Ayrılmayı eşit şartlarda tartışmak / Ferhat Baran Ferhat BARAN
NEWROZ
Önemli olan, her şart altında birlikte kalarak ayrılmak için kavga etmek değil, tersine, yeri geldiğinde ayrılmayı “hak” kabul ederek birlikte yaşamanın yollarını öğrenebilmektir. Bu başarıldığı anda gerisi teferruattır.
Bir müddettir gündem, Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’teki köşesinde dile
getirdiği “Kürtlerle ayrılığı da tartışmalıyız” sözleri etrafında dönüyor. Kimi
yazarlar, Özkök’ün bilinen tavrına ve taşımış olduğu art niyete işaret ederek bu
öneriyi tartışmanın “anlamsız” olduğunu söylediler. Dahası, bu ayrımcı
fikirleriyle Kürtlere karşı nefret duygusu oluşturduğu için Özkök’e “bölücü”
sıfatını da takmış oldular. Şimdiye kadar sadece Kürtlere yakıştırılan bu
“bölücülük” sıfatı ve fiili, nihayetinde bir kısım Türk’e de atfedilmiş oldu.
Hiç değilse artık bu konuda bir ‘eşitlik’ sağlandığını söyleyebiliriz.
Ne var ki, söylemde ‘eşitlik’ sağlanmış olsa da, işin yargı kısmı hala tek
taraflı çalışmaktadır. Kürtlerin ayrılmasını savunanlar eğer Kürt ya da TC’nin
siyasetine karşı iseler yargılanabilirler, ama resmen TC’nin siyasetinin yanında
iseler yargılanmazlar; onlar sadece “görüşlerini ifade etmiş” olurlar. Özkök
gibileri hakkında “halkı bölücülüğe teşvik etmek” ya da “bölücü örgüt
propagandası yapmak” gibi bir iddiayla herhangi bir soruşturma başlatıldığını
duymadık şu ana kadar, ancak İsmail Beşikçi’nin Çağımızda Hukuk ve Toplum
dergisinde yer alan “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve Kürtler” başlıklı
makalesinde dile getirdiği “Kürtler 200 yıldır özgürlük için, özgür bir vatana
kavuşmak için mücadele etmekte, bedel ödemektedirler...” sözlerinden dolayı
savcılık tarafından derhal bir soruşturma başlatıldığını biliyoruz. Çünkü bu
rejim ve dayandığı “hukuk sitemi” objektif duruma göre değil, o duruma götüren
niyete göre hareket eder. Umulur ki bu konuda da bir gün eşitlik sağlanır ve
belki o zaman gerçekten art niyetlere başvurmadan, herhangi bir gerçek korkuya
ve siyasal baskıya muhatap olmadan ayrılmayı tartışabiliriz.
Özkök’ün sözlerine bu kadar önem verilmesinin elbette ki özel bir anlamı
vardı. Her şeyden önce yazarı olduğu gazetenin alameti farikası hala “Türkiye
Türklerindir”. Bir diğer yandan, derin devletin siyaset dünyasındaki yankısı
olarak algılanıyor Özkök. Ya da o alemin ne düşündüğünü iyi tahmin edebilen bir
yazar... Bu nedenle olsa gerek, BDP Milletvekili Hasip Kaplan tez elden, adeta
bir an önce söylemesi gereken bir söz varmış gibi ve bu konuda mümkünse kimseyi
konuşturmadan söylenmesi gerekenin hepsini söylemek istiyormuş gibi davaranarak
“Kürtler ayrılmak istemiyor” diye beyanda bulundu. Birden, bir halkın kaderi,
yani ne yapmak istediği, iki insanın görüş beyan etmesiyle netleşmiş oldu.
Geriye, Kürt halkının ne istediğini öğrenmek değil, bu iki şahıstan hangisinin
“doğru”yu söylediğini anlamak için bir genel oylama yapmak kalıyor. Nasıl olsa
Kürtler adına doğruları söyleyenler var(!) Bize sadece test etmek düşüyor(!)
Tartışmakta fayda var ama...
