Savaş neden tırmandırılıyor? / Hasan Fırat Hasan FIRAT
NEWROZ
Yaklaşık bir yıl önce büyük bir şatafatla İçişleri Bakanı’nın ağzından
açıklandığı zaman anlaşılmaz olsa da, içi boş olsa da, toplumda, ilgili
aktörlerde heyecan yaratan, hükümet yetkililerinin her ağza alışlarında
süksesinden yanlarından geçilmez ‘Kürt Açılımı’ndan geriye, yine giderek
tırmanan kör savaş kaldı.
Ne oldu da, neredeyse sönme aşamasına gelen “çatışma” ortamına geri dönüldü?
Hali hazırda Kürt probleminin düğüm noktasını çözecek olan PKK’nin taleplerinin
minimal seviyede seyrettiği şartlarda, hükümetin de “açılım olmazsa ben
hükmedemem” dediği, iki tarafın çözüm için neredeyse el sıkışacağı bu merhalede,
ne oldu da kılıçlar bir kez daha kınından çekildi? Bu rüyayı, bu gizemli tılsımı
bozan zor nedir?
Her sorunda tartışma kültürümüz, tartışma alışkanlıklarımız devrede. Önce
hegemonik siyasadan başlayalım. AKP hükümeti sivil adımlar atacak, vesayet
rejimine karşı demokrasi çıtasını yükseltecek, toplumu yeni ve demokratik bir
anayasaya kavuşturacaktı…
Mamafih derin devletin Ergenekon birimi, son çırpınışlar içinde, bu güzelim
tılsımı bozmak için PKK’ye savaşı tırmandırttı. Nitekim, Türk Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan, ideolog hocalarından aldığı dersle “taşeron örgüt” salvosu
başlattı. Bu propaganda argümanından hangi beklentiler vardı, ne umuluyordu, ne
oldu!? Realiteyi ifade etmeyen propagandadan bir dizi umut için beklemeye gerek
kalmadı. Boşlukta başladı, günlük etki bile bırakmadan suya yazıldığı için
oracıkta yitip gitti.
Ne var ki, savaş giderek tırmanıyor. Çok sayıda asker, çok sayıda gerilla,
hava bombardımanında sayısı bile bilinmeyen -özellikle Güney Kürdistanlı-
köylünün ölüm haberleri geliyor. Her konuda bir fikri olan Genelkurmay
Başkanı’nın sıfatlandırmasıyla “ağır abi” tecrübesinde, çok profesyonel ordu
kadrolarınca Hatay’da kekik toplayan ihtiyar köylüler, Karakoçan’da, Lice’de
çatışma aralarında kalıp öldürülen siviller ilk göze çarpanlar oldu.
Toz duman içinde, kirli propagandanın, sahte bilginin zirve yaptığı bu
ortamda Kürtler ve Türkler karşılıklı geriliyor. Halklar arasında düşmanlıklar,
halkların birbirlerini boğazlamaları üzerinden tırmandırılan savaşta, savaş
baronlarının, savaş endüstrisinin mühendisleri istihza ile sahneye koydukları
oyunu seyre dalmışlar.
Velev ki PKK’nin çıkışında şu veya buraya vardırılmak istenen bir “muamma”
aransın. Bugün de PKK ile Ergenekon arasında “buldurulmak” istenen ilişki kime
ne yarar sağlayacak? Sorunun hangi veçhesine derman olacak?
Propaganda bakanlığı, cumhuriyet rejiminin üniversiteleri, ideoloji
borazanları, devletin malum iktidarlı/iktidarsız partileri, hasılı devlet erki
ve kurumları bir “akıl tutulması” üzerinden şimdiye kadar sürdürdükleri inkar ve
imha politikalarının geçerli olacağını düşünüyorlarsa, sosyoloji, hayatın katı
gerçekliği, “bilince çıkan Kürtlük” olgusu artık buna izin vermiyor.
Tarih her zaman tanıktır. 1919’da M. Kemal’in Samsun yolculuğunun, bir yerin,
bir şeyin “kurtuluşu” idealizmi, romantizmi için değil, İngiliz Yüksek
Komiserliği’nin Osmanlı Devleti’nden istediği “sen yapmazsan ben yaparım”
sertliğindeki replikle, Karadeniz hattında oluşan “şuralar” faaliyetini
engellemeye yönelik olduğu artık sır değil. Yola çıktığınız an’la bulduğunuz
durum arasındaki fark yolculuğunuzun güzergahını değiştirebilir. Burada
tutarsızlık, çelişki aramanın gereği yok. Tam aksine, yaşanan/yaşatılan,
diyalektik gerekliliğe uygunluk arz ediyor.
