Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Yeni bir süreç mi, yeniden demagoji mi? / Hasan FIRAT
Hasan FIRAT

NEWROZ

MHP ve CHP’yle, bir kısım sol tandanslı TKP gibi ekiplerle aynı konuda benzeşik oy kullanmak ürkütücü geliyor. Statükocu ideolojiye karşı olmak saikiyle davranmak hoş karşılanabilir.

 

Anayasa Mahkemesi, devlet içi çekişmelerin özeti niteliğinde kebabı pişirdi, şişi de közde unutmadı.

Anayasa Mahkemesi, sisteme, sistemin rant bulaşığı partilerine, üniversitelerine, yandaş ve yandaş olmayan medyaya, liberal gözlü kalemşörlere, burjuvazinin bütün kanatlarına, verdiği kararla altın değerinde hizmet sunduğunun farkında olarak, dikkate alınması gereken özü şu şekilde özetlemiş oldu:

Egemenler blokunun sistemi sürdürmesinde “sorun” varmış gibi davranmak, uzun vadede sistemin egemenlik erkine zarar vermediği gibi, kitleleri manipüle edici propaganda işlevi görür…

Kitleler bu tasarıda “sunulanın geleceğimize olumlu-olumsuz katkısı”nı sorgulamak yerine, bıkkınlık patolojisinden dolayı “ver de kurtul” aşamasına gelir. Buna en iyi ve asla unutulmaması gereken örnek, generaller çetesinin ismine “anayasa” dedikleri, darbe ürünü ceberut, baskıcı “1982 Anayasa kağıt parçası”dır. Şimdi kitlelere bir kez daha dayatılan bu dizinin 2. bölümüdür.

Mahkeme, değme tiyatroculara taş çıkartan teatral rolüyle bu konuda üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirdi. Mesela, sisteme, rejime aşık yazar-çizer tayfasının bilerek veya bilmeyerek kaygı haline getirdiklerinin hepsini boşlukta bıraktı.

Hukuk tartışmasının bir kifayet ifade etmeyeceğini; dahilde ve hariçte birinci vazifesinin, esasa girilse de usulde kalınsa da aslolanın sistemin, devletin, egemenler blokunun zırhlarla örülmüş kalelerini daha da muhkem yapmak olduğunu kanırta kanırta gösterdi.

Anayasa Mahkemesi, neticede aldıkları kararlarla olsun, CHP’nin “AKP Anayasa Tasarısı” aleyhine iptal istemli başvurusu için olsun, tasavvurunda bulundukları bütün icra ve içtihatlarının siyaseten olduğunu, anlayan her vasat zekaya bir kez daha gösterdi.

Mahkeme dedi ki: Siz istediğiniz kadar eşelenin!.. Sesinizin çıktığı kadar hak hukuk diye bağırın. Ben devletim, siyaseten davranırım. Bu siyaseten, “siyaset edin” ironisinde ne demek istendiğinin tarihsel anlamını da unutmayın…

Referandumda halkın “rızası” alınarak müstakbel yeni bir anayasa olarak sunulacak olan metin, demokrasi, hukuk, halkların hakları, kent halkının hakları, doğa hakları, aklımıza gelecek diğer insani kaygıları karşıla-ma-maya, toplumsal ihtiyaçları çözme-me-ye cevaz olacak şekilde dizayn edildi.

Bunca bağırıp çağırmalar, bu şiddette vesvese, panik atak, bu telaş, anlaşılabilir değilmiş görüntüsünün arkasında esasen “ben buradayım” diye bağırıyor. Üzerinde durulması, üzerinde çalışılması gereken bu oyunbazlığın gizli kodlarını deşifre etmek olmalı.

