Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Filistin meselesi ve gizlenen hakikatler / Hasan FIRAT
Hasan FIRAT

NEWROZ

Mavi Marmara gemisi saldırıya uğradığı saatte Türk bayraklıdır, saldırıldığı alan uluslar arası sulardır. Cumhuriyet rejiminin her daim, “olmayan meydana” çıkacak pehlivanı bir kez daha arz-ı endam eyledi.

Gazze; 2007’den beri İsrail ve Mısır tarafından -öne sürülen argümanların farklılığına rağmen- Hamas bahanesiyle abluka altında tutuluyor.

31 Mayıs 2010’da Gazze’ye yardım götüren İHH öncülüğündeki insan hakları aktivistlerini taşıyan Mavi Marmara gemisi, İsrail devletinin/ hükümetinin en üst düzeyde talimat ve emriyle saldırıya uğradı. İsrail devletinin karasuları dışında, uluslar arası sularda haksız, hukuksuz, gayri insani saldırganlık geride 9 ölü, çok sayıda yaralı bıraktı.

Dünya kamuoyunda infialle karşılanan bu saldırganlık/ tek taraflı savaş hali(!) durup dururken olmadı. 31 Mayıs 2010’da yapılan saldırganlığı/ tek taraflı savaş halini, nedenler zincirinin bugüne yansıyan tezahürü olarak değerlendirmek durumundayız.

Dünya kamuoyu tarafından, İsrail devletinin bölge halklarına karşı terörü kanıksanmıştı.

Yine de bu saldırganlığı diğerlerinden ayıran önemli farklılıklar var. Şimdiye kadar militarist İsrail devleti hiç değilse propagandada Filistin’in, Hamas’ın, sınırlarına, halkına karşı tacizde bulunduğu gibi nedenler ileri sürüyordu.

Yaklaşık 700 kişi gibi kalabalıkça bir aktivist grup, silahsız, barışçıl ve sadece vicdani sorumlulukla, 3 yıldır her türden zaruri ihtiyaçlarından mahrum yaşayan, İsrail ve Mısır tarafından dünyadan izole edilmiş Gazze halkına yardım götürüyordu. Bu kez saldırıya uğrayanlar Filistinli değillerdi. Dünyanın şaşkınlığını, kamuoyu baskısının en tepede olmasını, insan hakları aktivistlerinin değişik ülkelerden, değişik profilden kişilerden oluşmasında aramamız gerek.

Bu meseleyle alakalı başat iki hegemonik görüş var. Biri, ABD ve AB eksenli, kem küm laflarını ayrıştırdığımızda “İsrail yapmışsa bir haklılık var” densizliğinin arkasında İsrail devletinin saldırganlığına meşruiyet arayan emperyal batılı bakış. Geniş kamuoyunu arkalayan ABD ve AB ittifakının, ilgili ülkelere iliştirilmiş haberciliği desteğine alarak yaydığı dezenformasyon, yani kirli bilgi yayılmacılığı… Diğeri ise, tezlerini Yahudi karşıtlığı üzerinde temellendirerek, maalesef halkların yakıcı ve asıl hakikati görmelerini engelleyen, batılı emperyal bakışın dikiz ayna kardeşliğidir.

İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği tarih olan 1948, çok özel koşullarla kuşatılan bir zaman dilimidir. Alman faşizmi, sürdüğü yıllarda, sistem dışı/sıra dışı kesimlere, uluslara, azınlıklara, çingenelere barbarca davrandı. Yahudilere soykırım düştü. Dünyanın Yahudilere vefa borcu yanında duygusal bağı oluştu.

2. emperyalist paylaşım savaşından çıkan kapitalist sistemde, üretmek için barışçıl, tüketmek için tedricen refah şartları gerekiyordu. Daha yumuşak, daha özenli bir zaman kesitinde kuruluşunu ilan eden İsrail devleti, Ortadoğu’nun kaygan zemininde dünya kapitalist sistemiyle buluşmakta, onun bir parçası olmakta hiç gecikmedi. Yeni efendi ABD emperyalizmine Ortadoğu’da jandarma koç başı olacak figürlerden biri bulunmuştu. (Diğer jandarma koç başı Türkiye’yi yazmazsak eksik kalır.) Savaş sonrası dünya kapitalist sisteminde yeni ve yalnızlaşmış bu çok taze(!) İsrail devletine, bu kez savaş endüstrisi düştü.

