Kürtlere karşı oluşan ortak cephe ve nedenleri / Berzan BOTÎ Berzan BOTÎ
NEWROZ
Bugün için kendisini “Türk” diye tanımlayan ve devlete kutsallık atfeden insanların büyük çoğunluğunun bu coğrafyadaki geçmişleri yüz, yüz elli yılı geçmemektedir.
Toplumların
ilk yaşam biçimlerinde doğal/fizyolojik olanın dışında bir iş bölümünün olmaması
ve maddi yaşam koşullarının tekdüzeliği/benzerliği, toplumları/toplulukları
homojen kılıyordu. Toplumsal gelişmeyle paralel olarak heterojen bir yapıya
doğru sürekli bir evrilme yaşandı. Bu nedenle günümüz toplumlarında mutlak bir
homojenlikten söz etmek olanaklı değildir artık.
Toplumlardaki
farklılıkların boy göstermesi, farklılıkları bir arada tutacak yeni
ortaklıkların üretimini de beraberinde getirdi: Dayanışma, özgürleşmek için
birlikte mücadele, ulusal bilinç, sınıf bilinci gibi.
Ancak
toplumu bir arada tutan ve bir nevi harç görevi gören bu yeni toplumsal
ortaklıkların hepsine “değer” yükleme olanağı yoktur.
Bazı
ortaklıklar veya ortak hareket etmeyi sağlayan faktörler değer içermediği gibi,
değer harcayan ve insanı, türüne ve kendisine yabancılaştıran özelliklere
sahiptir; çıkar birliği, korkunun neden olduğu zorunlu birliktelikler, sömürü
ortaklığı gibi…
Bir
baskı aracı olarak ortaya çıkan ve sömürüyü yasalarla meşrulaştıran devlet,
gerçek anlamda değer üretmek yerine değerleri içeriksizleştirerek veya
yanılsamalı bir ortam yaratarak kendi sınıfsal/ulusal çıkarlarını koruyacak
şekilde toplumu bir arada tutacak, aidiyet duygusunu geliştirecek enstrümanlar
geliştirdi; geliştirdiği yeni araçlara sanki değer barındırıyormuş gibi bir
anlam yükledi. Ve ne yazık ki egemenler bu konuda genel olarak başarılı oldular
bugüne kadar.
Devletin
değer barındırmayan araçlarına, bilim ve felsefedeki ilerlemenin etkisiyle
gelişen toplumsal bilinç, özgürlük talepleri, kısmi de olsa bazı değerler
kattılar. Bu kısmi, eklektik ve zoraki değerlerin gerçek değerlere dönüşmesi,
egemenlik amaçlı kullanılma ihtiyacı ortadan kalktığında ancak olanaklı olur tam
olarak.
Buna
rağmen, zoraki ve sınırlı da olsa bu değerlerin varlığı, hiç değer barındırmayan
ve yanılsamanın/korkunun egemen olduğu toplumlara göre daha ileri bir
aşamadır.
Birincisine,
(kısmi değer barındıran) burjuva kültürünün yaşandığı, sindirildiği ve tabandan
gelen özgürlük taleplerinin belli dönemlerde etkili olduğu Batı Avrupa
devletlerini; ikincisine de, tarihsel ve kültürel birikimden yoksun, yerli
halkları/kültürleri yok ederek, sindirerek ve asimile ederek, dışarıdan insan
ithal edilerek oluşturulan yapay devletleri (ABD ve Türkiye gibi) örnek olarak
gösterebiliriz.
Bu
toplama devletlerde homojenlik en az olmasına rağmen, belli konularda ortak
refleks ve düşünceler en üst düzeydedir. Bunun böyle olmasının nedenleri doğru
değerlendirildiğinde, “devlet tapınmacılığı”nın nedenleri de daha iyi
anlaşılır.
Bugün
için kendisini “Türk” diye tanımlayan ve devlete kutsallık atfeden insanların
büyük çoğunluğunun bu coğrafyadaki geçmişleri yüz, yüz elli yılı geçmemektedir.
Özellikle
Cumhuriyet döneminde bir devlet politikası olarak sistemli bir şekilde hayata
geçirilen insan ithalatı günümüze kadar devam etti/ediyor.
Yakın
tarihte Afganistan (1979-80 arası) ve Balkanlardan (özellikle doksanlı yıllarda)
getirtilen insanların durumu canlılığını koruduğu için, dışarıdan gelenlerin
devlet için ne ifade ettiği, devletin onlar için neden önemli olduğu noktasında
fikir verebilir bize.
Afganistan’dan
gelen göçmenler çoğunlukla Van ve Ceylanpınar’a yerleştirildiler. Kendilerine
devlet tarafından sağlanan yaşam koşulları onurlu bir yaşam için yeterli olmasa
da, aynı yörelerde yaşayan yoksul Kürtlere göre daha iyiydi.
Devletin
göçmenlere bazı imkânlar sağlamasının altında insani bir neden olmadığına göre
-ki olsaydı bu coğrafyanın kadim halklarına da yapılmış olacaktı- onları
egemenliğin sürdürülebilmesi için bir araç olarak gördüğünü rahatlıkla
söyleyebiliriz. Çünkü Afganistan’dan gelen insanların ulusal bir sorunu yok,
dolayısıyla devleti bu yönde rahatsız edecek bir talepleri de olmaz. Dahası
başka yerden gelen ve kendilerine -geldikleri yere göre- imkân sağlanan bu
insanlar devlete minnettarlık duyguları besliyorlar.
Varlıklarını
devlete borçlu olan, en azından öyle sanan bu insanlar, devletin bekası ile
kendi gelecekleri arasında kopmaz bir ilişki kuruyorlar. Bu nedenle devletin
öteki ve tehlikeli olarak gördüğü herkes onlar için de öyledir. Devletin zarar
görmesini kendi varlık koşulları için bir tehlike olarak algılayan bu insanlar,
devleti korumak ile kendilerini korumanın aynı şey olduğuna
inanırlar.
Kaynağını
Osmanlı “Devşirme Sistemi”nden alan bu uygulamanın yarattığı
duygular/düşünceler, kendisini “Türk” diye tanımlayan ve devleti yücelten büyük
çoğunluğun içinde bulunduğu bir ruh halidir.
Hem
1915 soykırımının kabulüne karşı hem de Kürdistan halkının kendi kaderini tayin
etme hakkına karşı çoğunluk tarafından gösterilen ortak tepki, bu
değerlendirmeler çerçevesinde ele alındığında daha anlaşılır olur.
Dincilerin
ümmetçiliğe, liberallerin globalleşmeye ve ‘sosyalistler’in de sınıf
dayanışmasına/çıkarına sığınıp Kürdistan halkının doğal/insani taleplerini
birlikte reddetmelerini, açık/gizli devletçiliklerine ve devletin yarattığı
(değer içermeyen) araçların oluşturduğu ortak çıkara, ortak korkuya bağlamak
dışında mantıklı, anlaşılır bir gerekçe bulunamaz.
Çünkü
birçok konuda farklı olan, farklı düşünen ve farklı tepki veren insanların
özellikle bu konuda aynılaşmalarını, ortak bir cephe oluşturmalarını başka türlü
açıklamak olanaklı değildir.
Sayı:137 Print  |