Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

“Kürt Sorunu”na oryantalist bakışın kaynak ve sonuçları[*]-2 / TEMEL DEMİRER
Temel Demirer

NEWROZ



“Yanlışı gören ve önlemek için

eli uzatmayan

yanlışı yapan kadar suçludur.”[1]

 

II.1) SOMUT ÖRNEKLER

Evet, saptamalarıma dair birkaç örnek vermem gerekirse, öncelikle şunu belirtmeliyim ki;

Azadiya Welat Gazetesi’nin eski yazı işleri müdürü ve imtiyaz sahibi Vedat Kurşun’un, gazetenin iki ayrı sayısında yayınlanan haberlerden dolayı üç yıl hapis cezasına çarptırılıp, 103 kez ‘terör örgütünün propagandasını yapmak’ suçlarından toplam 525 yıl cezalandırılması isteniyorken;

Batman’da BDP’li İl Genel Meclis Başkanı Salih Aktan, 2007 seçimlerinde Kürtçe “Nasılsın, iyi misin?” dediği gerekçesiyle 3 bin TL cezaya çarptırılırken;

Rojda’ya, söylediği Kürtçe şarkı nedeniyle “Terör örgütünün propagandasını yapmak” suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası verilirken;

Abdullah Öcalan için yapılan gösteri sırasında yakalanan 14 yaşındaki Abdullah D., dört yıl sekiz ay 20 gün hapse çarptırılırken; kimse ama kimse rejimin “yukarıdan aşağı”ya demokratikleştiğinden ya da bu ihtimalden söz etmesin…

Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in, 28 Şubat 2010 tarihinde Diyarbakır’daki ‘Uluslararası Müzakere ve Çözüm Deneyimleri Konferası’nda yaptığı konuşmada, “AKP’nin, muhafazakâr-demokrat kimliğinin şekillenişi çerçevesinde, yapılmakta olan eleştirilere rağmen, Kürt sorununun çözümü iradesini ortaya koyarak tartışma ortamının gelişimi için sağladığı koşullar ve atmakta olduğu adımlar, bilinen siyasi riskler de dikkate alındığında, önem kazanmaktadır,”[6] derken hayal görüyor olmalı…

Hayır, Gencay Gürsoy, “Kürt sorunu bağlamındaki ağır maddi ve manevi yükü iktidar partisi olarak AKP’nin taşıyor olması, çözüm arama konusunda en çok onu zorluyor. CHP ve MHP, çatışmaların sürmesi ve gerilimin artmasından siyasi rant sağlarken, AKP bu ortamdan sürekli zarar görüyor,”[7] dese de bu gerçek değil!

Çünkü mevcut durumda AKP hükümeti ile ordu-yargı-CHP üçlüsü arasındaki kapışma, burjuvazinin Batıcı-Kemalist laik kanadıyla (TÜSİAD) muhafazakâr İslâmcı kanadı (MÜSİAD) arasında ülkenin kim tarafından yağmalanacağına ve 4-C’lerin getireceği kârların kim tarafından gasp edileceğine ilişkin politik bir mücadeledir.

Verili tabloda; “Bundan böyle her şeyin çok daha açık ve seçik olarak tartışılacağı bir döneme giriyoruz. Etnik kimliklerin üzerinden konuşulması, haksızlıkların, mağduriyetlerin dile getirilmesi açısından elbette bir gerekliliktir. Ancak bu sorunların insanların iç içe, kaynaşarak ve eşitlik temelinde yaşamasını sağlayarak çözülmesi de asli ilkemizdir,”[8] diyen Ahmet İnsel’in öne çıkardığı vurgu gizli Oryantalizmden malûldür…[9]

Aynı biçimde E. Fuat Keyman’ın, “Kürt sorunu toplumsal kutuplaşma ve ayrışma riskini artırırken, aynı zamanda yurttaşlaşıyor da. Kürt sorunu temelinde ‘toplum içinde acaba ayrışıyor muyuz’ gibi korkuları, endişeleri ve dönüşümü iyi okumak lazım,”[10] saptaması da yine gizli Oryantalizmin örneklerindendir…

Ya “Turko Kürtler” mi?

