Ayrılmak bir hak, şakası olmaz / S. Çiftyürek S. Çiftyürek
NEWROZ
Mevcut koşullarda Özkök gibi derin devletin kılıcını sallayan kimi yazarların hangi maksatla söylediğini tartıp ölçmeden, “TC Devleti pes etti, çözüm kapıda” demek yanıltıcı olur. Tabi kimi kültürel talepler değilse!..
Okuyucu ayrıca değerlendirebilsin diye son günlerde üzerinde tartışılan kimi
iddia ve açıklamaları ayrı bir başlık altında kısaca özetledim. Bunları da
dikkate alarak söyleyeceklerimi birkaç noktada toplayacağım.
I
Kimileri, Ertuğrul Özkök ya da Orhan Bursalı gibi yazarların söylediklerinden
hareketle, “İyi gelişmeler var; TC Devleti ve Türkler artık bunalmış, bu
sorundan bir an evvel kurtulmak istiyorlar, çıkış yolu olarak da Kürtlerden
ayrılmak istiyorlar” diyebiliyor! Özellikle Kürt yurtsever demokrat kanadı
tarafından, “gördünüz mü; silahlar konuşunca altında bunaldıklarını nasıl da
itiraf ediyorlar” vb. sözler doğrudan edilmese de hissettiriliyor. Duygularımız
“keşke öyle olsa” diyor, ama yüzleştiğimiz reel tablo durumun bu olmadığını bize
gösteriyor.
Yazarların, özellikle Ertuğrul Özkök gibi köşe yazarlarının söyledikleri
önemlidir, ancak esas olan devletin aklı ve yönelişidir. Kaldı ki Özkök ve
benzerlerinin ne söylediklerinden çok neyi, niçin ve hangi zaman diliminde
söyledikleri önemli olup, çoğunlukla da söylediklerini tersinden ya da farklı
okuyabilenler doğru sonuçlar çıkarabilmişlerdir.
Ezilen ve varlığı dahi resmi olarak kabul edilmeyen Kürt halkıdır. Ama Özkök,
“Kürtler Türklerle birlikte yaşamak zorunda mıdır?” diyeceğine tersini söylüyor!
Ne garip ama, değil mi?
Orhan Bursalı ise, “… Kürtlerin çoğunun ayrılmayı isteyip istemediği, çünkü
doğal veya anormal tüm ayrılıkların herkese bir faturası olacaktır” diyerek,
Kürtleri, özellikle de Batı metropollerindeki Kürtleri “ağır bedel ödersiniz”
diye tehdit ediyor. Bursalı ve benzeri yazarların, siyasetçilerin tehditleri
yeni değildir; Kürtler ne zaman başkaldırsa, hak talep etse, bunu dile
getirirler.
TC Devleti’nin Kürt ulusal sorununda silah zoruyla bir yere varamayacağı, ret
ve inkâra dayalı askeri siyasetin çıkmaz sokak olduğu düne oranla daha çıplak
olarak ortadadır. Bunu artık hemen hemen herkes görebiliyor. Ancak gerek bundan
ve gerekse adını andığım kimi yazarların söylediklerinden yola çıkarak, “Türkler
Kürtlerden ayrılacak” ya da “NATO 2013’ten sonra devreye girecek. Eğer bu tarihe
kadar Türkiye’deki Kürt sorunu çözüm yoluna girmezse Türkiye’nin doğusunda
üniformaların rengi değişebilir” yani “Kürt devleti kurulur” demek..! Buna en
hafif deyimle cehalet denir. Hele bir de TC Devleti’nin NATO üyeliği devam
ederken NATO’nun Kuzeyli Kürt halkının Türkiye’den ayrılmasında rol oynayacağını
düşünmek ve buna inanmak aklını peynirle yemekle özdeş olur!
Özkök’ün “kafamızı bozmayın, Türkler Kürtlerden ayrılır ha!” demesinde,
Erdoğan ve Başbuğ’un NATO’yu Kandil’de ortak eyleme çağırmasında TC Devleti’nin
derin siyasi hesapları yatıyor. NATO’nun en büyük ikinci gücü olarak TC’nin
kendisinin de ağırlıkla yer alacağı Kandil (siz Güney Kürdistan okuyun)
operasyonunu düşünün!.. PKK’nin silah bırakmasında hiçbir uluslararası
gözlemciyi kabul etmeyen, bundan sıtmadan kaçar misali kaçan TC, kendi eliyle
“iç sorunu”nu uluslararası bir sorun haline getirecek!.. Siyaseti bilenler buna
inanmaz.
