Filistin meselesi ve gizlenen hakikatler / Hasan FIRAT Hasan FIRAT
NEWROZ
Mavi Marmara gemisi saldırıya uğradığı saatte Türk bayraklıdır, saldırıldığı alan uluslar arası sulardır. Cumhuriyet rejiminin her daim, “olmayan meydana” çıkacak pehlivanı bir kez daha arz-ı endam eyledi.
Gazze; 2007’den beri İsrail ve Mısır tarafından -öne sürülen argümanların
farklılığına rağmen- Hamas bahanesiyle abluka altında tutuluyor.
31 Mayıs 2010’da Gazze’ye yardım götüren İHH öncülüğündeki insan hakları
aktivistlerini taşıyan Mavi Marmara gemisi, İsrail devletinin/ hükümetinin en
üst düzeyde talimat ve emriyle saldırıya uğradı. İsrail devletinin karasuları
dışında, uluslar arası sularda haksız, hukuksuz, gayri insani saldırganlık
geride 9 ölü, çok sayıda yaralı bıraktı.
Dünya kamuoyunda infialle karşılanan bu saldırganlık/ tek taraflı savaş
hali(!) durup dururken olmadı. 31 Mayıs 2010’da yapılan saldırganlığı/ tek
taraflı savaş halini, nedenler zincirinin bugüne yansıyan tezahürü olarak
değerlendirmek durumundayız.
Dünya kamuoyu tarafından, İsrail devletinin bölge halklarına karşı terörü
kanıksanmıştı.
Yine de bu saldırganlığı diğerlerinden ayıran önemli farklılıklar var.
Şimdiye kadar militarist İsrail devleti hiç değilse propagandada Filistin’in,
Hamas’ın, sınırlarına, halkına karşı tacizde bulunduğu gibi nedenler ileri
sürüyordu.
Yaklaşık 700 kişi gibi kalabalıkça bir aktivist grup, silahsız, barışçıl ve
sadece vicdani sorumlulukla, 3 yıldır her türden zaruri ihtiyaçlarından mahrum
yaşayan, İsrail ve Mısır tarafından dünyadan izole edilmiş Gazze halkına yardım
götürüyordu. Bu kez saldırıya uğrayanlar Filistinli değillerdi. Dünyanın
şaşkınlığını, kamuoyu baskısının en tepede olmasını, insan hakları
aktivistlerinin değişik ülkelerden, değişik profilden kişilerden oluşmasında
aramamız gerek.
Bu meseleyle alakalı başat iki hegemonik görüş var. Biri, ABD ve AB eksenli,
kem küm laflarını ayrıştırdığımızda “İsrail yapmışsa bir haklılık var”
densizliğinin arkasında İsrail devletinin saldırganlığına meşruiyet arayan
emperyal batılı bakış. Geniş kamuoyunu arkalayan ABD ve AB ittifakının, ilgili
ülkelere iliştirilmiş haberciliği desteğine alarak yaydığı dezenformasyon, yani
kirli bilgi yayılmacılığı… Diğeri ise, tezlerini Yahudi karşıtlığı üzerinde
temellendirerek, maalesef halkların yakıcı ve asıl hakikati görmelerini
engelleyen, batılı emperyal bakışın dikiz ayna kardeşliğidir.
İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği tarih olan 1948, çok özel koşullarla
kuşatılan bir zaman dilimidir. Alman faşizmi, sürdüğü yıllarda, sistem dışı/sıra
dışı kesimlere, uluslara, azınlıklara, çingenelere barbarca davrandı. Yahudilere
soykırım düştü. Dünyanın Yahudilere vefa borcu yanında duygusal bağı oluştu.
2. emperyalist paylaşım savaşından çıkan kapitalist sistemde, üretmek için
barışçıl, tüketmek için tedricen refah şartları gerekiyordu. Daha yumuşak, daha
özenli bir zaman kesitinde kuruluşunu ilan eden İsrail devleti, Ortadoğu’nun
kaygan zemininde dünya kapitalist sistemiyle buluşmakta, onun bir parçası
olmakta hiç gecikmedi. Yeni efendi ABD emperyalizmine Ortadoğu’da jandarma koç
başı olacak figürlerden biri bulunmuştu. (Diğer jandarma koç başı Türkiye’yi
yazmazsak eksik kalır.) Savaş sonrası dünya kapitalist sisteminde yeni ve
yalnızlaşmış bu çok taze(!) İsrail devletine, bu kez savaş endüstrisi düştü.
