AB, demokrasi ve insan hakları -3* / Kıyasettin ASLAN Kıyasettin Aslan
NEWROZ
AB’ye uyum süreci ve Türkiye
emekçileri
Türkiye’de çok sayıda emekçi, Avrupa
Birliği’nin (AB) iyi bir güç olduğunu ve Türkiye’de koşulları
iyileştirebileceğini düşünmektedir. Ne var ki Türkiye’deki koşulların ne kadar
vahim olduğunu gösteren bu durum, AB’nin ne olduğu hakkında çok yanlış bir
görüşü ifade ediyor.
Türkiye’nin AB’ye tam üyelik süreci,
uygulamaya konulan üç yıllık IMF ‘istikrar paketi’yle kol kola gidiyor.
Çoğunluğun IMF dayatması olarak gördüğü “mezarda emeklilik”, tahkim, düşük ücret
politikası, özelleştirmeler vb. uygulamalar AB tarafından sadece kabul görmekle kalmıyor,
“uyum süreci” açısından zorunlu görülüyor.
Avrupa ile “uyum” denilen süreç, daha
şimdiden görüldüğü gibi emekçilere daha fazla saldırıdır. İçinde yaşadığımız
koşullarda, IMF, Dünya Bankası ve AB’nin yerli işbirlikçileri, patronlar kulübü
olan AB’ye üye olmamızı istiyorlar. Uluslar arası rekabetle güçlenmeyi,
geleceklerini sağlama almayı amaçlıyorlar. “AB; demokrasi, insan hakları, sosyal
devlet, daha iyi sağlık ve eğitim sistemi getirmektedir” diyerek de emekçilerin
desteğini istiyorlar. Onların destek dediği şey bizim kemerlerimizi biraz daha
sıkmamızdır. Bu nedenle emekçiler AB’yi reddetmelidirler. Avrupa’da ihtiyacımız
olan tek şey; Fransa, Almanya ve Yunanistan’da varolan sınıf mücadelesinin örnek
alınmasıdır. Temenni ettiğimiz demokrasi, insan hakları, sosyal devlet, daha iyi
sağlık ve eğitim sistemini de ancak böylesi bir mücadele anlayışıyla
kazanabiliriz.
Türkiye’nin AB’ye girme uğraşları
yıllardır devam ediyor. Kimileri AB’ye girince Türkiye’nin çağ atlayacağını,
ekonomik olarak hızla büyüyüp gelişeceğini anlatırken, kimileri de Türkiye’deki
insan hakları ve demokrasi sorunlarının çözümünde AB’ye girmenin özel bir önemi
olduğunu söylemekte. Böylece hem sermaye hem ‘Demokratik Cumhuriyet’
savunucuları hem de sendikal hareket AB’nin “erdemleri” konusunda
anlaşıyor.
AB’yi en gelişmiş demokrasi ve emekçi
halkların birliği olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Avrupa Sosyal Şartı gibi
düzenlemeler AB’nin niteliğini açıklamaz. Avrupa Sosyal Şartı, AB ülkeleri
emekçilerinin mücadelesiyle kazanılmış olan hakların kağıda dökülmesinden
ibarettir. Şimdilerde AB’nin saldırısı
altındadır.
AB’nin demokrasi, insan hakları vb.
konulardaki söylemi, ekonomik programını uygularken kullandığı bir örtüdür. Bu
alanlardaki gelişmeleri AB’ye üyeliğin ürünü olarak görmek büyük bir
yanılsamadır. AB için aslolan insan hakları, demokrasi değil, uluslar arası
rekabette güçlenmektir.
Avrupa tarihi göstermektedir ki AB,
emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için değil, sömürü ve rekabetin önündeki
engelleri kaldırmak için yaratılmaya çalışılıyor. Bu nedenle de biz emekçiler
sermayenin AB’sine karşı mücadele eden bütün Avrupalı emekçilerle dayanışma
içinde olmalıyız.
Serbest dolaşım sayesinde “Avrupa’da
istediğimiz yere gidip insanca yaşayabileceğimiz” düşüncesi sıkça dile
getirilir. Türkiye’de yaşayanların Avrupa’da serbest dolaşım hakkına sahip
olmasını, Kilis’te iş bulamayan birinin Ankara veya İstanbul’da iş aramasına benzetmek
hiç de yanlış olmaz. Kilis’ten geleni büyük şehirlerde bekleyen şey, en yoksul,
en pis, en bakımsız semtlerde yoksulluk içinde yaşamaktır. İşsizlik sorunu ise
yine çözülmemiş olacaktır.
