Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Ayrılmayı eşit şartlarda tartışmak / Ferhat Baran
Ferhat BARAN

NEWROZ

Önemli olan, her şart altında birlikte kalarak ayrılmak için kavga etmek değil, tersine, yeri geldiğinde ayrılmayı “hak” kabul ederek birlikte yaşamanın yollarını öğrenebilmektir. Bu başarıldığı anda gerisi teferruattır.

 

Bir müddettir gündem, Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’teki köşesinde dile getirdiği “Kürtlerle ayrılığı da tartışmalıyız” sözleri etrafında dönüyor. Kimi yazarlar, Özkök’ün bilinen tavrına ve taşımış olduğu art niyete işaret ederek bu öneriyi tartışmanın “anlamsız” olduğunu söylediler. Dahası, bu ayrımcı fikirleriyle Kürtlere karşı nefret duygusu oluşturduğu için Özkök’e “bölücü” sıfatını da takmış oldular. Şimdiye kadar sadece Kürtlere yakıştırılan bu “bölücülük” sıfatı ve fiili, nihayetinde bir kısım Türk’e de atfedilmiş oldu. Hiç değilse artık bu konuda bir ‘eşitlik’ sağlandığını söyleyebiliriz.

Ne var ki, söylemde ‘eşitlik’ sağlanmış olsa da, işin yargı kısmı hala tek taraflı çalışmaktadır. Kürtlerin ayrılmasını savunanlar eğer Kürt ya da TC’nin siyasetine karşı iseler yargılanabilirler, ama resmen TC’nin siyasetinin yanında iseler yargılanmazlar; onlar sadece “görüşlerini ifade etmiş” olurlar. Özkök gibileri hakkında “halkı bölücülüğe teşvik etmek” ya da “bölücü örgüt propagandası yapmak” gibi bir iddiayla herhangi bir soruşturma başlatıldığını duymadık şu ana kadar, ancak İsmail Beşikçi’nin Çağımızda Hukuk ve Toplum dergisinde yer alan “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve Kürtler” başlıklı makalesinde dile getirdiği “Kürtler 200 yıldır özgürlük için, özgür bir vatana kavuşmak için mücadele etmekte, bedel ödemektedirler...” sözlerinden dolayı savcılık tarafından derhal bir soruşturma başlatıldığını biliyoruz. Çünkü bu rejim ve dayandığı “hukuk sitemi” objektif duruma göre değil, o duruma götüren niyete göre hareket eder. Umulur ki bu konuda da bir gün eşitlik sağlanır ve belki o zaman gerçekten art niyetlere başvurmadan, herhangi bir gerçek korkuya ve siyasal baskıya muhatap olmadan ayrılmayı tartışabiliriz.

Özkök’ün sözlerine bu kadar önem verilmesinin elbette ki özel bir anlamı vardı. Her şeyden önce yazarı olduğu gazetenin alameti farikası hala “Türkiye Türklerindir”. Bir diğer yandan, derin devletin siyaset dünyasındaki yankısı olarak algılanıyor Özkök. Ya da o alemin ne düşündüğünü iyi tahmin edebilen bir yazar... Bu nedenle olsa gerek, BDP Milletvekili Hasip Kaplan tez elden, adeta bir an önce söylemesi gereken bir söz varmış gibi ve bu konuda mümkünse kimseyi konuşturmadan söylenmesi gerekenin hepsini söylemek istiyormuş gibi davaranarak “Kürtler ayrılmak istemiyor” diye beyanda bulundu. Birden, bir halkın kaderi, yani ne yapmak istediği, iki insanın görüş beyan etmesiyle netleşmiş oldu. Geriye, Kürt halkının ne istediğini öğrenmek değil, bu iki şahıstan hangisinin “doğru”yu söylediğini anlamak için bir genel oylama yapmak kalıyor. Nasıl olsa Kürtler adına doğruları söyleyenler var(!) Bize sadece test etmek düşüyor(!)

Tartışmakta fayda var ama...