Sürekli büyüyen savaş eksenli üretim, nihayet doyum noktasına vardıktan sonra
yüksek, çok yüksek nükleer teknoloji üretime geçecekti.
Dünya kapitalist sisteminin savaş hali ekonomisi, ya muhalif güçlerce elimine
edilecek ya da kontrol edilemez güç olarak üretim döngüsünde sürekli
savaşmak durumunda kalacak.
Militarist İsrail devletinin savaş sanayi makinesine dönüşmesi/
dönüştürülmesi durduk yerde olmuş bir vaka değil. Kaldı ki kapitalist sistem
yalnız kendisi değil, periferisiyle, diğer dünyalılarla kendini tamamlar.
Kapitalist üretim arz-talep dengesidir. Ve arz için talep varsa üretim döngüsü
devam eder. İsrail sorunu, Filistin meselesi, emperyalist-kapitalist sistemin
Ortadoğu dengesi içinde sistemin gereklilikleri bağlamında ele alınmalı. Bizi
sonuca götürecek olan soyut teamüller değil, somut, çıplak gerçeklerdir.
Genel olarak Ortadoğu, özelde bu meselede nasıl bir tarz izlendiği
bilinir.
1- Her daim ve asla değişmez “kahrolsun emperyalizm” sloganı, geçmişteki
algıyla ve “sorunlu” bir tez olarak devam ettiği müddetçe, ancak ritüel
sandukasında yer bulur. Dolayısıyla düne ait sorunlu ve ideolojik tembellikle
müphem bu tarz değişmek zorunda. “Yaşasın”, “kahrolsun” temennileri yerine,
çözüme yönelik tezlerin üretilmesi ihtiyacı kendini dayatıyor.
2- Sorunu bir dinler/medeniyetler çatışması ya da Yahudi-İslam çatışmasının
darlığına hapsetmek, kimilerini tatmin, geniş dindar Müslüman kitlesi için
manipüle amaçlı olup, maalesef hazır alıcıları olduğunu da teslim etmek etmekle
birlikte, bu bakış soruna çözüm olmadığı içindir ki problem orada daha da
kaskatılaşarak durur.
Teslim etmemiz gereken realite nedir?
En eski yerli halk olarak, kuruluşu, yani 1948’de Filistin yurdunda
Filistinlileri “yurtsuzlaştırmak” üzerinde devlet olma şekli, yanlışlarla,
haksızlıklarla dolu.
Aradan 60 yıl geçtikten sonra diaspora dışında 7 milyon Yahudi’ye “nereye
giderse gitsin” demek hiçbir açıdan izah edilemez. Bu bağlamda hem İsrail’in hem
karşıtlarının “asla ve kat’a taviz vermeyiz” retoriği dünkü şekliyle gerçekçi
değil.
Teslim etmemiz gereken bir diğer realite ise; Filistin ve Araplar tarihin
bütününde oradaydılar. Dolayısıyla Siyonist İsrail’in Filistinlileri
“yurtsuzlaştırma” programı, yine Filistin halkının, Alman faşizminin Yahudilere
uyguladığı yöntemlerle etnik temizliğine rıza göstermek “asla ve kat’a”
kabul edilemez. Filistin yurdunda Filistinlilerin kendi kaderlerini nasıl
kullanacakları sadece ve sadece Filistinlilere aittir.
Ancak, savaş üretimli endüstride artık sınır tanımayan İsrail, ne yazık ki
tek başına hareket etmiyor. İsrail siyonizminin savaş sanayi makinesine
dönüşmesini/ dönüştürülmesini sağlayan saikler, bu nedensellik üzerinde hareket
eden figürlerle suç ortaklığında birlikte davranıyorlar.
***
Mavi Marmara gemisine saldırı olayında taşların yerini bulması gerekiyor.
İsrail’in fütursuzlaşmasının arka cephesinde kim/kimler var? En yüksek
teknolojide nükleer savaş üretimi yapan Siyonist İsrail devletinin en büyük
müşterisi Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Şeytan teferruatta gizlidir. Şimdi yukarıdaki “kör gözüne”
diyebileceğimiz kaba bilgiler ve somut hakikatler referansı üzerinden İsrail
ordusunun/devletinin Mavi Marmara gemisine saldırganlığını deşelim…
Gazze; denilebilir ki son üç yılda İsrail ve Mısır ablukasından dolayı
dünyanın en büyük, en yaygın hapishanesi. Ve dünya, devletler, karşıyım diyenler
bu gerçeğin tabii ki farkında.
