İki direniş, bir ders / Aziz Mahmut AK Aziz Mahmut Ak
NEWROZ
İki direnişin sonuçta sendikacılarla da kapışma seansları yaşaması, hazin bir tesadüf olarak değerlendirilmemelidir. Bu kapışma, hem dipten gelen bir dalgaya hem de çoktandır dalgakıran işlevi gören sendikal yönetimlere işaret ediyor.
Yıllardır işçi sınıfı hareketinde genel bir durgunluğun
yaşandığı Türkiye’de son yıla damgasını vuran iki büyük direniş, uzun
sürmelerinin yanı sıra farklı özellikleriyle de tarihe kayıt düştü. Hem TEKEL
hem de ÇEMEN TEKSTİL direnişi, sendikaların öncülüğünde görünseler de aslında
büyük kısmıyla sendikalara rağmen gerçekleşti. Sendikacılar ve sendikalar,
işçilerin yarattığı fiili duruma ayak uydurma telaşıyla sadece vitrinde göründü
demek abartı olmaz.
Söz konusu iki eylem sürecinde sendikacılarla içten içe
yaşanan gerilim, eylemlerin sonlandırılmasında sendikaların takındıkları tavır
ve izledikleri yol, eylemlerin ardından sendikacıların ve sendika binalarının
işçilerin gazabına uğraması da bu gerçeği teyit eder nitelikteydi. TEKEL
işçileri, genel eylem gününde bile kendilerini yüzüstü bırakan TÜRK-İŞ’in
şubelerini işgal edip, 1 Mayıs kutlamalarında Genel Başkan Mustafa Kumlu’yu
kürsüden indirirken; ÇEMEN işçileri de, eylemden kısa süre sonra açığa çıkan
skandallar üzerine Antep’teki DİSK Tekstil-İş’in binasına baskın yapıp
sendikacıları tartakladılar, öfkelerini dile getirdiler.
Kışın soğuk günlerinde ve grevin rahatlatıcı yasal
gereklerinin hem sendikacılar hem de Antep’te uzun süredir direniş görmemiş
emniyet tarafından engellendiği koşullarda tam 74 gün süren ÇEMEN direnişi,
“zaferle sonuçlandı” gibi gösterilip, hemen sonrasının işçilerden “zamana
yayılmış intikam rövanşı”na dönüştürüldüğü bir seyir izledi. Sözleşme üç aylık
olarak imzalandı; direnişe öncülük eden 12 işçi işten atıldı. İşinde kalan
işçilerin ise örgütlülüğünü dağıtacak her yöntem devreye sokuldu. İlginç olan,
patronların “provokatörler” deyip işten attığı işçilere sendikacılar da
“provokatörler” diyor; bu da işçilerin, atılmalarında “sendikacı-patron
işbirliği” olduğu yolundaki iddialarını doğrular bir görüntü ortaya koyuyor.
***
İki büyük direniş… İşçi öfkesinin sendikacılara yöneldiği
iki trajik sonuç… Peki ama neden böyle bir sonuç?
AKP’li iktidar yılları, bu partinin vesayet rejimiyle
olan didişmesi bazı abartılı yasakların gevşetilmesini beraberinde getirdi; ama
aynı yıllar, işçi haklarının dibe vurduğu, sendikal örgütlenme girişimlerinin
neredeyse garipsenir duruma getirildiği, var olan örgütlülüklerin kanatsız kuşa
çevrildiği, hak alma bilincinin sadaka kültürüyle dumura uğratıldığı, işsizlik
tehdidiyle asgari ücretli geniş işçi kesimlerine boyun eğdirme seanslarının
yaşatıldığı yıllar oldu. Neo-liberalizmin küresel düzeydeki saldırılarına bu
partinin kuruluş felsefesinden kaynaklı bezirgan kültürü de eklenince,
memlekette satılmadık yer kalmadı, cehalet kokan taşeronların insaf sahalarında
çağdaş işçi hakları konuşulmaz oldu, işçilere adeta cehennem ortamı yaşatıldı.
Öyle ki; eskiden işçilerin pek uğramadığı devletin
Çalışma Bölge Müdürlükleri, bariz haksızlık ve zorbalıklar nedeniyle kapısı en
çok çalınan yerler arasına girdi.
Öyle ki; “adaleti mülkün temeli”nde sağlama felsefesiyle
donanmış sistemin hakimleri bile, artık çalışanların çoğunluğunu oluşturan özel
işletme çalışanları ve taşeron firmaların işçilerine yaşatılan kölelik
koşullarında gelinen boyutu bazen vicdanlarına sığdıramaz oldular. Her tür yasal
korumadan mahrum bırakılan işçilerin açtıkları davalarda, ‘işe girdi-çıktı’ gibi
oyunlar oynanmaya müsait yasaları fazla takmayıp, işçiler lehine kararlar
vermeye başladılar…
Halen sürmekte olan bu ortam sendikaları da vurdu.
Sendikalaşma oranında dünya genelinde yaşanan gerileme, Türkiye gibi itaatkar
toplum özelliklerine sahip olan bir ülkede ürkütücü bir hal aldı; işçilerde
sendikalaşma oranı gerçek rakamlarda %6’ya kadar düştü. Bu rakamdan, bugün bir
genel grev yapılsa dahi ülkede “hayat durmayacak” sonucu çıkar ki, bu da
kapitalist sistemin en azından bu yönüyle kendisini ne kadar sağlama alma
gayretinde olduğunu gösterir.
