Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Kutsal olan yaşamdır! / Yasin YETİŞGEN
Yasin Yetişgen

NEWROZ

Politikamızın iç tutarlılığı olmazsa ahlaki vicdanımızı da kaybederiz. Karşımızdaki gücün ahlaki vicdanının olmaması bizim ahlaki vicdanımızın olmamasını gerektirmez.

PKK’nin tek taraflı ilan ettiği ateşkes sürecini 1 Haziran’dan itibaren bitirmesiyle birlikte çatışmalar hızla yoğunlaştı. Neredeyse her gün çatışma, yaşamını yitiren asker ve gerilla haberlerini görüyoruz, duyuyoruz ve anlaşılan daha bir süre de bu tabloyu yaşamaya devam edeceğiz.

Çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte PKK’nin silahı bırakması ya da daha hafifiyle eylemsizlik kararı alarak güçlerini Güney Kürdistan’a çekmesi ve devletin de operasyonları durdurması çağrıları yapıldı, yapılmaya da devam ediliyor. Diyarbakır, Urfa, Van gibi birçok yerde onlarca sivil toplum örgütü, aydınlar, PKK ve devlete bu çağrıyı yaptılar. Bir tarafta yapılan bu çağrıları destekleyenler -ben de bu çağrının doğru olduğunu düşünüyor ve destekliyorum-, diğer tarafta ise çağrı yapılmasına karşı çıkanlar... PKK’nin kendisi bile savaşmaya bu kadar istekli değilken, onun dışındakiler neden PKK’nin silahı bırakmasına ya da tek taraflı ateşkes yapmasına, daha doğrusu buna dönük çabalara karşı çıkarlar? Bunu hakikaten anlamak zor. Kendi örgüt politikan olarak hem vicdani ret propagandası yapacaksın hem de PKK’ye ateşkes çağrısına karşı çıkacaksın. Birbiriyle hiç uyuşmayan iki politika.

Aynı şekilde geçtiğimiz günlerde BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, “Cenazeler geliyor. Kürt çocuklarının cenazeleri geliyor. Bundan sonra çocuklarınızı askere göndermeyin. Kendi çocuklarımızı öldüreceğimize gider 1, 2, 10 yıl cezaevinde yatarız. Ulaştığınız herkese bunu söyleyin” şeklinde açıklama yaptı. Yıldız’ın bu açıklamasının sonunu kadar arkasında durulmalı ve desteklenmeli. Yalnız bir şartla: Yıldız aynı şeyi dağa çıkan çocuklar için de isterse eğer, kendi içerisinde tutarlılığı yakalar, çok büyük bir kesimden de destek alırdı. Ama gel gelelim politik kaygılar Yıldız’ı ve diğer arkadaşlarını engelliyor. Vicdani rette politik hissiyatlardan önce ahlaki hissiyatlar ön plana çıkar, ahlaki hissiyatlar da iç tutarlılığı gerektirir.

 

Silahla demokratik haklar mücadelesi

 

Demokratik haklar için dünyada neredeyse PKK’nin dışında silahlı mücadele veren örgüt kalmadı. Otuz yıl önceki Türkiye koşulları farklı idi. PKK’nin ilk ortaya çıkışındaki talepleri de farklı idi. Neydi otuz yıl önceki koşullar?

Birincisi: 12 Eylül askeri darbesi insanlara çok fazla seçenek bırakmamıştı (kaldı ki öyle olsa da bugünkü koşullarda silahlı mücadeleye karşıyım). Askeri darbe, insanların kendilerini ifade edebilecekleri bütün meşru alanları yok etmişti. Dolayısıyla insanların gizli/yasadışı alanlara çekilmesi kadar doğal bir şey yoktu ve kimileri sadece yasadışı alanlara çekildi, kimileri de mücadele aracı olarak silahı önüne koydu. Silah tercihi konusu tartışılabilir ama bugüne göre zemini daha kuvvetli idi.

İkincisi: PKK’nin ilk ortaya çıktığı zamanki talepleri ile şimdiki talepleri arasında dağlar kadar fark var. PKK dün bağımsız Kürdistan ve ayrı bir devlet için yola çıkmıştı. Bugünkü talepleri ise “Demokratik Özerklik”, anadilde eğitim ve anayasal güvence. Eğer araç fetişisti değilsek, değişen koşullara göre araçların da değişmesi gerekirdi. Değiştirmediğimiz takdirde demokratik haklar mücadelesinde silah kullanma gibi bir ‘farklılığı’ yakalarız.