İnsan hakları savunucularını da kapsayan bir aktivist grubun, hem hakikaten
Gazze halkının zaruri ihtiyaçlarının hiç değilse bir kısmını karşılama hem de
ablukayı kırma denemesi cesaretli, haklı, yerinde ve meşru.
Ancak daha organizasyonun başında kullanacağımız dil, belirleyeceğimiz
hedefler, stratejimiz, uygulayacağımız taktikler, önümüze koyduğumuz
gayelerimizle örtüşmek durumunda. Mesela; “Şehit olmaya gidiyorum, Allah bana
şahadeti nasip eylesin” gibi bir dil, insan hakları savunucularının dili
olmamalı. Mağdurların haklarını savunmak, mağdur hukukunu savunmak erdemli bir
tavırdır. Ancak mağdurla özdeşleşmek, kendini mağdur yerine koymak hem
yararlı olmaz hem de doğru değil. Örneğimizde Gazze halkı, Gazzeli bir grup veya
örgüt, İsrail devletine karşı yüksek şiddet dahil eylem koyabilir. Mağdurların
icra edecekleri eylemleri anlarız ya da anlamayız o başka, ama onlar adına
eylemcilik yapmayı düşünmek bile başka bir durumdur.
Yine daha başında insan hakları savunucularının devletlerden, hükümetlerden,
siyasi angajmanlardan bağımsızlığını sıkı sıkıya korumak olmazsa olmaz kuraldır.
Kullanacağımız enternasyonalist hak savunuculuğu, adalet ve normatif hukukta
ısrarlı bir dil, saldırgan İsrail’in cüretini kırabilirdi. Nitekim saldırı
sonrasında da gösterilmesi gereken hassasiyetler dikkate alınmadığı için,
halklar arası dayanışma, güç birliği yerini halkları boğazlaşmaya götürebilecek
bir zemine kaydırmıştır. Siyonizme, İsrail devletinin saldırganlığına karşı
olmak, kaç bin yıllık bir kavmin sanık sandalyesine oturtulmasına
dayandırılmıştır.
Gemi saldırısına karşı halkın infialini anlamak farklı şey; İsrail
saldırısına gereken cevabı ver(e)meyen AKP hükümeti, özgürlüğü boğan tek
düşünce, tek eksen oluşması için boğucu bir basınç empoze etmiştir. Neredeyse,
olayın oluş biçimine, sonraki seyrine dair her muhalif görüş ihanet, Siyonist
işbirlikçisi, İslam düşmanlığıyla karşılık bulmuştur.
Siyasi iktidar, geldiği noktada yolsuzluk-yoksulluk paralelinden halktaki
irtifa kaybını, Mavi Marmara gemisine saldırı istismarıyla önlemenin derdine
düşmüştür.
Yine hep bile geldiğimiz riyakarlık nerede nasıl nüksediyorsa, bu olayda da
aynısı yaşanmıştır. Gazze ablukası 3 yıldır var. İsrail’in uyguladığı abluka ve
izolasyonu Mısır devleti de uygulamakta. İktidar ve medya kuruluşları el birliği
içinde Mısır devletinin barbarlığını, vahşetini saklamışlardır.
***
Gerçekler ayrıntılarda saklıdır. Mavi Marmara gemisi saldırıya uğradığı
saatte Türk bayraklıdır, saldırıldığı alan uluslar arası sulardır. İsrail her
türden hukuku ayaklar altına alarak, ateşli silahlarla saldırı yapmış, onlarca
kişiyi yaralamış, TC’nin 9 “yurttaş”ını öldürmüş, 700 kişiyi esir almıştır.
Hakikatleri başa sarmak durumundayız. Cumhuriyet rejiminin her daim,
“olmayan meydana” çıkacak pehlivanı bir kez daha arz-ı endam eyledi. “One
Minute” salvosunda gördüğümüz film bir kez daha halkın gözüne sokuldu. Biz
İsrail’e neler neler yapmayız!.. Bize kim yan bakabilirmiş!.. İç kamuoyuna
şırınga edilen yalan ve sahtekarlıklardan geçilmez oldu. Oysa gözümüzü dört
açmamız gereken gerçek yanı başımızda ve ayrıntıda saklı. Kabul ederiz ya da
etmeyiz, İsrail tek taraflı savaş yaptı.