Orhan Aydın’ın, “Ortada açılım adıyla tanımlayabileceğimiz herhangi bir olgu yok. Bizim açılım adıyla algıladığımız, Kürt halkı üzerinden siyaset yapanların baskısı olduğudur. AKP’nin açılımı, ülkede ve bölgede oy peşine düşmesinden kaynaklanıyor ve seçim öncesi bu iyi bir değerlendirmedir. Öncelikle kendisinin dahi bilmediği ve uydurduğu bir durumdur. Davet edilseydim bile gitmezdim. Zaten katılmanın da, düşünce belirtmenin de bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Daha önce de yapılan uygulamalarda AKP’nin bildiğini okumakta olduğunu en net biçimde Ankara’da, Sakarya’da, Tekel işçilerine yaptıklarında gördük,” diye betimlediği durumda Rojda, “Toplantıya davet edildiğim gün, söylediğim bir şarkı nedeniyle gözaltına alındım. Sıradan bir ifade diye lanse edildi, ancak Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüm. Benim adresim belli, çalıştığım kurum belli. Ancak böyle bir muamele ile karşı karşıya kaldım. Bizi gözaltına alan polisler, medyadaki diğer sanatçıların korumalığını yapıyor. Vicdanı olan sanatçılar, bu toplantıya katılmasın” veya Kürt sanatçılar adına Koma Çiya’dan Genim’in, “Açılım adı altında Kürtlere ve demokrasi güçlerine dayattığınız siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel soykırım bir ölüm çukurudur. Biz bu çukura girmeyeceğiz. Sanatçılar olarak Kürt halkına ve demokratik güçlere uygulanan tasfiye değirmenine su taşımayacağız” derken, Yılmaz Erdoğan, İbrahim Tatlıses, Nuri Sesigüzel, İzzet Yıldızhan vd’leri Başbakan’ın Beşiktaş’taki Çalışma Ofisi’nde 20 Şubat 2010’da gerçekleştirilen kahvaltılı toplantıya katılıyorlar!

Ya da “Bugün Kürt sorunuyla ilgili yaşadığımız sorunlar yumağının altında Mustafa Kemal’in düşünce yapısını oluşturan bu inkâr ve ret siyaseti yatıyor”ken;[11] “Eşitsizliği yaratan Kürtler olmadığına göre, sorunu yaratanlar da onlar değil! Onun için çözüm devletten beklenmeli,”[12] diyen Muhsin Kızılkaya ekliyor: “Şimdi az buçuk gururunu kurtarmış, az buçuk da vatandaşlarının daha fazla özgürlük taleplerini karşılamaya niyetli bir devletle karşı karşıyayız… Yeter ki saplantılarımızdan kurtulmayı bilelim… Kürtler, değişikliği desteklemeli…”[13]

Veya Kürt kökenli olmasına rağmen gençlik ve üniversite yıllarında Ülkü Ocakları’nda ülkücülük yaptığını söyleyen Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın, demokratik açılımın bir Türkiye projesi olduğunu savunup, “Aynı bayrak altında, tek devlet olma ilkesiyle kim kendini ne hissediyorsa etsin” vurgusuyla “Artık o çöp halının altında kalır gibi değil. Bu işi daha fazla götüremeyiz. Bakın Evren Paşa’nın dediği, ‘Kürt yok; kar biraz sertleşince kart-kurt diye ses çıkarır’ anlayışı artık eskidi. Türkiye bunu yemedi, yemeyecek. Aynı bayrak altında, tek devlet olma ilkesiyle kim kendini ne hissediyorsa etsin,”[14] demesi gibi…

III) AVRUPA MERKEZCİLİK

Gizli ve açık Türk(iye) Oryantalizmi yanında, “Turko Kürt”lüğün yanında değinilmeden geçilmemesi gereken bir nokta da “Avrupa Merkezcilik”le bağıntılı Avrupa Birliği (AB) sorunudur…

Michel de Certau’ya göre tarih yazımı, Avrupalıların bilinmeyen öteki ile karşılaşmasından doğmuştu. Avrupa dışındaki dünyaların “keşfi” ve bunların “Batı”nın fiziksel, ruhsal ve hayali imgesine yerleştirilme gerekliliği tarih yazımını başlatmıştı.