Elbette ki konuyu tartışmakta büyük yarar var. Tabi tartışılan konunun bütün boyutlarına saygılı kalmak ve bu tartışmanın yapılması için herkes tarafından meşru kabul edilen bir zeminin oluşturulması koşuluyla... Mevcut durumda ne Kürtlerin ayrılmak istediğini, ne de H.Kaplan’ın tez elden söylediği gibi ayrılmak istemediğini biliyoruz. Söylenen her şey, İ.Beşikçi’nin objektif tespitleri dışında, bir tahmin ya da devam etmekte olan mücadelenin belli bir siyasal bakış açısından ortaya konmasıdır. Hangisinin doğru, hangisinin eğri olduğunu bilmek mümkün değildir. Beşikçi için Kürtlerin mevcut siyasal stütüsü ya da statüsüzlüğü, büyük bir nüfusa sahip olmalarına karşın “hiç” sayılmaları ciddi bir merak konusudur. Bir bilim adamı için bu durum, dünyanın gerçeklerine bakıldığında ciddi bir aykırılık oluşturur. Ve her bilim adamı için de temel görev, “tipik olanı” inceleme konusu yapmaktır. Fakat savcılık için bu “bilimsel duruş”, bugüne kadarki tavrıyla ‘bölücü’ olduğunu kanıtlamış birine dava açmak için yeterli bir çabadır. Öbür yandan, E.Özkök’ün dile getirdiği ise ‘masum’ bir düşüncedir, her ne kadar öyle olmasa da...

Açıklanan fikirlerin kaynakları üzerinden süregelen politik duruşlardan hareketle tarafların neden bu pozisyonlarda durduğunu anlamak için şu kadarını söyleyebiliriz: Özkök, bilinegelen tutumuyla, ırkçı ve şöven tutumuyla, yeniden güncellenmek istenen bir siyasetin, sloganlaştığı haliyle “ya ver kurtul, ya vur kurtul” siyasetinin ikinci kısmını meşrulaştırmak için kullanılagelen taktiği uygulamaya devam etmektedir. Çiller döneminde de aynı propaganda kullanılmış ve ardından büyük kıyım projesi harekete geçirilerek, bütün zamanların en cahil başbakanı Çiller’e “Tunceli’de köyleri yakan helikopterler PKK’ye ait” dedirtecek kadar ileri götürülmüştü. O dönemde yapılanlar şimdi de yapılmak istenmektedir. TSK’nın büyük operasyonlar yürüttüğü Şırnak bölgesinde kimi dağları çevresiyle birlikte “yasak bölge” ilan etmesi önemli bir göstergedir. Hatta açılışı yaptılar bile; basına yansıdığı kadarıyla Karakoçan’da bir köy yakıldı ... İçişleri Bakanı Atalay’ın, bir zamanlar Demirel’in “basın bir-iki gün dilini tutsa bu iş biter” sözlerini hatırlatırcasına basını toplayarak “teröre ilişkin haberlerin nasıl verilmesi” gerektiği konusunda “aydınlatması” bir başka işaret... İçişleri Bakanı, Demirel kadar açık konuşmuyor ama bu konularda nasıl konuşulursa yararlı olacağını “öneri”yor. Ayrıca “demokrasiden geri dönüş yok” demesi de, bu kıyımcı zihniyetin gizlenmesi için her zaman olduğu gibi kullanılan bir “incir yaprağı”dır. Yani bu dönemde olan bitenin hepsini, yeniden öne çıkarılan şiddet politikasının bir gereği olarak düşünmekte fayda var.

Tam bunun karşısında H. Kaplan’ın söylediklerinin ne anlama geldiği kendiliğinden anlaşılır. Kaplan, Kürtlerin ayrılmasından ya da ayrılmamasından yana olmayabilir; bir hukukçu olarak kendi görüşlerinin bir halkın görüşlerinin ifadesi olamayacağını bilir. Öyle olsa bile elde somut bir veri olmadan, “Kürtlerin ayrılmak istemediğini” söyleme hakkına sahip değildir. Yürütmekte olduğu siyasal mücadelenin neleri hedeflediği konusundaki tasarruf bütünüyle kendisine aittir, ancak daha geniş bir anlam ifade eden “Kürt Halkı” adına görüş beyan etmesi bir hakikatı ve genel hak teslimini değil, siyasal bir görüşü ifade edebilir ve ancak kendisini bağlar. Gel gör ki, şiddetli bir yumruk indirmeye hazırlanan devletin politikasını bildiği için ve birilerinin bu gerici ve tahrik edici politikanın cazibesine kapılıp ileri atılacağı korkusunu yaşadığından, böylece de şiddet yanlılarının bir propaganda üstünlüğü sağlayacaklarını düşündüğünden, tez elden, yani böylesine bir garabetin oluşmaması için müdahale etme gereği duymuştur. Buna “sorumluluk” politikası da diyebiliriz. Ya da böyle olduğunu ummak istiyoruz.