Newroz 136. sayıdaki yazımda, “devletin çantasında, Kürt ulusal sorununda
askeri çözüm yönelimi ile kimi yeni adımların atılmasını içeren ‘siyasal çözüm’
yöneliminin bir arada bulunduğu”nu belirtmiştim. MGK’nın son toplantısında
alındığı belirtilen kararlar, bu kararları üstü örtük deşifre eden İlker
Başbuğ’un “sözün bittiği yerdeyiz” açıklamasıyla sıraladıkları ve yapılan
hazırlıklar dikkate alındığında, devletin halen askeri seçenekte ısrar ettiği
görülüyor.
Devlet hala silah zoruyla “terör örgütünü ezmek” seçeneğine hazırlık yapıyor,
ama bu arada İçişleri Bakanı’nın “PKK’nin ezberini bozacağız” sözünde ifadesini
bulan ve bir devlet projesi olarak geliştirilmek istenen ‘yeni açılım’ın kimi
adımları da yeniden hazırlanıyor. Hazırlanmaya hazırlanıyor, ancak yeni açılım
projesinin, güncelleştirilen askeri çözümün yanında hem lafı edilmeyecek hem de
zaten silahların yaratacağı toz duman içerisinde belki de adı bile anılmayacak
kadar etkisiz kalma ihtimali var.
Açılımların, özelde de ‘Kürt açılımı’nın, Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin
kaçınılmaz bir sonucu olmasının yanı sıra küresel, bölgesel ekonomik
entegrasyonun bir gereği olarak da güncelleştiğini hatırlarsak; TC’nin açılım
ile askeri seçenek arasında sıkıştığı da bir başka realitedir. Kısacası, TC’nin
yeni açılımları gündemleştireceği söylenebilir. Ve zaten Erdoğan’ın başta CHP
olmak üzere muhalefet partileri ile görüşme turlarına çıkması, yeni açılımın
devlet projesi olduğuna daha inandırıcı bir görüntü verebilmek içindir.
TC Devleti’nin ‘Kırmızı Kitap’ı sayılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB)
yeniden biçimlendiriliyor. Yeni içerik daha şekillenmiş değil, ama basına ilk
yansıyan değişiklik haberi artık “irticai faaliyetlerin” de iç tehdit unsuru
olmaktan çıkartılacağı yönündedir. Bu değişim, sekiz yıllık AKP iktidarı ile
ABD’nin “ılımlı İslam” politikasının ötüşmesinin sonucunda “demokratikleşme”
olarak mı yansıdı? Yoksa TC Devleti’nin genelde dini, özelde dini tarikat ve
cemaatleri Kürt ulusal hareketine karşı yeni bir konseptte sahaya sürmesi midir?
TC, Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı mevcut iç ve bölgesel koşullarda
silahlı Hizbullah’ı değil ‘sivil’ tarikat ve cemaatleri harekete geçirmeyi daha
uygun görüyor. Sonuçta, MGSB’den iç tehdit olarak “irticai faaliyetler” de
çıkarıldıktan sonra geriye sadece devletin “terör” dediği Kürt ulusal özgürlük
mücadelesi kalmış olacaktır ki, böylece din bir kez daha ve yeni bir tutkal ile
Kürt halkının mücadelesine karşı sahaya sürülmek isteniyor.
II
TC Devleti, Kürdistan’a ekonomik, sosyal ve demografik bir kategorinin çok
ötesinde jeo-stratejik, jeo-politik olarak baktı, bakıyor. Coğrafik yaygınlığı
olan Kürdistan, TC Devleti ile Azerbaycan arasına bağımsız devlet olarak
girerse, TC’nin Orta Asya ve Güney Kafkasya ile bağlarının kopacağı ve
Anadolu’da sıkışıp yeni parçalanmalarla yüz yüze kalacağı belirlemesi ile
hareket etmiş, ediyor. Bundan çıkarılacak siyasi sonuç: Türk Devleti, Kürdistan
üzerindeki varlığını son kurşununa kadar sürdürmeye çalışacaktır. Ankara
başkentli üniter devlet yapılanması halkımızın/halklarımızın gelişen
mücadelesiyle ciddi sarsılmazsa, bağımsızlık bir yana, federasyona hatta
özerkliğe bile TC “evet” demeyecektir.
Mevcut koşullarda Özkök gibi derin devletin kılıcını sallayan kimi yazarların
hangi maksatla söylediğini tartıp ölçmeden, “TC Devleti pes etti, çözüm kapıda”
demek yanıltıcı olur. Tabi eğer “çözüm”den kasıt kimi kültürel haklar
değilse!..
