Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

İki direniş, bir ders / Aziz Mahmut AK
Aziz Mahmut Ak

NEWROZ

İki direnişin sonuçta sendikacılarla da kapışma seansları yaşaması, hazin bir tesadüf olarak değerlendirilmemelidir. Bu kapışma, hem dipten gelen bir dalgaya hem de çoktandır dalgakıran işlevi gören sendikal yönetimlere işaret ediyor.

Yıllardır işçi sınıfı hareketinde genel bir durgunluğun yaşandığı Türkiye’de son yıla damgasını vuran iki büyük direniş, uzun sürmelerinin yanı sıra farklı özellikleriyle de tarihe kayıt düştü. Hem TEKEL hem de ÇEMEN TEKSTİL direnişi, sendikaların öncülüğünde görünseler de aslında büyük kısmıyla sendikalara rağmen gerçekleşti. Sendikacılar ve sendikalar, işçilerin yarattığı fiili duruma ayak uydurma telaşıyla sadece vitrinde göründü demek abartı olmaz.

 

Söz konusu iki eylem sürecinde sendikacılarla içten içe yaşanan gerilim, eylemlerin sonlandırılmasında sendikaların takındıkları tavır ve izledikleri yol, eylemlerin ardından sendikacıların ve sendika binalarının işçilerin gazabına uğraması da bu gerçeği teyit eder nitelikteydi. TEKEL işçileri, genel eylem gününde bile kendilerini yüzüstü bırakan TÜRK-İŞ’in şubelerini işgal edip, 1 Mayıs kutlamalarında Genel Başkan Mustafa Kumlu’yu kürsüden indirirken; ÇEMEN işçileri de, eylemden kısa süre sonra açığa çıkan skandallar üzerine Antep’teki DİSK Tekstil-İş’in binasına baskın yapıp sendikacıları tartakladılar, öfkelerini dile getirdiler.

 

Kışın soğuk günlerinde ve grevin rahatlatıcı yasal gereklerinin hem sendikacılar hem de Antep’te uzun süredir direniş görmemiş emniyet tarafından engellendiği koşullarda tam 74 gün süren ÇEMEN direnişi, “zaferle sonuçlandı” gibi gösterilip, hemen sonrasının işçilerden “zamana yayılmış intikam rövanşı”na dönüştürüldüğü bir seyir izledi. Sözleşme üç aylık olarak imzalandı; direnişe öncülük eden 12 işçi işten atıldı. İşinde kalan işçilerin ise örgütlülüğünü dağıtacak her yöntem devreye sokuldu. İlginç olan, patronların “provokatörler” deyip işten attığı işçilere sendikacılar da “provokatörler” diyor; bu da işçilerin, atılmalarında “sendikacı-patron işbirliği” olduğu yolundaki iddialarını doğrular bir görüntü ortaya koyuyor.

 

***

 

İki büyük direniş… İşçi öfkesinin sendikacılara yöneldiği iki trajik sonuç… Peki ama neden böyle bir sonuç?

 

AKP’li iktidar yılları, bu partinin vesayet rejimiyle olan didişmesi bazı abartılı yasakların gevşetilmesini beraberinde getirdi; ama aynı yıllar, işçi haklarının dibe vurduğu, sendikal örgütlenme girişimlerinin neredeyse garipsenir duruma getirildiği, var olan örgütlülüklerin kanatsız kuşa çevrildiği, hak alma bilincinin sadaka kültürüyle dumura uğratıldığı, işsizlik tehdidiyle asgari ücretli geniş işçi kesimlerine boyun eğdirme seanslarının yaşatıldığı yıllar oldu. Neo-liberalizmin küresel düzeydeki saldırılarına bu partinin kuruluş felsefesinden kaynaklı bezirgan kültürü de eklenince, memlekette satılmadık yer kalmadı, cehalet kokan taşeronların insaf sahalarında çağdaş işçi hakları konuşulmaz oldu, işçilere adeta cehennem ortamı yaşatıldı.

Öyle ki; eskiden işçilerin pek uğramadığı devletin Çalışma Bölge Müdürlükleri, bariz haksızlık ve zorbalıklar nedeniyle kapısı en çok çalınan yerler arasına girdi.

Öyle ki; “adaleti mülkün temeli”nde sağlama felsefesiyle donanmış sistemin hakimleri bile, artık çalışanların çoğunluğunu oluşturan özel işletme çalışanları ve taşeron firmaların işçilerine yaşatılan kölelik koşullarında gelinen boyutu bazen vicdanlarına sığdıramaz oldular. Her tür yasal korumadan mahrum bırakılan işçilerin açtıkları davalarda, ‘işe girdi-çıktı’ gibi oyunlar oynanmaya müsait yasaları fazla takmayıp, işçiler lehine kararlar vermeye başladılar…

 

Halen sürmekte olan bu ortam sendikaları da vurdu. Sendikalaşma oranında dünya genelinde yaşanan gerileme, Türkiye gibi itaatkar toplum özelliklerine sahip olan bir ülkede ürkütücü bir hal aldı; işçilerde sendikalaşma oranı gerçek rakamlarda %6’ya kadar düştü. Bu rakamdan, bugün bir genel grev yapılsa dahi ülkede “hayat durmayacak” sonucu çıkar ki, bu da kapitalist sistemin en azından bu yönüyle kendisini ne kadar sağlama alma gayretinde olduğunu gösterir.

