İpe serilen sözler… / Uygun NECDET Nejdet UYGUN
NEWROZ
Neymiş efendim: ‘Son zamanda yükselen işçi sınıfının mücadelesini bastırmak için, devlet yeniden savaş silahına sarılmış.’ İpe un serilir deyimi vardı, şimdi ipe söz seriliyor.
Sözler vardır kesin ve katidir. Yaşamın gerçekliğinde sınanmıştır ve ok gibi
hedefine gider. Sözler vardır serttir, kesinlik ifade eder, ama kuru bir ezberin
bitimsiz tekrarıdır. Derin bir etki bırakmaz, söylendiğiyle kalır, göğün
boşluğunda kaybolur gider. Söz vardır, hikmetinden sual olunmaz, itiraz
edil(e)mez. Temel iletişim aracımız dil olduğu sürece, sözün abartılı
geçerliliği devam edecek gibi…
Hatırlıyorum; seminerlere yeni katılmaya başladığımız o delişmen çağımızda,
ajitasyon ve propagandaya büyük anlam yüklenirdi, sözü iyi kullanan yapıların
asli devrim gücü haline geleceği söylenir, geçmiş deneylerden bu fikri besleyen
hikayeler anlatılırdı. Bir sözüyle kitleleri harekete geçiren öncü portreler
beynimizin içine çakılırdı. Çalışmalarımızda onları örnek alırdık. Yıllar
geçtikçe “ajitasyon” sözü bende itici bir çağrışım yaratmaya başladı. Pratikteki
uygulanma biçiminden böyle bir duygu hali biriktirdiğim kesin.
Gazete ve dergilere her göz attığımda bu duyguyu daha sık yaşıyorum. Politik
gündeme ve sosyal yaşamın öncelikli sorunlarına dair edilen sözler kuru bir
ezberin izini taşıyor. Dilsel ezberin, kuru ajitasyonun, abartılı ve tek boyutlu
yapılan değerlendirmelerine birkaç örnek vermek istiyorum.
Çatışmaların şiddetlenmesine dair değerlendirmeler
Birkaç dergide süreci analiz eden, ortaya çıkan çatışmalı durumun nedenlerini
anlatan makaleleri okuduğumda şaşırdım kaldım. Neymiş efendim: ‘Son zamanda
yükselen işçi sınıfının mücadelesini bastırmak için, devlet yeniden çatışma
(savaş) silahına sarılmış. Genç insanların ölmesinin temel nedeni bu olmasa da
en önemli nedeni buymuş.’ İpe un serilir deyimi vardı, şimdi ipe söz seriliyor.
İşçi sınıfının bir kıpırdama içinde olduğu söylenebilir. Ama henüz fincancı
katırlarını ürkütecek bir durum söz konusu değildir. Tekel direnişi bu fikri
doğrulayan bir örnek oluştursa da, henüz bütünlüklü bir sınıf hareketinden
bahsetmek ve bunun egemen iktidarı korkuya saldığını söylemek abartılı bir
söylem olur. Eğer ki “devlet” denen aygıtı doğru kavradıysak, birden çok amaç
gözeterek hamle yaptığını da hesaba katmamız lazım. Ama önde duran neden
görmezden gelinip, dönemsel olarak ikincil nedenler öne çıkarılıp, düşünsel
kurgu bunun üzerine inşa ediliyorsa, söylediğinize ne siz inanırsınız, ne de
başkaları inanırlar.
Devletin silahlı çözümü mütemadiyen dayattığı ve silahın sesinden başka ses
duymak istemediği sınamalarla sabittir. O nedenle “çatışma” dönemsel bir şey
değil, sürekliliği olan bir durumdur. Kürt sorununda devletin takındığı tutumun
niteliğinde bir değişiklik olmadığı sürece süreç böyle devam edecek gibi
görünüyor. Hal böyleyken, devletin sınıf hareketini boğmak amacıyla operasyon
ataklığı içine girdiğini söylemek, somut duruma tekabül etmeyen, ipe söz sermek
anlamı taşımaktadır.
Sendikal mücadeleye yönelik değerlendirmeler
Sınıf hareketinin maddi bir güç haline gelmesi sendikaların gücü, örgütlenme
genişliği ve yaklaşımlarının niteliği ile doğru orantılıdır. Mevcut sendikal
yapılara yönelik yoğun eleştirilerin yapıldığı, bazen eleştirilen sendikanın tam
tersi yüceltildiği anları yaşıyoruz. Meseleye gündelik ajitasyon çalışması
olarak bakıldığı sürece bu durumu hep yaşayacağız. Mesele sendikal yönetimlerde
hangi siyasal eğilimlerin bulunduğundan çok daha boyutlu bir meseledir oysa.
