“Kürt Sorunu”na oryantalist bakışın kaynak ve sonuçları[*]-2 / TEMEL DEMİRER Temel Demirer
NEWROZ
“Yanlışı gören ve önlemek için
eli uzatmayan
yanlışı yapan kadar suçludur.”[1]
II.1) SOMUT ÖRNEKLER
Evet, saptamalarıma dair birkaç örnek vermem gerekirse, öncelikle şunu
belirtmeliyim ki;
Azadiya Welat Gazetesi’nin eski yazı işleri müdürü ve imtiyaz sahibi Vedat
Kurşun’un, gazetenin iki ayrı sayısında yayınlanan haberlerden dolayı üç yıl
hapis cezasına çarptırılıp, 103 kez ‘terör örgütünün propagandasını yapmak’
suçlarından toplam 525 yıl cezalandırılması isteniyorken;
Batman’da BDP’li İl Genel Meclis Başkanı Salih Aktan, 2007 seçimlerinde
Kürtçe “Nasılsın, iyi misin?” dediği gerekçesiyle 3 bin TL cezaya
çarptırılırken;
Rojda’ya, söylediği Kürtçe şarkı nedeniyle “Terör örgütünün propagandasını
yapmak” suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası verilirken;
Abdullah Öcalan için yapılan gösteri sırasında yakalanan 14 yaşındaki
Abdullah D., dört yıl sekiz ay 20 gün hapse çarptırılırken; kimse ama kimse
rejimin “yukarıdan aşağı”ya demokratikleştiğinden ya da bu ihtimalden söz
etmesin…
Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in, 28 Şubat 2010 tarihinde
Diyarbakır’daki ‘Uluslararası Müzakere ve Çözüm Deneyimleri Konferası’nda
yaptığı konuşmada, “AKP’nin, muhafazakâr-demokrat kimliğinin şekillenişi
çerçevesinde, yapılmakta olan eleştirilere rağmen, Kürt sorununun çözümü
iradesini ortaya koyarak tartışma ortamının gelişimi için sağladığı koşullar ve
atmakta olduğu adımlar, bilinen siyasi riskler de dikkate alındığında, önem
kazanmaktadır,”[6] derken hayal görüyor
olmalı…
Hayır, Gencay Gürsoy, “Kürt sorunu bağlamındaki ağır maddi ve manevi yükü
iktidar partisi olarak AKP’nin taşıyor olması, çözüm arama konusunda en çok onu
zorluyor. CHP ve MHP, çatışmaların sürmesi ve gerilimin artmasından siyasi rant
sağlarken, AKP bu ortamdan sürekli zarar görüyor,”[7] dese de bu gerçek değil!
Çünkü mevcut durumda AKP hükümeti ile ordu-yargı-CHP üçlüsü arasındaki
kapışma, burjuvazinin Batıcı-Kemalist laik kanadıyla (TÜSİAD) muhafazakâr
İslâmcı kanadı (MÜSİAD) arasında ülkenin kim tarafından yağmalanacağına ve
4-C’lerin getireceği kârların kim tarafından gasp edileceğine ilişkin politik
bir mücadeledir.
Verili tabloda; “Bundan böyle her şeyin çok daha açık ve seçik olarak
tartışılacağı bir döneme giriyoruz. Etnik kimliklerin üzerinden konuşulması,
haksızlıkların, mağduriyetlerin dile getirilmesi açısından elbette bir
gerekliliktir. Ancak bu sorunların insanların iç içe, kaynaşarak ve eşitlik
temelinde yaşamasını sağlayarak çözülmesi de asli ilkemizdir,”[8] diyen Ahmet İnsel’in öne çıkardığı vurgu gizli
Oryantalizmden malûldür…[9]
Aynı biçimde E. Fuat Keyman’ın, “Kürt sorunu toplumsal kutuplaşma ve ayrışma
riskini artırırken, aynı zamanda yurttaşlaşıyor da. Kürt sorunu temelinde
‘toplum içinde acaba ayrışıyor muyuz’ gibi korkuları, endişeleri ve dönüşümü iyi
okumak lazım,”[10] saptaması da yine gizli
Oryantalizmin örneklerindendir…
Ya “Turko Kürtler” mi?