Elbette ki konuyu tartışmakta büyük yarar var. Tabi tartışılan konunun bütün
boyutlarına saygılı kalmak ve bu tartışmanın yapılması için herkes tarafından
meşru kabul edilen bir zeminin oluşturulması koşuluyla... Mevcut durumda ne
Kürtlerin ayrılmak istediğini, ne de H.Kaplan’ın tez elden söylediği gibi
ayrılmak istemediğini biliyoruz. Söylenen her şey, İ.Beşikçi’nin objektif
tespitleri dışında, bir tahmin ya da devam etmekte olan mücadelenin belli bir
siyasal bakış açısından ortaya konmasıdır. Hangisinin doğru, hangisinin eğri
olduğunu bilmek mümkün değildir. Beşikçi için Kürtlerin mevcut siyasal stütüsü
ya da statüsüzlüğü, büyük bir nüfusa sahip olmalarına karşın “hiç” sayılmaları
ciddi bir merak konusudur. Bir bilim adamı için bu durum, dünyanın gerçeklerine
bakıldığında ciddi bir aykırılık oluşturur. Ve her bilim adamı için de temel
görev, “tipik olanı” inceleme konusu yapmaktır. Fakat savcılık için bu “bilimsel
duruş”, bugüne kadarki tavrıyla ‘bölücü’ olduğunu kanıtlamış birine dava açmak
için yeterli bir çabadır. Öbür yandan, E.Özkök’ün dile getirdiği ise ‘masum’ bir
düşüncedir, her ne kadar öyle olmasa da...
Açıklanan fikirlerin kaynakları üzerinden süregelen politik duruşlardan
hareketle tarafların neden bu pozisyonlarda durduğunu anlamak için şu kadarını
söyleyebiliriz: Özkök, bilinegelen tutumuyla, ırkçı ve şöven tutumuyla, yeniden
güncellenmek istenen bir siyasetin, sloganlaştığı haliyle “ya ver kurtul, ya vur
kurtul” siyasetinin ikinci kısmını meşrulaştırmak için kullanılagelen taktiği
uygulamaya devam etmektedir. Çiller döneminde de aynı propaganda kullanılmış ve
ardından büyük kıyım projesi harekete geçirilerek, bütün zamanların en cahil
başbakanı Çiller’e “Tunceli’de köyleri yakan helikopterler PKK’ye ait”
dedirtecek kadar ileri götürülmüştü. O dönemde yapılanlar şimdi de yapılmak
istenmektedir. TSK’nın büyük operasyonlar yürüttüğü Şırnak bölgesinde kimi
dağları çevresiyle birlikte “yasak bölge” ilan etmesi önemli bir göstergedir.
Hatta açılışı yaptılar bile; basına yansıdığı kadarıyla Karakoçan’da bir köy
yakıldı ... İçişleri Bakanı Atalay’ın, bir zamanlar Demirel’in “basın bir-iki
gün dilini tutsa bu iş biter” sözlerini hatırlatırcasına basını toplayarak
“teröre ilişkin haberlerin nasıl verilmesi” gerektiği konusunda “aydınlatması”
bir başka işaret... İçişleri Bakanı, Demirel kadar açık konuşmuyor ama bu
konularda nasıl konuşulursa yararlı olacağını “öneri”yor. Ayrıca “demokrasiden
geri dönüş yok” demesi de, bu kıyımcı zihniyetin gizlenmesi için her zaman
olduğu gibi kullanılan bir “incir yaprağı”dır. Yani bu dönemde olan bitenin
hepsini, yeniden öne çıkarılan şiddet politikasının bir gereği olarak düşünmekte
fayda var.
Tam bunun karşısında H. Kaplan’ın söylediklerinin ne anlama geldiği
kendiliğinden anlaşılır. Kaplan, Kürtlerin ayrılmasından ya da ayrılmamasından
yana olmayabilir; bir hukukçu olarak kendi görüşlerinin bir halkın görüşlerinin
ifadesi olamayacağını bilir. Öyle olsa bile elde somut bir veri olmadan,
“Kürtlerin ayrılmak istemediğini” söyleme hakkına sahip değildir. Yürütmekte
olduğu siyasal mücadelenin neleri hedeflediği konusundaki tasarruf bütünüyle
kendisine aittir, ancak daha geniş bir anlam ifade eden “Kürt Halkı” adına görüş
beyan etmesi bir hakikatı ve genel hak teslimini değil, siyasal bir görüşü ifade
edebilir ve ancak kendisini bağlar. Gel gör ki, şiddetli bir yumruk indirmeye
hazırlanan devletin politikasını bildiği için ve birilerinin bu gerici ve tahrik
edici politikanın cazibesine kapılıp ileri atılacağı korkusunu yaşadığından,
böylece de şiddet yanlılarının bir propaganda üstünlüğü sağlayacaklarını
düşündüğünden, tez elden, yani böylesine bir garabetin oluşmaması için müdahale
etme gereği duymuştur. Buna “sorumluluk” politikası da diyebiliriz. Ya da böyle
olduğunu ummak istiyoruz.