Mesele bu formatta ortaya konulmak durumunda. 90 yıldır bilinen, uzun yıllar
halı altına sürülen, 28 isyanda ağır dramlarla sonlandırılan Kürt ve Kürdistan
sorunsalı son 30 yılında ve 29. isyanda başkalaşarak problemin ezber bozan
retoriğini dosta-düşmana kabul ettirdi.
***
Cumhuriyet rejiminin akıl küpü Encümen-i Danış heyetidir. Türkiye’nin
cumhuriyet döneminin hepsinde, özellikle son 40 yılında icrasıyla, topluma
uygulattıkları mühendislikle, aslında çok orta yerde durmasına rağmen “derin”
sıfatıyla ifadelendirilen gücünün, iktidarının “hikmetinden sual olunmaz” akıl
küpü bu kurumun ‘muteber’ üyelerinden biri de İlter Türkmen’dir. Eski büyükelçi,
uzun dönem Dışişleri Bakanlığı yaptı.
İlter Türkmen hafta başında Taraf gazetesine verdiği röportajda, Kürt
sorununda mutlaka kayıt altına alınması gereken devlet tespitleri açıkladı:
1- Cumhuriyetin kuruluş yıllarında asimilasyon uygulandı, doğruydu, ne yazık
ki tutmadı.
2- Bugün de Kürt olduklarının farkına vardılar, artık inkardan gelinmez,
haklarını vereceksiniz.
3- Şimdi entegrasyon uygulayalım.
Devletin inkar ve imha politikası eski tarz ve usullerle devam ettirilemiyor.
Bu aşamaya gelinmiş olması, genel Kürtlük bilincinin açığa çıkması, bu uğurda
ödenen bedellerle orantılıdır.
Cumhuriyet rejiminin yönetenleri, özellikle iki kutuplu dünyanın sona
ermesiyle birlikte coğrafik olarak fır-döndü olan jeo-politiğin tedricen
durağanlaşmasıyla, ciddi bir yönetme krizi sürecine girdi. Dolayısıyla rejimin
gemisi orasından burasından su almaya başladı, alınan suyun da bir şekliyle boca
edilmesi şart.
Mesele çok çetrefil, çok ilişkili, bulunduğumuz alanın da ötesinde Ortadoğu
coğrafyasını siyaseten dönüştürmeye hazır koşullarla çevrili.
Nitekim ulus-devlet aşamasında Türklerin Kürtlerle bağlantılarının seyri ile,
yine daha o dönemde emperyalist sistemin rotayı Türk devletinden yana bükmesi
arasında ciddi bağlantılar görürüz. Emperyalist-kapitalist sistemin 20. yüzyıl
başlarındaki stratejisi ve ona uygun taktikleriyle Türk ulus-devleti eliyle
dünkü müttefiki Kürtlere -kısa dönem oyalama, manipüle edici tavırları
saymazsak- asimilasyon politikası ve inkar programı uygulandı.
Okuyucuyu sıkacak bu açıklamanın konumuzla yakinen alakası var. Sabrınıza
sığınarak, hepimizin bildiği, yazıya başlarken sözünü ettiğim “açılım” masalı
ile ilişkisi kurulmazsa eksik kalacaktı…
Cumhuriyet rejimi, Kürt meselesinde ciddi ve sürdürülebilir bir politika
belirleyemiyor. Böyle olmasında içkin nedenler kadar, kendisi dışında
koşulların, Türk Cumhuriyeti’ni sıkıştıran ağır problemlerin rolü var.
Yönetenlerin eski tarz ve usullerle yönetebilme güçleri, yönetenlerin ise buna
rıza gösterme koşulları ortadan kalkmıştır.
“Açılım” adıyla lanse edilen, yaklaşık bir yıl süren taktik, yukarıdaki tarif
ettiğimiz nedenselliğin dayatmasından dolayı devreye girdi. Nitekim, Başbakan
Erdoğan defalarca bu politikanın “kendi partisinin, kendi kişisel tasarrufları
olmadığını, bunun bir devlet politikası olduğunu” açıklamak zorunda kaldı.
Başbakan’a bu zorunlu açıklamaları yaptırtan sebepleri, diğer rejim partileri
olan CHP ve MHP ile rekabetinde ararsak yanlış yere gideriz.
Rejim, dolayısıyla Türk Devleti ikili bir taktik izledi. Kürdistan coğrafyası
hep bombalandı. Yine ancak öğreniyoruz ki, “çatışmasız” süreç ilan eden PKK,
devletin operasyonlarında, hava bombardımanlarında onlarca savaşçısını
kaybediyor.
