Kadın özgürlüğü sorunu ve devrimcilerin sicili / Hüseyin Habip Taşkın Hüseyin Habip Taşkın
NEWROZ
Kadınlar üzerine birçok yazı yazıldı. Kapitalistlerden sosyalistlere,
dincilere kadar her kesim kadınlar hakkında görüşler bildirdi. Ancak kadın hala
şiddete, cinsel, ulusal ve sınıfsal baskıya maruz kalmaktadır.
Kısa süre önce kadın ve erkek emekçi arkadaşlarımızla yaptığımız sohbet
toplantısında, emekçi kadın arkadaşlarımızın kadın haklarına sahip çıkmaları ve
kendi aydınlıklarını aralayabilmek için özgürlüğü yürekten istemeleri beni çok
duygulandırdı. Aynı zamanda bu ülkede var olan Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Roman,
Laz ve diğer halkların emekçi kadınlarının “artık yeter” diyerek, erkek egemen
toplumdaki tabuları bir bir sarsmaya başladıklarını görmekteyim.
Kadınlar, her ne kadar güzel sözlerle pohpohlansa da, yaşadığımız
sistemde bir mal olarak görülmektedir. Sömürü düzeninin kültürünü aldığımız
için, pratik yaşamda kadınlara karşı şiddeti, cinsel tacizi sıradanlaştırıyoruz
ve daha da ötesine giderek öldürme yolunu bile seçebiliyoruz. Adına kıskançlık,
töre, tahrik ve benzerini ekleyerek kendi barbarlığımızı gizleme yoluna
gidebiliyoruz.
Mahallemizde, işyerimizde, sokağımızda, evimizde kadınlara bakışımız
sinsicedir; iğrenç düşünceleri benliğimizde taşımaktayız. Ama diğer taraftan,
bir başka kadına yaptığımız ya da yapmaya çalıştığımız iğrençliklerin ailemize
yapılmasını istemeyiz. Hemen ailemizi baskı altına alırız. “Günah ve mahşerde
yanarsın” gibi dini sözlerle harekete geçeriz. Onun ötesinde kaba kuvvette
başvururuz, ne de olsa “kocası”yız ve kendimizde o hakkın olduğunu kabul ederiz.
Bu kural kız çocuklarımız için de geçerlidir. Çünkü aldığımız yoz kültürün
parçalarından birini düşüncemizde taşırız.
Kadın evde erkeğinin emrinde olan bir hizmetçi gibi algılanır. Bilinçsiz
olan erkek, eşine bilinç aktaramaz, yönlendiremez. Hemen hemen hiçbir erkek
karısının kendisinden üstün olmasını kabullenemez. Erkek emir verme ve kaba
gücüyle kadını susturma, sindirme yoluna gider. Kendince ‘namus’unu, ‘aile
ahlakı’nı koruduğunu sanır!..
Çevremizi hep birlikte bir gözlemleyelim. Dikkat ederseniz, genç kız ve
erkek birbirlerine âşık oluverirler. Halk dilinde “kanları kaynamış” olarak
adlandırılır. Tozpembe düşlerden sonra aile arasında kız isteme merasimi
yapılır. Ardından nişan… Sonrası malum; erkeğin almış olduğu yoz kültür
bilinçaltından çıkmaya, nişanlandığı sevgilisine baskı yapmaya başlar. “Onunla
konuşma!”, “Kılık kıyafetine dikkat et!” ve diğer baskıcı cümleleri kendinde bir
hakmış gibi söyler. Evlendiklerinde bu baskı katlanır ve sorunlar bazen çıkmaz
noktalara gelir.
Gözlemlemem doğrultusunda yukarıda ifade ettiklerim, önemli oranda biz
devrimciler için de geçerlidir. Kendimizi de sorgulamamız gerekiyor. Hem
kendimize devrimciyiz diyeceğiz, hem de yobazlığımızla “kadınların yeri evidir”
diyerek eve hapsedeceğiz. Bu olsa olsa ikiyüzlülük
olur.
Kadının aybaşı dediğimiz aylık dönemleri vardır. Bu dönemlerde kadının
psikolojisi farklılaşır. Kadının yorgun olduğu, kendisini iyi hissetmediği
günleri olur. Erkek denilen bizler bunu anlamak istemeyiz… Nedenine gelince,
cinsel konularda bilgimiz olmadığı gibi, böyle konuların toplum içinde ve aile
içinde konuşulması bile hoş karşılanmaz. Ne yazık ki, toplumumuzda kadına bakış
açısı bir yönüyle böyle şekillenmektedir.