Sürekli büyüyen savaş eksenli üretim, nihayet doyum noktasına vardıktan sonra yüksek, çok yüksek nükleer teknoloji üretime geçecekti.

Dünya kapitalist sisteminin savaş hali ekonomisi, ya muhalif güçlerce elimine edilecek ya da kontrol edilemez güç olarak üretim döngüsünde sürekli savaşmak durumunda kalacak.

Militarist İsrail devletinin savaş sanayi makinesine dönüşmesi/ dönüştürülmesi durduk yerde olmuş bir vaka değil. Kaldı ki kapitalist sistem yalnız kendisi değil, periferisiyle, diğer dünyalılarla kendini tamamlar. Kapitalist üretim arz-talep dengesidir. Ve arz için talep varsa üretim döngüsü devam eder. İsrail sorunu, Filistin meselesi, emperyalist-kapitalist sistemin Ortadoğu dengesi içinde sistemin gereklilikleri bağlamında ele alınmalı. Bizi sonuca götürecek olan soyut teamüller değil, somut, çıplak gerçeklerdir.

Genel olarak Ortadoğu, özelde bu meselede nasıl bir tarz izlendiği bilinir.

1- Her daim ve asla değişmez “kahrolsun emperyalizm” sloganı, geçmişteki algıyla ve “sorunlu” bir tez olarak devam ettiği müddetçe, ancak ritüel sandukasında yer bulur. Dolayısıyla düne ait sorunlu ve ideolojik tembellikle müphem bu tarz değişmek zorunda. “Yaşasın”, “kahrolsun” temennileri yerine, çözüme yönelik tezlerin üretilmesi ihtiyacı kendini dayatıyor.

2- Sorunu bir dinler/medeniyetler çatışması ya da Yahudi-İslam çatışmasının darlığına hapsetmek, kimilerini tatmin, geniş dindar Müslüman kitlesi için manipüle amaçlı olup, maalesef hazır alıcıları olduğunu da teslim etmek etmekle birlikte, bu bakış soruna çözüm olmadığı içindir ki problem orada daha da kaskatılaşarak durur.

Teslim etmemiz gereken realite nedir?

En eski yerli halk olarak, kuruluşu, yani 1948’de Filistin yurdunda Filistinlileri “yurtsuzlaştırmak” üzerinde devlet olma şekli, yanlışlarla, haksızlıklarla dolu.

Aradan 60 yıl geçtikten sonra diaspora dışında 7 milyon Yahudi’ye “nereye giderse gitsin” demek hiçbir açıdan izah edilemez. Bu bağlamda hem İsrail’in hem karşıtlarının “asla ve kat’a taviz vermeyiz” retoriği dünkü şekliyle gerçekçi değil.

Teslim etmemiz gereken bir diğer realite ise; Filistin ve Araplar tarihin bütününde oradaydılar. Dolayısıyla Siyonist İsrail’in Filistinlileri “yurtsuzlaştırma” programı, yine Filistin halkının, Alman faşizminin Yahudilere uyguladığı yöntemlerle etnik temizliğine rıza göstermek “asla ve kat’a” kabul edilemez. Filistin yurdunda Filistinlilerin kendi kaderlerini nasıl kullanacakları sadece ve sadece Filistinlilere aittir.

Ancak, savaş üretimli endüstride artık sınır tanımayan İsrail, ne yazık ki tek başına hareket etmiyor. İsrail siyonizminin savaş sanayi makinesine dönüşmesini/ dönüştürülmesini sağlayan saikler, bu nedensellik üzerinde hareket eden figürlerle suç ortaklığında birlikte davranıyorlar.

***

Mavi Marmara gemisine saldırı olayında taşların yerini bulması gerekiyor. İsrail’in fütursuzlaşmasının arka cephesinde kim/kimler var? En yüksek teknolojide nükleer savaş üretimi yapan Siyonist İsrail devletinin en büyük müşterisi Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Şeytan teferruatta gizlidir. Şimdi yukarıdaki “kör gözüne” diyebileceğimiz kaba bilgiler ve somut hakikatler referansı üzerinden İsrail ordusunun/devletinin Mavi Marmara gemisine saldırganlığını deşelim…

Gazze; denilebilir ki son üç yılda İsrail ve Mısır ablukasından dolayı dünyanın en büyük, en yaygın hapishanesi. Ve dünya, devletler, karşıyım diyenler bu gerçeğin tabii ki farkında.

