Bir halk hikayesi: İLYAS* / Çeviren: Samet Erdoğdu Samet ERDOĞDU
NEWROZ
Ufa eyaletinde bir Başkırt yaşıyordu: İlyas. Babası ona
bir variyet bırakmamıştı. Sadece bir yıl önce onu evermiş ve sonra da ölmüştü. O
anda İlyas'ın bütün mülkü yedi kısrak, iki inek ve iki kere on koyundan
ibaretti. Ama İlyas iyi bir işletmeciydi ve çift-çubuk işlerinden anlıyordu;
sabah erkenden akşamın geç saatlerine kadar karısıyla birlikte uğraşıp
didiniyor, herkesten daha erken kalkıp daha geç yatıyor ve yıldan yıla
zenginleşiyordu. İlyas ömrünün 35 yılını böyle çalışmakla geçirdi ve büyük bir
servet edindi.
200 baş atı, 150 sığırı ve 1.200 koyunu oldu İlyas'ın.
Atlarına ve sığırlarına yanaşmalar bakıyor; hizmetçi kızlar kısrakları ve
inekleri sağıp kımız, tereyağı ve peynir yapıyorlardı. İlyas herşeye fazlasıyla
sahip olmuştu; tüm ahali onun hayatına gıpta ediyordu. İnsanlar, ''İlyas şanslı
bir adam, herşeyi yeterince var, ona artık ölüm yok!'' diyorlardı. Hatırlı
insanlar İlyas'la tanışıyor ve onunla dostluk kuruyorlardı. Ve habire konukları
geliyordu. İlyas hepsini ağırlıyor ve onlara yemekler ve içkiler sunuyordu.
Gelen her kim olursa olsun, herkes için kımız, çay, balık salamurası ve koyun
eti daima hazırdı. Konuklar mı geldi; hemen bir ya da iki koyun kesiliyordu;
konuklar kalabalık mı geldi, o zaman bir de kısrak
kesiliyordu.
Evlat olarak iki oğlan, bir kızı vardı İlyas'ın. İki
oğlunu everdi; kızını da kocaya verdi. İlyas yoksulken oğulları da onunla
çalışıyor, atlara, sığırlara, koyunlara bakıyorlardı; fakat zenginleşince
oğlanlar cıvıttılar ve birisi içmeye başladı. Biri, büyük olanı, bir dalaşmada
öldürüldü; diğeri, genci, kibirli bir kadın aldı, babasına hürmet etmez oldu ve
İlyas'ın, payını verip, onu ayırması gerekti.
İlyas da öyle yaptı, evi ve sığırları ona verdi ve
böylece variyeti ufaldı. Bir süre sonra koyunlarına bir kıran girdi ve çoğu
telef oldu. Daha sonra bir kıtlık senesi geldi -saman yoktu- ve kışın epeyce
inek öldü. Ondan sonra Kırgızlar en iyi atlarını çalıp götürdü ve variyeti
sürekli daraldı. İlyas düştükçe daha da aşağı düşüyordu. Ve gücü git gide
zayıflıyordu. Yetmişli yaşlarında İlyas öyle bir hale geldi ki postlarını,
halılarını, eyer ve çadırlarını, en sonunda son ineğini de satmak zorunda kaldı;
öyle ki artık hiçbir şeyi kalmadı. Göz açıp kapayıncaya kadar elindeki her şeyi
kaybetti ve karısıyla birlikte ömrünün son günlerinde başkalarının yanında
sığınak aramak zorunda kaldı. İlyas'ın halen sahip olduğu tüm variyeti üstündeki
elbiseler, bir post, bir külah, yemeniler ve ayakkabılar ve zaten o da yaşlı
olan karısı Şam-Şemagi'den ibaretti. Oğlu uzak bir diyara göç etmiş, kızı ise
ölmüştü. İhtiyarlara yardım edecek kimse yoktu.
Komşusu Muhammedşah ona acıdı. Muhammedşah ne zengin ne
de fakirdi; iyi-kötü geçinip gidiyordu ve iyi bir adamdı. İlyas'ın
konukseverliğini hatırlıyor, ona üzülüyordu. “Benim evime gel İlyas, sen ve
karın” dedi; “Yazın gücün yettiği kadar sebze bahçesinde çalışırsın; kışın da
inekleri yemlersin; Şam-Şemagi kısrakları sağar ve kımız yapar. Ben
yiyeceğinizi-giyeceğinizi veririm; bir şeye ihtiyacınız olursa söylersiniz bana,
onu da veririm.”