Aslında sistemin işleyiş çarkının hangi güdüler üzerinde çalıştığı, “yüce mahkeme” zırhı içinde “kutsallaştırılan” Anayasa Mahkemesi’nin kurulduğu 1961’den beri kimlere çalıştığı, hangi sınıf ve kümelenmelere karşı hukuk adına siyaset geliştirdiği, mesela sözüm ona “hukukun anası”nın yeri ve günü geldiğinde, kendi kişisel menfaatleri için generaller çetesinin önünde bile nasıl toprak öptüğü bilinmez değil.

Dolayısıyla bu saatten sonra Anayasa Mahkemesi’nin kararının şu veya bu yorumunu, tartışma yapılabilecek diğer çıkarsamaları, sofiyane niyetleri saymazsak, Cumhuriyet rejiminin artık ezberlediğimiz “şeyleştirme, başkalaştırma, hedef şaşırtma” taktiğinin devamı olarak kitleleri/halkı kutuplaştırmaya, bu bağlam üzerinde rejime yeni kan taşımaya, rejimin ömrünü uzatmaya yönelik taktik olarak değerlendirmek durumundayız.

Tavrımız ne olmalı?

Meselenin nerden nereye taşındığı, sorunun özellikle son 8 yılda AKP hükümetince ne derecede körleştirildiği, en ufak demokratik içeriğin olmadığı, halkın/halkların tek sözünün, tek talebinin lafzının bile geçmediği, sadece ve sadece elitist, cemaatçi (kelime kastımızdan sakın laik-anti laik putperestlik çıkarılmasın) hocaların kelamının para ettiği bir taslak için atılan taklalar, ortaya sürülen palavralar, halka söylenen yalanlar orta yerde duruyor.

Egemen sistem, sistemin beyin çarkı ne yaptığının farkında. Sorun sistem ve/veya rejime bir şekliyle eklemlenmiş, egemen blok tasnifi içine alınmayan, ancak egemenler koalisyonunda kendini diğer hizmetleri yapmakla mükellef gören, hatta sistemle bütünleşmiş varsayan “gönüllü” yazar, çizer, medya mensubu, yani sistemin üstyapı ideologluğunu yapanlarla ilişkilidir.

Sistemin büyük tahayyülleri tartışmasız ve kesindir. Pek tabii ki kadir-i mutlak içinde görmemekle beraber, 30 yıl boyunca 1982 Anayasası diktatörlüğü ve gaddarlığıyla yönetilen coğrafyamız halklarının, o kadar değilse de şimdi ismine “demokratik” denilen, tiridine başka renklere bulandırılmış tiyatronun yeni versiyonuyla rejime “bekasını uzatma” vazifesi görsün isteniyor.

Devrimci siyasetin geliştireceği taktikler biliniyor. Geçmiş referanslardan yararlanma noktasında çıkaracağımız dersler var. Tartışma önceliğimiz, emekçileri, yoksulları, Kürt halkını, süregiden savaşı nasıl etkileyeceği; halklara hangi katkılar sağlayacağı, savaşı geriletme noktasında siyasetimizi güçlendirip güçlendirmeyeceği sorularına vereceğimiz cevaplarla bağlantılı olmalı.

Neden hayır?

Bol cilalı, her türden riyakarlığın propaganda yarışında, referandumda bu metne hayır demek riskli, tehlikeli görülüyor. Gerekçe hazır: Statükoya karşı değil misiniz? Ergenekon ve derin devletle aynı yerde buluşmak olabilir bir davranış mı? Nasıl olur da rejime, sisteme hizmet edecek bir hareket tarzı izlenir?

Buna benzer soruları soranlar tek cephe içinde buluşmuş değiller. Sayıları ve siyasal nicel güçleri zayıf da olsa sol/sosyalist kişiler ve grup aidiyeti olanlar, uzun gelecekte çıkarını sosyalizmde yani “bizim cephede” görenler de var.

