Siyasetin zemini değişirken / Ferhat BARAN Ferhat BARAN
NEWROZ
Güney’de kurulan federe devlet, Kuzey’de buna paralel olarak gerçekleşen gelişme düzeyi ve buna bağlı olarak egemen devletlerin oluşturduğu yeni stratejiler, geçmişte izlenen politikaları büyük ölçüde zeminsiz bırakmıştır.
2004’ten itibaren gelişen ve artık belli bir kararlılık
düzeyine erişen ‘yeni durum’, izlenmesi gereken siyasetin de yönünü tayin
ediyor. Ne var ki ‘yeni durum’da yaşamak ile o duruma uyum sağlamak ve yeni
politikalar üretmek ayrı konulardır; sahip olduğumuz fikirler yeni durumla ne
kadar uyumlu olurlarsa olsunlar, ‘yeni duruma intibak’ belli bir zaman alır.
Ayrıca yeni durumu, sahip olduğumuz eski fikirler açısından yeniden tanımlamak
ve ona göre bir siyaset oluşturmak sadece ‘intibak’ olayı değildir. Gerçekte,
hem “kendiliğinden süreç”lerin önemli bir rol oynaması anlamında bir ‘intibak’
olayıdır, ama hem de “iradi bir çaba”nın önem kazandığı yeni bir süreçtir.
Yeni durumu anlamak, doğal olarak, bitti gibi görünen
bir sürecin aslında geleceğe uzanan boyutunu görmek ve buna göre yeni görevler
tespit edip, gereğini yapmaktır. Yeni “hedef”leri olan bir siyaset olmadan elde
edilenin olduğu gibi korunması mümkün değildir. Fikirlerin olduğu gibi olayların
da mantığı vardır ve her olay kendi mantığı çerçevesinde gelişmesini
tamamlayıncaya kadar devam eder. Sonuçta varılacak yerin niteliği, sizin ortaya
koyduğunuz çabanın etkisi ölçüsündedir.
Güney’de kurulan Federe Devlet, Kuzey’de buna paralel
olarak gerçekleşen somut gelişme düzeyi ve buna bağlı olarak egemen devletlerin
oluşturduğu yeni stratejiler, geçmişte izlenen politikaları büyük ölçüde
zeminsiz bırakmıştır. Çünkü durum artık eskisi gibi değildir. Eskiden takip
edilen politikalar nasıl belirli bir objektif duruma denk düşüyor idiyse, şimdi
izlenmesi gereken politikalar da yaşamakta olduğumuz duruma uygun olmak
zorundadır.
Nerede yapılırsa yapılsın Kürdistan’ı ilgilendiren
siyaset artık “geniş bir alan”da yankı bulmaktadır. Örneğin; M. Barzani,
Mısır’da “Bir gün bölge devletlerinin bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasına rıza
göstereceklerini umuyoruz” derken, sadece Irak ve Arap alemi değil; Türkiye ve
İran’nın ötesinde bir bütün olarak bölge devletleri, dahası dünya haritasının
yeniden çizilmesinde etkin olan dünya ölçekli güçler de dönüp bakmak zorunda
kalıyor. Kürdistan sorunu, artık dünya ölçekli bir sorundur ve Ortadoğu’yla
ilgili bütün devletleri doğrudan ilgilendirmektedir.
Bu nedenle, bölgenin egemen devletlerinin yanı sıra,
dünya politikasını bilen ve yönlendiren devletler, Kürdistan sorununu Kürtlerden
daha iyi algılamaktadırlar. Hem yeni durumun ne anlama geldiğini ve hem de
gelecekte nelere yol açabileceğini, kabul etmek gerekir ki, yıllardır
egemenlikleri altında tuttukları halkın siyasal temsilcilerinden daha iyi
bilmektedirler. Olacakları, “egemenlik ilişkilerinin verdiği sezi”yle daha erken
algılamaktadırlar. Yönetme tecrübesi neticesinde edindikleri “erken uyarı
sistemleri”yle bu gelişmenin varabileceğı yeri öngörebilmekte ve buna göre
tedbirler almaktadırlar. Doğal olarak aldıkları önlemler, bize, “temelsiz ve
gerekçesi olmayan” ya da “abartılı” önlemler gibi görünebilir ve bizler bu
“erken uyarı sistemi”ne sahip olmadığımız için, izlenen politikaların ne anlama
geldiğini “iş işten geçtikten sonra” anlayabilmekteyiz.
