Sermayenin korkulu rüyası genç işsizler! / T.Atmaca T.Atmaca
NEWROZ
Kapitalizm toplumu çürütüyor, insanların gelecek hayallerini ve umutlarını karartıyor. İşsizliğin hızla tırmandığı genç nüfus üzerinde kapitalizmin bu yıkıcı yönü daha bir etkili oluyor.
Geçtiğimiz aylarda sermayenin yönetim kadrosu G20 ülkelerinin çalışma
bakanları Washington’da bir toplantı gerçekleştirdiler. Toplantının asıl gündemi
işsizlik sorunuydu. Toplantıda işsizler arasında genç nüfusun artış göstermesine
dikkat çekilmişti. Toplantıda yapılan değerlendirmeye göre, 15-24 yaş arası genç
nüfustaki işsizlik oranları, 25 yaş üstü nüfustaki işsizlik oranlarının bir
hayli üzerine çıkmış bulunuyor. İşte tam da bu nedenle, genç işsizler arasındaki
bu yükseliş, mevcut kapitalist sistemin sözcülerini küresel düzeyde konuyu ele
almaya ve tartışmaya itiyor. Çünkü özellikle yaşanan krizle birlikte gelişmiş
kapitalist ülkeler de dâhil tüm dünyada işsizliğin hızla yükselmesi ve genç
işsiz nüfusun artması, mevcut sistemin sahiplerini ve sözcülerini kaygıya ve
korkuya itiyor.
Kaygılılar, zira işsizliğe ve yoksulluğa ittikleri geniş kitlelerin, mevcut
düzene, kapitalizme karşı başkaldırısından, ayaklanmasından korkuyorlar. Sık sık
dile getirdikleri ve “sosyal patlama” olarak kavramlaştırdıkları ve böylece
yumuşatmaya çalıştıkları şey, tam da geniş kitlelerin başkaldırısı, sistemi
değiştirmesi korkusudur.
Sermayenin uluslararası sözcüleri bir taraftan korkularını bastırmaya
çalışırken, diğer taraftan da bu korkunun haklı bir temeli olduğunu ortaya
koymaktan başka bir şey yapamıyorlar.
Sadece G20 ülkelerinin çalışma bakanlarının toplantısında bu gündeme
gelmiyor. Aynı günlerde OECD ve IMF de işsizliğe ve özellikle genç nüfustaki
işsizliğe dikkat çekiyor. Tam da bunların tartışıldığı sürece denk düşecek
şekilde, nisan ayında IMF, “Dünya Ekonomik Görünümü” adıyla bir rapor yayınladı.
IMF’nin yayınladığı raporda, işsizlik oranlarının son krizle birlikte, önceki
krizlere nazaran daha fazla arttığına dikkat çekildi.
Yine aynı dönemde OECD, “Kriz Süresince Artan Genç İşsizliği: Bir Nesil
Üzerindeki Uzun Vadeli Olumsuz Sonuçlar Nasıl Önlenebilir?” başlıklı bir rapor
yayınladı. Rapor her yönüyle önemli. Çünkü rapora göre, son krizle birlikte OECD
ülkelerinde genç nüfustaki işsizlik belli bir yükseliş göstererek %19’a çıkmış
bulunuyor. Bu ise milyonlarca gencin işsiz olduğu anlamına gelmektedir. OECD’nin
raporunda, işsizliğin genç nüfus üzerinde yaratacağı “olumsuz sonuçlar”a dikkat
çekmesinin anlamı ise malum; kapitalizmden umudunu kesen milyonlarca gencin
öfkesinin sistemin temellerine yönelebileceğine işaret ediyor olması.
Raporun bir başka saptaması var ki, her bakımdan daha önemli. Raporun
değerlendirmesini yapan OECD Genel Sekreteri Angel Gurria, “küresel krizle
birlikte tırmanışa geçen işsizliğin eski seviyelerine gerilemesi için en az beş
yıl geçmesi gerektiğini” dile getiriyor. Ancak bu bir temenni… Çünkü aynı Genel
Sekreter, “kriz bitse bile işsizliğin azalmayacağına” vurgu yapıyor. Yani,
sistemin işleyişinin doğal bir sonucu olan, kriz dönemlerinde daha da büyüyen
işsizlik, her derin kriz sonrasında yeni bir eşiğe yükselmekte ve bu genel
seviyede kalıcılaşmaktadır.
