Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Ayrılmak bir hak, şakası olmaz / S. Çiftyürek
S. Çiftyürek

NEWROZ

Mevcut koşullarda Özkök gibi derin devletin kılıcını sallayan kimi yazarların hangi maksatla söylediğini tartıp ölçmeden, “TC Devleti pes etti, çözüm kapıda” demek yanıltıcı olur. Tabi kimi kültürel talepler değilse!..

 

Okuyucu ayrıca değerlendirebilsin diye son günlerde üzerinde tartışılan kimi iddia ve açıklamaları ayrı bir başlık altında kısaca özetledim. Bunları da dikkate alarak söyleyeceklerimi birkaç noktada toplayacağım.

I

Kimileri, Ertuğrul Özkök ya da Orhan Bursalı gibi yazarların söylediklerinden hareketle, “İyi gelişmeler var; TC Devleti ve Türkler artık bunalmış, bu sorundan bir an evvel kurtulmak istiyorlar, çıkış yolu olarak da Kürtlerden ayrılmak istiyorlar” diyebiliyor! Özellikle Kürt yurtsever demokrat kanadı tarafından, “gördünüz mü; silahlar konuşunca altında bunaldıklarını nasıl da itiraf ediyorlar” vb. sözler doğrudan edilmese de hissettiriliyor. Duygularımız “keşke öyle olsa” diyor, ama yüzleştiğimiz reel tablo durumun bu olmadığını bize gösteriyor.

Yazarların, özellikle Ertuğrul Özkök gibi köşe yazarlarının söyledikleri önemlidir, ancak esas olan devletin aklı ve yönelişidir. Kaldı ki Özkök ve benzerlerinin ne söylediklerinden çok neyi, niçin ve hangi zaman diliminde söyledikleri önemli olup, çoğunlukla da söylediklerini tersinden ya da farklı okuyabilenler doğru sonuçlar çıkarabilmişlerdir.

Ezilen ve varlığı dahi resmi olarak kabul edilmeyen Kürt halkıdır. Ama Özkök, “Kürtler Türklerle birlikte yaşamak zorunda mıdır?” diyeceğine tersini söylüyor! Ne garip ama, değil mi?

Orhan Bursalı ise, “… Kürtlerin çoğunun ayrılmayı isteyip istemediği, çünkü doğal veya anormal tüm ayrılıkların herkese bir faturası olacaktır” diyerek, Kürtleri, özellikle de Batı metropollerindeki Kürtleri “ağır bedel ödersiniz” diye tehdit ediyor. Bursalı ve benzeri yazarların, siyasetçilerin tehditleri yeni değildir; Kürtler ne zaman başkaldırsa, hak talep etse, bunu dile getirirler.

TC Devleti’nin Kürt ulusal sorununda silah zoruyla bir yere varamayacağı, ret ve inkâra dayalı askeri siyasetin çıkmaz sokak olduğu düne oranla daha çıplak olarak ortadadır. Bunu artık hemen hemen herkes görebiliyor. Ancak gerek bundan ve gerekse adını andığım kimi yazarların söylediklerinden yola çıkarak, “Türkler Kürtlerden ayrılacak” ya da “NATO 2013’ten sonra devreye girecek. Eğer bu tarihe kadar Türkiye’deki Kürt sorunu çözüm yoluna girmezse Türkiye’nin doğusunda üniformaların rengi değişebilir” yani “Kürt devleti kurulur” demek..! Buna en hafif deyimle cehalet denir. Hele bir de TC Devleti’nin NATO üyeliği devam ederken NATO’nun Kuzeyli Kürt halkının Türkiye’den ayrılmasında rol oynayacağını düşünmek ve buna inanmak aklını peynirle yemekle özdeş olur!

Özkök’ün “kafamızı bozmayın, Türkler Kürtlerden ayrılır ha!” demesinde, Erdoğan ve Başbuğ’un NATO’yu Kandil’de ortak eyleme çağırmasında TC Devleti’nin derin siyasi hesapları yatıyor. NATO’nun en büyük ikinci gücü olarak TC’nin kendisinin de ağırlıkla yer alacağı Kandil (siz Güney Kürdistan okuyun) operasyonunu düşünün!.. PKK’nin silah bırakmasında hiçbir uluslararası gözlemciyi kabul etmeyen, bundan sıtmadan kaçar misali kaçan TC, kendi eliyle “iç sorunu”nu uluslararası bir sorun haline getirecek!.. Siyaseti bilenler buna inanmaz.