MHP ve CHP’yle, bir kısım sol tandanslı TKP gibi ekiplerle aynı konuda benzeşik oy kullanmak ürkütücü geliyor. Statükocu ideolojiye karşı olmak saikiyle davranmak hoş karşılanabilir. Darbeci ve devletçi ve devletlu davranışların ürkütücü karşılık bulması anlaşılırdır. Ancak mamafih Anayasa Mahkemesi’nin de sahip çıktığı AKP ve hükümeti sistem dışı mıdır? Mesela bütün bu kaygılar sistem dışı, rejim dışı bir anayasa metnini içeriyor olsa haklı olurlar. Öyle mi?

Ortada devletin ve devletluların sergilediği “başarılı bir mizansen” artık şüphe değil, realitedir.

Vebayla korkutup sıtmaya razı etmek

Bir kısım zevat der ki: “Aman ha!.. 12 Eylül referandumu vesayet rejimine karşı, darbecilere karşı kullanabileceğimiz son kozumuz, son şansımız.” Hani daha da utanmasalar referandumda “evet” demezsek “öcülerin bizi ham yapacağına” bile yemin edecekler.

Bu nedensellikler bağlamında “evet” diyen “bizim cephe”dekiler, AKP’yi itekleyelim, kısmen önünü açalım gibi iyi niyetlerle birlikte, sorunlu davranmalarını esas olarak ideolojik arka cephelerinde aramaları gerekmez mi?

AKP ve bağlaşıkları, devletin, sistemin paydası içinde artık koalisyonun bir tarafını temsil ediyor. İçinde bulundukları uluslararası şartlar olsun, Türkiye ölçeğinde olsun, sistemin ortağı ve kar paydasının bir tarafındadırlar. İçine girdikleri yatırım bağlantıları, uluslararası angajmanlar, uluslararası askeri ve siyasi ilişkiler, AKP ve hükümetini sistem/rejim dışı yapmasını geçelim, sistemle, rejimle daha fazla akıllı, daha fazla sadık bir duruma çoktan getirmiş.

Bu bağlamda sürekli yazdığımız, artık yazmaktan, tekrar etmekten dolayı bize de sıkıntı veren sistemin ve onun verili figürlerinin riyakar, sahtekar ideolojik propagandalarıyla “veba geliyor veba” umacısına pirim vermemek de bize düşsün. Varsın bize ait olan sıtma gelsin, biz kendi sıtmamızla bir şekliyle baş ederiz, ama dışarılı haşmetlerin gribiyle baş etmenin bile nice zor iş olduğunu biliriz.

Bize akıl verenleri dost-düşman tasnifi içine koymamakla birlikte, onlara da bazı sorularımız olmalı. Demokrasi kıblesi AB (Avrupa Birliği) kararı, “ustaca orta yol çözüm” değerlendirmesi içine aldıktan sonra, buyururlar ki: “Sınırlı etki yapmakla birlikte, 1982 Anayasası’nın anti demokratik ruhunu değiştirmemektedir.” Güzel. Peki demokrasi kıblesi şövalyelerine sormazlar mı: Beğenmediğiniz “pasta”yı bize neden yedirmeye çalışıyorsunuz? Ya da kaymağını devşirmek hep size düşsün, bize de ruh çağırmak mı? Bize önerileri de var: “Seçimlerden sonra demokratik bir anayasa için start vermeli”ymişiz. Riyakarlığın uluslararası boyutu da bu son öneri olmalı… Demokratlaşmanın mahcubiyeti de uzaktan bu tarif üzerinden geliyor.

“Yetmez ama evet” mi?

Yetmezlikten kasıt nedir, anlayış göstererek geçelim. Yalnız her namuslu insanın cevap bulmasını gerektiren bir sorucuk da yok değil. Yeten nedir? Yetmezlik paydasını anladık, sizi bağışladık ve anladık. Bize yeten tek satır, tek cümle, tek lehte bir şey gösterin. Bize yetenler hanesinde “yurt dışına çıkışta hakim kararı”, “kişisel başvuru hakkı” gibi sulu başlıklar örneklemeyin. Evet dememiz için suyunu sıkarak bize sunacağınız tek madde var mı?