İlyas komşusuna teşekkür etti ve karısıyla birlikte
yanaşma olarak Muhammedşah'ın yanında yaşamaya başladı. Başlangıçta zor olduysa
da ihtiyarlar zamanla buna alıştılar ve güçlerince
çalıştılar.
Yanında böyle kimselerin bulunması beyin işine
geliyordu; ihtiyarlar zaten çiftçilik etmişlerdi ve bütün işleri
yapabiliyorlardı; dalga geçmiyor, aksine tüm güçleriyle çalışıyorlardı;
Muhammedşah'ı sadece böyle mümtaz insanların bu kadar dibe düşmüş olmasını
görmek üzüyordu.
Derken bir gün uzaklardaki akrabaları Muhammedşah'a
konuk geldiler. Birlikte bir de molla gelmişti. Muhammedşah, İlyas'a bir koyun
yakalayıp kesmesini emretti. İlyas koyunu yüzdü, pişirdi ve içeriye konuklara
yolladı. Konuklar koyun etinden yediler, çay içtiler ve kımıza başladılar.
Konuklar ve ev sahibi halılar üstünde kuştüyü minderlere oturmuş, taslardan
kımız içiyor ve sohbet ediyorlardı; işini bitiren İlyas ise kapı önünden geçip
gitmekteydi. Muhammedşah onu görünce, konuklardan birine sordu:
- Kapıdan geçen ihtiyarı gördün mü?
- Gördüm, dedi konuk. Belli biri mi, özelliği ne?
- O buraların en zengin adamıydı. Adı İlyas, belki
birşeyler duymuşsundur hakkında.
- Duymaz olur muyum, dedi konuk, gerçi kendisini hiç
görmemiştim, ama ünü çok uzaklara yayılmıştı.
- Düşünsene, şimdi hiçbir şeyi yok artık, yanımda işçi
olarak çalışıyor, karısı da kısrakları sağıyor.
Konuk buna şaşakaldı, dilini şapırdattı, başını salladı
ve konuştu:
- Evet, işte böyle, şans çark gibi dönüyor, birini
yukarı yükseltirken, başkasını aşağı indiriyor. Ne dersin, bu, ihtiyara
dokunuyor mu?
- Kim bilir onu, sessiz sakin yaşayıp gidiyor ve iyi
çalışıyor.
Bunun üzerine öteki sordu:
- Onunla biraz laflamak mümkün mü? Yaşantısı hakkında
soru sormak istiyorum.
- Elbette, ne demek! dedi ev sahibi ve çadırdan
seslendi:
- Babay (bu, başkırtçada “dedeciğim” demektir), içeri
gel, kımız iç; senin kocakarıyı da çağır.
Ve İlyas karısıyla içeri girdi. Konukları ve beyi
selamladı, besmele okudu ve çadır girişinde yere çömeldi; karısı ise perdenin
gerisine gitti ve ev sahibesinin yanına oturdu.
İlyas'a bir tas kımız sunuldu. İlyas konukların ve ev
sahibinin şerefine kadeh kaldırdı, eğildi, azıcık yudumladı ve kadehi dikti.
- Ee, nasılsın dedeciğim? dedi yabancı. Bize bakıp -bir
zamanlar bahtiyarken şimdi sefalet içinde olan- yaşantını düşündüğünde ağırına
gidiyor mu?
İlyas güldü ve konuştu:
- Baht ve bahtsızlık hakkında ben ne desem sen bana
inanmazsın; en iyisi benim avrada sor; o bir kadındır, yüreğini dilinde taşır; o
sana bütün hakikati söyleyecektir. Ve yabancı, perde ardına seslendi:
- Neneciğim söyle bana, eski zamandaki bahtiyarlığınla
şu anki bahtsızlığın hakkında fikrin nedir?