Görünenin arkasına bakmak
Son günlerde devreye sokulan şiddet politikası,
böylesine bir “erken uyarı sistemi”nin verdiği alarmı ifade ediyor. Egemen
devletler, alttan gelen basıncın büyük bir fay hattının kırılacağının işareti
olduğunu bildiklerinden, şimdiden daha çok birlikte politika üretmekte ve
önlemler almaya çalışmaktadırlar. Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ın bir kesimi
arasındaki yakınlaşmayı bu çerçevede algılamak lazım. Basına yansıyan ve
Suriye’nin Kürtlere karşı saldırıya geçtiği haberlerinin, bu konuda Heron’lardan
yardım aldığı haberlerinin doğruluk derecesini bilmiyoruz, ancak Suriye
Kürtlerinin önemli bir kısmının hala kimliksiz olduklarını ve zaman zaman göçe
zorlandıklarını, güneyden getirilen nüfusun tazyiki altında kaldıklarını
biliyoruz. TC’nin İran’ı nükleer silah programı konusunda kayırması yine bu
politika çerçevesinde değerlendirilmelidir. İran ise kendi sınırları içindeki
Kürtlere kendisince yapması gerekeni zaten yapmaktadır. Yakın bir zamanda
gündeme getirilen idamlar bunun açık bir göstergesidir. Bu politikanın devamı
mutlaka olacaktır.
ABD’nin önümüzdeki yıl birliklerinin bir kısmını
Irak’tan çekiyor olması ciddi bir soru işaretinin de oluşmasına neden oluyor.
Genelkurmay Başkanı’nın sorduğu gibi: “ABD arkasını temizleyecek mi, yoksa
olduğu gibi bırakacak mı?” Bundan kasıt, PKK’nin tasfiyesi ve Kürt Federe
Devleti’nin hizaya getirilmesidir. Yanı sıra son Irak seçimleri, bölge
devletlerinin istedikleri bir “çözüm imkanı”nı oluşturmaktan uzak, tam tersine,
olası gelişmelerden sonra, Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmalarını da
meşrulaştıracak bir potansiyel kaosa işaret etmektedir. En azından şimdilik
herhangi bir çözümün bulunmamış olması, olası sıkıntıların işareti anlamına
gelmektedir.
Türkiye’nin İsrail’le yaşadığı “çatışma”nın bir yanında
Kürt Federe Devleti’nin olduğunu bilmekte fayda var. ABD’nin İsrail’in
saflarında durması, sadece İsrail’in güvenliği ve Filistin sorunuyla alakalı
olmasa gerek; dahası, İsrail ile ABD’nin Ortadoğu politikasında Türkiye’ye göre
daha yakın durmaları, Kürdistan konusunda farklı politikalara sahip olmalarının
ürünüdür. Kürdistan politikası ABD ve İsrail ile çelişen Türkiye, doğal olarak
Filistin meselesinin kaşınabilecek kısımlarıyla ilgileniyor. Kürt hareketinin en
önemli eksiği, bu “reel durum”u egemenler kadar “potansiyel bir aktör” olarak
görmemesi ve “bu zaman”a uygun politika oluşturmakta
zorlanmasıdır.
Özel ordunun oluşturulması için yasal dayanakların
hazırlanması, Şırnak’ta havaalanının yapılması, bölgenin daha şimdiden askeri
yığınak alanı haline getirilmesi, NATO’ya davetiye çıkarılması vb. bütün
hazırlıklar, PKK’nin etkisiz kılınmasının ötesine geçmektedir. Bu faaliyetler,
ABD’ye hem İran konusunda ve hem de Kürt Federe Devleti konusunda verilmiş birer
mesajdır. Yani stabil bir Kürt oluşumundansa, Türkiye, ABD’nin bölgedeki
çıkarlarını temsil etmeye ve savunmaya hazır olduğunu beyan etmektedir. Değilse,
bölgedeki yığınak ve buna bağlı yürütülen politika, yapabilecekleri konusunda
verilmiş bir mesaj olacaktır. Bunun anlamı da, içeride izlediği politikayı
başarıya ulaştırmak için ‘dışarı’yı geriletmek ve kendi politikasının zemini
haline getirmektir. Kerkük sorununu bugüne kadar ertelemeyi başarmasının,
izlediği politikanın belli bir başarı sağladığının işareti olduğunu bilmekte
fayda var.