Yine de şunu bilmekte fayda var: TC, bu şiddet politikasını, “Kürtler
ayrılmak istiyor” diye uygulamıyor, tersine, onların ayrılmak istemediğini çok
iyi biliyor. Amaç, bu yolun pahalı olduğunu bilen ama gerekirse bunu da
düşünebilecek bir yola girmekten çekinmeyen kesimlerin cesaretini kırmak, zaten
ideolojik ve siyasal olarak gerilemiş hareketi iyice geriletip kendi çözümüne
mecbur kılmaktır. Bir diğer neden de, Güney Kürdistan yönetimine mesaj vermek,
katetmiş olduğu yolun “kazanılmış bir mevzi” olduğunu sanmaktan vazgeçmesini
temin etmektir. Bir başka neden ise, Ortadoğu politikası Kürtlerle uyumlu olan
güçlere, varmak isteyecekleri yere Kürtler vasıtasıyla varamayacaklarını
anlatmaya, değilse, zamanın ruhuna aldırmadan bu coğrafyayı Kürtlere dar
edeceğini gözünü kırpmadan kanıtlamaya çalışmaktır.
Bunun için heyecanlanmaya gerek yok; bundan sonra söylenmesi gereken her şey
daha soğukkanlı ve uzun vadeli düşünülerek söylenmelidir. Çünkü devlet, yapmak
istediği şeyler için gerekli olan politik yönelimleri zaten oluşturma gücüne
sahiptir. Önemli olan “bunlara meydan veren taraf olmamak” değil, bu
politikaların oluşturulması için çalışan birilerinin olduğunu bilerek, bu
politikaların oluşmasına engel olabilecek politikalar üretmektir.
Mesela, yeri değil ama sormakta fayda var: Şu referandum konusunda
Kürdistanlı siyasal ve sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra Türkiye’deki bütün
demokratik çözüm yanlısı kesimleri bir araya getirerek, izlenebilecek ortak bir
politikanın olup olmadığını tartışmak bile başlı başına burjuva politikasına
büyük bir çomak sokmak anlamına gelmez mi? Bunu denemekte bir fayda yok
mu?
Çözümün bulunacağı yer ayrılmanın meşrulaştığı andır
Elbette ki bu kafa karışıklığı ya da sözüm ona çözüm önerileri, aslında hepsi
de günlük politikanın ihtiyaçlarının aciliyet kazandığı bir zamanda gündeme
gelmektedir. Bize göre çözüm anı, ya da gerçek çözüm anı, ayrılma hakkının
kullanılabilir olduğu andır. Ayrılma hakkının meşru sayıldığı koşullarda
yapılacak tartışmaların varacağı noktadır gerçek çözüm. Bu “ayrılma” ya da “bir
arada kalma” seçimi değildir. Her ikisi de gerçek çözüm olabilir; önemli olan,
insanların, geleceğe ilişkin kararları ile ilgili tartışma yürütürlerken,
herhangi bir baskı altında kalmamaları, bütünüyle kendi iradeleriyle karar
vermeleridir. İsveç-Norveç ayrılma referandumundan beri bulunmuş en demokratik
ve halklar arasında güven oluşturucu yöntemdir bu. Bu oylama Norveç ile İsveç’in
ayrılmasını getirdi ama dünyanın sonu gelmedi. Hatta bütün dünya halkları için
iyi bir örnek oldu. O günden sonra birçok halk, daha önce birlikte yaşadığı
devletlerden oylama yoluyla ayrıldı ya da birlikte kalmaya karar verdi.
Finlandiya, SSCB’nin kuruluşunda yer almak yerine ayrılmayı tercih etti. Lenin,
Finlandiya’yı burjuvaziye terk etme pahasına halkın ayrılma isteğini onaylamanın
en doğru yol olduğunu ilan etmekten imtina etmedi ve kazanan her iki ülkenin
halkları oldu. Yakın bir zamanda ise Çekler ile Slovaklar ayrıldılar. Kimsenin
ruhu bile duymadı. Kimse kimseyi boğazlamadı. Zaten ayrı oldukları halde birlik
olduklarını sanan ve ayrılmak için kavga eden halklar gibi, mesela eski
Yugoslavya gibi olmadılar... Medeni iki eş gibi ayrılmayı başardılar. Şimdilerde
Belçikalılar bunu tartışıyor, kavga etmeden. Yıllardır Kanada’daki Fransızlar
düşünüyor aynı yolu, hatta referanduma da gittiler, ama kavga etmeden. Bunun
kavga yapılmadan gerçekleşmesinin tek nedeni vardır: Taraflar, bir diğerinin
ayrılma hakkını peşinen kabul ediyor. Tek şart, ayrılmak isteyen iradenin,
birlikte kalmak isteyen iradeden daha fazla olmasıdır.
Demek oluyor ki; önemli olan, her şart altında birlikte kalarak ayrılmak için
kavga etmek değil, tersine, yeri geldiğinde ayrılmayı “hak” kabul ederek
birlikte yaşamanın yollarını öğrenebilmektir. Türk ve Kürt halkı bunu başardığı
anda gerisi teferruattır.
Sayı 138 Print  |