Irak devletinin kuruluş tarihinin 70-80 yıl gibi yakın olması, Kürtler,
Sünniler, Şii Araplar gibi ayrı etnik ve dini toplumların varlığı ve özellikle
kökleri ta Memluklara kadar giden Sünni-Şii çatışması nedeniyle Irak devletinin
yapay devlet olduğu genel kabul görür. Irak yapay devlet olmasına, ABD
tarafından askeri işgalle Saddam rejimi yıkılmış olmasına ve onaylanmış olan
yeni anayasanın 140. maddesi Kerkük’te referandumu öngörmesine rağmen, orada
halen sorun köklü çözülemiyor. Kürt halkı Güney’de federatif olarak
kurumsallaşmış, resmi olarak 100 bin peşmergesi, ayrı polis ve askeri
akademileri bulunuyor. Buna rağmen referandum yapılamıyorsa, Kürtlerin yaşadığı
diğer ihtilaflı topraklarda sorun çözülemiyorsa, yani toprakların halen 1/3’ü
KFD denetimi dışında ise, “TC bunaldı, yarın-öbür gün çekilip gider” havasına
kapılmak yanıltıcı olur.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, TC Devleti bugün Kürt sorununda sadece kendi
kılıcını sallamıyor; İran, Suriye ve hatta Irak devleti adına da ipi göğüslemiş
durumda. Çünkü Türkiye’de Kürt ulusal sorununda gelişecek her yeni adım, diğer
sömürgeci devletleri ve bölgeyi ciddi etkileyecektir. TC Devleti’nin Kürt ulusal
sorununda İran, Suriye ve Irak ile yeni bir “Cezayir Anlaşması” türünden bir
anlaşma arayışında olduğunun verileri her geçen gün artıyor. Bu yöndeki bölge
diplomasisi ve uzlaşma arayışı trafiğinin dikkatle izlenmesi gerekiyor.
Kısacası, gerek bölgesel ve küresel güçler denklemi, gerekse Kürdistan ve
Kürt ulusal demokratik hareketinin parçalı yapısı nedeniyle, Kürt halkı lehine
bölgenin resmi coğrafi sınırlarının değişeceğinin (yani sınırların yeniden
belirleneceğinin) verileri maalesef yakın zaman için gözükmüyor.
Kandil’e havadan operasyon yapması için TC’ye izin veren ABD ve KFD’nin bu
davranışı, “buyur, PKK’yi çıkarabiliyorsan kendin çıkar ya da etkisizleştir, ama
biz yokuz bu işte” şeklinde okunabilir ki, buna Genelkurmay’ın ileri sürdüğü üç
şarttan üçüncü şıkkın kabulü de denilebilir. TC Devleti’nin resmen KFD’den
istediği 248 PKK yöneticisine ilişkin Peşmerge sözcüsünün “Bizde PKK’li yok, bu
sizin sorununuzdur, bizi işinize bulaştırmayın” şeklindeki yanıtı da halihazırda
KFD’nin TC ile koordineli bir operasyona yönelmeyeceğinin kanıtıdır.
III
Bu koşullarda referanduma gidiliyor ki referandumda siyasi
saflar önceden az çok belirlenmiş olduğu için Anayasa Mahkemesi’nin kararının
hemen ardından tüm partiler kendi siyasi duruşlarını gecikmeden açıkladılar.
Erkenden netleşen siyasi saflaşmada AKP, SP, BBP “evet”, CHP, MHP, DSP, ÖDP,
EMEP yani ağırlıkla Türkiye sosyalist hareketi de “hayır” diyeceğini ilan etmiş
durumda. Özelde Kürdistan cephesinde ne var? BDP referandumu “boykot” edeceği
yönündeki tavrını sürdürüyor. HAK-PAR, KADEP “evet” diyeceklerini ilan ettiler.
MESOP Yürütmesi daha önce “yetmez, ama evet” tutumunu belirlemişti, ancak bu
tutum kamuoyuna deklare edilmiş değildi.
Referandumda halihazırda iki ayrı kutuplaşmanın yanı sıra bir üçüncü kutup
olarak BDP’nin “boykot” tutumunu eklemeliyiz. Peki neden “boykot”?
Günlük Gazetesi yazarları bunu şöyle özetliyorlar:
“Fırat’ın Doğusu’nda referandumun anlamı başkadır. Burada referandumun
anlamı, AKP saflarında birleşen ‘evetçi ve hayırcıların’ devletin silahlı
güçleriyle birlikte Kürt özgürlük hareketine karşı başlattığı ve kanlı savaşın
gerekleriyle sımsıkı bağlanmış bir siyasi saldırıdır” diyor Veysi Sarısözen.