 

Mevcut atmosferde sendikalar önemli oranda işlevlerini yitirdi ya da işlev değiştirdi; hak almaya öncülük etmesi gereken sendikalar, işçi ile patron arasında arabuluculuk yapan, dahası işçilerin sistem veya rejim dışı “aşırılıkları”nı törpülemeye çalışan kuruluşlara dönüştü. Sendikacılar, yaşam kaliteleri ve siyasal angajmanlarıyla işçiden çok patrona benzemeye, patrondan çok işçiyle didişmeye başladılar. Bu da işçiler ile sendikacılar arasında ciddi bir güven bunalımını beraberinde getirdi. En övünülecek eylemlerde bile, işçilerin fiili eylemlerine sendikacıların ancak ayak uydurmaya çalışmakla yetindiklerini görmeye başladık.

 

Eskiden işçinin siyasallaşma düzeyi ile “kendisi için sınıf” olması arasında bir paralellik kurulurdu. Memleket öyle bir hale getirildi ki, bu kez işçi ve emekçiler ‘çok siyasi’ ama hiç de “kendisi için sınıf” değiller. Bakarsanız, ‘devrimci’ etiketlisinden faşist hareketin sendikalarına kadar çeşitli sendikalar var. Dahası Ergenekon adlı derin devlet teşkilatının bile sendikaları var. Ve dünyada ender rastlanır bir vaka olarak, işkollarında kısa sürede yetkiyi kapan “hükümet sendikaları” var bu ülkede… Yani neredeyse her işçi-emekçi siyasetin içinde. Ama kendi sınıf siyasetinin değil, burjuva sınıf siyasetinin payandası olarak siyasetin içinde.

 

En ilerici görüneni bile Kürt ulusal özgürlük sorununda ‘halkların kardeşliği’ soyut söyleminin ötesinde bir tavır takınamayan, dahası statüko gardiyanlığı yapan siyasetin peşinden gidip, bu konuda sermaye kuruluşlarının da gerisine düşen sendikalarla yüz yüzeyiz. Sınıf tavrı, sınıf siyaseti kokmuyor bu ortam. Parçalı siyasetle de olsa sınıf dürtüsüyle “taraf” olma bilincinin birleştirici özelliğinden uzaklaşmış işçi kitleleri ve işçi kuruluşları var şimdi. Kapitalist sistem, potansiyel karşıtlarının tüm kuruluşlarını da kendi havuzunda yüzdüren hakimiyetini sürekli pekiştirme peşinde. “İktidar bende, sendika da benden! Buyur istediğini yap bakim!” tavrıyla çalışanları cendereye almış durumda.

 

***

 

İşçi sınıfının mahkum edildiği mevcut algı ve ilişki ortamını dağıtıp, sınıf mücadelesinin tüm çıplaklığı ve gücüyle açığa çıkacağı bir iklimi yaratmanın çabasında olmak gerekiyor. Sosyalist hareketin klasik söylem ve sloganlarıyla, sendikacılarla iyi ilişkilerini ‘sınıfla güçlü ilişki’ gibi gösteren sığ yaklaşımlarıyla bu tahribatın giderilemeyeceği, uzunca bir süredir anlaşılmış bulunuyor.

 

Son iki büyük direnişin sonuçta sendikacılarla da kapışma seansları yaşaması, hazin bir tesadüf olarak değerlendirilmemelidir. Bu kapışma, hem dipten gelen bir dalgaya hem de çoktandır dalgakıran işlevi gören sendikal yönetimlere işaret ediyor.

 

Ve dolayısıyla öncelikle, sınıf mücadelesi hakikatini yaşamak/yaşatmak için, dipten gelen dalgayı arkalayıp, sistemle şaşmaz uzlaşı içindeki sendika yönetimlerini koltuklarından etmenin yaygın çabası içinde olmak gerekiyor. Yetmez. Mevcut atmosfer dağıtılıp yeni bir sendikal politika yerleşik hale getirilmediği sürece, yenilenmiş yönetimlerin de ‘satılmışlar’ suçlamasıyla kısa sürede işçiler tarafından yuhalanmayacaklarının hiçbir güvencesi yoktur çünkü. Bu nedenle asli ikinci adım olarak, 20.yy’ın istikrarlı çalışanlardan kurulu geniş ve yığınsal fabrikalarını esas alan sendikal örgütlenme yaklaşımının, günümüzde kapitalistler tarafından yaygınlaştırılan esnek çalışma ve küçük ünitelere bölünmüş üretim ilişkilerine cevap veremediği gerçeğinden hareketle yeni bir sendikal politikayı devreye koymak gerekiyor. Bu iki adım işçi sınıfının gücünü daha iyi açığa çıkarmakla kalmayacak, sendikal örgütlenmenin önündeki yasal engelleri kaldırmanın da yolunu açacaktır.       

Sayı: 139


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006