Sermaye esnek üretim modeline geçmişken, istikrarlı ve sürekliliği olan
(fordist) çalışanlardan oluşan üretim döneminin ihtiyacına göre biçimlenen
sendikal modelle sınıf hareketini örgütlemek mümkün görünmüyor. Bu durumu
görmedikçe, yöneticilerin ataklığına göre sendikaları olumlayıp-eleştirerek
mevcut durumu sürekli kılmış oluruz.
Konu oldukça geniş ve başlı başına bir yazı konusu. O nedenle birkaç çarpıcı
vurguyla trajikomik boyuta dikkat çekmek istiyorum. Kamu emekçileri “fiili
meşru” mücadele geleneğinin temsilcisi olarak var oldular. Dünyaya örnek teşkil
edecek alttan bir dalga yaratarak, deyim yerindeyse buz kırıcı rolü üstlendiler.
Sonra, devletin bakanlıklara göre tanzim ettiği yapay işkolu düzenlemesine fit
oldular. Bugün “fiili ve meşru” mücadele fikrine bir anlam yüklenecekse,
bakanlıklara göre ayrıştırılan emeğin gücünü yekpare, “hizmet iş kolu emekçileri
sendikası” adı altında yeniden yapılandırmak ve yasal çitleri yok sayarak tek
çatı örgütlenmesine geçme çabası içinde olmak gerekiyor. Söylemde bu durum teyit
ediliyor olsa da bu yönlü bir çaba maalesef ortada yok.
Ayrıca söylenen sözlerin bir anlamı varsa, temsil devrine dayanan ilkel
delegelik sisteminden, doğrudan katılımcı sisteme geçilmesi gerekir. Bu yönde de
bir niyetin olmadığını görüyoruz. Söz, pratikteki tutumla özsel değer kazanıyor.
Aksi durumda ipe serilen ajite edici sözlerin kimseye hayrı olmuyor. Alan her
geçen gün daralıyor ve söz söyleyenler, “biz nerede hata yaptık” bile
demiyorlar. Sloganın gücüne yaslanarak yol almaya devam ediyorlar. Oysa yol
bitti ve patinaj halindeler.
Çevre ve ekoloji değerlendirmeleri
Çevreyi, doğayı korumak varoluşumuza sahip çıkmakla eş anlamlıdır. İnsanlık
modern yaşamın sunduğu nimetleri kullanmak ile doğaya sahip çıkmak arasında
gidip gelen derin bir zihinsel yarılma yaşıyor. Bu durum bizim ülkemizde daha
enteresan şekilde yaşanıyor. Bir yandan modern gereksinimler hoyratça
tüketiliyor, öte yandan çevreye sahip çıkmaya çalışılıyor. Bu ciddi bir
paradokstur... Efendim, zararsız enerji (güneş, rüzgar vb.) bu sorunu ortadan
kaldırır demekle sorun çözülmüyor. Zira kapitalizmin kar hırsı, metaya dönüşen
insanın tüketim arzusu devam ettikçe, sanırım yeryüzü güneş panelleri, tüm
dağlar rüzgar pervaneleri ile donatılsa dahi enerji gereksinimi karşılanmaz bir
duruma varacaktır... Enerji doğada dönüşüm sonucu elde ediliyor, masum olanının
bile (su santralleri) ekolojik dengeyi bozucu etkiye sahip olduğunu bilim
insanları söyleyip duruyorlar. O nedenle farklı yaşam kültürü oluşturmak gibi
bir önceliğimiz olmalı ve sözümüzün buna hizmet etmesi gerekir diye
düşünüyorum.
Her biri ayrı yazı konusu olan meselelere vurgu yapmaktaki amacım, olgular
karşısında söylenen sözlerin bağını tartmaktı. Lenin’in “teori ve pratik”
üzerine kafa yormasının önemini her gün daha iyi anlıyoruz. Sözün kuvveti
çarpıcılığında değil, olgularla yakın temas içinde olmasındandır. Goethe “söz
kurşuni, hayatın yeşil ağacı canlıdır” derken bu bağın önemine dikkat çekmek
istemiştir muhakkak. İpe serilen sözler, abartılı yaklaşımlar insan yanımıza,
ideolojik duruşumuza, örgütlenme amacımıza olumlu hiçbir şey katmıyor. Sanırım
buradan başlamak, sözün namusunu önemsemek, mütevazi ama değeri-etkisi büyük bir
yaklaşım olacak.
Sayı:138
Print  |