(11.07.2010 tarihli Günlük Gazetesi)
Sarısözen’e göre Kürdistan’da BDP’nin boykot tavrı dışında davrananlar ister
“evet” ister “hayır” desinler hepsi “AKP’nin saflarında birleşmiş”ler, dahası
“devletin silahlı güçleriyle birlikte” PKK’ye yönelik saldırı
içerisindedirler(!)
“PKK’yi devlet kurdu” ya da “PKK Ergenekoncudur” değerlendirmeleri ne kadar
gerçek dışı ve saçma ise, Sarısözen’in yukarıdaki değerlendirmesi de aynı
düzeyde seviyesiz ve gerçek dışıdır. Dilerim ki BDP yönetimi referandum
sürecinde bu tür ucuz ve politik içerikten yoksun değerlendirmelerden uzak bir
propaganda geliştirir.
Günlük Gazetesi’nin bir diğer yazarı Ayhan Bilgen ise karmaşık hayatı sadece
siyah ile beyazdan ibaret görme misali, “sandığa gidenin mevcut değişikliğe razı
olanlar, gitmeyenlerin demokratik özerklikten yana irade beyanını ortaya
koyanlar olarak okunacağı çok açıktır” diyor (11.07.2010 tarihli Günlük). Gerek
Türkiye kesiminde gerekse Kürdistan’da 12 Eylül Anayasası’nı temelden reddeden
ve mevcut anayasa değişiklik paketini de çok ama çok yetersiz gören, özelde Kürt
ulusal talepleri yönünden ileri denilebilecek hiçbir şeyi içermeyen bir paket
olarak gördüğü halde “evet” diyecek AKP dışı geniş bir kesim var. Kısacası
boykot etmeyip sandığa giderek “evet” diyenler için “mevcut değişikliğe razı
olanlar” demek sığ ve yanlış bir değerlendirmedir.
BDP Genel Başkanı S. Demirtaş’ın, “Biz statüko yarışı içerisinde olmadık,
olmayacağız. Referandum kampanyasında yeni bir anayasada kendini görmek isteyen
herkesi boykota davet edeceğiz” veya “ne 12 Eylül Anayasası ne de AKP Anayasası”
gibi kulağa hoş gelen vurguları da boykot gerekçesi olamaz. Yeni bir anayasa
hedefi ile boykot çağrısı örtüşen hedefler değil. “Hayır”cıları toptan 12 Eylül
Anayasası’nın, “evet”çileri de toptan “AKP Anayasası savunucuları” olarak
gösterip propaganda geliştirmek fotoğrafın kendisiyle hiç ama hiç örtüşmüyor.
Dahası boykot tavrı, BDP’yi fiilen statükocuların safına itmek gibi bir
tehlikeyi de barındırıyor.
BDP daha sağlam gerekçelere dayanarak boykot çağrısı yapmalıydı. Örneğin; BDP
eğer, “TC rejiminin anayasa referandumu kedi iç sorunudur, bizi ilgilendirmez,
biz bu süreçte kendi referandumumuzu geliştireceğiz” diyecekse; BDP eğer, “ben
referandumu Kürdistan’da fiilen Kürt halkının kendi kaderini tayın hakkının
(bağımsızlık, federasyon veyahut siyasi özerklik gibi bir adımın)
gerçekleştirilmesi yolunda ön provaya çevireceğim” diyecekse; o zaman
hedeflerini netleştirir, dışındaki irili ufaklı tüm ulusal demokratik güçleri de
birlikte davranmaya çağırabilirse, bu anlaşılır ve değerlendirilecek bir tutum
olur.
Özetle, BDP Genel Başkanı’nın “biz statüko yarışı içerisinde olmadık,
olmayacağız” savunusu ve içeriği yerel yönetimlerin idari özerkliğini aşmayan
“demokratik özerklik” ile “ne 12 Eylül Anayasası ne de AKP Anayasası”
savunuları, ilan edilen boykot kararının ikna edici gerekçeleri olamaz.
