Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

İpe serilen sözler… / Uygun NECDET
Nejdet UYGUN

NEWROZ

Neymiş efendim: ‘Son zamanda yükselen işçi sınıfının mücadelesini bastırmak için, devlet yeniden savaş silahına sarılmış.’ İpe un serilir deyimi vardı, şimdi ipe söz seriliyor.

Sözler vardır kesin ve katidir. Yaşamın gerçekliğinde sınanmıştır ve ok gibi hedefine gider. Sözler vardır serttir, kesinlik ifade eder, ama kuru bir ezberin bitimsiz tekrarıdır. Derin bir etki bırakmaz, söylendiğiyle kalır, göğün boşluğunda kaybolur gider. Söz vardır, hikmetinden sual olunmaz, itiraz edil(e)mez. Temel iletişim aracımız dil olduğu sürece, sözün abartılı geçerliliği devam edecek gibi…

Hatırlıyorum; seminerlere yeni katılmaya başladığımız o delişmen çağımızda, ajitasyon ve propagandaya büyük anlam yüklenirdi, sözü iyi kullanan yapıların asli devrim gücü haline geleceği söylenir, geçmiş deneylerden bu fikri besleyen hikayeler anlatılırdı. Bir sözüyle kitleleri harekete geçiren öncü portreler beynimizin içine çakılırdı. Çalışmalarımızda onları örnek alırdık. Yıllar geçtikçe “ajitasyon” sözü bende itici bir çağrışım yaratmaya başladı. Pratikteki uygulanma biçiminden böyle bir duygu hali biriktirdiğim kesin.

Gazete ve dergilere her göz attığımda bu duyguyu daha sık yaşıyorum. Politik gündeme ve sosyal yaşamın öncelikli sorunlarına dair edilen sözler kuru bir ezberin izini taşıyor. Dilsel ezberin, kuru ajitasyonun, abartılı ve tek boyutlu yapılan değerlendirmelerine birkaç örnek vermek istiyorum.

Çatışmaların şiddetlenmesine dair değerlendirmeler

Birkaç dergide süreci analiz eden, ortaya çıkan çatışmalı durumun nedenlerini anlatan makaleleri okuduğumda şaşırdım kaldım. Neymiş efendim: ‘Son zamanda yükselen işçi sınıfının mücadelesini bastırmak için, devlet yeniden çatışma (savaş) silahına sarılmış. Genç insanların ölmesinin temel nedeni bu olmasa da en önemli nedeni buymuş.’ İpe un serilir deyimi vardı, şimdi ipe söz seriliyor. İşçi sınıfının bir kıpırdama içinde olduğu söylenebilir. Ama henüz fincancı katırlarını ürkütecek bir durum söz konusu değildir. Tekel direnişi bu fikri doğrulayan bir örnek oluştursa da, henüz bütünlüklü bir sınıf hareketinden bahsetmek ve bunun egemen iktidarı korkuya saldığını söylemek abartılı bir söylem olur. Eğer ki “devlet” denen aygıtı doğru kavradıysak, birden çok amaç gözeterek hamle yaptığını da hesaba katmamız lazım. Ama önde duran neden görmezden gelinip, dönemsel olarak ikincil nedenler öne çıkarılıp, düşünsel kurgu bunun üzerine inşa ediliyorsa, söylediğinize ne siz inanırsınız, ne de başkaları inanırlar.

Devletin silahlı çözümü mütemadiyen dayattığı ve silahın sesinden başka ses duymak istemediği sınamalarla sabittir. O nedenle “çatışma” dönemsel bir şey değil, sürekliliği olan bir durumdur. Kürt sorununda devletin takındığı tutumun niteliğinde bir değişiklik olmadığı sürece süreç böyle devam edecek gibi görünüyor. Hal böyleyken, devletin sınıf hareketini boğmak amacıyla operasyon ataklığı içine girdiğini söylemek, somut duruma tekabül etmeyen, ipe söz sermek anlamı taşımaktadır.

