Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

AB, demokrasi ve insan hakları -3* / Kıyasettin ASLAN
Kıyasettin Aslan

NEWROZ



AB’ye uyum süreci ve Türkiye emekçileri

 

Türkiye’de çok sayıda emekçi, Avrupa Birliği’nin (AB) iyi bir güç olduğunu ve Türkiye’de koşulları iyileştirebileceğini düşünmektedir. Ne var ki Türkiye’deki koşulların ne kadar vahim olduğunu gösteren bu durum, AB’nin ne olduğu hakkında çok yanlış bir görüşü ifade ediyor.

Türkiye’nin AB’ye tam üyelik süreci, uygulamaya konulan üç yıllık IMF ‘istikrar paketi’yle kol kola gidiyor. Çoğunluğun IMF dayatması olarak gördüğü “mezarda emeklilik”, tahkim, düşük ücret politikası, özelleştirmeler vb. uygulamalar AB tarafından sadece kabul görmekle kalmıyor, “uyum süreci” açısından zorunlu görülüyor.

Avrupa ile “uyum” denilen süreç, daha şimdiden görüldüğü gibi emekçilere daha fazla saldırıdır. İçinde yaşadığımız koşullarda, IMF, Dünya Bankası ve AB’nin yerli işbirlikçileri, patronlar kulübü olan AB’ye üye olmamızı istiyorlar. Uluslar arası rekabetle güçlenmeyi, geleceklerini sağlama almayı amaçlıyorlar. “AB; demokrasi, insan hakları, sosyal devlet, daha iyi sağlık ve eğitim sistemi getirmektedir” diyerek de emekçilerin desteğini istiyorlar. Onların destek dediği şey bizim kemerlerimizi biraz daha sıkmamızdır. Bu nedenle emekçiler AB’yi reddetmelidirler. Avrupa’da ihtiyacımız olan tek şey; Fransa, Almanya ve Yunanistan’da varolan sınıf mücadelesinin örnek alınmasıdır. Temenni ettiğimiz demokrasi, insan hakları, sosyal devlet, daha iyi sağlık ve eğitim sistemini de ancak böylesi bir mücadele anlayışıyla kazanabiliriz.

Türkiye’nin AB’ye girme uğraşları yıllardır devam ediyor. Kimileri AB’ye girince Türkiye’nin çağ atlayacağını, ekonomik olarak hızla büyüyüp gelişeceğini anlatırken, kimileri de Türkiye’deki insan hakları ve demokrasi sorunlarının çözümünde AB’ye girmenin özel bir önemi olduğunu söylemekte. Böylece hem sermaye hem ‘Demokratik Cumhuriyet’ savunucuları hem de sendikal hareket AB’nin “erdemleri” konusunda anlaşıyor.

AB’yi en gelişmiş demokrasi ve emekçi halkların birliği olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Avrupa Sosyal Şartı gibi düzenlemeler AB’nin niteliğini açıklamaz. Avrupa Sosyal Şartı, AB ülkeleri emekçilerinin mücadelesiyle kazanılmış olan hakların kağıda dökülmesinden ibarettir. Şimdilerde AB’nin saldırısı altındadır.

AB’nin demokrasi, insan hakları vb. konulardaki söylemi, ekonomik programını uygularken kullandığı bir örtüdür. Bu alanlardaki gelişmeleri AB’ye üyeliğin ürünü olarak görmek büyük bir yanılsamadır. AB için aslolan insan hakları, demokrasi değil, uluslar arası rekabette güçlenmektir.

Avrupa tarihi göstermektedir ki AB, emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için değil, sömürü ve rekabetin önündeki engelleri kaldırmak için yaratılmaya çalışılıyor. Bu nedenle de biz emekçiler sermayenin AB’sine karşı mücadele eden bütün Avrupalı emekçilerle dayanışma içinde olmalıyız.

