Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Savaş neden tırmandırılıyor? / Hasan Fırat
Hasan FIRAT

NEWROZ



Yaklaşık bir yıl önce büyük bir şatafatla İçişleri Bakanı’nın ağzından açıklandığı zaman anlaşılmaz olsa da, içi boş olsa da, toplumda, ilgili aktörlerde heyecan yaratan, hükümet yetkililerinin her ağza alışlarında süksesinden yanlarından geçilmez ‘Kürt Açılımı’ndan geriye, yine giderek tırmanan kör savaş kaldı.

Ne oldu da, neredeyse sönme aşamasına gelen “çatışma” ortamına geri dönüldü? Hali hazırda Kürt probleminin düğüm noktasını çözecek olan PKK’nin taleplerinin minimal seviyede seyrettiği şartlarda, hükümetin de “açılım olmazsa ben hükmedemem” dediği, iki tarafın çözüm için neredeyse el sıkışacağı bu merhalede, ne oldu da kılıçlar bir kez daha kınından çekildi? Bu rüyayı, bu gizemli tılsımı bozan zor nedir?

Her sorunda tartışma kültürümüz, tartışma alışkanlıklarımız devrede. Önce hegemonik siyasadan başlayalım. AKP hükümeti sivil adımlar atacak, vesayet rejimine karşı demokrasi çıtasını yükseltecek, toplumu yeni ve demokratik bir anayasaya kavuşturacaktı…

Mamafih derin devletin Ergenekon birimi, son çırpınışlar içinde, bu güzelim tılsımı bozmak için PKK’ye savaşı tırmandırttı. Nitekim, Türk Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ideolog hocalarından aldığı dersle “taşeron örgüt” salvosu başlattı. Bu propaganda argümanından hangi beklentiler vardı, ne umuluyordu, ne oldu!? Realiteyi ifade etmeyen propagandadan bir dizi umut için beklemeye gerek kalmadı. Boşlukta başladı, günlük etki bile bırakmadan suya yazıldığı için oracıkta yitip gitti.

Ne var ki, savaş giderek tırmanıyor. Çok sayıda asker, çok sayıda gerilla, hava bombardımanında sayısı bile bilinmeyen -özellikle Güney Kürdistanlı- köylünün ölüm haberleri geliyor. Her konuda bir fikri olan Genelkurmay Başkanı’nın sıfatlandırmasıyla “ağır abi” tecrübesinde, çok profesyonel ordu kadrolarınca Hatay’da kekik toplayan ihtiyar köylüler, Karakoçan’da, Lice’de çatışma aralarında kalıp öldürülen siviller ilk göze çarpanlar oldu.

Toz duman içinde, kirli propagandanın, sahte bilginin zirve yaptığı bu ortamda Kürtler ve Türkler karşılıklı geriliyor. Halklar arasında düşmanlıklar, halkların birbirlerini boğazlamaları üzerinden tırmandırılan savaşta, savaş baronlarının, savaş endüstrisinin mühendisleri istihza ile sahneye koydukları oyunu seyre dalmışlar.

Velev ki PKK’nin çıkışında şu veya buraya vardırılmak istenen bir “muamma” aransın. Bugün de PKK ile Ergenekon arasında “buldurulmak” istenen ilişki kime ne yarar sağlayacak? Sorunun hangi veçhesine derman olacak?

Propaganda bakanlığı, cumhuriyet rejiminin üniversiteleri, ideoloji borazanları, devletin malum iktidarlı/iktidarsız partileri, hasılı devlet erki ve kurumları bir “akıl tutulması” üzerinden şimdiye kadar sürdürdükleri inkar ve imha politikalarının geçerli olacağını düşünüyorlarsa, sosyoloji, hayatın katı gerçekliği, “bilince çıkan Kürtlük” olgusu artık buna izin vermiyor.

Tarih her zaman tanıktır. 1919’da M. Kemal’in Samsun yolculuğunun, bir yerin, bir şeyin “kurtuluşu” idealizmi, romantizmi için değil, İngiliz Yüksek Komiserliği’nin Osmanlı Devleti’nden istediği “sen yapmazsan ben yaparım” sertliğindeki replikle, Karadeniz hattında oluşan “şuralar” faaliyetini engellemeye yönelik olduğu artık sır değil. Yola çıktığınız an’la bulduğunuz durum arasındaki fark yolculuğunuzun güzergahını değiştirebilir. Burada tutarsızlık, çelişki aramanın gereği yok. Tam aksine, yaşanan/yaşatılan, diyalektik gerekliliğe uygunluk arz ediyor.