Avrupalı-olmayan toplumlara ilişkin “enformasyon” toplanması ve bunların çeşitli yollardan “sınıflandırılma”sı, bu ülke ve halkları denetleme stratejileri olarak belirlendi.

Avrupalı-olmayan toplumları sınıflandırma, kaydetme, temsil etme, yeniden sunma ve işlemden geçirme doğrultusundaki kolonyal girişimler genellikle efendiler açısından kavranılamaz olan dünyalara çekidüzen verme ve bunları emperyal tüketime hazır hâle getirme girişimleriydi.

“Avrupa Merkezcilik”, Asya’nın büyük bir bölümünü içine alacak şekilde Afrika ve Amerika’da Avrupalı güçler tarafından oluşturulmuş bir güçtür.

Çünkü karışık, çelişkili ve tarihsel olarak dengesiz özellikleriyle “Avrupa Merkezci” söylem için tarih, Avrupa tarihi olarak nitelendirilir, yazılır.

Nihayetinde “Uygar Beyaz Adam” egemenliğini sadece baskıya ve şiddete dayandırmadı; “vaatler”i de vardı; örneğin İspanyol fetihçilerinin (konkistatörlerin) “yeni dünya”ya ayak basmalarıyla birlikte, “vahşiler”e cennet vadedildi. Hıristiyan olup cennete gitmelerinin yolu açıldı. Herhâlde ruhların bedenden ayrılmadığını sezdikleri için olacak, “vahşiler”i bir an önce cennete yollamak için bedenlerini toprağa atmak üzere soykırımlara giriştiler.

Tarzan’dan “Indiana Jones”a uzanan seyr-ü seferin ulaştığı güncel koordinatlara “Avrupa Merkezcilik” -Avrupalı olmayanların kazanımlarını kendine mal edip kendi özünde birleştirerek- kendi kültürel antropolojisini yükseltir. Sonuç olarak, “Avrupa Merkezcilik”, Batı kaynaklı dünyanın merkezi ve dünyanın gölgesinde kalan diğer yerlere ontolojik gerçeklik sağlayan tek -paradigmatik- çerçevedir. (Geçerken ekleyeyim: Tabii olarak, “Avrupa Merkezci”liğe yapılan eleştiriler Avrupalı bireylere değil, Avrupa’nın kendi içinde ve dışında ürettiği “öteki”ne yönelik tarihsel baskısı üzerinedir.)

“Avrupa Merkezci” söylemin yağma ve talanı sömürge halklarının geçmişini de kapsar, onları belleksiz ve tarihsiz bırakır. Kültürlerini, kültürel zenginliklerini hem yağmalar, hem de yok sayar. Geçmişlerini ellerinden alır. Bu nedenle anti-sömürgeci mücadele, Ranajit Guha’nın da belirttiği gibi, aynı zamanda geçmişi yeniden ele geçirme çabasıdır.

Bu bağlamda Frantz Fanon, sömürgeleştirilmiş halkları yalnızca emekleri başkaları tarafından temellük edilen insanlar olarak değil, “Kendi yerel kültürel özgünlüklerinin katledilmesi ve gömülmesiyle ruhlarında bir aşağılık kompleksi yaratılmış insanlar,” olarak tanımlar.

Albert Memmi de, “Çoğulluk damgası kolonileştirilmiş olanın kişisellikten soyundurulmasının göstergesidir,” der ve ekler: “Sömürgeleştirilmiş olanlar asla bireysel bir tarzda karakterize edilmezler, onların yalnızca anonim bir kolektiviteye batıp gitmeye hakları vardır.”