Devlet ve hükümet, bir taraftan Kürt halkıyla sönmeye yüz tutmuş ilişkilerini
bu propaganda üzerinden kurmaya çalışırken, diğer taraftan dünya kamuoyuna
göstermek için, AB müktesebatı üzerinden demokratik haklar çeperini kendince
tamire çalıştı. Aslında demokratik ulusal hakların tanziminde iyi niyet
göstermek varken, hiç ama hiçbir adım atmayarak, “yaptım, yapıyorum”
oyunbozanlığıyla kendisi dışında herkesi aptal yerine koydu…
Samimiyet, pratikte test edildiğinde karar verilecek bir davranıştır.
Devlet/hükümet bu dönemde savaşı iki yönden şiddetlendirerek sürdürdü. İçeride,
açık-meşru zeminde politika yapan siyaset kurumları kapatıldı. Kürt çocukları,
İstanbul ve İzmir üniversitelerinde olsa gözaltına bile alınmayacak barışçıl
protesto eylemlerinden dolayı senelerdir cezaevinde tutuluyor. Kürt
siyasetçilerin binlercesi yasaklı oldu, cezaevine konuldular. Sabah akşam yatıp
kalkıp “bölünüyoruz” paranoyası yaşayan rejim, yargıda, eğitim kurumlarında,
üniversitelerde Kürtlere ayrımcılık yapmakta hiç beis görmedi. Mesela, uğraşısı
bilim olan üniversitelerde ulusal hak olan ana dilini konuşmak, öğrenmek,
bilimsel faaliyetler yapmak bile sadece “Kürtçe” denilmesin diye “yaşayan
diller” olarak çevrildi.
Yine bu “açılım” düzenbazlığı vasıtasıyla Kürt yerleşkelerinde, halk bir
yandan İslamlaştırma söylemi üzerinden “mukadderatına” rıza göstermeye, diğer
yandan uyuşturucudan fuhuşa kadar sistem içi çürümeye dair ne varsa devreye
konuldu..
Mayıs sonundan itibaren ivmesi giderek yükselen savaş devam ediyor. Rejim ve
hükümetin ilişkisi devletin çıkarlarıdır, devletin asliyesinde asla ve asla
ikili olmaz. AKP hükümeti dönem dönem devletin bazı kurumlarıyla çatışma
görüntüsü verse de, al-i devletin al-i menfaatleri söz konusu olduğunda
gerisi teferruattır.
Tekrardan giderek yükselen savaş durumuna karşı izlenen devlet-hükümet
politikası tek kelimeyle vicdanlı her insanın kanını donduracak türden. 90
yıllık inkar ve imha tarihin bu aşamasında iflas etmiştir. Bunu anlamak için
yüksek siyaset, yüksek askeriye okumak gerekmiyor. Üstelik Kürtlerin çözülmesini
istedikleri talepler bir bütün ulusal hakların tanziminin gerisinde olan,
makulün altında taleplerdir.
Sorunun arkasında yatan asıl nedensellik olan Kürtlerin ayrı ulus olduğu,
sosyolojik bir gerçekliktir. Kürdistan ayrı bir yurt, ayrı bir ülkedir.
Kürtlerin ayrı bir ulusal topluluk ihtivasından dolayı sorunları var. Kürdistan
Arap, Pers, Türk rejimleri tarafından sömürgeleştirildiğinden dolayı, tarihinin
bütün ulus zamanlarını ağır sorunlarla geçiriyor.
Paradigma bu. Her aklı başında ilgili kişinin kabulde zorlanmayacağı tespit
bir eksi-iki artıyla bu minvalde buluşur. Ama öyle olmuyor. Devlet ve hükümet
inanmadıkları, olmayacağını bildikleri halde soruna kriminal yaklaşımlar
sergiliyorlar, bu da olsa olsa çözümü daha da zorlaştırır.
Bu meseleyle ilgili en derin toplantı, devletin asli merkezi MGK (Milli
Güvenlik Kurulu) toplantısı Harp Akademileri Komutanlığı’nda yapılıyor. Devletin
diğer kurumları, partileri, üniversiteleri, medyası, kendilerine demokrat diyen
yazar-çizerlerinin hiçbiri bu durumu sorun olarak görmüyor. Bir ayrı ulusun,
yine onların deyişiyle kardeş ulusun hakları konuşulacaksa onun platformu, onun
konuşulacağı mekan anti-militarist bir ortam olmak durumunda.
Esas bağlayıcı Genelkurmay kurumuysa -ki bütün veriler böyle olduğuna
delildir- diğer varmış gibi ortada gezinen kurumlara, siyasete ihtiyaç da olmaz,
güven de.