Krizle birlikte dünya ölçeğinde işsizliğin nasıl arttığına ve bunun ne gibi
sonuçlar yaratacağına değinmeden önce, kapitalizmin işsizliği nasıl
oluşturduğuna, nasıl kronik hale getirdiğine ve işçi sınıfı üzerinde nasıl
kullandığına bir göz atmak gerekiyor.
İşsizlik kapitalizmin ürünüdür
İşsizlik kimilerinin iddia ettiği gibi ne hızlı nüfus artışından, ne
hükümetlerin yanlış ekonomi politikalarından, ne de “işçi maliyetlerinin yüksek
olmasından” kaynaklanıyor. İşsizlik özünde, kapitalist sistemin ve onun
işleyişinin doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur, onun eseri ve deyim uygunsa
çocuğudur. Kendisinden önceki üretim ilişkilerini tasfiye eden, tüm toplumu
burjuva (kapitalist) üretim ilişkilerinin içine çeken, genelleşmiş meta
üretimini yaratan kapitalizm, emekçi kitlelerin önemli bir kısmını üretim
alanının dışına itmekte ve işsiz bırakmaktadır.
Kapitalistler kârlarını arttırmak için emek verimliliğini arttırmak,
makineleri daha da yetkinleştirmek isterler. Makinelerin yetkinleşmesi ve emek
üretkenliğinin artmasıyla, eskiden iki hatta üç işçinin yapabildiği işi artık
yenilenen teknolojiyle bir işçi tek başına yapabilir hale gelir. Yani
kapitalist, aynı zaman diliminde çok daha az işçiyle aynı miktarda metayı
(ürünü) üretmeye devam eder. Bunun anlamı; giderek büyüyen bir işsizler ordusu
ve işsizliğin kronik hale gelmesidir. Böylece yeni bir toplumun kurulmasının
kaldıracı olacak olan emek üretkenliğindeki artış, kapitalizmde işgücünün yoğun
sömürüsünün, milyonların işsiz, aç ve yoksul kalmasının araçlarına dönüşür ve
iktisadi krizlerin yolunu döşer.
Evet, emek üretkenliğinin artması nedeniyle işsizliğin büyümesi kapitalizmin
kaçınılmaz bir sonucudur. Bunun yanı sıra kapitalist, işgününün uzatılması ve iş
temposunun yoğunlaştırılması sayesinde üretim sürecinde daha az işçiye ihtiyaç
duyar ve böylece işsizler ordusu bu yolla da büyümeye devam eder. Kuşkusuz
bunlar sınıf mücadelesinin düzeyine ve sınıfsal güç dengelerine bağlı olarak
belirlense de, kapitalistlerin her daim hâkim kılmak istediği şey budur. Bu
saldırılar kriz dönemlerinde daha da tırmandırılır ve işsizler ordusu
alabildiğine büyür. Kapitalistlerin çalışan işçiler üzerinde bir tehdit olarak
kullandığı işsizlik, kriz dönemlerinde daha fazla ön plana çıkar. İşsizliği bir
tehdit unsuru olarak kullanan sermaye, kriz dönemlerinde bununla var olan sosyal
hakları gasp eder, ücretleri düşürür, işgününü uzatır ve iş temposunu
alabildiğine yoğunlaştırır.
Böylece kapitalistler yoğun bir sömürüyle kendi kâr oranlarının düşmesinin
önüne geçmeye çalışırlar. Bu yoğun sömürü, işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle
geriletilmediği müddetçe kalıcılaşır ve normalleşir.
Evet, iddia edildiği gibi krizden çıkılsa ve ekonomik büyüme sağlansa bile,
işten atılan işçilerin tümünün işlerine geri dönmesini sağlayacak düzeyde bir
istihdam -kimi tarihsel dönemler hariç- söz konusu değildir. Ekonomik büyüme
kriz sürecinde işlerini kaybetmeyen işçilerin yoğun sömürüsü üzerinde yükselir
ve kriz bittiğinde, krizle birlikte genişleyen işsizler ordusunun ancak küçük
bir kısmı istihdam edilir. Kısacası, bir taraftan verimlilik artar, ekonomi
büyür ve kâr oranları yükselirken, bununla at başı diğer taraftan işsizlik
büyümeye ve kalıcılaşmaya devam eder.