Newroz 136. sayıdaki yazımda, “devletin çantasında, Kürt ulusal sorununda askeri çözüm yönelimi ile kimi yeni adımların atılmasını içeren ‘siyasal çözüm’ yöneliminin bir arada bulunduğu”nu belirtmiştim. MGK’nın son toplantısında alındığı belirtilen kararlar, bu kararları üstü örtük deşifre eden İlker Başbuğ’un “sözün bittiği yerdeyiz” açıklamasıyla sıraladıkları ve yapılan hazırlıklar dikkate alındığında, devletin halen askeri seçenekte ısrar ettiği görülüyor.

Devlet hala silah zoruyla “terör örgütünü ezmek” seçeneğine hazırlık yapıyor, ama bu arada İçişleri Bakanı’nın “PKK’nin ezberini bozacağız” sözünde ifadesini bulan ve bir devlet projesi olarak geliştirilmek istenen ‘yeni açılım’ın kimi adımları da yeniden hazırlanıyor. Hazırlanmaya hazırlanıyor, ancak yeni açılım projesinin, güncelleştirilen askeri çözümün yanında hem lafı edilmeyecek hem de zaten silahların yaratacağı toz duman içerisinde belki de adı bile anılmayacak kadar etkisiz kalma ihtimali var.

Açılımların, özelde de ‘Kürt açılımı’nın, Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olmasının yanı sıra küresel, bölgesel ekonomik entegrasyonun bir gereği olarak da güncelleştiğini hatırlarsak; TC’nin açılım ile askeri seçenek arasında sıkıştığı da bir başka realitedir. Kısacası, TC’nin yeni açılımları gündemleştireceği söylenebilir. Ve zaten Erdoğan’ın başta CHP olmak üzere muhalefet partileri ile görüşme turlarına çıkması, yeni açılımın devlet projesi olduğuna daha inandırıcı bir görüntü verebilmek içindir.

TC Devleti’nin ‘Kırmızı Kitap’ı sayılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) yeniden biçimlendiriliyor. Yeni içerik daha şekillenmiş değil, ama basına ilk yansıyan değişiklik haberi artık “irticai faaliyetlerin” de iç tehdit unsuru olmaktan çıkartılacağı yönündedir. Bu değişim, sekiz yıllık AKP iktidarı ile ABD’nin “ılımlı İslam” politikasının ötüşmesinin sonucunda “demokratikleşme” olarak mı yansıdı? Yoksa TC Devleti’nin genelde dini, özelde dini tarikat ve cemaatleri Kürt ulusal hareketine karşı yeni bir konseptte sahaya sürmesi midir? TC, Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı mevcut iç ve bölgesel koşullarda silahlı Hizbullah’ı değil ‘sivil’ tarikat ve cemaatleri harekete geçirmeyi daha uygun görüyor. Sonuçta, MGSB’den iç tehdit olarak “irticai faaliyetler” de çıkarıldıktan sonra geriye sadece devletin “terör” dediği Kürt ulusal özgürlük mücadelesi kalmış olacaktır ki, böylece din bir kez daha ve yeni bir tutkal ile Kürt halkının mücadelesine karşı sahaya sürülmek isteniyor.

II

TC Devleti, Kürdistan’a ekonomik, sosyal ve demografik bir kategorinin çok ötesinde jeo-stratejik, jeo-politik olarak baktı, bakıyor. Coğrafik yaygınlığı olan Kürdistan, TC Devleti ile Azerbaycan arasına bağımsız devlet olarak girerse, TC’nin Orta Asya ve Güney Kafkasya ile bağlarının kopacağı ve Anadolu’da sıkışıp yeni parçalanmalarla yüz yüze kalacağı belirlemesi ile hareket etmiş, ediyor. Bundan çıkarılacak siyasi sonuç: Türk Devleti, Kürdistan üzerindeki varlığını son kurşununa kadar sürdürmeye çalışacaktır. Ankara başkentli üniter devlet yapılanması halkımızın/halklarımızın gelişen mücadelesiyle ciddi sarsılmazsa, bağımsızlık bir yana, federasyona hatta özerkliğe bile TC “evet” demeyecektir.

Mevcut koşullarda Özkök gibi derin devletin kılıcını sallayan kimi yazarların hangi maksatla söylediğini tartıp ölçmeden, “TC Devleti pes etti, çözüm kapıda” demek yanıltıcı olur. Tabi eğer “çözüm”den kasıt kimi kültürel haklar değilse!..

