Kutsal olan yaşamdır! / Yasin YETİŞGEN Yasin Yetişgen
NEWROZ
Politikamızın iç tutarlılığı olmazsa ahlaki vicdanımızı da kaybederiz. Karşımızdaki gücün ahlaki vicdanının olmaması bizim ahlaki vicdanımızın olmamasını gerektirmez.
PKK’nin tek taraflı ilan ettiği ateşkes sürecini 1 Haziran’dan itibaren
bitirmesiyle birlikte çatışmalar hızla yoğunlaştı. Neredeyse her gün çatışma,
yaşamını yitiren asker ve gerilla haberlerini görüyoruz, duyuyoruz ve anlaşılan
daha bir süre de bu tabloyu yaşamaya devam edeceğiz.
Çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte PKK’nin silahı bırakması ya da daha
hafifiyle eylemsizlik kararı alarak güçlerini Güney Kürdistan’a çekmesi ve
devletin de operasyonları durdurması çağrıları yapıldı, yapılmaya da devam
ediliyor. Diyarbakır, Urfa, Van gibi birçok yerde onlarca sivil toplum örgütü,
aydınlar, PKK ve devlete bu çağrıyı yaptılar. Bir tarafta yapılan bu çağrıları
destekleyenler -ben de bu çağrının doğru olduğunu düşünüyor ve destekliyorum-,
diğer tarafta ise çağrı yapılmasına karşı çıkanlar... PKK’nin kendisi bile
savaşmaya bu kadar istekli değilken, onun dışındakiler neden PKK’nin silahı
bırakmasına ya da tek taraflı ateşkes yapmasına, daha doğrusu buna dönük
çabalara karşı çıkarlar? Bunu hakikaten anlamak zor. Kendi örgüt politikan
olarak hem vicdani ret propagandası yapacaksın hem de PKK’ye ateşkes çağrısına
karşı çıkacaksın. Birbiriyle hiç uyuşmayan iki politika.
Aynı şekilde
geçtiğimiz günlerde BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, “Cenazeler geliyor. Kürt çocuklarının cenazeleri geliyor. Bundan
sonra çocuklarınızı askere göndermeyin. Kendi çocuklarımızı öldüreceğimize gider
1, 2, 10 yıl cezaevinde yatarız. Ulaştığınız herkese bunu söyleyin” şeklinde
açıklama yaptı. Yıldız’ın bu açıklamasının sonunu kadar arkasında durulmalı ve
desteklenmeli. Yalnız bir şartla: Yıldız aynı şeyi dağa çıkan çocuklar için de
isterse eğer, kendi içerisinde tutarlılığı yakalar, çok büyük bir kesimden de
destek alırdı. Ama gel gelelim politik kaygılar Yıldız’ı ve diğer arkadaşlarını
engelliyor. Vicdani rette politik hissiyatlardan önce ahlaki hissiyatlar ön
plana çıkar, ahlaki hissiyatlar da iç tutarlılığı
gerektirir.
Silahla demokratik haklar
mücadelesi
Demokratik haklar için dünyada neredeyse PKK’nin dışında
silahlı mücadele veren örgüt kalmadı. Otuz yıl önceki Türkiye koşulları farklı
idi. PKK’nin ilk ortaya çıkışındaki talepleri de farklı idi. Neydi otuz yıl
önceki koşullar?
Birincisi: 12 Eylül askeri darbesi insanlara çok fazla
seçenek bırakmamıştı (kaldı ki öyle olsa da bugünkü koşullarda silahlı
mücadeleye karşıyım). Askeri darbe, insanların kendilerini ifade edebilecekleri
bütün meşru alanları yok etmişti. Dolayısıyla insanların gizli/yasadışı alanlara
çekilmesi kadar doğal bir şey yoktu ve kimileri sadece yasadışı alanlara
çekildi, kimileri de mücadele aracı olarak silahı önüne koydu. Silah tercihi
konusu tartışılabilir ama bugüne göre zemini daha kuvvetli idi.
İkincisi: PKK’nin ilk ortaya çıktığı zamanki talepleri
ile şimdiki talepleri arasında dağlar kadar fark var. PKK dün bağımsız Kürdistan
ve ayrı bir devlet için yola çıkmıştı. Bugünkü talepleri ise “Demokratik
Özerklik”, anadilde eğitim ve anayasal güvence. Eğer araç fetişisti değilsek,
değişen koşullara göre araçların da değişmesi gerekirdi. Değiştirmediğimiz
takdirde demokratik haklar mücadelesinde silah kullanma gibi bir ‘farklılığı’
yakalarız.
Kürt ulusal sorununun burjuva çözümünün zemini düne göre
bugün çok daha uygun. Ancak PKK’nin silahlı mücadelesi bu zemini daraltıyor.