Yani kapitalizm her adımında büyük çelişki ve çatışma üretmeye devam eder.
Ekonomik krizler gibi işsizlik de kapitalizmin mevcut doğasından kaynaklanır. Bu
nedenle emekçi kitleler, burjuva ideologların ve mevcut burjuva hükümetlerin
krizlere ve işsizliğe dair söyledikleri yalanlara asla inanmamalılar. Çünkü
mevcut sistem değişmediği sürece kapitalizmde ne krizler son bulacaktır ne de
işsizlik.
Aslında çok da uzağa gitmeye gerek yok. Bunun için üzerinde yaşadığımız
coğrafyaya bakmak yeterlidir. Mevcut devletin kendi resmi verilerine göre
1995-2000 yılları arasında işsizlik %6-7 civarlarında gezinirken, 2001 kriziyle
birlikte %10 olmuştur. Üstelik de 2002’den sonra ekonomi 2009’a kadar %6’nın
altına düşmeyen ve kimi zaman %10’a kadar tırmanan bir büyüme göstermiş olmasına
rağmen. Oysa mantıksal olan ekonominin büyümesine paralel olarak istihdamın da
artması ve işsizliğin azalması değil midir?
Ama kabul edilecektir ki, kapitalizmde mantık aramak nafile bir çabadır. Tam
da yukarıda izah etmeye çalıştığımız nedenlerden dolayı işsizlik, krizle
birlikte tırmandığı noktadan aşağıya inmezken, reel ücretler düşmüş, verimlilik
ise bir hayli yükselmiştir. Yine mevcut devletin kendi verilerine göre 2000
yılında “verimlilik” endeksi yaklaşık 115 iken, işsizliğin %10’un üzerine
tırmandığı ama ekonominin %9,9 oranında büyüdüğü 2004’te 145 olmuştur. Aynı
yıllar içinde reel ücret endeksi 110’dan 83’e doğru gerilemiştir. Tüm bu
verilerin anlamı açık ve nettir: İşgünü uzatılmış, iş temposu artırılmış ve
yoğunlaştırılmış, sosyal haklar gasp edilmiş, ücretler düşürülmüş, ama ekonomi
büyümüştür. Yani emek sömürüsü ve kâr oranları muazzam oranlarda artmıştır.
Basına yansıdığı kadarıyla son aylarda artan yeni zenginler işte bu gelişmenin
sonucudur.
Yaşanan son küresel krizle birlikte önce %16’ya tırmanan, daha sonra %14,5
düzeyine inen ve bu seviyede devam eden bugünkü işsizlik oranının, ekonomik
büyüme gerçekleştiğinde de çok fazla gerilemeyeceğini belirtmek gerekiyor.
Yukarıda belirlediğimiz çerçeve ve krizle birlikte daha da artan kapitalist
saldırılar da bunun böyle olacağını bize göstermektedir.
Kuşkusuz emekçilerin bir kesiminin yoğun biçimde sömürülmesi, bir kesiminin
de işsizlik cenderesine itilmesi olgusu yalnızca üzerinde yaşadığımız coğrafyaya
özgü değildir. Başta gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere tüm dünyada
işsizlik hızla büyümektedir. Başta ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere
kürenin her yerinde milyonlarca emekçi işsizlik belasıyla boğuşuyor. Üstelik
dünyanın hiçbir ülkesinde resmi işsizlik oranları gerçek durumu yansıtmıyor.
Gerçek durum rakamlara yansıyandan daha da vahimdir. Kuzey ve Güney ülkelerinde
durum farklılık gösterse de, özellikle erkeklere göre kadınların işgücüne
katılımı her yerde düşüktür. Örneğin bu coğrafyada devletin resmi rakamlarına
göre erkeklerin işgücüne katılım oranı %70 iken, kadınlarınki %26 düzeyindedir.
“Ev kadını” statüsünde görülen milyonlarca kadın, üretim sürecinin dışına
itilmiştir/itiliyor. Bu ve başka nedenlerle 15 ile 50 yaş arası çalışabilir
nüfustan, toplamda işgücüne katılım %48 civarındadır. Bu oranın birkaç puan
yükselmesiyle işsizlik rakamlarının daha da yukarılara tırmanacağı açıktır.