“Yetmez ama evet”çilerin ileri sürebilecekleri en ileri, en övünülesi bir maddeyi irdeleyerek, sistem kurumlarının beyinlerinin bilinçaltında ahaliyi “ahmak ve aptal” sanmalarını irdeleyelim.

Evet dediğimiz zaman, kamu çalışanlarının toplu sözleşme yasağı, grev hakkı yoksunluğu son bulacakmış. Öyle mi? “Suyu sıkılarak demokrasicilik” adlı oyun metninde hiçbir ikileme yer yok. Gayet net. Hatta bir adım ileri giderek, ihtilaf durumunda uzlaşma hakemliği devreye girecek, kamu emekçileri adına yapacağı akit/sözleşme kabul edilecek ve kesinleşecek. Zaten var olan durum da bu. Ve yine uzlaşma hakemliğinin emekçilerden yana tavır aldığı -tek bir olayda olsun- görülmemiştir.

Yalnız bir fark var: Bu maddenin ön cümlesi “örgütlenme özgürlüğü genişletildi” propagandasıyla tanıtılıyor. Ya Gobbels (Alman faşizminin propaganda bakanı) ruhu neredesin!?

Ama belki “evet” için yüz akıyla savunacağımız bir neden olmalı. Bunun için 23. maddeyi örnek gösterebilirsiniz. Ekonomik ve Sosyal Konsey anayasa güvencesine alındı. Burjuvazinin bütün kanatları rejimin şemsiyesi altına alınarak, berrak sularda kulaç atmaları sağlandı. Hangi derdimize derman olacak; düşünmemiz için sanıyorum “evet”çi dostlarımız bize makul bir vakit tanıyacaklar.

Ama “evet”çi arkadaşlara yardımımız olsun diye çırpınıyoruz, ne yazık ki zorlanıyoruz. Mesela en çok dillendirilen, en çok gürültüsü koparılan “82 Anayasa kağıt parçası”nın geçici 15. maddesi, madde 25 marufuyla kaldırıldı.

Kaldırılan 15. madde, AKP hükümetinin samimiyet testinin kare köklerinden biridir. Genel hukukçu görüşü, ekseriyet kabul odur ki: “15. madde yürürlükten kaldırıldı” dediğiniz zaman aslında hiçbir şey demiyorsunuz. 80 darbesinin darbecileri, erinden orgeneraline, sivil uzantılarına kadar, arada geçen 30 yıldaki icraatçı devamcılarına kadar boşlukta bırakıldı. Dolayısıyla AKP, darbecileri, darbe kültürünü yargılamamayı önüne koydu. Bırakın geçmiş darbecileri yargılamayı, kendi hükümet döneminin darbeci generallerini Dolmabahçe toplantılarıyla taltif eden bir hükümetten, o hükümetin işlemlerine samimiyetimiz beklenmemeli değil mi?

Boykot günümüze cevap veriyor

Sistem ve rejim dışı güçlerin ortaya koyacakları taktik ve propaganda önemli nedensellikler üzerinde öne çıkmalı. Türk coğrafyasında olsun, Kürdistan’da olsun enternasyonalist devrimci komünist parti yokluğu dezavantaj.

Devletlu ilişkilerden azade bir duruş mümkün. Türk yerleşim birimlerinde, üretim birimlerinin politik örgütlülüğü malum: İşçi sınıfı, geniş emekçi kesimler örgütsüz ve sistemin arka cephesinin yedeğinde. Devrimci bir durum tespiti yapılacak ön koşullarda değiliz. Dolayısıyla ortaya konulacak “boykot” taktiği sınıf mücadelesini keskinleştirmeyecek, bir adım öne çekmeyecek.