Mesele bu formatta ortaya konulmak durumunda. 90 yıldır bilinen, uzun yıllar halı altına sürülen, 28 isyanda ağır dramlarla sonlandırılan Kürt ve Kürdistan sorunsalı son 30 yılında ve 29. isyanda başkalaşarak problemin ezber bozan retoriğini dosta-düşmana kabul ettirdi.

***

Cumhuriyet rejiminin akıl küpü Encümen-i Danış heyetidir. Türkiye’nin cumhuriyet döneminin hepsinde, özellikle son 40 yılında icrasıyla, topluma uygulattıkları mühendislikle, aslında çok orta yerde durmasına rağmen “derin” sıfatıyla ifadelendirilen gücünün, iktidarının “hikmetinden sual olunmaz” akıl küpü bu kurumun ‘muteber’ üyelerinden biri de İlter Türkmen’dir. Eski büyükelçi, uzun dönem Dışişleri Bakanlığı yaptı.

İlter Türkmen hafta başında Taraf gazetesine verdiği röportajda, Kürt sorununda mutlaka kayıt altına alınması gereken devlet tespitleri açıkladı:

1- Cumhuriyetin kuruluş yıllarında asimilasyon uygulandı, doğruydu, ne yazık ki tutmadı.

2- Bugün de Kürt olduklarının farkına vardılar, artık inkardan gelinmez, haklarını vereceksiniz.

3- Şimdi entegrasyon uygulayalım.

Devletin inkar ve imha politikası eski tarz ve usullerle devam ettirilemiyor. Bu aşamaya gelinmiş olması, genel Kürtlük bilincinin açığa çıkması, bu uğurda ödenen bedellerle orantılıdır.

Cumhuriyet rejiminin yönetenleri, özellikle iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte coğrafik olarak fır-döndü olan jeo-politiğin tedricen durağanlaşmasıyla, ciddi bir yönetme krizi sürecine girdi. Dolayısıyla rejimin gemisi orasından burasından su almaya başladı, alınan suyun da bir şekliyle boca edilmesi şart.

Mesele çok çetrefil, çok ilişkili, bulunduğumuz alanın da ötesinde Ortadoğu coğrafyasını siyaseten dönüştürmeye hazır koşullarla çevrili.

Nitekim ulus-devlet aşamasında Türklerin Kürtlerle bağlantılarının seyri ile, yine daha o dönemde emperyalist sistemin rotayı Türk devletinden yana bükmesi arasında ciddi bağlantılar görürüz. Emperyalist-kapitalist sistemin 20. yüzyıl başlarındaki stratejisi ve ona uygun taktikleriyle Türk ulus-devleti eliyle dünkü müttefiki Kürtlere -kısa dönem oyalama, manipüle edici tavırları saymazsak- asimilasyon politikası ve inkar programı uygulandı.

Okuyucuyu sıkacak bu açıklamanın konumuzla yakinen alakası var. Sabrınıza sığınarak, hepimizin bildiği, yazıya başlarken sözünü ettiğim “açılım” masalı ile ilişkisi kurulmazsa eksik kalacaktı…

Cumhuriyet rejimi, Kürt meselesinde ciddi ve sürdürülebilir bir politika belirleyemiyor. Böyle olmasında içkin nedenler kadar, kendisi dışında koşulların, Türk Cumhuriyeti’ni sıkıştıran ağır problemlerin rolü var. Yönetenlerin eski tarz ve usullerle yönetebilme güçleri, yönetenlerin ise buna rıza gösterme koşulları ortadan kalkmıştır.

“Açılım” adıyla lanse edilen, yaklaşık bir yıl süren taktik, yukarıdaki tarif ettiğimiz nedenselliğin dayatmasından dolayı devreye girdi. Nitekim, Başbakan Erdoğan defalarca bu politikanın “kendi partisinin, kendi kişisel tasarrufları olmadığını, bunun bir devlet politikası olduğunu” açıklamak zorunda kaldı. Başbakan’a bu zorunlu açıklamaları yaptırtan sebepleri, diğer rejim partileri olan CHP ve MHP ile rekabetinde ararsak yanlış yere gideriz.

Rejim, dolayısıyla Türk Devleti ikili bir taktik izledi. Kürdistan coğrafyası hep bombalandı. Yine ancak öğreniyoruz ki, “çatışmasız” süreç ilan eden PKK, devletin operasyonlarında, hava bombardımanlarında onlarca savaşçısını kaybediyor.