Orhan Aydın’ın, “Ortada açılım adıyla tanımlayabileceğimiz herhangi bir olgu
yok. Bizim açılım adıyla algıladığımız, Kürt halkı üzerinden siyaset yapanların
baskısı olduğudur. AKP’nin açılımı, ülkede ve bölgede oy peşine düşmesinden
kaynaklanıyor ve seçim öncesi bu iyi bir değerlendirmedir. Öncelikle kendisinin
dahi bilmediği ve uydurduğu bir durumdur. Davet edilseydim bile gitmezdim. Zaten
katılmanın da, düşünce belirtmenin de bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Daha
önce de yapılan uygulamalarda AKP’nin bildiğini okumakta olduğunu en net biçimde
Ankara’da, Sakarya’da, Tekel işçilerine yaptıklarında gördük,” diye betimlediği
durumda Rojda, “Toplantıya davet edildiğim gün, söylediğim bir şarkı nedeniyle
gözaltına alındım. Sıradan bir ifade diye lanse edildi, ancak Terörle Mücadele
Şubesi’ne götürüldüm. Benim adresim belli, çalıştığım kurum belli. Ancak böyle
bir muamele ile karşı karşıya kaldım. Bizi gözaltına alan polisler, medyadaki
diğer sanatçıların korumalığını yapıyor. Vicdanı olan sanatçılar, bu toplantıya
katılmasın” veya Kürt sanatçılar adına Koma Çiya’dan Genim’in, “Açılım adı
altında Kürtlere ve demokrasi güçlerine dayattığınız siyasal, sosyal, ekonomik
ve kültürel soykırım bir ölüm çukurudur. Biz bu çukura girmeyeceğiz. Sanatçılar
olarak Kürt halkına ve demokratik güçlere uygulanan tasfiye değirmenine su
taşımayacağız” derken, Yılmaz Erdoğan, İbrahim Tatlıses, Nuri Sesigüzel, İzzet
Yıldızhan vd’leri Başbakan’ın Beşiktaş’taki Çalışma Ofisi’nde 20 Şubat 2010’da
gerçekleştirilen kahvaltılı toplantıya katılıyorlar!
Ya da “Bugün Kürt sorunuyla ilgili yaşadığımız sorunlar yumağının altında
Mustafa Kemal’in düşünce yapısını oluşturan bu inkâr ve ret siyaseti
yatıyor”ken;[11] “Eşitsizliği yaratan Kürtler
olmadığına göre, sorunu yaratanlar da onlar değil! Onun için çözüm devletten
beklenmeli,”[12] diyen Muhsin Kızılkaya
ekliyor: “Şimdi az buçuk gururunu kurtarmış, az buçuk da vatandaşlarının daha
fazla özgürlük taleplerini karşılamaya niyetli bir devletle karşı karşıyayız…
Yeter ki saplantılarımızdan kurtulmayı bilelim… Kürtler, değişikliği
desteklemeli…”[13]
Veya Kürt kökenli olmasına rağmen gençlik ve üniversite yıllarında Ülkü
Ocakları’nda ülkücülük yaptığını söyleyen Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın,
demokratik açılımın bir Türkiye projesi olduğunu savunup, “Aynı bayrak altında,
tek devlet olma ilkesiyle kim kendini ne hissediyorsa etsin” vurgusuyla “Artık o
çöp halının altında kalır gibi değil. Bu işi daha fazla götüremeyiz. Bakın Evren
Paşa’nın dediği, ‘Kürt yok; kar biraz sertleşince kart-kurt diye ses çıkarır’
anlayışı artık eskidi. Türkiye bunu yemedi, yemeyecek. Aynı bayrak altında, tek
devlet olma ilkesiyle kim kendini ne hissediyorsa etsin,”[14] demesi gibi…
III) AVRUPA MERKEZCİLİK
Gizli ve açık Türk(iye) Oryantalizmi yanında, “Turko Kürt”lüğün yanında
değinilmeden geçilmemesi gereken bir nokta da “Avrupa Merkezcilik”le bağıntılı
Avrupa Birliği (AB) sorunudur…
Michel de Certau’ya göre tarih yazımı, Avrupalıların bilinmeyen öteki ile
karşılaşmasından doğmuştu. Avrupa dışındaki dünyaların “keşfi” ve bunların
“Batı”nın fiziksel, ruhsal ve hayali imgesine yerleştirilme gerekliliği tarih
yazımını başlatmıştı.