Serbest dolaşım sayesinde “Avrupa’da istediğimiz yere gidip insanca yaşayabileceğimiz” düşüncesi sıkça dile getirilir. Türkiye’de yaşayanların Avrupa’da serbest dolaşım hakkına sahip olmasını, Kilis’te iş bulamayan birinin Ankara veya İstanbul’da iş aramasına benzetmek hiç de yanlış olmaz. Kilis’ten geleni büyük şehirlerde bekleyen şey, en yoksul, en pis, en bakımsız semtlerde yoksulluk içinde yaşamaktır. İşsizlik sorunu ise yine çözülmemiş olacaktır.

Avrupa’da zengin ile yoksul arasındaki uçurum hızla büyümekte, işsizlik 1970'lerden bu yana çözülememektedir. 1975’te %3-5 arasındaki işsizlik oranı 1980’lerde yükselerek %10’lara ulaşmış ve 1990’larda bu oran düşürülememiştir. Yani Türkiye’den Avrupa’ya gidecek bir işsiz, orada dil, kültür, eğitim vb. sorunlarla karşılaşmanın yanı sıra o ülke vatandaşı diğer işsizlerle rekabet etmek zorunda kalacaktır. Dolayısıyla Türkiye’dekinden daha iyi koşullarda bir iş bulması neredeyse imkansız olacaktır.

Halen Avrupa’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerden bir iş bulabilenlerin çok büyük bir bölümü kötü koşullarda, sigortasız, sendikasız ve çok düşük ücretlere katlanarak çalışmaktadırlar.

AB emeğin serbest dolaşımı hakkında her yıl yeni sınırlamalar getirmektedir. Türkiye’nin tam üyeliği gerçekleşinceye kadar -ki bu yıllar alır- serbest dolaşım hakkı pratikte sadece turistik amaçla kullanılabilir bir hakka dönüşecektir.

Avrupa emekçilerinin eylemlerde attıkları sloganlar aslında serbestçe dolaşma hakkımızı nasıl kazanacağımızı özetliyor: “IMF’yi ve AB’yi kapat, sınırları aç!”

AB bir sermayedarlar kulübü; insan hakları, demokrasi ya da emekçilerin durumu  AB’nin umurunda değil.

AB ülkeleri dünyanın her yerinde diktatörleri ve baskıcı rejimleri desteklediler. Halkın açlıktan kırıldığı, içecek suyun bile sorun olduğu Afrika ülkelerine verdikleri borçları ve faizlerini alabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Avrupalı sermayedarlar, silahlanma ve faize milyonlarca dolar harcayan ama açlık sorununu çözmeyen Afrika ülkeleri egemenlerini çok sevdiler ve desteklediler.

 

***

 

Türkiye’nin AB’ye aday üye olmasıyla Avrupa standartlarında bir demokrasi beklentisi arttı. Bu beklenti ve talep özellikle Kürt illerinde kendini daha fazla hissettiriyordu. Bölgeye giden her yönetici “OHAL kalksın”, “Barış buraya”, “İdama hayır”, “Yaşasın Demokratik Cumhuriyet” gibi sloganlarla karşılanıyordu. Bu taleplere rağmen ‘Olağanüstü Hal’ uygulamasını uzatmaya devam ediyorlar, yerel kurum ve kuruluşlara saldırıyorlar. Bu durum IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve onların yerli işbirlikçilerinin demokratik hakları genişletme söyleminin sahteliğini, hak ve özgürlükleri daraltmaya ne kadar hevesli olduklarını açıkça gösteriyor. Ancak bu mücadelede AB ve TÜSİAD’ı da “Türkiye’deki demokratik mücadele cephesinin  bir parçası” olarak gördüğünü ifade edenler de var. Demokrasi, insan hakları, iş, barış konusunda bu güçlerle siyasi ittifaklar üzerinden kazanımlar elde etmeyi de ihmal etmiyorlar.

TÜSİAD ve temsil ettiği sermaye grupları Türkiye’yi siyasilerle, bürokratlarla beraber yönetmektedirler. Aralarında çıkar çatışması değil, çıkar birliği vardır. Sıkıntısız bir finansal sistem, otoritesi güçlü bir devlet, düşük ücretler, özelleştirmeler, ‘istikrar paketleri’ vb. konularda aralarında hiçbir problem yoktur. TÜSİAD’dan demokrasi beklemek, mevcut durumu kabul edip devam ettirmekten başka bir anlama gelmez.