Devlet ve hükümet, bir taraftan Kürt halkıyla sönmeye yüz tutmuş ilişkilerini bu propaganda üzerinden kurmaya çalışırken, diğer taraftan dünya kamuoyuna göstermek için, AB müktesebatı üzerinden demokratik haklar çeperini kendince tamire çalıştı. Aslında demokratik ulusal hakların tanziminde iyi niyet göstermek varken, hiç ama hiçbir adım atmayarak, “yaptım, yapıyorum” oyunbozanlığıyla kendisi dışında herkesi aptal yerine koydu…

Samimiyet, pratikte test edildiğinde karar verilecek bir davranıştır. Devlet/hükümet bu dönemde savaşı iki yönden şiddetlendirerek sürdürdü. İçeride, açık-meşru zeminde politika yapan siyaset kurumları kapatıldı. Kürt çocukları, İstanbul ve İzmir üniversitelerinde olsa gözaltına bile alınmayacak barışçıl protesto eylemlerinden dolayı senelerdir cezaevinde tutuluyor. Kürt siyasetçilerin binlercesi yasaklı oldu, cezaevine konuldular. Sabah akşam yatıp kalkıp “bölünüyoruz” paranoyası yaşayan rejim, yargıda, eğitim kurumlarında, üniversitelerde Kürtlere ayrımcılık yapmakta hiç beis görmedi. Mesela, uğraşısı bilim olan üniversitelerde ulusal hak olan ana dilini konuşmak, öğrenmek, bilimsel faaliyetler yapmak bile sadece “Kürtçe” denilmesin diye “yaşayan diller” olarak çevrildi.

Yine bu “açılım” düzenbazlığı vasıtasıyla Kürt yerleşkelerinde, halk bir yandan İslamlaştırma söylemi üzerinden “mukadderatına” rıza göstermeye, diğer yandan uyuşturucudan fuhuşa kadar sistem içi çürümeye dair ne varsa devreye konuldu..

Mayıs sonundan itibaren ivmesi giderek yükselen savaş devam ediyor. Rejim ve hükümetin ilişkisi devletin çıkarlarıdır, devletin asliyesinde asla ve asla ikili olmaz. AKP hükümeti dönem dönem devletin bazı kurumlarıyla çatışma görüntüsü verse de, al-i devletin al-i menfaatleri söz konusu olduğunda gerisi teferruattır.

Tekrardan giderek yükselen savaş durumuna karşı izlenen devlet-hükümet politikası tek kelimeyle vicdanlı her insanın kanını donduracak türden. 90 yıllık inkar ve imha tarihin bu aşamasında iflas etmiştir. Bunu anlamak için yüksek siyaset, yüksek askeriye okumak gerekmiyor. Üstelik Kürtlerin çözülmesini istedikleri talepler bir bütün ulusal hakların tanziminin gerisinde olan, makulün altında taleplerdir.

Sorunun arkasında yatan asıl nedensellik olan Kürtlerin ayrı ulus olduğu, sosyolojik bir gerçekliktir. Kürdistan ayrı bir yurt, ayrı bir ülkedir. Kürtlerin ayrı bir ulusal topluluk ihtivasından dolayı sorunları var. Kürdistan Arap, Pers, Türk rejimleri tarafından sömürgeleştirildiğinden dolayı, tarihinin bütün ulus zamanlarını ağır sorunlarla geçiriyor.

Paradigma bu. Her aklı başında ilgili kişinin kabulde zorlanmayacağı tespit bir eksi-iki artıyla bu minvalde buluşur. Ama öyle olmuyor. Devlet ve hükümet inanmadıkları, olmayacağını bildikleri halde soruna kriminal yaklaşımlar sergiliyorlar, bu da olsa olsa çözümü daha da zorlaştırır.

Bu meseleyle ilgili en derin toplantı, devletin asli merkezi MGK (Milli Güvenlik Kurulu) toplantısı Harp Akademileri Komutanlığı’nda yapılıyor. Devletin diğer kurumları, partileri, üniversiteleri, medyası, kendilerine demokrat diyen yazar-çizerlerinin hiçbiri bu durumu sorun olarak görmüyor. Bir ayrı ulusun, yine onların deyişiyle kardeş ulusun hakları konuşulacaksa onun platformu, onun konuşulacağı mekan anti-militarist bir ortam olmak durumunda.

Esas bağlayıcı Genelkurmay kurumuysa -ki bütün veriler böyle olduğuna delildir- diğer varmış gibi ortada gezinen kurumlara, siyasete ihtiyaç da olmaz, güven de.