Avrupalı-olmayan toplumlara ilişkin “enformasyon” toplanması ve bunların
çeşitli yollardan “sınıflandırılma”sı, bu ülke ve halkları denetleme
stratejileri olarak belirlendi.
Avrupalı-olmayan toplumları sınıflandırma, kaydetme, temsil etme, yeniden
sunma ve işlemden geçirme doğrultusundaki kolonyal girişimler genellikle
efendiler açısından kavranılamaz olan dünyalara çekidüzen verme ve bunları
emperyal tüketime hazır hâle getirme girişimleriydi.
“Avrupa Merkezcilik”, Asya’nın büyük bir bölümünü içine alacak şekilde Afrika
ve Amerika’da Avrupalı güçler tarafından oluşturulmuş bir güçtür.
Çünkü karışık, çelişkili ve tarihsel olarak dengesiz özellikleriyle “Avrupa
Merkezci” söylem için tarih, Avrupa tarihi olarak nitelendirilir, yazılır.
Nihayetinde “Uygar Beyaz Adam” egemenliğini sadece baskıya ve şiddete
dayandırmadı; “vaatler”i de vardı; örneğin İspanyol fetihçilerinin
(konkistatörlerin) “yeni dünya”ya ayak basmalarıyla birlikte, “vahşiler”e cennet
vadedildi. Hıristiyan olup cennete gitmelerinin yolu açıldı. Herhâlde ruhların
bedenden ayrılmadığını sezdikleri için olacak, “vahşiler”i bir an önce cennete
yollamak için bedenlerini toprağa atmak üzere soykırımlara giriştiler.
Tarzan’dan “Indiana Jones”a uzanan seyr-ü seferin ulaştığı güncel
koordinatlara “Avrupa Merkezcilik” -Avrupalı olmayanların kazanımlarını kendine
mal edip kendi özünde birleştirerek- kendi kültürel antropolojisini yükseltir.
Sonuç olarak, “Avrupa Merkezcilik”, Batı kaynaklı dünyanın merkezi ve dünyanın
gölgesinde kalan diğer yerlere ontolojik gerçeklik sağlayan tek -paradigmatik-
çerçevedir. (Geçerken ekleyeyim: Tabii olarak, “Avrupa Merkezci”liğe yapılan
eleştiriler Avrupalı bireylere değil, Avrupa’nın kendi içinde ve dışında
ürettiği “öteki”ne yönelik tarihsel baskısı üzerinedir.)
“Avrupa Merkezci” söylemin yağma ve talanı sömürge halklarının geçmişini de
kapsar, onları belleksiz ve tarihsiz bırakır. Kültürlerini, kültürel
zenginliklerini hem yağmalar, hem de yok sayar. Geçmişlerini ellerinden alır. Bu
nedenle anti-sömürgeci mücadele, Ranajit Guha’nın da belirttiği gibi, aynı
zamanda geçmişi yeniden ele geçirme çabasıdır.
Bu bağlamda Frantz Fanon, sömürgeleştirilmiş halkları yalnızca emekleri
başkaları tarafından temellük edilen insanlar olarak değil, “Kendi yerel
kültürel özgünlüklerinin katledilmesi ve gömülmesiyle ruhlarında bir aşağılık
kompleksi yaratılmış insanlar,” olarak tanımlar.
Albert Memmi de, “Çoğulluk damgası kolonileştirilmiş olanın kişisellikten
soyundurulmasının göstergesidir,” der ve ekler: “Sömürgeleştirilmiş olanlar asla
bireysel bir tarzda karakterize edilmezler, onların yalnızca anonim bir
kolektiviteye batıp gitmeye hakları vardır.”