Ayrıca, A. Öcalan, 9 Temmuz görüşme notlarında demokratik ve barışçıl çözüm
için, “Birincisi, önce bir eylemsizlik, karşılıklı bir
eylemsizlik durumu sağlanabilir. İkincisi, Meclis bünyesinde Güney Afrika
benzeri bir Hakikat ve Adalet Komisyonu kurulabilir… Bundan sonra üçüncü aşama
gelir. Üçüncüsü, belli bir alanda toplanmış güçlerin yurda dönüşü sağlanır”
şeklinde ileri sürdüğü üç şart üzerinden TC yetkilileri ile görüşüp
anlaşır ve referandum öncesinde de BDP’ye “boykot tavrını gözden geçir” hatta
“vazgeç” derse… Bu ihtimal BDP’yi zor durumda bırakabilir. Özellikle Kürdistan
ve batıda dernek, sendika, meslek odaları ve vakıflardan yükselen “operasyonlar
durdurulsun, PKK eylemsizlik kararı almalı” çağrıları -ki bu çağrıların
Kürdistan’da PKK’den, Türkiye kesiminde ise AKP ve hatta devletten bağımsız
yapılmadığını de belirtelim- üzerine Öcalan’ın böyle bir sonuca varma ihtimali
yüksektir. Sonuç olarak BDP’ye önerimiz; boykot tavrını yeniden gözden geçirip
vazgeçmesidir.
Yeni gelişmeler ve basından seçmeler
Son günlerde Kürt ulusal sorunu eksenli yeni söylem ve gelişmeleri özetlemek
yararlı olacaktır.
- Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Bursalı: “Türk tarafının elinde tek koz
var. Kürtlerin çoğunun ayrılmayı isteyip istemediği, çünkü doğal veya anormal
tüm ayrılıkların herkese bir faturası olacaktır. Bu nedenle bu kozun
güçlendirilmesi gerekiyor.”
- Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, çok tartışılan 06.07.2010 tarihli “Birlikte
yaşamak zorunda mıyız?” başlıklı yazısında, “Türkler Kürtlerle birlikte yaşamak
zorunda mıdır” diye soruyor ve devamla şöyle diyor: “… ama yaşayamayacaksak?
Yaşayamayacaksak artık adını koyalım… Kürtler daha fazlasını isteyecekse
bilelim, ona göre davranalım.”
- Başbakan Erdoğan’ın G-20 zirvesine katılmak için gittiği Kanada’da,
Obama’ya “PKK ile mücadelede NATO’nun da yer alması gerektiğini” belirtmesi ve
ardından İlker Başbuğ’un da “NATO daha aktif rol oynamalıdır” açıklaması.
- Arada bir ayakları yerden kesilen Cemil Ertem, bu kez Kürt sorununun çözümü
için şunu belirtiyor: “Bunun için NATO’nun 2013’ten sonra devreye girebileceğini
söyleyebiliriz. Eğer bu tarihe kadar Türkiye’deki Kürt sorunu çözülme yoluna
girmezse Türkiye’nin doğusunda üniformaların rengi değişebilir.” (Taraf
08.06.2010)
- “Sivillere zarar vermemesi, peşmergelerle çatışmalardan kaçınılması” gibi
ön kayıtlarla Kandil’e hava saldırıları için ABD’nin hava sahasını Türk Hava
Kuvvetleri’ne açması.
- MGK toplantısında alınan kararların ardından Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un
“sözün bittiği yer” vurgusuyla öne çıkan konuşmasında, “1- Irak’ın kuzeyindeki
PKK varlığını etkisiz kılın; 2- veya üçümüz birlikte operasyonla etkisiz
kılalım; 3- ya da Türkiye olarak sizlerle koordineli biçimde biz etkisiz
kılalım” diyerek Güney’deki KFD’yi de hedef alması.
- Cumhurbaşkanı Gül’ün “Şaka değil. MGK’da sadece bu konuyu konuştuk… Şimdi o
kararlar uygulanıyor” açıklaması.
- TC Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (MGSB) önce Türk milliyetçiliğinin,
ırkçılığının rejime yönelik bir iç tehdit olmaktan çıkarılması, şimdi ise
“irticai faaliyetler”in iç tehdit olmaktan çıkarılması çalışmalarına
başlanması.
- Batıda Konya başta olmak üzere siyasal İslam ağırlıklı STK’nın,
Kürdistan’da ise Diyarbakır, Van, Batman, Muş vb. kentlerdeki gerek yurtsever
demokrat gerekse siyasal İslam ağırlıklı STK’nın peş peşe geliştirdikleri
“operasyonlar durdurulsun, PKK eylemsizlik kararı almalı” tutumu.
- Küresel sermayenin bölgesel açılımının bir parçası ve özelde de TC’nin
‘Kürt açılımı’nın bir unsuru olarak Güney Kürdistan Federe Hükümeti ile
genişletilen ekonomik-ticari ilişkiler. Bu ilişkinin esası TC’nin Güney’e
ithalat ve yatırımları şeklinde tek yanlı da olsa, siyasette hesaba katılması
gereken bir diğer faktördür.
Sayı:138 Print  |