Avrupa’da zengin ile yoksul arasındaki
uçurum hızla büyümekte, işsizlik 1970'lerden bu yana çözülememektedir. 1975’te
%3-5 arasındaki işsizlik oranı 1980’lerde yükselerek %10’lara ulaşmış ve
1990’larda bu oran düşürülememiştir. Yani Türkiye’den
Avrupa’ya gidecek bir işsiz, orada dil, kültür, eğitim vb. sorunlarla
karşılaşmanın yanı sıra o ülke vatandaşı diğer işsizlerle rekabet etmek zorunda
kalacaktır. Dolayısıyla Türkiye’dekinden daha iyi koşullarda bir iş bulması
neredeyse imkansız olacaktır.
Halen Avrupa’da yaşayan Türkiyeli
göçmenlerden bir iş bulabilenlerin çok büyük bir bölümü kötü koşullarda,
sigortasız, sendikasız ve çok düşük ücretlere katlanarak
çalışmaktadırlar.
AB emeğin serbest dolaşımı hakkında her
yıl yeni sınırlamalar getirmektedir. Türkiye’nin tam üyeliği gerçekleşinceye
kadar -ki bu yıllar alır- serbest dolaşım hakkı pratikte sadece turistik amaçla
kullanılabilir bir hakka dönüşecektir.
Avrupa emekçilerinin eylemlerde
attıkları sloganlar aslında serbestçe dolaşma hakkımızı nasıl kazanacağımızı
özetliyor: “IMF’yi ve AB’yi kapat, sınırları aç!”
AB bir sermayedarlar kulübü; insan
hakları, demokrasi ya da emekçilerin durumu AB’nin umurunda
değil.
AB ülkeleri dünyanın her yerinde
diktatörleri ve baskıcı rejimleri desteklediler. Halkın açlıktan kırıldığı,
içecek suyun bile sorun olduğu Afrika ülkelerine verdikleri borçları ve
faizlerini alabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Avrupalı sermayedarlar,
silahlanma ve faize milyonlarca dolar harcayan ama açlık sorununu çözmeyen
Afrika ülkeleri egemenlerini çok sevdiler ve
desteklediler.
***
Türkiye’nin AB’ye aday üye olmasıyla
Avrupa standartlarında bir demokrasi beklentisi arttı. Bu beklenti ve talep
özellikle Kürt illerinde kendini daha fazla hissettiriyordu. Bölgeye giden her
yönetici “OHAL kalksın”, “Barış buraya”, “İdama hayır”, “Yaşasın Demokratik
Cumhuriyet” gibi sloganlarla karşılanıyordu. Bu taleplere rağmen ‘Olağanüstü
Hal’ uygulamasını uzatmaya devam ediyorlar, yerel kurum ve kuruluşlara
saldırıyorlar. Bu durum IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve onların yerli
işbirlikçilerinin demokratik hakları genişletme söyleminin sahteliğini, hak ve
özgürlükleri daraltmaya ne kadar hevesli olduklarını açıkça gösteriyor. Ancak bu
mücadelede AB ve TÜSİAD’ı da “Türkiye’deki demokratik mücadele cephesinin bir parçası” olarak gördüğünü ifade
edenler de var. Demokrasi, insan hakları, iş, barış konusunda bu güçlerle siyasi
ittifaklar üzerinden kazanımlar elde etmeyi de ihmal
etmiyorlar.
TÜSİAD ve temsil ettiği sermaye
grupları Türkiye’yi siyasilerle, bürokratlarla beraber yönetmektedirler.
Aralarında çıkar çatışması değil, çıkar birliği vardır. Sıkıntısız bir finansal
sistem, otoritesi güçlü bir devlet, düşük ücretler, özelleştirmeler, ‘istikrar
paketleri’ vb. konularda aralarında hiçbir problem yoktur. TÜSİAD’dan demokrasi
beklemek, mevcut durumu kabul edip devam ettirmekten başka bir anlama
gelmez.