Çünkü Avrupalı sömürgeci, dünyanın geri kalan tüm kısımlarına karşı aynı
medeniyet dışı bakış açısından bakmıştır. “Batı”nın tarih ve dünya anlayışı
gerçekten de sadece “Beyaz Adam”ı insan sayan ve sadece ona tarih ve uygarlık
bahşeden bir anlayıştır.
Söz konusu anlayışın en az sömürgeciliğin kendisi kadar zararlı ve tehlikeli
olduğunu tespit etmek önemlidir. Sömürgeciliğin askeri ve ekonomik yönü maddi
bir ezilme yaratırken, “Batı”nın “Avrupa Merkezcilik” olarak adlandırdığımız bu
bakış açısı “Batı”lıyı kendi gözünde aklayıp, sömürge insanının da kendisini
“Batı”lının istediği biçimde algılamasına neden olur. Çünkü Fikret Başkaya’nın
ifadesiyle, “Sömürgecilik sadece ekonomik ve politik bir kategori değil, aynı
zamanda kültürel-ideolojik-entelektüel veçheleri de olan bir olgudur.
Avrupalı sömürgeciler açısından Amerika, Afrika, Asya halklarının toprağını
almak yeterli değildi; ruhuna da el koymak, bunun için de kültürel kimliklerini
yok etmek gerekiyordu. İşte bu işi de şimdilerde ‘Avrupa Merkezci’lik denilen
ideolojik kurgu yapacaktı...
‘Avrupa Merkezci’liği Batı Avrupalıların kendileri ve başkaları hakkında
oluşturdukları düşünceler, tasavvurlar, teoriler, yakıştırmalar, hezeyanlar,
safsatalar, yalanlar, yok saymalar, tahrifatlar... yığını olarak tanımlamak
mümkündür. Fakat, önemli olan sadece bunların uydurulması, kurgulanması değil,
yayılması, başkalarına nüfuz etmesi, başka türlü ifade etmek istersek, hedef
alınan kitleler (Avrupa-dışı toplumlar), yeryüzünün lanetlileri tarafından
içselleştirilmesidir.
Egemenlik altına almada kaba kuvvet veya çıplak şiddet en azından başlangıçta
gerekli olabilir ama köleleştirme, bilincin köleleştirilmesi gerçekleşmeden
kesin ve kalıcı değildir. Egemen-tabi ilişkisi, ideolojik kölelik olmadan mümkün
değildir...
‘Avrupa Merkezli’ ideolojinin misyonu, benim sömürge bilinci dediğimi dayatıp
sürekliliğini sağlamaktı. Bu bakımdan sömürgecilikten ayrı bir modernleşme
mümkün olamazdı. Avrupa-dışı toplumlar kendilerini sömürgecinin sunduğu aynada
gördüklerinde, artık sömürgecilik içsel bir kategori hâline gelmişti. Bilinci
sömürgeleşmiş, kendini sömürgecinin tuttuğu aynada gören bir insan topluluğu,
artık kendi gözüyle göremez, kendi eliyle tutamaz demektir. Zira, gösterilen
şey, sömürgecinin göstermek istediğidir...
Bu yüzden gerçek durumu bilince çıkarabilmek için, sömürgeleştirmeyle,
sömürgeleşmişlik durumu ayrımını yapmamız gerekiyor. Bir yabancı gücün bir başka
toplumu işgal edip, kendine bağımlı hâle getirmesi tarihte sık rastlanan bir
şeydi, ama modern sömürgecilik veya aynı anlama gelmek üzere kapitalist yayılma,
önceki dönemlerin emperyal yayılmasından farklı niteliklere sahipti…”
Nihayetinde Oryantalizmden muzdarip ‘Avrupa Merkezci’liğin bir eleştirisini
yapma tasarısı ancak, kapitalizmin hem tüm insan toplumlarının evriminin
bilimsel bir açıklamasını ortaya koymak, hem de tüm insanlığa seslenecek bir
gelecek projesi hazırlamak gibi ikili bir düzeyde gerçek, nesnel bir evrensellik
ihtiyacı yarattığı kabul edilirse anlamlıdır.