Irak devletinin kuruluş tarihinin 70-80 yıl gibi yakın olması, Kürtler, Sünniler, Şii Araplar gibi ayrı etnik ve dini toplumların varlığı ve özellikle kökleri ta Memluklara kadar giden Sünni-Şii çatışması nedeniyle Irak devletinin yapay devlet olduğu genel kabul görür. Irak yapay devlet olmasına, ABD tarafından askeri işgalle Saddam rejimi yıkılmış olmasına ve onaylanmış olan yeni anayasanın 140. maddesi Kerkük’te referandumu öngörmesine rağmen, orada halen sorun köklü çözülemiyor. Kürt halkı Güney’de federatif olarak kurumsallaşmış, resmi olarak 100 bin peşmergesi, ayrı polis ve askeri akademileri bulunuyor. Buna rağmen referandum yapılamıyorsa, Kürtlerin yaşadığı diğer ihtilaflı topraklarda sorun çözülemiyorsa, yani toprakların halen 1/3’ü KFD denetimi dışında ise, “TC bunaldı, yarın-öbür gün çekilip gider” havasına kapılmak yanıltıcı olur.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, TC Devleti bugün Kürt sorununda sadece kendi kılıcını sallamıyor; İran, Suriye ve hatta Irak devleti adına da ipi göğüslemiş durumda. Çünkü Türkiye’de Kürt ulusal sorununda gelişecek her yeni adım, diğer sömürgeci devletleri ve bölgeyi ciddi etkileyecektir. TC Devleti’nin Kürt ulusal sorununda İran, Suriye ve Irak ile yeni bir “Cezayir Anlaşması” türünden bir anlaşma arayışında olduğunun verileri her geçen gün artıyor. Bu yöndeki bölge diplomasisi ve uzlaşma arayışı trafiğinin dikkatle izlenmesi gerekiyor.

Kısacası, gerek bölgesel ve küresel güçler denklemi, gerekse Kürdistan ve Kürt ulusal demokratik hareketinin parçalı yapısı nedeniyle, Kürt halkı lehine bölgenin resmi coğrafi sınırlarının değişeceğinin (yani sınırların yeniden belirleneceğinin) verileri maalesef yakın zaman için gözükmüyor.

Kandil’e havadan operasyon yapması için TC’ye izin veren ABD ve KFD’nin bu davranışı, “buyur, PKK’yi çıkarabiliyorsan kendin çıkar ya da etkisizleştir, ama biz yokuz bu işte” şeklinde okunabilir ki, buna Genelkurmay’ın ileri sürdüğü üç şarttan üçüncü şıkkın kabulü de denilebilir. TC Devleti’nin resmen KFD’den istediği 248 PKK yöneticisine ilişkin Peşmerge sözcüsünün “Bizde PKK’li yok, bu sizin sorununuzdur, bizi işinize bulaştırmayın” şeklindeki yanıtı da halihazırda KFD’nin TC ile koordineli bir operasyona yönelmeyeceğinin kanıtıdır.

III

Bu koşullarda referanduma gidiliyor ki referandumda siyasi saflar önceden az çok belirlenmiş olduğu için Anayasa Mahkemesi’nin kararının hemen ardından tüm partiler kendi siyasi duruşlarını gecikmeden açıkladılar. Erkenden netleşen siyasi saflaşmada AKP, SP, BBP “evet”, CHP, MHP, DSP, ÖDP, EMEP yani ağırlıkla Türkiye sosyalist hareketi de “hayır” diyeceğini ilan etmiş durumda. Özelde Kürdistan cephesinde ne var? BDP referandumu “boykot” edeceği yönündeki tavrını sürdürüyor. HAK-PAR, KADEP “evet” diyeceklerini ilan ettiler. MESOP Yürütmesi daha önce “yetmez, ama evet” tutumunu belirlemişti, ancak bu tutum kamuoyuna deklare edilmiş değildi.

Referandumda halihazırda iki ayrı kutuplaşmanın yanı sıra bir üçüncü kutup olarak BDP’nin “boykot” tutumunu eklemeliyiz. Peki neden “boykot”?