O zaman Şam-Şemagi perde ardında şöyle dedi:
- Benim hükmüm şu: İhtiyar ve ben elli yıl birlikte
yaşadık, mutluluğu aradık ama bulamadık; şimdi ilk defa, artık hiçbir şeyimizin
olmadığı ve işçi olarak yaşadığımız ikinci seneden beri gerçek mutluluğu bulduk
ve başka hiçbir şeye muhtaç değiliz.
Yabancılar şaşırdılar; kocakarıyı görmek için evin beyi
de biraz dikildi; kocakarı kollarını çaprazlama kavuşturmuş dikeliyor, gülüyor,
ihtiyar kocasına bakıyordu; ihtiyar adam da gülüyordu. Kocakarı bu kez bir kere
daha konuştu:
- Ben gerçeği söylüyorum; şaka yapmıyorum. Biz bir yarım
asır mutluluğu aradık ve zengin olduğumuz o uzun zaman içinde onu hiç bulamadık;
şimdi elimizde hiçbir şey kalmamışken, başkalarının yanında sığınma ararken,
mutluluğu bulduk, daha iyisine ihtiyaç duymayacak
kadar.
- Peki şimdiki mutluluğunuzun kaynağı
nedir?
- Kaynağı şudur: Biz zenginken, benim ihtiyar ve ben bir
saat bile boş kalmıyorduk; birbirimizle konuşamıyorduk; ahiret hayatımızı
düşünemiyor, Allah'a ibadet edemiyorduk. Derdimiz başımızdan öyle aşkındı. Kah
konuklar bize geliyordu; o zaman, arkamızdan kötü konuşmasınlar diye, onları
nasıl ağırlayacağımızın, onlara ne sunacağımızın derdine düşüyorduk. Kah
konuklar gidiyordu; o zaman, sırf kaytarma ve tıkınma fırsatı kollayan işçilere
bakmamız gerekiyordu, hiçbir şey kaybolmasın diye onlara göz kulak oluyorduk ve
böylece günaha giriyorduk. Kah kurtların bir dana yahut tay parçalamaması,
hırsızların atlarımızı çalmaması gailesine düşüyorduk; yatağa yatsak, koyunlar
kuzuları ezebilir kaygısından uyuyamazdık; gece yarısı kalkıp bir yere giderdik;
birazcık sakin kalsak hemen yeni bir tasa, kışlık yem temini tasası başlardı.
Üstelik hepsi bu da değil. İhtiyarla ben birbirimizle de geçinemiyorduk. O, bu
böyle yapılmalı dese, ben tersini söylüyordum; ve birbirimizi taciz etmeye, yine
günah işlemeye başlıyorduk. Böylece bir dert bir derdi, bir günah diğerini
izliyor ve mutlu bir gün yüzü görmüyorduk.
- Peki, ya şimdi?
- Şimdi kocamla ben birbirimize destek oluyoruz, sevgi
ve dirlik içinde birbirimizle muhabbet ediyoruz, birbirimizle didişmiyoruz ve
hiçbir derdimiz de yok. Tek derdimiz, beyimize hizmet etmek. Gücümüz yettiği
kadar çalışıyoruz; beyimiz bir zarara uğramasın, aksine kazansın diye canla
başla çalışıyoruz. Evimize geliyoruz, öğle yemeği bitiyor, akşam oluyor, kımız
hazır; soğuklar geliyor, ısınmak için tezeğimiz de var, postlarımız da. Şimdi
birbirimizle konuşmak, ahiret hayatımızı düşünmek ve Allah'a ibadet etmek için
zamanımız var. Elli yıl mutluluğu aradık ve ilk defa şimdi bulduk
onu.
Konuklar güldüler.
Fakat İlyas:
- Gülmeyin kardeşler, dedi, bu şaka değil; bilakis insan
yaşamı böyledir. Biz ikimiz daha önce ahmaktık, variyetimizi yitirdiğimiz zaman
ağlamıştık; şimdi ama Tanrı bize gerçeği ifşa etti ve biz size onu gösteriyoruz;
kendimizi eğlendirmek için değil, bilakis sizin selametiniz
için!
Ve molla konuştu:
- Bu, dirayetli bir bahistir; İlyas özlü gerçeği
konuştu; kitapta da böyle yazılıdır bu.
Ve konuklar gülmeyi kesti, derin düşüncelere
daldılar.
(*) Leo Nikolajeviç Tolstoy (1828 -
1910) Print  |