Her şeyi ulusal ve uluslar arası
düzeyde kar merkezli rekabete dayalı olan bir avuç egemenin biz emekçilerin
yaşadığı sefalet ve umutsuzluktan çıkarları var. Onların zenginlikleri ve gücü
bizim yoksulluğumuzdan ve güçsüzlüğümüzden besleniyor. Ezilenlerin demokrasi talebi, onları
ezenlerle ittifak içinde gerçekleştirilemez. Özelde Kürt coğrafyası, genelde
Türkiye halklarının insan hakları, barış, demokrasi taleplerini destekleyecek
olan güç IMF, Dünya Bankası, AB ve onun yerli işbirlikçileri değil, bu
taleplerin gerçekleşmesinden çıkarı olan emekçilerdir.
Emekçilerin ve ezilenlerin kalıcı
kazanımlar elde edebilmesi ve bunları koruyabilmesi ancak kitlesel emekçi
mücadeleleriyle mümkündür. İşçi sınıfı değişimin esas gücüdür. Ezilenlerin
gerçek müteffiki TÜSİAD, siyasiler, ABD, AB değil, milliyetçilik zehrinden
kurtulmuş, insan hakları, demokrasi, barış için mücadele eden işçi sınıfıdır.
ABD, AB ve TÜSİAD bize demokratik
çözüm, emekçi hakları, demokrasi hediye etmeyecek. Bunlar onların hediye edeceği
türden şeyler değil. Ama bu hakların toplum gözünde ne kadar önemli olduklarını
bildikleri için saldırılarını bu söylemlerle cilalıyorlar. Irak ve Yugoslavya’yı
da “insan hakları ve demokrasi” adına bombalamadılar mı? Savaştan, yoksulluktan,
işkenceden kaçan Kosovalı mültecilere dilenci ve suçlu muamelesi yaparak sınır
dışı eden, hapse
atan aynı yöneticiler değil mi?
AB ve ABD ne zaman “insan hakları,
özgürlük, demokrasi” deseler ya bir yerleri bombalıyorlar ya da bizleri
yoksullaştıran ekonomik bir ‘reform’ yapıyorlar. Sermaye ve onların kulübü olan
AB’nin saldırılarını geri püskürtmeden insan hakları, demokrasi, adalet ve
onurlu bir barışı kazanmamız mümkün değil.
Avrupa’da bir araya gelen eylemcilerin
sloganlarının bazıları şöyle: “Sermayenin değil, emekçilerin Avrupası”,
“Dünyamız satılık değil”, “Sınırları aç, mültecileri al”, “Mücadele, isyan,
kapitalizmi öldür”, “Özelleştirmeye hayır”, “Önce kar değil, insan”, “Kimin
Avrupası: Bizim Avrupamız - Kimin Dünyası: Bizim
Dünyamız”.
Fransa’da “Dünya satlık değil” diyerek
Mc Donald’sa saldıran Jouse Bove, İstanbul’daki bir panelde Bergama köylülerinin ve
Fransız köylülerinin aynı şeyler için mücadele ettiğini söyledi: “Temiz hava,
toprak, su ve kara değil insanlara öncelik
verilmesi...”
Türkiyeli sermayedarların Avrupa
patronlar kulübüne girmelerinin bize bir faydası yoktur. Bizim çıkarımız AB’ye
karşı verilen mücadeleleri desteklemektedir. Bunun en temel yolu da Türkiye’de
uygulanan ve AB’nin “tam destek” verdiği ‘istikrar paketleri’ne, IMF bütçesine,
düşük ücretlere, özelleştirmelere karşı mücadele etmektir. Sermayenin değil,
emekçilerin Avrupası için mücadeleye!
Sonuç olarak: Türkiye’nin AB’ye
katılması emekçilerin eylemliliğini yükseltmeyecek, emekçiler için anahtar, işçi
sınıfının kendi eylemliliğidir. Tabii ki her demokratik hak ne kadar küçük
olursa olsun değerlidir. Ancak gerçek kitlesel demokrasi, kitlesel mücadele
olmadan elde edilemez. Marks’ın da söylediği gibi: “İşçi sınıfının kurtuluşu,
işçi sınıfının kendi eylemiyle olacaktır.”
* Fıratta
Yaşam Gazetesi, sayı: 112, 9 Temmuz 2001 Print  |