Günlük Gazetesi yazarları bunu şöyle özetliyorlar:

“Fırat’ın Doğusu’nda referandumun anlamı başkadır. Burada referandumun anlamı, AKP saflarında birleşen ‘evetçi ve hayırcıların’ devletin silahlı güçleriyle birlikte Kürt özgürlük hareketine karşı başlattığı ve kanlı savaşın gerekleriyle sımsıkı bağlanmış bir siyasi saldırıdır” diyor Veysi Sarısözen. (11.07.2010 tarihli Günlük Gazetesi)

Sarısözen’e göre Kürdistan’da BDP’nin boykot tavrı dışında davrananlar ister “evet” ister “hayır” desinler hepsi “AKP’nin saflarında birleşmiş”ler, dahası “devletin silahlı güçleriyle birlikte” PKK’ye yönelik saldırı içerisindedirler(!)

“PKK’yi devlet kurdu” ya da “PKK Ergenekoncudur” değerlendirmeleri ne kadar gerçek dışı ve saçma ise, Sarısözen’in yukarıdaki değerlendirmesi de aynı düzeyde seviyesiz ve gerçek dışıdır. Dilerim ki BDP yönetimi referandum sürecinde bu tür ucuz ve politik içerikten yoksun değerlendirmelerden uzak bir propaganda geliştirir.

Günlük Gazetesi’nin bir diğer yazarı Ayhan Bilgen ise karmaşık hayatı sadece siyah ile beyazdan ibaret görme misali, “sandığa gidenin mevcut değişikliğe razı olanlar, gitmeyenlerin demokratik özerklikten yana irade beyanını ortaya koyanlar olarak okunacağı çok açıktır” diyor (11.07.2010 tarihli Günlük). Gerek Türkiye kesiminde gerekse Kürdistan’da 12 Eylül Anayasası’nı temelden reddeden ve mevcut anayasa değişiklik paketini de çok ama çok yetersiz gören, özelde Kürt ulusal talepleri yönünden ileri denilebilecek hiçbir şeyi içermeyen bir paket olarak gördüğü halde “evet” diyecek AKP dışı geniş bir kesim var. Kısacası boykot etmeyip sandığa giderek “evet” diyenler için “mevcut değişikliğe razı olanlar” demek sığ ve yanlış bir değerlendirmedir.

BDP Genel Başkanı S. Demirtaş’ın, “Biz statüko yarışı içerisinde olmadık, olmayacağız. Referandum kampanyasında yeni bir anayasada kendini görmek isteyen herkesi boykota davet edeceğiz” veya “ne 12 Eylül Anayasası ne de AKP Anayasası” gibi kulağa hoş gelen vurguları da boykot gerekçesi olamaz. Yeni bir anayasa hedefi ile boykot çağrısı örtüşen hedefler değil. “Hayır”cıları toptan 12 Eylül Anayasası’nın, “evet”çileri de toptan “AKP Anayasası savunucuları” olarak gösterip propaganda geliştirmek fotoğrafın kendisiyle hiç ama hiç örtüşmüyor. Dahası boykot tavrı, BDP’yi fiilen statükocuların safına itmek gibi bir tehlikeyi de barındırıyor.

BDP daha sağlam gerekçelere dayanarak boykot çağrısı yapmalıydı. Örneğin; BDP eğer, “TC rejiminin anayasa referandumu kedi iç sorunudur, bizi ilgilendirmez, biz bu süreçte kendi referandumumuzu geliştireceğiz” diyecekse; BDP eğer, “ben referandumu Kürdistan’da fiilen Kürt halkının kendi kaderini tayın hakkının (bağımsızlık, federasyon veyahut siyasi özerklik gibi bir adımın) gerçekleştirilmesi yolunda ön provaya çevireceğim” diyecekse; o zaman hedeflerini netleştirir, dışındaki irili ufaklı tüm ulusal demokratik güçleri de birlikte davranmaya çağırabilirse, bu anlaşılır ve değerlendirilecek bir tutum olur.

Özetle, BDP Genel Başkanı’nın “biz statüko yarışı içerisinde olmadık, olmayacağız” savunusu ve içeriği yerel yönetimlerin idari özerkliğini aşmayan “demokratik özerklik” ile “ne 12 Eylül Anayasası ne de AKP Anayasası” savunuları, ilan edilen boykot kararının ikna edici gerekçeleri olamaz.