Mesela, kapatılan DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk’e 12 Nisan’da Samsun’da
çirkin bir şekilde atılan yumruk hem Kürtler hem de DTP lehine olumlu
gelişmeleri de beraberinde getirmişti. Ahmet Türk hiç olmadığı kadar sorunun
çözümünde ön plana çıkmıştı. Ama 6 gün sonra, 18 Nisan’da Samsun’un Ladik
ilçesinde polis aracının silahla taranması sonucu iki polisin ölümü bu rüzgarı
tam tersine döndürdü. Türk’e yapılan saldırı sonrası köşeye sıkışan devlet
kendisini afettirebilmek için telaşlanmışken, Ladik olayı bütün havayı dağıttı.
Ladik olayı yaşanmamış ve ardından PKK tek taraflı ateşkes sürecini bitirmiş
olmasa idi büyük olasılıkla bugünkü tablo daha farklı olacaktı. PKK’nin, DTP’nin
ve genel olarak Kürtlerin yapıcılığının karşısında devlet ya adım atacaktı ya da
kendisine bilinçsizce destek çıkan Türklerin vicdanında eriyip kaybolacaktı.
Şiddetle gelen şiddeti yok
edemiyor
İnsanlık tarihinde şiddet kullanmadan egemeni devirip
yerine geçen hareket yoktur. Yıkılan sosyalist devletlerin (Sovyetler Birliği,
Doğu Almanya ve Doğu Avrupa ülkeleri) bir kısmını göz önünde bulundurmazsak
tabi. Ama bu duruma rağmen, illaki egemenler şiddet yolu ile devrilir diye de
kesin bir kural yoktur. Kesin olan bir kural var; şiddetle gelen şiddeti
kutsallaştırdı, sonrasında da kullandı. Bu durum Fransız burjuva devriminde,
Bolşevik devriminde ve hatta Küba’daki devrimde dahi böyle olmuştur. Bir şekilde
ve az ya da çok şiddeti muhafaza etmiştir. Tabii ki burada anlatmak istediğim
sıfır şiddet değil, çünkü öyle ya da böyle muhtelif önlenemeyecek şiddet
yaşanacaktır. Anlatmak istediğim, politikamızın ana hattının şiddetten
uzaklaşmasıdır, hatta sıfırlanmasıdır.
MESOP’un 10. Genel Kurul Toplantısı’nda PKK’nin silahlı
mücadelesini haklı bulan yoldaşlar da vardı; haklı bulmayan, şiddet karşıtı
yoldaşlarımız da vardı. Şiddet politikasını savunan yoldaşların ve tüm
komünistlerin gözden kaçırdığı bir husus var. Tüm insanlık tarihindeki
mücadelelerin neredeyse hepsi şiddet doludur. İnsan insanın üzerinde ölümü
kutsayarak iktidar sahibi oldu. İktidarın yolu ölümden geçti. Ama hiç bir güç
iktidar olduktan sonra şiddeti mahkum etmedi. Ölümü kutsamaktan vazgeçmedi. Ve
yine insanlar vatan için, din için, sözde kutsal şeyler için kan dökmeye,
öldürmeye ve şiddete devam etti. Fransız Cumhuriyetçileri ‘halk mahkemeleri’nde
yargıladıkları kralcıları, kralcıların şiddetinden daha az olmayan bir şiddet
kullanarak gıyotinden geçirdiler. Hani nerede “özgürlük, kardeşlik ve eşitlik”!
Fransız toplumunun “özgürlük, kardeşlik ve eşitlik”i Cezayir’de katliama,
baskıya ve sömürüye dönüştü. Öte yandan Rus halkı, Bolşevik Devrimi’nin
kazanımlarını -kapitalizmden kat be kat iyi olsa da- 70 yıl sonra mutluluktan mı
yıktı? Tabii ki hayır!
Komünistler değişmek zorunda. Komünistlerin şiddet
politikasını öne çıkararak getireceği devrim, sonrasında da şiddeti yok
edemeyecektir. Çünkü şiddet artık onun kutsalı oluyor. Bizim yapacağımız devrim,
ölümü kutsallaştırarak değil, tersine yaşamı kutsallaştırarak gelmelidir. Bunun
yolu da, her şeyden önce anti militarist perspektifi yakalayarak, meşru sivil
itaatsizlik mücadelesini yükseltmekten geçiyor. Bizim politikamız, ne Bengi
Yıldız’ın Kürt gençlerine askere gitmeyin çağrısında bulunup ama aynı Kürt
gençlerine dağa çıkmayın çağrısı yapmaması gibi, ne de Kemal Kılıçdaroğlu’nun
“kan kanla yıkanmaz” deyip sonrasında da soluğu Türk ordusunun siperinde alarak
Kürtlere karşı savaşı devam ettireceğinin mesajını vermesi gibi olmamalı.
Politikamızın iç tutarlılığı olmazsa ahlaki vicdanımızı da kaybederiz.
Karşımızdaki gücün ahlaki vicdanının olmaması bizim ahlaki vicdanımızın
olmamasını gerektirmez.
sayı:137 Print  |