Yine bu bağlantılar içinde ‘Sinir Zihni’ projeleri gündemi hapsediyor. Sanki Güney Kürdistan, bu ‘Sinir Zihni’lerden olan Taha Akyol gibi hem akıl fukarası hem de hak gasp edici adamların babalarının tapulu malıymış gibi, yeni sınırlar çizmekten tutun, atom bombalarını çağrıştırmaya kadar işi götürüyorlar.

Cumhuriyet rejiminin iki ana partisi ise, siyaseten akıllı duruş yerine, “tek millet, tek dil, tek bayrak, tek devlet” zorba söylemiyle durumdan vazife çıkarma peşinde. ‘Sınırda ayakta mı işedin, çömelerek mi işedin’ dalaşı içindeler. Başbakan, Avrupa güvenliğini, NATO güvenlik sınırını Şemdinli’ye kaydırma demagojisi yapacağına, Obama’dan yardım dilenciliğine düşeceğine, Kürt ulusunun haklarını teslim etmeyi düşünse, ikincisinin daha kolay, daha erdemli olacağını, hepimizin çıkarının bu yol olduğunu görmekte hiç zorlanmaz.

***

Kürtlerin, Türklerin yoksullarının çocukları ölüyor. Halkların yoksul çocuklarının Başbakan’ın oğlu gibi askere gitmeyip gemi alacak parası yok. Yine halkların çocuklarının muhalif parti başkanının oğlu gibi bilmem nerelerde okuyup, askere gitmeden nerelere doktora yapmak için gitmeye de mecalleri yok.

Geldiğimiz noktada devlet/hükümet için yoksulların ölmesi özel bir kayıp olarak değerlendirilmiyor. Devletin/hükümetin başının bu ketum hali yeni değil. Geriye, maalesef bu savaş sürecekse, savaşan örgüt olarak PKK’den insanlığın talepleri var, olmalı: Niyet öyle olmasa bile terörizm algısı içinde değerlendirilecek çatışmalardan uzak kalmaları istenmelidir… Siper savaşının mecburiyeti anlaşılabilirken, Reşadiye, Halkalı, halk otobüslerine yapılan saldırılarda halkın çocuklarının öldüğüne dikkat çekilmelidir… Ocaklar sönüyor. Daha da önemlisi halklar arasındaki uçurum artıyor. Sistemin istediği de halkların birbirlerine düşmanlıkları üzerinden rant sağlamaktır. Bu gerçeğin belirtilmesi gerekiyor.

Görülüyor ki ezberlenmiş, alışkanlık yapılmış üniter devlet, tek ulus mantalitesi coğrafyamızdan tahayyül edilemeyecek uzaklıkta. Genel teamül Kürtlerin Türklerle birlikte bir arada yaşamasında yana. Kürtlerin ayrı ulus olmaktan, Kürdistan’ın ayrı bir yurt, ayrı bir ülke olmaktan kaynaklanan çözülmesi gereken sorunları ve hakları vardır. Demokratlığın kabul şartı buradan geçer.

Bir diğer gerçek de şu olsa gerek: Devletin, Genelkurmay Başkanı’nın “sözün bittiği yer” kabadayılıklarına rağmen, anlaşılıyor ki askeri olarak da PKK’nin savaş gücüyle baş edilemiyor. Yine gelinen aşamada Kürtlerin ya da bir Kürt örgütünün şiddete dayalı (savaş) yolla hakları tanzimi, siyaseten zamanını doldurmuştur. Ayrıca Kürt ulusu bu savaşta genç potansiyelinin önemlice bir kısmını yitirmiştir. Daha da savaşacak beklentisi hem uygun değil, hem bu zamanda doğru gelmiyor.

Büyük acılar içinde, çocukları öldürülen, devlet zevatının her tarafından manipüle ettiği halk mutlaka isyan noktasına gelecektir. Yönetebilme yeteneklerini yitirmiş olan devlet, savaşı sürdürme yeteneklerini de yitirmiştir. Bu bağlamda devlet açısından savaşın sürdürülebilirlik koşulları tükenmiştir. Üstelik Türk burjuvazisi geleceğinin, çıkarlarının savaşta olmayacağını ilan etti. Bu durum bile barış koşullarının dünden fazlalaştığını, barışa yakın olacağımızın ön belirtileridir. Maharet ise, halklar arası acılar onarılmaz raddeye gelmeden, birbirimize söylenecek sözümüzün tükenmediği ve/veya tüketilmediği bir zaman diliminde barışı dayatmamızdan geçer.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006