Artık dünyanın gerçekliğine kendi gözümüzle bakabilmeyi başarmamız gerek.
Tersinden bir ‘Avrupa Merkezcilik’ yaratma tuzağına düşmeden, gerçekten evrensel
düşünceyi yaratmanın yolu, beynimizi ‘Avrupa Merkezli’ ideolojik virüsten
temizlemekten geçiyor. Bunun için de “verili AB’yi insanlık için bir hedef ve
model” ilan etme yanılgısından acilen kurtulmak ve “Sol AB karşıtlığından
beslenemez,”[15] türünden saptamaların
“Avrupa= Demokrasi= Özgürlük= İnsanlık= İnsanca Yaşam” yollu ucuz denkleminden
kurtulmak gerekiyor!
III.1) AB HAKİKÂTI
AB, hep bir “cennet” üslubuyla sunulursa da somut gerçek asla böyle değildir;
çünkü AB, Paris Komünü’nü bastıran, Spartakistleri katleden emperyalist
sermayenin projesidir…
Kimse, ama kimse “demokrasi” söylenceleri adına bu gerçeği örtbas etmeye
kalkışmasın!
Kimileri “Avrupa, hemen herkes için bir özgürlük vaadidir,”[16] gibi “kocaman” ve “karşılıksız” laflar etmeden önce
somuta göz atmalıdır!
İspanya’nın, kuzeydoğusundaki Bask Özerk Yönetimi Hükümeti, ETA’ya ait
sembolleri sokaklardan kaldırdığından ve yasakladığından haberdar mısınız?
Yine AB üyesi İspanya’da Katalonya’yı ulus olarak niteleyen “özerklik
statüsü”nün Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildiğine ilişkin bilginiz var
mı?
Evet, Katalonya’da bağımsızlık referandumu boşa çıkarıldı; “AİHM,
Batasuna’nın kapatılmasını onayladı; bunlar AB standartlarıyla devreye sokuldu;
biliyorsunuz değil mi?
Uluslararası Af Örgütü’nün, AB üyelerinin, yasaklanan işkence aletleri
ticaretini yasal boşluklardan faydalanarak devam ettirdiğini açıkladığını
biliyor musunuz?
Yine Uluslararası Af Örgütü’nün, kadın-erkek eşitliği konusunda genellikle
“ileride” denilen Kuzey ülkelerini tecavüz ve cinsel şiddetle yeterince mücadele
etmemekle suçladığından ve Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç’te tecavüz ve
cinsel şiddetin binlerce genç kız ve kadın açısından ciddi tehdit olmaya devam
ettiğinden haberdar mısınız?
Veya Belçika’da Bütçe Bakanı Guy Vanhengel’in Belçika’nın “iflas durumunda”
olduğunu açıklamasının ardından Silahlı Kuvvetler bünyesinde kapsamlı tasarruf
önlemlerine gidileceğinin duyurulmasının askeri çevrelerde huzursuzluk yaratıp,
Belçika Genelkurmay Başkanı General Charles Henri Delcour’un, bütçedeki
kısıtlamalar dolayısıyla Silahlı Kuvvetler’in yükümlülüklerini yerine
getiremeyeceği gerekçesiyle, hükümetin yurtdışı görevlerini arttırmaya yönelik
olası kararlarını “veto edeceğini” açıkladığını biliyor musunuz?
Ya da Slovakya Başbakanı Ivan Gasparoviç’in imzaladığı ve 1 Eylül 2009’da
yürürlüğe giren yasaya göre kamuya açık yerlerde Slovakça haricindeki lisanların
konuşulmasının engellenerek, Macarca konuşanların 7 bin euro cezaya
çarptırıldığını duydunuz mu?
Oysa “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı” nda “Dil” ile ilgili iki madde yer
alır.