İnsan hakları savunucularını da kapsayan bir aktivist grubun, hem hakikaten Gazze halkının zaruri ihtiyaçlarının hiç değilse bir kısmını karşılama hem de ablukayı kırma denemesi cesaretli, haklı, yerinde ve meşru.

Ancak daha organizasyonun başında kullanacağımız dil, belirleyeceğimiz hedefler, stratejimiz, uygulayacağımız taktikler, önümüze koyduğumuz gayelerimizle örtüşmek durumunda. Mesela; “Şehit olmaya gidiyorum, Allah bana şahadeti nasip eylesin” gibi bir dil, insan hakları savunucularının dili olmamalı. Mağdurların haklarını savunmak, mağdur hukukunu savunmak erdemli bir tavırdır. Ancak mağdurla özdeşleşmek, kendini mağdur yerine koymak hem yararlı olmaz hem de doğru değil. Örneğimizde Gazze halkı, Gazzeli bir grup veya örgüt, İsrail devletine karşı yüksek şiddet dahil eylem koyabilir. Mağdurların icra edecekleri eylemleri anlarız ya da anlamayız o başka, ama onlar adına eylemcilik yapmayı düşünmek bile başka bir durumdur.

Yine daha başında insan hakları savunucularının devletlerden, hükümetlerden, siyasi angajmanlardan bağımsızlığını sıkı sıkıya korumak olmazsa olmaz kuraldır. Kullanacağımız enternasyonalist hak savunuculuğu, adalet ve normatif hukukta ısrarlı bir dil, saldırgan İsrail’in cüretini kırabilirdi. Nitekim saldırı sonrasında da gösterilmesi gereken hassasiyetler dikkate alınmadığı için, halklar arası dayanışma, güç birliği yerini halkları boğazlaşmaya götürebilecek bir zemine kaydırmıştır. Siyonizme, İsrail devletinin saldırganlığına karşı olmak, kaç bin yıllık bir kavmin sanık sandalyesine oturtulmasına dayandırılmıştır.

Gemi saldırısına karşı halkın infialini anlamak farklı şey; İsrail saldırısına gereken cevabı ver(e)meyen AKP hükümeti, özgürlüğü boğan tek düşünce, tek eksen oluşması için boğucu bir basınç empoze etmiştir. Neredeyse, olayın oluş biçimine, sonraki seyrine dair her muhalif görüş ihanet, Siyonist işbirlikçisi, İslam düşmanlığıyla karşılık bulmuştur.

Siyasi iktidar, geldiği noktada yolsuzluk-yoksulluk paralelinden halktaki irtifa kaybını, Mavi Marmara gemisine saldırı istismarıyla önlemenin derdine düşmüştür.

Yine hep bile geldiğimiz riyakarlık nerede nasıl nüksediyorsa, bu olayda da aynısı yaşanmıştır. Gazze ablukası 3 yıldır var. İsrail’in uyguladığı abluka ve izolasyonu Mısır devleti de uygulamakta. İktidar ve medya kuruluşları el birliği içinde Mısır devletinin barbarlığını, vahşetini saklamışlardır.

***

Gerçekler ayrıntılarda saklıdır. Mavi Marmara gemisi saldırıya uğradığı saatte Türk bayraklıdır, saldırıldığı alan uluslar arası sulardır. İsrail her türden hukuku ayaklar altına alarak, ateşli silahlarla saldırı yapmış, onlarca kişiyi yaralamış, TC’nin 9 “yurttaş”ını öldürmüş, 700 kişiyi esir almıştır.

Hakikatleri başa sarmak durumundayız. Cumhuriyet rejiminin her daim, “olmayan meydana” çıkacak pehlivanı bir kez daha arz-ı endam eyledi. “One Minute” salvosunda gördüğümüz film bir kez daha halkın gözüne sokuldu. Biz İsrail’e neler neler yapmayız!.. Bize kim yan bakabilirmiş!.. İç kamuoyuna şırınga edilen yalan ve sahtekarlıklardan geçilmez oldu. Oysa gözümüzü dört açmamız gereken gerçek yanı başımızda ve ayrıntıda saklı. Kabul ederiz ya da etmeyiz, İsrail tek taraflı savaş yaptı.