Her şeyi ulusal ve uluslar arası düzeyde kar merkezli rekabete dayalı olan bir avuç egemenin biz emekçilerin yaşadığı sefalet ve umutsuzluktan çıkarları var. Onların zenginlikleri ve gücü bizim yoksulluğumuzdan ve güçsüzlüğümüzden besleniyor.  Ezilenlerin demokrasi talebi, onları ezenlerle ittifak içinde gerçekleştirilemez. Özelde Kürt coğrafyası, genelde Türkiye halklarının insan hakları, barış, demokrasi taleplerini destekleyecek olan güç IMF, Dünya Bankası, AB ve onun yerli işbirlikçileri değil, bu taleplerin gerçekleşmesinden çıkarı olan emekçilerdir.

Emekçilerin ve ezilenlerin kalıcı kazanımlar elde edebilmesi ve bunları koruyabilmesi ancak kitlesel emekçi mücadeleleriyle mümkündür. İşçi sınıfı değişimin esas gücüdür. Ezilenlerin gerçek müteffiki TÜSİAD, siyasiler, ABD, AB değil, milliyetçilik zehrinden kurtulmuş, insan hakları, demokrasi, barış için mücadele eden işçi sınıfıdır.

ABD, AB ve TÜSİAD bize demokratik çözüm, emekçi hakları, demokrasi hediye etmeyecek. Bunlar onların hediye edeceği türden şeyler değil. Ama bu hakların toplum gözünde ne kadar önemli olduklarını bildikleri için saldırılarını bu söylemlerle cilalıyorlar. Irak ve Yugoslavya’yı da “insan hakları ve demokrasi” adına bombalamadılar mı? Savaştan, yoksulluktan, işkenceden kaçan Kosovalı mültecilere dilenci ve suçlu muamelesi yaparak sınır dışı eden, hapse atan aynı yöneticiler değil mi?

AB ve ABD ne zaman “insan hakları, özgürlük, demokrasi” deseler ya bir yerleri bombalıyorlar ya da bizleri yoksullaştıran ekonomik bir ‘reform’ yapıyorlar. Sermaye ve onların kulübü olan AB’nin saldırılarını geri püskürtmeden insan hakları, demokrasi, adalet ve onurlu bir barışı kazanmamız mümkün değil.

Avrupa’da bir araya gelen eylemcilerin sloganlarının bazıları şöyle: “Sermayenin değil, emekçilerin Avrupası”, “Dünyamız satılık değil”, “Sınırları aç, mültecileri al”, “Mücadele, isyan, kapitalizmi öldür”, “Özelleştirmeye hayır”, “Önce kar değil, insan”, “Kimin Avrupası: Bizim Avrupamız - Kimin Dünyası: Bizim Dünyamız”.

Fransa’da “Dünya satlık değil” diyerek Mc Donald’sa saldıran Jouse Bove, İstanbul’daki bir panelde Bergama köylülerinin ve Fransız köylülerinin aynı şeyler için mücadele ettiğini söyledi: “Temiz hava, toprak, su ve kara değil insanlara öncelik verilmesi...”

Türkiyeli sermayedarların Avrupa patronlar kulübüne girmelerinin bize bir faydası yoktur. Bizim çıkarımız AB’ye karşı verilen mücadeleleri desteklemektedir. Bunun en temel yolu da Türkiye’de uygulanan ve AB’nin “tam destek” verdiği ‘istikrar paketleri’ne, IMF bütçesine, düşük ücretlere, özelleştirmelere karşı mücadele etmektir. Sermayenin değil, emekçilerin Avrupası için mücadeleye!

Sonuç olarak: Türkiye’nin AB’ye katılması emekçilerin eylemliliğini yükseltmeyecek, emekçiler için anahtar, işçi sınıfının kendi eylemliliğidir. Tabii ki her demokratik hak ne kadar küçük olursa olsun değerlidir. Ancak gerçek kitlesel demokrasi, kitlesel mücadele olmadan elde edilemez. Marks’ın da söylediği gibi: “İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eylemiyle olacaktır.”              

 

* Fıratta Yaşam Gazetesi, sayı: 112, 9 Temmuz 2001


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006