Çünkü Avrupalı sömürgeci, dünyanın geri kalan tüm kısımlarına karşı aynı medeniyet dışı bakış açısından bakmıştır. “Batı”nın tarih ve dünya anlayışı gerçekten de sadece “Beyaz Adam”ı insan sayan ve sadece ona tarih ve uygarlık bahşeden bir anlayıştır.

Söz konusu anlayışın en az sömürgeciliğin kendisi kadar zararlı ve tehlikeli olduğunu tespit etmek önemlidir. Sömürgeciliğin askeri ve ekonomik yönü maddi bir ezilme yaratırken, “Batı”nın “Avrupa Merkezcilik” olarak adlandırdığımız bu bakış açısı “Batı”lıyı kendi gözünde aklayıp, sömürge insanının da kendisini “Batı”lının istediği biçimde algılamasına neden olur. Çünkü Fikret Başkaya’nın ifadesiyle, “Sömürgecilik sadece ekonomik ve politik bir kategori değil, aynı zamanda kültürel-ideolojik-entelektüel veçheleri de olan bir olgudur.

Avrupalı sömürgeciler açısından Amerika, Afrika, Asya halklarının toprağını almak yeterli değildi; ruhuna da el koymak, bunun için de kültürel kimliklerini yok etmek gerekiyordu. İşte bu işi de şimdilerde ‘Avrupa Merkezci’lik denilen ideolojik kurgu yapacaktı...

‘Avrupa Merkezci’liği Batı Avrupalıların kendileri ve başkaları hakkında oluşturdukları düşünceler, tasavvurlar, teoriler, yakıştırmalar, hezeyanlar, safsatalar, yalanlar, yok saymalar, tahrifatlar... yığını olarak tanımlamak mümkündür. Fakat, önemli olan sadece bunların uydurulması, kurgulanması değil, yayılması, başkalarına nüfuz etmesi, başka türlü ifade etmek istersek, hedef alınan kitleler (Avrupa-dışı toplumlar), yeryüzünün lanetlileri tarafından içselleştirilmesidir.

Egemenlik altına almada kaba kuvvet veya çıplak şiddet en azından başlangıçta gerekli olabilir ama köleleştirme, bilincin köleleştirilmesi gerçekleşmeden kesin ve kalıcı değildir. Egemen-tabi ilişkisi, ideolojik kölelik olmadan mümkün değildir...

‘Avrupa Merkezli’ ideolojinin misyonu, benim sömürge bilinci dediğimi dayatıp sürekliliğini sağlamaktı. Bu bakımdan sömürgecilikten ayrı bir modernleşme mümkün olamazdı. Avrupa-dışı toplumlar kendilerini sömürgecinin sunduğu aynada gördüklerinde, artık sömürgecilik içsel bir kategori hâline gelmişti. Bilinci sömürgeleşmiş, kendini sömürgecinin tuttuğu aynada gören bir insan topluluğu, artık kendi gözüyle göremez, kendi eliyle tutamaz demektir. Zira, gösterilen şey, sömürgecinin göstermek istediğidir...

Bu yüzden gerçek durumu bilince çıkarabilmek için, sömürgeleştirmeyle, sömürgeleşmişlik durumu ayrımını yapmamız gerekiyor. Bir yabancı gücün bir başka toplumu işgal edip, kendine bağımlı hâle getirmesi tarihte sık rastlanan bir şeydi, ama modern sömürgecilik veya aynı anlama gelmek üzere kapitalist yayılma, önceki dönemlerin emperyal yayılmasından farklı niteliklere sahipti…”

Nihayetinde Oryantalizmden muzdarip ‘Avrupa Merkezci’liğin bir eleştirisini yapma tasarısı ancak, kapitalizmin hem tüm insan toplumlarının evriminin bilimsel bir açıklamasını ortaya koymak, hem de tüm insanlığa seslenecek bir gelecek projesi hazırlamak gibi ikili bir düzeyde gerçek, nesnel bir evrensellik ihtiyacı yarattığı kabul edilirse anlamlıdır.