Kesinlikle her türden savaşa karşı olduğumuzu hemen belirtelim. Ve her türden
haksız savaş için şiarımız her daim “Kahrolsun Savaş” haykırışıdır. Ancak
T. Cumhuriyeti devleti/ hükümeti, İsrail’in savaş narasını boşlukta bıraktı. İyi
ki bıraktı demekle birlikte, “gerçekler” anlatılan Kaf Dağı masalındaki
masumiyette değil. T. Cumhuriyeti bütün kurumlarıyla İsrail’e cevap verecek
cüreti gösterememiştir.
Yukarıda anlatıldı: Türkiye, siyonist İsrail’in 1. sıradaki silah
müşterisidir. Bu bilgi yeni değil. Mamafih mesela İnsansız Hava (Savaş) Aracı (
Heron) yani bir fecaat savaş makinesinin ihalelerinin nasıl döndürüldüğü,
Heronlara ne kadar para ödendiği halkımız için muamma!
Kırık dökük bilgilerle, savunma bakanının ağzından cımbızla alınan laflardan
öğreniyoruz ki Heronlar ihalesi 5 milyar dolarmış. (Kaynak: 2 Haziran 2010
tarihli TBMM görüşmelerinde bizzat bakanın ağzından.) Yine bu sayın bakandan
öğreniyoruz ki, bu proje ortak üretimmiş. Sormazlar mı; TSK ne zamandan beri
başka ülkelerle, 1. derecede güvenliği, gizliliği mutlak gerçek katılığında
korunan bir projede ikinci, üçüncü ülkelerle ortak üretim yaparmış? Heronlar
kime karşı kullanılıyor? Kürdistan coğrafyasında sıkça sorti yapan
insanlı-insansız savaş makinelerinin İsrail’e karşı dilinin ve nutkunun
tutulması hangi mert meydanı ahitinde yazılı?
İsrail devletine karşı yapılacak en caydırıcı önlemin, askeri, siyasi,
ekonomik her türden gizli, açık anlaşmaların tek taraflı iptal edilmesi olduğu
tartışmasız bir olgu. Bu yaptırımları uygulayacak olan devlet/hükümet gücü ve
yetkisidir.
Yurttaşlarını koruyamayan devlet/hükümet aynı duyarsızlıkla, hiç değilse
yurttaş güvenini tesis edecek, psikolojik destek sağlayıcı önlemler almakta,
uygulamakta aciz, isteksiz, geniş mezheplidir. Halkın/halkların çıkarlarına
karşı dayılanan(!) devletin ve hükümetin, şiddet ve gücü elinde bulunduranlara
karşı nice sabırlı ve tabii ki sorumsuz olabileceğini de bir kez daha
gördük…
Bu dolayımla Türk başbakan R.Tayip Erdoğan, gürlemeyi, “aslı yok yaylasında”
bağırıp çağırmayı bırakmalı. Bize gerçeği, sadece gerçeği açıklamalı. Mesela
militarist İsrail devletiyle T.Cumhuriyeti arasındaki stratejik gizli
anlaşmaları, İsrail devletiyle gizli kapaklı ihaleleri açıklasa hem sevap
kazanacak hem de kamu görevini yerine getirmiş olacak. Bu arada boş vakti olursa
Ortadoğu’nun, başka yaylaların en kahramanı olmak hülyasına karışmak zaten
haddimiz olmaz.
Kan ve barut ateşinde, laf salvosunda gözleri bağlanmak istenen Türk halkı,
bu coğrafyanın halkları için sapla samanı ayrıştırma zamanı çoktan geçti. Bu
dumanlı havada hangi değerlerin yitirildiği, Türk ve Kürt metropollerinin nasıl
yağmalandığı, burnumuzun dibindeki Kürdistan problemi üzerinde savaş ağalarının
nasıl rantlar elde ettikleri bir kez daha düşünülmeli.
Mesela; Türk devletinden beklenen, derhal İsrail devletiyle ile her türden
ikili gizli-yasal anlaşmaları iptal etmek olmalı. Halklarımız, emekçiler,
bununla alakalı tek söz, tek belirti, tek icraat olmamasını sorgulamalı.
sayı:137 Print  |