Yine de şunu bilmekte fayda var: TC, bu şiddet politikasını, “Kürtler ayrılmak istiyor” diye uygulamıyor, tersine, onların ayrılmak istemediğini çok iyi biliyor. Amaç, bu yolun pahalı olduğunu bilen ama gerekirse bunu da düşünebilecek bir yola girmekten çekinmeyen kesimlerin cesaretini kırmak, zaten ideolojik ve siyasal olarak gerilemiş hareketi iyice geriletip kendi çözümüne mecbur kılmaktır. Bir diğer neden de, Güney Kürdistan yönetimine mesaj vermek, katetmiş olduğu yolun “kazanılmış bir mevzi” olduğunu sanmaktan vazgeçmesini temin etmektir. Bir başka neden ise, Ortadoğu politikası Kürtlerle uyumlu olan güçlere, varmak isteyecekleri yere Kürtler vasıtasıyla varamayacaklarını anlatmaya, değilse, zamanın ruhuna aldırmadan bu coğrafyayı Kürtlere dar edeceğini gözünü kırpmadan kanıtlamaya çalışmaktır.

Bunun için heyecanlanmaya gerek yok; bundan sonra söylenmesi gereken her şey daha soğukkanlı ve uzun vadeli düşünülerek söylenmelidir. Çünkü devlet, yapmak istediği şeyler için gerekli olan politik yönelimleri zaten oluşturma gücüne sahiptir. Önemli olan “bunlara meydan veren taraf olmamak” değil, bu politikaların oluşturulması için çalışan birilerinin olduğunu bilerek, bu politikaların oluşmasına engel olabilecek politikalar üretmektir.

Mesela, yeri değil ama sormakta fayda var: Şu referandum konusunda Kürdistanlı siyasal ve sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra Türkiye’deki bütün demokratik çözüm yanlısı kesimleri bir araya getirerek, izlenebilecek ortak bir politikanın olup olmadığını tartışmak bile başlı başına burjuva politikasına büyük bir çomak sokmak anlamına gelmez mi? Bunu denemekte bir fayda yok mu?

Çözümün bulunacağı yer ayrılmanın meşrulaştığı andır

Elbette ki bu kafa karışıklığı ya da sözüm ona çözüm önerileri, aslında hepsi de günlük politikanın ihtiyaçlarının aciliyet kazandığı bir zamanda gündeme gelmektedir. Bize göre çözüm anı, ya da gerçek çözüm anı, ayrılma hakkının kullanılabilir olduğu andır. Ayrılma hakkının meşru sayıldığı koşullarda yapılacak tartışmaların varacağı noktadır gerçek çözüm. Bu “ayrılma” ya da “bir arada kalma” seçimi değildir. Her ikisi de gerçek çözüm olabilir; önemli olan, insanların, geleceğe ilişkin kararları ile ilgili tartışma yürütürlerken, herhangi bir baskı altında kalmamaları, bütünüyle kendi iradeleriyle karar vermeleridir. İsveç-Norveç ayrılma referandumundan beri bulunmuş en demokratik ve halklar arasında güven oluşturucu yöntemdir bu. Bu oylama Norveç ile İsveç’in ayrılmasını getirdi ama dünyanın sonu gelmedi. Hatta bütün dünya halkları için iyi bir örnek oldu. O günden sonra birçok halk, daha önce birlikte yaşadığı devletlerden oylama yoluyla ayrıldı ya da birlikte kalmaya karar verdi. Finlandiya, SSCB’nin kuruluşunda yer almak yerine ayrılmayı tercih etti. Lenin, Finlandiya’yı burjuvaziye terk etme pahasına halkın ayrılma isteğini onaylamanın en doğru yol olduğunu ilan etmekten imtina etmedi ve kazanan her iki ülkenin halkları oldu. Yakın bir zamanda ise Çekler ile Slovaklar ayrıldılar. Kimsenin ruhu bile duymadı. Kimse kimseyi boğazlamadı. Zaten ayrı oldukları halde birlik olduklarını sanan ve ayrılmak için kavga eden halklar gibi, mesela eski Yugoslavya gibi olmadılar... Medeni iki eş gibi ayrılmayı başardılar. Şimdilerde Belçikalılar bunu tartışıyor, kavga etmeden. Yıllardır Kanada’daki Fransızlar düşünüyor aynı yolu, hatta referanduma da gittiler, ama kavga etmeden. Bunun kavga yapılmadan gerçekleşmesinin tek nedeni vardır: Taraflar, bir diğerinin ayrılma hakkını peşinen kabul ediyor. Tek şart, ayrılmak isteyen iradenin, birlikte kalmak isteyen iradeden daha fazla olmasıdır.

Demek oluyor ki; önemli olan, her şart altında birlikte kalarak ayrılmak için kavga etmek değil, tersine, yeri geldiğinde ayrılmayı “hak” kabul ederek birlikte yaşamanın yollarını öğrenebilmektir. Türk ve Kürt halkı bunu başardığı anda gerisi teferruattır.

Sayı 138


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006