Birincisi yani Madde 21/1: “Cinsiyet, ırk, renk, etnik veya sosyal köken,
genetik özellikler, dil, din veya inanç, siyasi veya diğer her türlü düşünce,
bir ulusal azınlığa mensubiyet, servet, doğum, sakatlık, yaş veya cinsel eğilime
dayalı her türlü ayırımcılık yasaktır…”
İkincisi yani Madde 22: “Birlik, kültür, din ve dil çeşitliliğine saygı
gösterir.” Ama “Yasa Slovakya’da kamusal alanda sadece Slovakça konuşulmasını,
Slovakça yazılıp-çizilmesini öngörüyor. Bir başka deyişle, Slovakça dışındaki
dillere kamusal alanı yasaklar…”
Yasa(lar) ve pratik! Mihail Gorbaçov’un, “Perestroyka Sırası
Batı’da!”[17] demesi, elbette boşuna
değil!
Çünkü Timothy Garton Ash’in, “AB’nin motoru durdu”;[18] Prof. Bernhard Kepmen’in de, “Kilise olmazsa AB
içeriden çöker,”[19] diye betimlediği yapıya
ilişkin olarak ayrıca Stuart Jeffries de, bakın nelere dikkat çekiyor: “Müslüman
kadınların ‘özgürleşmesi’ için burka yasağını savunduğunu söyleyen Sarkozy
dilini tutup Hegel’in somut ve soyut özgürlük ayrımı üzerine kafa yorsa iyi
ederdi. Sarkozy’nin dayatmaya çalıştığı soyut özgürlük anlayışı ‘daha Batılı
olmayı tercih etme özgürlüğü’nden ibaret…”[20]
N O T L A R
[*] 10 Nisan 2010 tarihinde Dicle Üniversitesi Felsefe
Kulübü ile Sosyal Bilimler Kulübü’nün Diyarbakır’da düzenlediği “Oryantalizm ve
Oryantalist Bakış Açısı” başlıklı panelde yapılan konuşma…
[1] Amerikan Yerli Sözü.
[6] Cevat Öneş, “Kürt Sorununda ‘Türkiye Çözümü’…”,
Radikal, 1 Mart 2010, s.13.
[7] Gençay Gürsoy, “Kürt Sorununun Ağır Yükü”, Radikal,
2 Mart 2010, s.15.
[8] Ahmet İnsel, “Kürt Sorununda Şeffaflık Gereği”,
Radikal İki, 24 Ocak 2010, s.1-4.
[9] Cengiz Çandar’ın konumu ise “gizli”nin ötesinde
“açık” bir işbirlikçiliktir. Bkz: Cengiz Çandar, “AKP-BDP ‘Pazarlığı’…”,
Radikal, 3 Nisan 2010, s.11.
[10] E. Fuat Keyman, “Yeni ve Demokratik Anayasa”,
Radikal İki, 17 Ocak 2010, s.4.
[11] Mustafa Yelkenli, “Kemalizm ve Kürtler”, Radikal
İki, 21 Şubat 2010, s.5.
[12] Muhsin Kızılkaya, “Kürt Sorununu Kim Yarattı?”,
Radikal İki, 21 Mart 2010, s.4.
[13] Muhsin Kızılkaya, “Kürtler, Değişikliği
Desteklemeli”, Radikal İki, 4 Nisan 2010, s.5.
[14] Şükrü Küçükşahin, “Ülkücü Kökenli Kürt’üm”,
Hürriyet, 29 Mart 2010, s.17.
[15] Sefa Feza Arslan, “AB, Avrupa-Merkezcilik ve Sol”,
Birgün, 27 Aralık 2004, http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1104176277&year=2004&month=12&day=27
[16] Yıldırım Türker, “Avrupa!”, Radikal, 3 Ekim 2009,
s.10.
[17] Mihail Gorbaçov, “Perestroyka Sırası Batı’da!”,
The Washington Post, 7 Haziran 2009.
[18] Timothy Garton Ash, “AB’nin Motoru Durdu”, The
Guardian, 31 Mart 2010.
[19] Petra Nicklis-Bernd Riegert, “Prof. Bernhard
Kepmen: Kilise Olmazsa AB İçeriden Çöker”, Le Monde Diplomatique Türkiye, No:7,
15 Ağustos-15 Eylül 2009, s.4-5.
[20] Stuart Jeffries, “Hegel Bilgilerini Tazele
Sarko!”, The Guardian, 23 Haziran 2009.
Print  |