Sendikal mücadeleye yönelik değerlendirmeler

Sınıf hareketinin maddi bir güç haline gelmesi sendikaların gücü, örgütlenme genişliği ve yaklaşımlarının niteliği ile doğru orantılıdır. Mevcut sendikal yapılara yönelik yoğun eleştirilerin yapıldığı, bazen eleştirilen sendikanın tam tersi yüceltildiği anları yaşıyoruz. Meseleye gündelik ajitasyon çalışması olarak bakıldığı sürece bu durumu hep yaşayacağız. Mesele sendikal yönetimlerde hangi siyasal eğilimlerin bulunduğundan çok daha boyutlu bir meseledir oysa. Sermaye esnek üretim modeline geçmişken, istikrarlı ve sürekliliği olan (fordist) çalışanlardan oluşan üretim döneminin ihtiyacına göre biçimlenen sendikal modelle sınıf hareketini örgütlemek mümkün görünmüyor. Bu durumu görmedikçe, yöneticilerin ataklığına göre sendikaları olumlayıp-eleştirerek mevcut durumu sürekli kılmış oluruz.

Konu oldukça geniş ve başlı başına bir yazı konusu. O nedenle birkaç çarpıcı vurguyla trajikomik boyuta dikkat çekmek istiyorum. Kamu emekçileri “fiili meşru” mücadele geleneğinin temsilcisi olarak var oldular. Dünyaya örnek teşkil edecek alttan bir dalga yaratarak, deyim yerindeyse buz kırıcı rolü üstlendiler. Sonra, devletin bakanlıklara göre tanzim ettiği yapay işkolu düzenlemesine fit oldular. Bugün “fiili ve meşru” mücadele fikrine bir anlam yüklenecekse, bakanlıklara göre ayrıştırılan emeğin gücünü yekpare, “hizmet iş kolu emekçileri sendikası” adı altında yeniden yapılandırmak ve yasal çitleri yok sayarak tek çatı örgütlenmesine geçme çabası içinde olmak gerekiyor. Söylemde bu durum teyit ediliyor olsa da bu yönlü bir çaba maalesef ortada yok.

Ayrıca söylenen sözlerin bir anlamı varsa, temsil devrine dayanan ilkel delegelik sisteminden, doğrudan katılımcı sisteme geçilmesi gerekir. Bu yönde de bir niyetin olmadığını görüyoruz. Söz, pratikteki tutumla özsel değer kazanıyor. Aksi durumda ipe serilen ajite edici sözlerin kimseye hayrı olmuyor. Alan her geçen gün daralıyor ve söz söyleyenler, “biz nerede hata yaptık” bile demiyorlar. Sloganın gücüne yaslanarak yol almaya devam ediyorlar. Oysa yol bitti ve patinaj halindeler.

Çevre ve ekoloji değerlendirmeleri

Çevreyi, doğayı korumak varoluşumuza sahip çıkmakla eş anlamlıdır. İnsanlık modern yaşamın sunduğu nimetleri kullanmak ile doğaya sahip çıkmak arasında gidip gelen derin bir zihinsel yarılma yaşıyor. Bu durum bizim ülkemizde daha enteresan şekilde yaşanıyor. Bir yandan modern gereksinimler hoyratça tüketiliyor, öte yandan çevreye sahip çıkmaya çalışılıyor. Bu ciddi bir paradokstur... Efendim, zararsız enerji (güneş, rüzgar vb.) bu sorunu ortadan kaldırır demekle sorun çözülmüyor. Zira kapitalizmin kar hırsı, metaya dönüşen insanın tüketim arzusu devam ettikçe, sanırım yeryüzü güneş panelleri, tüm dağlar rüzgar pervaneleri ile donatılsa dahi enerji gereksinimi karşılanmaz bir duruma varacaktır... Enerji doğada dönüşüm sonucu elde ediliyor, masum olanının bile (su santralleri) ekolojik dengeyi bozucu etkiye sahip olduğunu bilim insanları söyleyip duruyorlar. O nedenle farklı yaşam kültürü oluşturmak gibi bir önceliğimiz olmalı ve sözümüzün buna hizmet etmesi gerekir diye düşünüyorum.

Her biri ayrı yazı konusu olan meselelere vurgu yapmaktaki amacım, olgular karşısında söylenen sözlerin bağını tartmaktı. Lenin’in “teori ve pratik” üzerine kafa yormasının önemini her gün daha iyi anlıyoruz. Sözün kuvveti çarpıcılığında değil, olgularla yakın temas içinde olmasındandır. Goethe “söz kurşuni, hayatın yeşil ağacı canlıdır” derken bu bağın önemine dikkat çekmek istemiştir muhakkak. İpe serilen sözler, abartılı yaklaşımlar insan yanımıza, ideolojik duruşumuza, örgütlenme amacımıza olumlu hiçbir şey katmıyor. Sanırım buradan başlamak, sözün namusunu önemsemek, mütevazi ama değeri-etkisi büyük bir yaklaşım olacak.

Sayı:138

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006