Ayrıca, A. Öcalan, 9 Temmuz görüşme notlarında demokratik ve barışçıl çözüm için, “Birincisi, önce bir eylemsizlik, karşılıklı bir eylemsizlik durumu sağlanabilir. İkincisi, Meclis bünyesinde Güney Afrika benzeri bir Hakikat ve Adalet Komisyonu kurulabilir… Bundan sonra üçüncü aşama gelir. Üçüncüsü, belli bir alanda toplanmış güçlerin yurda dönüşü sağlanır” şeklinde ileri sürdüğü üç şart üzerinden TC yetkilileri ile görüşüp anlaşır ve referandum öncesinde de BDP’ye “boykot tavrını gözden geçir” hatta “vazgeç” derse… Bu ihtimal BDP’yi zor durumda bırakabilir. Özellikle Kürdistan ve batıda dernek, sendika, meslek odaları ve vakıflardan yükselen “operasyonlar durdurulsun, PKK eylemsizlik kararı almalı” çağrıları -ki bu çağrıların Kürdistan’da PKK’den, Türkiye kesiminde ise AKP ve hatta devletten bağımsız yapılmadığını de belirtelim- üzerine Öcalan’ın böyle bir sonuca varma ihtimali yüksektir. Sonuç olarak BDP’ye önerimiz; boykot tavrını yeniden gözden geçirip vazgeçmesidir.

 

Yeni gelişmeler ve basından seçmeler

Son günlerde Kürt ulusal sorunu eksenli yeni söylem ve gelişmeleri özetlemek yararlı olacaktır.

- Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Bursalı: “Türk tarafının elinde tek koz var. Kürtlerin çoğunun ayrılmayı isteyip istemediği, çünkü doğal veya anormal tüm ayrılıkların herkese bir faturası olacaktır. Bu nedenle bu kozun güçlendirilmesi gerekiyor.”

- Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, çok tartışılan 06.07.2010 tarihli “Birlikte yaşamak zorunda mıyız?” başlıklı yazısında, “Türkler Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıdır” diye soruyor ve devamla şöyle diyor: “… ama yaşayamayacaksak? Yaşayamayacaksak artık adını koyalım… Kürtler daha fazlasını isteyecekse bilelim, ona göre davranalım.”

- Başbakan Erdoğan’ın G-20 zirvesine katılmak için gittiği Kanada’da, Obama’ya “PKK ile mücadelede NATO’nun da yer alması gerektiğini” belirtmesi ve ardından İlker Başbuğ’un da “NATO daha aktif rol oynamalıdır” açıklaması.

- Arada bir ayakları yerden kesilen Cemil Ertem, bu kez Kürt sorununun çözümü için şunu belirtiyor: “Bunun için NATO’nun 2013’ten sonra devreye girebileceğini söyleyebiliriz. Eğer bu tarihe kadar Türkiye’deki Kürt sorunu çözülme yoluna girmezse Türkiye’nin doğusunda üniformaların rengi değişebilir.” (Taraf 08.06.2010)

- “Sivillere zarar vermemesi, peşmergelerle çatışmalardan kaçınılması” gibi ön kayıtlarla Kandil’e hava saldırıları için ABD’nin hava sahasını Türk Hava Kuvvetleri’ne açması.

- MGK toplantısında alınan kararların ardından Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un “sözün bittiği yer” vurgusuyla öne çıkan konuşmasında, “1- Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığını etkisiz kılın; 2- veya üçümüz birlikte operasyonla etkisiz kılalım; 3- ya da Türkiye olarak sizlerle koordineli biçimde biz etkisiz kılalım” diyerek Güney’deki KFD’yi de hedef alması.

- Cumhurbaşkanı Gül’ün “Şaka değil. MGK’da sadece bu konuyu konuştuk… Şimdi o kararlar uygulanıyor” açıklaması.

- TC Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (MGSB) önce Türk milliyetçiliğinin, ırkçılığının rejime yönelik bir iç tehdit olmaktan çıkarılması, şimdi ise “irticai faaliyetler”in iç tehdit olmaktan çıkarılması çalışmalarına başlanması.

- Batıda Konya başta olmak üzere siyasal İslam ağırlıklı STK’nın, Kürdistan’da ise Diyarbakır, Van, Batman, Muş vb. kentlerdeki gerek yurtsever demokrat gerekse siyasal İslam ağırlıklı STK’nın peş peşe geliştirdikleri “operasyonlar durdurulsun, PKK eylemsizlik kararı almalı” tutumu.

- Küresel sermayenin bölgesel açılımının bir parçası ve özelde de TC’nin ‘Kürt açılımı’nın bir unsuru olarak Güney Kürdistan Federe Hükümeti ile genişletilen ekonomik-ticari ilişkiler. Bu ilişkinin esası TC’nin Güney’e ithalat ve yatırımları şeklinde tek yanlı da olsa, siyasette hesaba katılması gereken bir diğer faktördür.

Sayı:138


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006