Kürt ulusal sorununun burjuva çözümünün zemini düne göre bugün çok daha uygun. Ancak PKK’nin silahlı mücadelesi bu zemini daraltıyor. Mesela, kapatılan DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk’e 12 Nisan’da Samsun’da çirkin bir şekilde atılan yumruk hem Kürtler hem de DTP lehine olumlu gelişmeleri de beraberinde getirmişti. Ahmet Türk hiç olmadığı kadar sorunun çözümünde ön plana çıkmıştı. Ama 6 gün sonra, 18 Nisan’da Samsun’un Ladik ilçesinde polis aracının silahla taranması sonucu iki polisin ölümü bu rüzgarı tam tersine döndürdü. Türk’e yapılan saldırı sonrası köşeye sıkışan devlet kendisini afettirebilmek için telaşlanmışken, Ladik olayı bütün havayı dağıttı. Ladik olayı yaşanmamış ve ardından PKK tek taraflı ateşkes sürecini bitirmiş olmasa idi büyük olasılıkla bugünkü tablo daha farklı olacaktı. PKK’nin, DTP’nin ve genel olarak Kürtlerin yapıcılığının karşısında devlet ya adım atacaktı ya da kendisine bilinçsizce destek çıkan Türklerin vicdanında eriyip kaybolacaktı.

 

Şiddetle gelen şiddeti yok edemiyor

 

İnsanlık tarihinde şiddet kullanmadan egemeni devirip yerine geçen hareket yoktur. Yıkılan sosyalist devletlerin (Sovyetler Birliği, Doğu Almanya ve Doğu Avrupa ülkeleri) bir kısmını göz önünde bulundurmazsak tabi. Ama bu duruma rağmen, illaki egemenler şiddet yolu ile devrilir diye de kesin bir kural yoktur. Kesin olan bir kural var; şiddetle gelen şiddeti kutsallaştırdı, sonrasında da kullandı. Bu durum Fransız burjuva devriminde, Bolşevik devriminde ve hatta Küba’daki devrimde dahi böyle olmuştur. Bir şekilde ve az ya da çok şiddeti muhafaza etmiştir. Tabii ki burada anlatmak istediğim sıfır şiddet değil, çünkü öyle ya da böyle muhtelif önlenemeyecek şiddet yaşanacaktır. Anlatmak istediğim, politikamızın ana hattının şiddetten uzaklaşmasıdır, hatta sıfırlanmasıdır.

MESOP’un 10. Genel Kurul Toplantısı’nda PKK’nin silahlı mücadelesini haklı bulan yoldaşlar da vardı; haklı bulmayan, şiddet karşıtı yoldaşlarımız da vardı. Şiddet politikasını savunan yoldaşların ve tüm komünistlerin gözden kaçırdığı bir husus var. Tüm insanlık tarihindeki mücadelelerin neredeyse hepsi şiddet doludur. İnsan insanın üzerinde ölümü kutsayarak iktidar sahibi oldu. İktidarın yolu ölümden geçti. Ama hiç bir güç iktidar olduktan sonra şiddeti mahkum etmedi. Ölümü kutsamaktan vazgeçmedi. Ve yine insanlar vatan için, din için, sözde kutsal şeyler için kan dökmeye, öldürmeye ve şiddete devam etti. Fransız Cumhuriyetçileri ‘halk mahkemeleri’nde yargıladıkları kralcıları, kralcıların şiddetinden daha az olmayan bir şiddet kullanarak gıyotinden geçirdiler. Hani nerede “özgürlük, kardeşlik ve eşitlik”! Fransız toplumunun “özgürlük, kardeşlik ve eşitlik”i Cezayir’de katliama, baskıya ve sömürüye dönüştü. Öte yandan Rus halkı, Bolşevik Devrimi’nin kazanımlarını -kapitalizmden kat be kat iyi olsa da- 70 yıl sonra mutluluktan mı yıktı? Tabii ki hayır!

Komünistler değişmek zorunda. Komünistlerin şiddet politikasını öne çıkararak getireceği devrim, sonrasında da şiddeti yok edemeyecektir. Çünkü şiddet artık onun kutsalı oluyor. Bizim yapacağımız devrim, ölümü kutsallaştırarak değil, tersine yaşamı kutsallaştırarak gelmelidir. Bunun yolu da, her şeyden önce anti militarist perspektifi yakalayarak, meşru sivil itaatsizlik mücadelesini yükseltmekten geçiyor. Bizim politikamız, ne Bengi Yıldız’ın Kürt gençlerine askere gitmeyin çağrısında bulunup ama aynı Kürt gençlerine dağa çıkmayın çağrısı yapmaması gibi, ne de Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kan kanla yıkanmaz” deyip sonrasında da soluğu Türk ordusunun siperinde alarak Kürtlere karşı savaşı devam ettireceğinin mesajını vermesi gibi olmamalı. Politikamızın iç tutarlılığı olmazsa ahlaki vicdanımızı da kaybederiz. Karşımızdaki gücün ahlaki vicdanının olmaması bizim ahlaki vicdanımızın olmamasını gerektirmez.

sayı:137


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006