Yine bu bağlantılar içinde ‘Sinir Zihni’ projeleri gündemi hapsediyor. Sanki
Güney Kürdistan, bu ‘Sinir Zihni’lerden olan Taha Akyol gibi hem akıl fukarası
hem de hak gasp edici adamların babalarının tapulu malıymış gibi, yeni sınırlar
çizmekten tutun, atom bombalarını çağrıştırmaya kadar işi götürüyorlar.
Cumhuriyet rejiminin iki ana partisi ise, siyaseten akıllı duruş yerine, “tek
millet, tek dil, tek bayrak, tek devlet” zorba söylemiyle durumdan vazife
çıkarma peşinde. ‘Sınırda ayakta mı işedin, çömelerek mi işedin’ dalaşı
içindeler. Başbakan, Avrupa güvenliğini, NATO güvenlik sınırını Şemdinli’ye
kaydırma demagojisi yapacağına, Obama’dan yardım dilenciliğine
düşeceğine, Kürt ulusunun haklarını teslim etmeyi düşünse, ikincisinin daha
kolay, daha erdemli olacağını, hepimizin çıkarının bu yol olduğunu görmekte hiç
zorlanmaz.
***
Kürtlerin, Türklerin yoksullarının çocukları ölüyor. Halkların yoksul
çocuklarının Başbakan’ın oğlu gibi askere gitmeyip gemi alacak parası yok. Yine
halkların çocuklarının muhalif parti başkanının oğlu gibi bilmem nerelerde
okuyup, askere gitmeden nerelere doktora yapmak için gitmeye de mecalleri
yok.
Geldiğimiz noktada devlet/hükümet için yoksulların ölmesi özel bir kayıp
olarak değerlendirilmiyor. Devletin/hükümetin başının bu ketum hali yeni değil.
Geriye, maalesef bu savaş sürecekse, savaşan örgüt olarak PKK’den insanlığın
talepleri var, olmalı: Niyet öyle olmasa bile terörizm algısı içinde
değerlendirilecek çatışmalardan uzak kalmaları istenmelidir… Siper savaşının
mecburiyeti anlaşılabilirken, Reşadiye, Halkalı, halk otobüslerine yapılan
saldırılarda halkın çocuklarının öldüğüne dikkat çekilmelidir… Ocaklar sönüyor.
Daha da önemlisi halklar arasındaki uçurum artıyor. Sistemin istediği de
halkların birbirlerine düşmanlıkları üzerinden rant sağlamaktır. Bu gerçeğin
belirtilmesi gerekiyor.
Görülüyor ki ezberlenmiş, alışkanlık yapılmış üniter devlet, tek ulus
mantalitesi coğrafyamızdan tahayyül edilemeyecek uzaklıkta. Genel teamül
Kürtlerin Türklerle birlikte bir arada yaşamasında yana. Kürtlerin ayrı ulus
olmaktan, Kürdistan’ın ayrı bir yurt, ayrı bir ülke olmaktan kaynaklanan
çözülmesi gereken sorunları ve hakları vardır. Demokratlığın kabul şartı buradan
geçer.
Bir diğer gerçek de şu olsa gerek: Devletin, Genelkurmay Başkanı’nın “sözün
bittiği yer” kabadayılıklarına rağmen, anlaşılıyor ki askeri olarak da PKK’nin
savaş gücüyle baş edilemiyor. Yine gelinen aşamada Kürtlerin ya da bir Kürt
örgütünün şiddete dayalı (savaş) yolla hakları tanzimi, siyaseten zamanını
doldurmuştur. Ayrıca Kürt ulusu bu savaşta genç potansiyelinin önemlice bir
kısmını yitirmiştir. Daha da savaşacak beklentisi hem uygun değil, hem bu
zamanda doğru gelmiyor.
Büyük acılar içinde, çocukları öldürülen, devlet zevatının her tarafından
manipüle ettiği halk mutlaka isyan noktasına gelecektir. Yönetebilme
yeteneklerini yitirmiş olan devlet, savaşı sürdürme yeteneklerini de
yitirmiştir. Bu bağlamda devlet açısından savaşın sürdürülebilirlik koşulları
tükenmiştir. Üstelik Türk burjuvazisi geleceğinin, çıkarlarının savaşta
olmayacağını ilan etti. Bu durum bile barış koşullarının dünden fazlalaştığını,
barışa yakın olacağımızın ön belirtileridir. Maharet ise, halklar arası acılar
onarılmaz raddeye gelmeden, birbirimize söylenecek sözümüzün tükenmediği ve/veya
tüketilmediği bir zaman diliminde barışı dayatmamızdan geçer.
Print  |