Mevcut atmosferde sendikalar önemli oranda işlevlerini
yitirdi ya da işlev değiştirdi; hak almaya öncülük etmesi gereken sendikalar,
işçi ile patron arasında arabuluculuk yapan, dahası işçilerin sistem veya rejim
dışı “aşırılıkları”nı törpülemeye çalışan kuruluşlara dönüştü. Sendikacılar,
yaşam kaliteleri ve siyasal angajmanlarıyla işçiden çok patrona benzemeye,
patrondan çok işçiyle didişmeye başladılar. Bu da işçiler ile sendikacılar
arasında ciddi bir güven bunalımını beraberinde getirdi. En övünülecek
eylemlerde bile, işçilerin fiili eylemlerine sendikacıların ancak ayak uydurmaya
çalışmakla yetindiklerini görmeye başladık.
Eskiden işçinin siyasallaşma düzeyi ile “kendisi için
sınıf” olması arasında bir paralellik kurulurdu. Memleket öyle bir hale
getirildi ki, bu kez işçi ve emekçiler ‘çok siyasi’ ama hiç de “kendisi için
sınıf” değiller. Bakarsanız, ‘devrimci’ etiketlisinden faşist hareketin
sendikalarına kadar çeşitli sendikalar var. Dahası Ergenekon adlı derin devlet
teşkilatının bile sendikaları var. Ve dünyada ender rastlanır bir vaka olarak,
işkollarında kısa sürede yetkiyi kapan “hükümet sendikaları” var bu ülkede… Yani
neredeyse her işçi-emekçi siyasetin içinde. Ama kendi sınıf siyasetinin değil,
burjuva sınıf siyasetinin payandası olarak siyasetin içinde.
En ilerici görüneni bile Kürt ulusal özgürlük sorununda
‘halkların kardeşliği’ soyut söyleminin ötesinde bir tavır takınamayan, dahası
statüko gardiyanlığı yapan siyasetin peşinden gidip, bu konuda sermaye
kuruluşlarının da gerisine düşen sendikalarla yüz yüzeyiz. Sınıf tavrı, sınıf
siyaseti kokmuyor bu ortam. Parçalı siyasetle de olsa sınıf dürtüsüyle “taraf”
olma bilincinin birleştirici özelliğinden uzaklaşmış işçi kitleleri ve işçi
kuruluşları var şimdi. Kapitalist sistem, potansiyel karşıtlarının tüm
kuruluşlarını da kendi havuzunda yüzdüren hakimiyetini sürekli pekiştirme
peşinde. “İktidar bende, sendika da benden! Buyur istediğini yap bakim!”
tavrıyla çalışanları cendereye almış durumda.
***
İşçi sınıfının mahkum edildiği mevcut algı ve ilişki
ortamını dağıtıp, sınıf mücadelesinin tüm çıplaklığı ve gücüyle açığa çıkacağı
bir iklimi yaratmanın çabasında olmak gerekiyor. Sosyalist hareketin klasik
söylem ve sloganlarıyla, sendikacılarla iyi ilişkilerini ‘sınıfla güçlü ilişki’
gibi gösteren sığ yaklaşımlarıyla bu tahribatın giderilemeyeceği, uzunca bir
süredir anlaşılmış bulunuyor.
Son iki büyük direnişin sonuçta sendikacılarla da kapışma
seansları yaşaması, hazin bir tesadüf olarak değerlendirilmemelidir. Bu kapışma,
hem dipten gelen bir dalgaya hem de çoktandır dalgakıran işlevi gören sendikal
yönetimlere işaret ediyor.
Ve dolayısıyla öncelikle, sınıf mücadelesi hakikatini
yaşamak/yaşatmak için, dipten gelen dalgayı arkalayıp, sistemle şaşmaz uzlaşı
içindeki sendika yönetimlerini koltuklarından etmenin yaygın çabası içinde olmak
gerekiyor. Yetmez. Mevcut atmosfer dağıtılıp yeni bir sendikal politika yerleşik
hale getirilmediği sürece, yenilenmiş yönetimlerin de ‘satılmışlar’ suçlamasıyla
kısa sürede işçiler tarafından yuhalanmayacaklarının hiçbir güvencesi yoktur
çünkü. Bu nedenle asli ikinci adım olarak, 20.yy’ın istikrarlı çalışanlardan
kurulu geniş ve yığınsal fabrikalarını esas alan sendikal örgütlenme
yaklaşımının, günümüzde kapitalistler tarafından yaygınlaştırılan esnek çalışma
ve küçük ünitelere bölünmüş üretim ilişkilerine cevap veremediği gerçeğinden
hareketle yeni bir sendikal politikayı devreye koymak gerekiyor. Bu iki adım
işçi sınıfının gücünü daha iyi açığa çıkarmakla kalmayacak, sendikal
örgütlenmenin önündeki yasal engelleri kaldırmanın da yolunu açacaktır.
Sayı: 139 Print  |