Kuzey ve Güney ülkelerinde değişkenlik arz eden bu olgu şunu göstermektedir:
Kapitalizm şu ya da bu biçimde toplumun önemli bir kesimini üretim sürecinin
dışına itmekte, insanları üretmekten alıkoymakta, verimsizleştirmekte ve
özellikle bu alandan kaynaklı olarak insanları sosyal ve psikolojik sorunlar
yumağının içine itmektedir.
Korkuları gerçeğe çevirmek
Yani kapitalizm toplumu çürütüyor, insanların gelecek hayallerini ve
umutlarını karartıyor. İşsizliğin hızla tırmandığı genç nüfus üzerinde
kapitalizmin bu yıkıcı yönü daha bir etkili oluyor. Mevcut koşullardan dolayı
gençlerin işsizlikle yüz yüze gelmesi, en verimli çağlarında tümüyle atıl
kalmaları, kendi yaşamlarını kazanamamanın getirdiği sosyal eziklik ve
psikolojik güvensizlik, bununla birlikte kaybolup giden gençlik enerjisi, sönen
hayaller ve umutlar… Bütün bunlar özünde kapitalizmin yıkıcı etkisinin
dışavurumundan başka bir şey değildir. Kaldı ki bir iş bulup çalışanlar da, eğer
örgütlü değillerse ve mücadele etmiyorlarsa kapitalizmin çürütücü etkisinin
dışında kalamazlar.
Mevcut kapitalist düzenin kendilerine bir gelecek sunmadığını,
sunamayacağını, hayallerini ve umutlarını parçaladığını görmeye başlayan genç
işsiz kitleleri ne yaparlar? G20 ülkelerinin çalışma bakanlarının, OECD ve IMF
gibi kapitalist kurumların ve pek çok vesileyle burjuva ideologların genç
nüfusta büyüyen işsizliğe dikkat çekmeleri ve uyarılarda bulunmalarının nedeni,
yukarıdaki soruyu kendilerine sormuş olmalarıdır. Çünkü kapitalizmin yaydığı
gelecek yanılsamasının parçalanmasıyla gençliğin isyan ateşinin sistemi
yakabileceğini onlar bal gibi de biliyorlar. Bu nedenle bir taraftan kitlelerin
olası tepkilerine dikkat çekerek sistemin bekası için alarm zilleri çalarken,
öte taraftan da her türlü ideolojik araca başvurarak sistem adına umutları canlı
tutmaya çalışıyorlar. Bu temelde gerçekliği çarpıtmaktan da geri durmuyorlar.
Örneğin kendi resmi rakamlarına göre, genç nüfustaki işsizlik oranlarını 15-24
yaş arasını dikkate alarak belirlemekte, 25 yaş ve üstünüyse genç işsiz
kitlesine dâhil etmemekteler. Yaptıkları bu keyfi hesaplamaya göre bile
Türkiye’de genç nüfustaki işsizlik oranı %25’in üzerinde iken, bu rakam
K.Kürdistan’da daha da üst boyutlardadır. Diğer yandan bu rakamlara 25-30 yaş
arası nüfusun eklenmesiyle bu oranın bir hayli yükseleceği ve hatta iki katına
çıkacağı ise ayrı bir gerçekliktir.
Varlığının tek amacı daha fazla kâr olan, bu temelde doğayı ve insanlığı
dizginsiz bir şekilde sömüren, her yönüyle toplumu yıkıma sürükleyen kapitalizm,
ne bir bütün olarak emek hareketine ne de bu hareketin genç bölüklerine insanca
bir yaşam sunabilir. İşsizler ordusu da dâhil tüm emekçi kitlelere insanca bir
yaşamı ancak ve ancak mevcut sistemin değiştirilip dönüştürülmesi, yani
sosyalizm sağlayabilir. İşte tam da bu noktada insanlığı bu beladan yani
kapitalizm belasından kurtarma mücadelesinde gençliğe büyük görev ve
sorumluluklar düşmektedir. Gençlik mevcut sistemden boşuna medet ummak yerine,
sermayenin sözcülerinin ve ideologlarının dikkat çektiği ve satır aralarında
dile getirdikleri değişim/dönüşüm korkularını gerçeğe çevirmek için örgütlü
mücadelede yer almalı ve mücadele bayrağını yükseltmelidir.
SAYI:138 Print  |