Kadın ve erkek birbirlerini anlayacakları ortak dili konuşmaya
başlayıncaya kadar kadınlar hakkında yazılmaya devam
edilecektir.
Size geçmiş yaşamdan örnek vererek, biz devrimcilerin kadın haklarını ne
kadar kabullendiğimize bir bakalım.
Yıl 1976… Dernek çalışmasında kadın-erkek ilişkileri bacı, kardeş olarak
kabul ettirildi. Aşık olmak söz konusu bile değildi.
Yıl 1978… Bir semtte devrimciler aynı görüşü paylaştıkları devrimci
arkadaşlarının evine ara sıra giderlerdi. Gidilen yerde bir de arkadaşlarının
eşi vardı. Her eve gidiş ve gelişlerinde tokalaşırlardı. Aynı mahallede oturan
ve başka siyasi hareketten olan bir devrimci aile vardı. Yaşam devam ederken,
başka hareketten olan devrimci, eve gelen devrimci bir arkadaşıyla eşinin
anlattığını paylaşır; söz konusu komşunun eşi hakkında anlatılanları dinleyince
vakit kaybetmeden diğer devrimci arkadaşlarından birkaçını bularak, ara sıra
gidilen eve giderler ve eşiyle görüşürler. Kadın yaşadığı olayları bir bir
anlatır. Üstündeki kazağı çıkardığında bedeninde darp izlerini görürler. Orada
karar alırlar; kadını gözetimlerinin altına alıp, devrimci geçinen düzenbaz
arkadaşlarını sorguladıktan sonra bir güzel dövecekler… Erkeğin çalıştığı atölye
evine yakın. Vakit kaybetmeden yanına gittiklerinde, “İş bitiminde görüşelim”
yanıtını verir.
Devrimciler akşam onu almaya işyerine gittiklerinde bulamazlar, evine
giderler. Gördükleri manzara karşısında hepsi şok olurlar. Evin camlarındaki
perdelerin yerine yeller esiyor. İçerisi dışarıdan ayna gibi
gözüküyor…
Yıl 1986… Cezaevlerinden çıkan devrimciler, bir arayış içine girdiler.
Zamanın ilerleyen aylarında eşlerinden ayrılanların haberleri gelirken, ardından
yeni sevgili bulanların haberleri de gelmeye başladı. Bir de işadamlığına
soyunanlar, vitrinden giyim eşyası seçer gibi eşlerini boşadılar, metres
tuttular ya da başka birileriyle evlendiler.
Sonucu şuna bağlamak istiyorum: Kadınlar, eşleri 12 Eylül 1980 askeri
darbesinin postalları altında sorgudayken, cezaevlerindeyken az kahır
çekmediler… Yeri geldi dövüldüler, yerlerde sürüklendiler, küfür, azar
işittiler, aç kaldılar ve en zor koşullarda direndiler. Cezaevinden çıkan birçok
devrimci ise, evlenince eşini ve kendisini düzene ayak uydurttu. Birçok konuyu
eşiyle, çocuklarıyla paylaşmadı. Bir dönemi yok saydılar diyebiliriz.
Bizler kendimize devrimci derken kadın ve erkek eşitliğini nasıl
paylaşacağımızdan haberimiz olmadı. Çünkü biz kendimizi yetiştiremedik. Şimdiki
zamanda kadınlar, erkeklerden beklentiye girme yerine, doğru bir yönelimle
kurtuluşu kendi mücadelelerinde aramaktadırlar. Eylemlerde kadınların sayısı
giderek artmaktadır. Şimdi kadınların iyi bir sınıf bilinci ile kendi
duruşlarını sağlamlaştırmaları gerekiyor.
Çevremize bir bakalım; dernek, sendika ya da bir parti olsun buralara ne
kadar kadın emekçi gelmektedir? Sayı düşüktür. Ağırlıklı olarak erkekler
gelmektedir. Demek ki, bizler kadınlarla ilgili düşüncemizi daha aşmış değiliz.
Kendimizi sorgulamamız gerekmektedir. Kendimize sosyalist diyorsak, ilk önce
kendi evimizi aydınlatmalıyız. Mücadelemiz bu yönde olmalıdır. Kız çocuklarımız
varsa, onları ayırt etmemeliyiz. Aksine onları yüreklendirmeliyiz. Dışarıdaki
kapitalist yaşamın iki yüzünü her yönüyle çevremize, ailemize anlatmalıyız.
Print  |