Artık dünyanın gerçekliğine kendi gözümüzle bakabilmeyi başarmamız gerek. Tersinden bir ‘Avrupa Merkezcilik’ yaratma tuzağına düşmeden, gerçekten evrensel düşünceyi yaratmanın yolu, beynimizi ‘Avrupa Merkezli’ ideolojik virüsten temizlemekten geçiyor. Bunun için de “verili AB’yi insanlık için bir hedef ve model” ilan etme yanılgısından acilen kurtulmak ve “Sol AB karşıtlığından beslenemez,”[15] türünden saptamaların “Avrupa= Demokrasi= Özgürlük= İnsanlık= İnsanca Yaşam” yollu ucuz denkleminden kurtulmak gerekiyor!

III.1) AB HAKİKÂTI

AB, hep bir “cennet” üslubuyla sunulursa da somut gerçek asla böyle değildir; çünkü AB, Paris Komünü’nü bastıran, Spartakistleri katleden emperyalist sermayenin projesidir…

Kimse, ama kimse “demokrasi” söylenceleri adına bu gerçeği örtbas etmeye kalkışmasın!

Kimileri “Avrupa, hemen herkes için bir özgürlük vaadidir,”[16] gibi “kocaman” ve “karşılıksız” laflar etmeden önce somuta göz atmalıdır!

İspanya’nın, kuzeydoğusundaki Bask Özerk Yönetimi Hükümeti, ETA’ya ait sembolleri sokaklardan kaldırdığından ve yasakladığından haberdar mısınız?

Yine AB üyesi İspanya’da Katalonya’yı ulus olarak niteleyen “özerklik statüsü”nün Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildiğine ilişkin bilginiz var mı?

Evet, Katalonya’da bağımsızlık referandumu boşa çıkarıldı; “AİHM, Batasuna’nın kapatılmasını onayladı; bunlar AB standartlarıyla devreye sokuldu; biliyorsunuz değil mi?

Uluslararası Af Örgütü’nün, AB üyelerinin, yasaklanan işkence aletleri ticaretini yasal boşluklardan faydalanarak devam ettirdiğini açıkladığını biliyor musunuz?

Yine Uluslararası Af Örgütü’nün, kadın-erkek eşitliği konusunda genellikle “ileride” denilen Kuzey ülkelerini tecavüz ve cinsel şiddetle yeterince mücadele etmemekle suçladığından ve Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç’te tecavüz ve cinsel şiddetin binlerce genç kız ve kadın açısından ciddi tehdit olmaya devam ettiğinden haberdar mısınız?

Veya Belçika’da Bütçe Bakanı Guy Vanhengel’in Belçika’nın “iflas durumunda” olduğunu açıklamasının ardından Silahlı Kuvvetler bünyesinde kapsamlı tasarruf önlemlerine gidileceğinin duyurulmasının askeri çevrelerde huzursuzluk yaratıp, Belçika Genelkurmay Başkanı General Charles Henri Delcour’un, bütçedeki kısıtlamalar dolayısıyla Silahlı Kuvvetler’in yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği gerekçesiyle, hükümetin yurtdışı görevlerini arttırmaya yönelik olası kararlarını “veto edeceğini” açıkladığını biliyor musunuz?

Ya da Slovakya Başbakanı Ivan Gasparoviç’in imzaladığı ve 1 Eylül 2009’da yürürlüğe giren yasaya göre kamuya açık yerlerde Slovakça haricindeki lisanların konuşulmasının engellenerek, Macarca konuşanların 7 bin euro cezaya çarptırıldığını duydunuz mu?

Oysa “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı” nda “Dil” ile ilgili iki madde yer alır.