Devletin, hükümetin mizansen teatral oyununu boşa çıkaracak örgütlülükten yoksunuz. Ancak, burjuvazinin çelişkilerinden yararlanmak, açılacak gedikten rejim buhranını derinleştirmek için koşullar kısmen var. İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerde rejimin bir kanadıyla aynılaşır mıyız kaygısına kapılmadan, “vesayet karşıtlığı” bahanesi sahteciliğine karşı “hayır” oyları yükseltilmeli. Referandumda kullanılacak “hayır” oyu sistemin bir tarafından yana ya da bir tarafına karşı değerlendirmesinden önce bizim “hayır” ya da “boykot” nedenselliğimiz propaganda ve ajitasyon faaliyetiyle yerini bulmalı. Sistemin CHP’sine ve MHP’sine karşıtlığımız, AKP’ye, sisteme, devlete karşıtlığımızı gölgelememeli.

Boykot derinleştirilmeli

Kürdistan’da savaş tırmanışından bir şey kaybetmeden devam ediyor. Türklerin, Kürtlerin yoksul çocukları ölüyor. Rejim bütün kurumlarıyla, AKP ve hükümet büyük bir vurdum duymazlık ve utanmazlık içinde meseleye çözüm yerine çözümsüzlük dayatıyor. Kürtleri 90 yıllık inkar ve imhanın diğer şekilleriyle terbiye etmenin peşindeler. “Veba” umacısı burada da devreye konulmak isteniyor:

“Asilime edemedik, entegre edelim.” Cumhuriyet rejiminin akıl küpü, son çare taktiği bu yönde büktü.

Şimdi Kürtlere haklarının savunulmasında büyük bir fırsat çıktı.

Rejim yardakçısı, sistem bulaşığı dışındaki Kürtler yekpare tavır almalıdırlar. Rejimin mizansen oyununu yüzlerine gerisin geri çarpmalılar. 12 Eylül referandumu, AKP hükümetine, sisteme, rejimin kötülüklerine karşı Kürtlerin referandumuna dönüşmeli.

Savaşın son bulması, her türden örgütlülüğün önündeki engellerin kaldırılması için, Kürdistan’da demokrasi önündeki siyasi ve ekosisteme karşı baraj ve bentlerin yıkılması için, özerk belediyecilik için, parti oligarşisine karşı partiler yasasının demokratlaştırılması için, Kürdistan’da içkin üretimin ve endüstrinin önündeki sömürgeci engellerin bertaraf edilmesi için, kadınların ve gençlerin öz örgütlülüğünün özgürleşmesi için, lafı dolandırmadan, siyaseten özerklik talebi dahil bütün haklı taleplerin hayat bulacağı, nüfuz edeceği bir referanduma dönüştürmeliyiz. Referandum bu çetrefil içinde kullanıldığında sisteme karşı elde edilecek bir mevziye dönüşür.

Devrimci tavır, evelemeden gevelemeden, burjuva kuyrukçuluğu yapmayan bir karşı duruşlar dizisidir. Devrimci duruş, sistem içi her türden bulaşıklığa karşı halkların/emekçilerin ortak taleplerinden, ortak taleplerinin örgütlenmesinden geçer.

Boykot tavrı, bütün bunların değerlendirilmesi için isabetli olacağının emareleriyle dolu. Ancak bugünden kendimizi bağlamamak için, siyaseten karlı çıkacağımız son oy kullanma noktasının boykot deyip “hayır” oyu vermeyi mi, yoksa boykot deyip sandığa gitmemeyi mi mütalaa etmeliyiz.

Meselenin son olarak bu şekilde sergilenmesinin nedeni, elimizde matematik veriler olmamasından dolayıdır. Bizi amacımıza vardıracak araçların tespiti, özellikle bölgede kullanılacak oyların teknik olarak bilinmesinden geçiyor.

Daha da önemli bir diğer neden, Kürdistani diğer güçlerin, etken olan yerel inisiyatifin geliştireceği

tavrın netlik kazanması beklenmeli; zaman geçirilmeden kararlı tavır kamuya, dostlarımıza açıklanmalı.

Her durumda anti demokratik yeni bir diktatörlük rejiminde bizim dahlimiz, günahımız olmamalı.

SAYI:138

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006