Kesinlikle her türden savaşa karşı olduğumuzu hemen belirtelim. Ve her türden haksız savaş için şiarımız her daim “Kahrolsun Savaş” haykırışıdır. Ancak T. Cumhuriyeti devleti/ hükümeti, İsrail’in savaş narasını boşlukta bıraktı. İyi ki bıraktı demekle birlikte, “gerçekler” anlatılan Kaf Dağı masalındaki masumiyette değil. T. Cumhuriyeti bütün kurumlarıyla İsrail’e cevap verecek cüreti gösterememiştir.

Yukarıda anlatıldı: Türkiye, siyonist İsrail’in 1. sıradaki silah müşterisidir. Bu bilgi yeni değil. Mamafih mesela İnsansız Hava (Savaş) Aracı ( Heron) yani bir fecaat savaş makinesinin ihalelerinin nasıl döndürüldüğü, Heronlara ne kadar para ödendiği halkımız için muamma!

Kırık dökük bilgilerle, savunma bakanının ağzından cımbızla alınan laflardan öğreniyoruz ki Heronlar ihalesi 5 milyar dolarmış. (Kaynak: 2 Haziran 2010 tarihli TBMM görüşmelerinde bizzat bakanın ağzından.) Yine bu sayın bakandan öğreniyoruz ki, bu proje ortak üretimmiş. Sormazlar mı; TSK ne zamandan beri başka ülkelerle, 1. derecede güvenliği, gizliliği mutlak gerçek katılığında korunan bir projede ikinci, üçüncü ülkelerle ortak üretim yaparmış? Heronlar kime karşı kullanılıyor? Kürdistan coğrafyasında sıkça sorti yapan insanlı-insansız savaş makinelerinin İsrail’e karşı dilinin ve nutkunun tutulması hangi mert meydanı ahitinde yazılı?

İsrail devletine karşı yapılacak en caydırıcı önlemin, askeri, siyasi, ekonomik her türden gizli, açık anlaşmaların tek taraflı iptal edilmesi olduğu tartışmasız bir olgu. Bu yaptırımları uygulayacak olan devlet/hükümet gücü ve yetkisidir.

Yurttaşlarını koruyamayan devlet/hükümet aynı duyarsızlıkla, hiç değilse yurttaş güvenini tesis edecek, psikolojik destek sağlayıcı önlemler almakta, uygulamakta aciz, isteksiz, geniş mezheplidir. Halkın/halkların çıkarlarına karşı dayılanan(!) devletin ve hükümetin, şiddet ve gücü elinde bulunduranlara karşı nice sabırlı ve tabii ki sorumsuz olabileceğini de bir kez daha gördük…

Bu dolayımla Türk başbakan R.Tayip Erdoğan, gürlemeyi, “aslı yok yaylasında” bağırıp çağırmayı bırakmalı. Bize gerçeği, sadece gerçeği açıklamalı. Mesela militarist İsrail devletiyle T.Cumhuriyeti arasındaki stratejik gizli anlaşmaları, İsrail devletiyle gizli kapaklı ihaleleri açıklasa hem sevap kazanacak hem de kamu görevini yerine getirmiş olacak. Bu arada boş vakti olursa Ortadoğu’nun, başka yaylaların en kahramanı olmak hülyasına karışmak zaten haddimiz olmaz.

Kan ve barut ateşinde, laf salvosunda gözleri bağlanmak istenen Türk halkı, bu coğrafyanın halkları için sapla samanı ayrıştırma zamanı çoktan geçti. Bu dumanlı havada hangi değerlerin yitirildiği, Türk ve Kürt metropollerinin nasıl yağmalandığı, burnumuzun dibindeki Kürdistan problemi üzerinde savaş ağalarının nasıl rantlar elde ettikleri bir kez daha düşünülmeli.

Mesela; Türk devletinden beklenen, derhal İsrail devletiyle ile her türden ikili gizli-yasal anlaşmaları iptal etmek olmalı. Halklarımız, emekçiler, bununla alakalı tek söz, tek belirti, tek icraat olmamasını sorgulamalı.

 sayı:137


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006