Birincisi yani Madde 21/1: “Cinsiyet, ırk, renk, etnik veya sosyal köken, genetik özellikler, dil, din veya inanç, siyasi veya diğer her türlü düşünce, bir ulusal azınlığa mensubiyet, servet, doğum, sakatlık, yaş veya cinsel eğilime dayalı her türlü ayırımcılık yasaktır…”

İkincisi yani Madde 22: “Birlik, kültür, din ve dil çeşitliliğine saygı gösterir.” Ama “Yasa Slovakya’da kamusal alanda sadece Slovakça konuşulmasını, Slovakça yazılıp-çizilmesini öngörüyor. Bir başka deyişle, Slovakça dışındaki dillere kamusal alanı yasaklar…”

Yasa(lar) ve pratik! Mihail Gorbaçov’un, “Perestroyka Sırası Batı’da!”[17] demesi, elbette boşuna değil!

Çünkü Timothy Garton Ash’in, “AB’nin motoru durdu”;[18] Prof. Bernhard Kepmen’in de, “Kilise olmazsa AB içeriden çöker,”[19] diye betimlediği yapıya ilişkin olarak ayrıca Stuart Jeffries de, bakın nelere dikkat çekiyor: “Müslüman kadınların ‘özgürleşmesi’ için burka yasağını savunduğunu söyleyen Sarkozy dilini tutup Hegel’in somut ve soyut özgürlük ayrımı üzerine kafa yorsa iyi ederdi. Sarkozy’nin dayatmaya çalıştığı soyut özgürlük anlayışı ‘daha Batılı olmayı tercih etme özgürlüğü’nden ibaret…”[20]

N O T L A R

[*] 10 Nisan 2010 tarihinde Dicle Üniversitesi Felsefe Kulübü ile Sosyal Bilimler Kulübü’nün Diyarbakır’da düzenlediği “Oryantalizm ve Oryantalist Bakış Açısı” başlıklı panelde yapılan konuşma…

[1] Amerikan Yerli Sözü.

[6] Cevat Öneş, “Kürt Sorununda ‘Türkiye Çözümü’…”, Radikal, 1 Mart 2010, s.13.

[7] Gençay Gürsoy, “Kürt Sorununun Ağır Yükü”, Radikal, 2 Mart 2010, s.15.

[8] Ahmet İnsel, “Kürt Sorununda Şeffaflık Gereği”, Radikal İki, 24 Ocak 2010, s.1-4.

[9] Cengiz Çandar’ın konumu ise “gizli”nin ötesinde “açık” bir işbirlikçiliktir. Bkz: Cengiz Çandar, “AKP-BDP ‘Pazarlığı’…”, Radikal, 3 Nisan 2010, s.11.

[10] E. Fuat Keyman, “Yeni ve Demokratik Anayasa”, Radikal İki, 17 Ocak 2010, s.4.

[11] Mustafa Yelkenli, “Kemalizm ve Kürtler”, Radikal İki, 21 Şubat 2010, s.5.

[12] Muhsin Kızılkaya, “Kürt Sorununu Kim Yarattı?”, Radikal İki, 21 Mart 2010, s.4.

[13] Muhsin Kızılkaya, “Kürtler, Değişikliği Desteklemeli”, Radikal İki, 4 Nisan 2010, s.5.

[14] Şükrü Küçükşahin, “Ülkücü Kökenli Kürt’üm”, Hürriyet, 29 Mart 2010, s.17.

[15] Sefa Feza Arslan, “AB, Avrupa-Merkezcilik ve Sol”, Birgün, 27 Aralık 2004, http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1104176277&year=2004&month=12&day=27

[16] Yıldırım Türker, “Avrupa!”, Radikal, 3 Ekim 2009, s.10.

[17] Mihail Gorbaçov, “Perestroyka Sırası Batı’da!”, The Washington Post, 7 Haziran 2009.

[18] Timothy Garton Ash, “AB’nin Motoru Durdu”, The Guardian, 31 Mart 2010.

[19] Petra Nicklis-Bernd Riegert, “Prof. Bernhard Kepmen: Kilise Olmazsa AB İçeriden Çöker”, Le Monde Diplomatique Türkiye, No:7, 15 Ağustos-15 Eylül 2009, s.4-5.

[20] Stuart Jeffries, “Hegel Bilgilerini Tazele Sarko!”, The Guardian, 23 Haziran 2009.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006