‘eşit olma’ bilincinin nelere malolacağını göstermeye, bugüne kadar yaptığı gibi daha fazlasını ödetmeye çalışıyor. ‘Profesör’ sıfatlı garip insanlar, milyonlarca insanın gözlerinin içine bakarak, Kürtler için G. Kürdistan’daki Türkmen nüfusla yer değiştirmeyi bile önerebilmektedirler. Hatta Güney’de kurulan Kürdistan Federe Devleti’ni bunun için iyi bir imkan olarak görmekte, bir zamanlar Erdoğan’ın, şimdilerde ise Başbuğ’un söylediği gibi “İstemeyen çekip gitsin!” diyebilmektedirler.

Katıldığı bir televizyon programında Genelkurmay Başkanı İ. Başbuğ, Türkçe konuşamayan Kürt kadınını asimilasyon politikasının iflasının kanıtı olarak gösteren İ. Türkmen’in aksine, bildiği bütün amentüleri tekrarladıktan sonra, ‘baba beni okula gönder’ sloganının ürünü ‘Kardelen Elif’i işaret edip aynı politikanın başarısı olarak sunabilmektedir. Rize Belediye Başkanı AKP’li H. Bakırcı’nın söylediklerini ‘yanlış ifade edilmiş bir iyi niyet’ örneği olarak algılamamak lazım; bu tam da yıllardır bilinçli bir şekilde uygulanan devlet politikasının halk dilindeki tercümesidir. Evinden alınarak ‘baba beni okula gönder’ politikası çerçevesinde okutulan ve Türkleştirilen, daha sonra da bir uzman çavuşla evlenen ‘Kardelen Elif’, resmi politikanın, İ. Başbuğ örnek göstersin diye ürettiği bir ‘mamül’dür. Her şeye rağmen sürmekte olan asimilasyon zihniyetinin rafine bir örneğidir. Tam da kocasının cenazesinde söylediği  gibi “Ben de Kürdüm, ama onlar beni temsil etmiyor” desin diye yetiştirilen özel bir ‘örnek’tir. Ya da bir Rum kızına ‘İstiklal Marşı’ okutup övünmek gibi... Her 23 Nisan’da tanık olduğumuz gibi Afrikalı çocuklara “Katibim” türküleri okutmak, ‘yakaladığı herkesi Türkleştirmek’ gibi hastalıklı bir ruh hali...

1938 Dersim Katliamı’nda bir ‘ganimet’ gibi elde edilen ve Türk olarak yetiştirilen kızlarımıza uygulanan asimilasyoncu politika bugün de ‘kardelen’ler üzerinden başka türlü devam etmektedir. ‘Kendisi gibi olan’, bilmek konusunda kendisini yönetenden farklı olmayan ‘Kürtçe konuşan kadın’ların günlük politikadaki karşılığı/karşıtı ‘Kardelen’lerdir. İ. Başbuğ’un söylediği gibi, bunlar, ‘iyiyi ve kötüyü ayırdetmek’ konusunda bizden biri olanların tersine, ‘onlar’dan olanlardır. Ya da Rab’bin bahçesinde ‘kör’ ve ‘cahil’ olarak yaşamayı tercih eden örneklerdir. Ama kendilerini bilenler artık, acılar pahasına, kendisi olmak istemektedirler.

 

Son örnek

 

Rab’bin bahçesinde mutlu ve mesut olmayı tercih edenlerin son parlak örneği ‘2. Kemal’ oldu. Daha ilk günden yaptığı ilk icraat, bir gazeteciye kendisinin verdiği iddia edilen ve itiraz etmediği için de doğru kabul etmek zorunda olduğumuz, hayat hikayesidir. Bu hayat hikayesinde Kılıçdaroğlu, Dersim’in iyi bilinen inanç önderi bir aşireti olan Kureşanlı olduğunu söylüyor ama bunu etnik olarak “Türkmen”liğe bağlıyor. Herhalde buna en çok gülenler de Kureşanlılar olmuştur. Gerek inanç ve gerekse etnisite olarak Türklükle alakası olmayan bu aşiretin ‘Türkmen’leştirilmesi, ‘yeni bir lider uğruna bir halkın feda edilmesi’nin, eşine az rastlanır tipik bir fedakarlık örneğidir. Üstelik bunu “Türkiye’nin sorunlarını biz çözeriz” iddiasıyla ortaya çıkan ve ‘inanç ve etnisite konusunda kör olan’ biri yapıyor.   

Elbette ki çare, sadece Kürtlerin ‘bilmek konusunda herkes gibi’ olması değildir, kendisi gibi olmaya çalışan bu insanlara saygı duymak konusunda Türk halkının da kendisine saygı duymaya başlamasıdır; ve kendisi gibi olmak isteyenlere artık dur demesidir. Asimilasyon politikasının suç olduğunu bilmesi, başkasının kendisine benzemesinin kabul edilebilir bir durum olmadığını haykırmasıdır. Kürtler, bütün acılar pahasına, kendileri gibi olmayı çoktandır göze almışlardır. Artık onlar, ‘iyiyi ve kötüyü ayırdetmekte diğer uluslar gibi’ oldular; onlarla anlaşmanın tek yolu, bir arada yaşamanın ve ezilen bütün halklar olarak daha iyi bir toplumsal düzen kurmanın tek yolu, onlarla dayanışma içinde olmak, bu ülkeyi savaş alanı haline getiren ve bunun üzerinde iktidarda kalmaya çalışan egemen güçlerden kurtulmaktır.

Savaştan medet uman azınlıktan kurtulmak için el ele vermenin zamanı gelmiştir... Bütün halkların mutlu olabileceği bir düzen!.. Hiç kimsenin kendisi olmak dışında başka biri olmak için çaba harcamadığı, bir çınar ağacı gibi kendi kökleri üzerinde yaşayıp ve ömrünü tamamlayarak öldüğü, kültürlerin özgürce boyverdiği bir toplumsal düzen!.. Böyle bir düzende hiç kimse, politika yapmak için kendi gerçekliğinden kopmak adına özel bir çaba sarfetmek zorunda kalmayacak, Rab’bin bahçesinde gözleri kapalı cahil biri olarak yaşamanın acısını tatmayacaktır.

Sayı: 137


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006