Özeli genelde tanımlamak
Egemenlerin aksine Kürtlerin, devam etmekte olan yeni
duruma göre belirgin bir politikaya sahip oldukları söylenemez. Mevcut koşullara
uyan ama geleceği de hesaplayan bilinçli bir hat izlemekten çok, egemen güçler
arasındaki problemlerden ileri gelen çatlaklardan ilermeye çalışan ve bölgesel
kalmayı “en güvenilir yol” olarak algılayan düzeyini korumaktadır. Genel olarak
politikada birebir uyumun olması elbette ki bir hayli zor, fakat tıpkı egemen
devletlerin politikasında olduğu gibi, kimi vazgeçilmez “kendiliğinden ortak
payda”ların varlığını da kabul etmek gerekir. Her parçanın kendi özgülünde
politika belirleme hakkı elbette ki var, ama genel çıkarların artık daha fazla
“bölgesel” çıkarlarla birleştiğini bilmek kaydıyla... Genel çıkarlar
doğrultusundaki her somut ilerleme, hangi koşullar altında olursa olsun
desteklenmeli, genel çıkarlara yönelik her saldırı hangi koşullar altında olursa
olsun eleştirilmeli ya da bertaraf edilmesi için ortak bir duruş
sergilenmelidir. Güney’in Türkiye ile olan ilişkileri bugüne kadar somut bir
zarara yol açmadı ve umulur ki bundan sonra da açmaz. Aynı şey Kuzey için de
söylenebilir. Fakat belirgin bir görüş ayrılığının olduğu da muhakkak. Güney’in
Kuzey’de daha çok AKP ile iş yapması, Kuzey’in ise AKP’yi hedef haline
getirmesi, dolaylı da olsa önemli bir ayrışmaya yol açma potansiyeli
taşımaktadır.
Bu durum Kuzey’in kendi içinde de geçerlidir. Hem
başlayan yeni çatışmalı süreç ve hem de referandum konusundaki farklı duruşlar
bunun somut örneğidir. Sosyalist hareketin geneli düşünen ve ortak çıkarlara
işaret eden tutumu dışında bunu pek önemseyenin olmaması ciddi bir sorundur.
Türkiye’deki her ilerleme ya da mevcut rejimi esnetecek
her somut adım, yetersizliğine rağmen, açık ki statükodan muzdarip Kürtler için
önemli bir soluklanma olacaktır. Mücadelede öne alınması gereken siyasal
partiler değil, siyasal yapının kendisidir,
devlettir.
Açık olan şudur ki: Kürtlerin gelmiş olduğu düzeyde,
geçmişe ait örgütlenme ve mücadele anlayışıyla daha fazla ilerlemeleri artık çok
zor görünmektedir. Bu hem daha büyük çabalar gerektirir ve hem de büyük bedeller
ödemeyi... Gerek ulusal ve gerekse uluslararası düzeyde “geneli temsil yeteneği”
olan kurumlar oluşturmanın zamanıdır. Çünkü varolanlar, yani belli bir
düşüncenin etkisi altında olduğu bilinen ve öyle muamele gören oluşumlar, artık
etkin olamıyorlar. Niceliği değil, niteliği ya da bir diğer ifadeyle her
eğilimden kesimleri temsil eden ve herkesi temsil etme yeteneğine sahip olan
kurumların inşaası kaçınılmazdır. Bunu gerçekleştirmek, mücadelenin daha da
ilerlemesi için olmazsa olmazdır.
Her halükarda diyalog
Kürtlerin ve demokratik çözümden yana olan bütün
güçlerin, TC’nin gerçekleştirdiği düzeyde bir görüşme trafiği oluşturması gibi
bir gelenek oluşturması şu aşamada zor, ama bunun için bir kapı aralamanın
zamanı da geldi. Bunu denemek, hiç değilse diğer kesimlerin ne düşündüğünü
öğrenmek bakımından önemli. “Bunu resmi açıklamalar yoluyla zaten öğreniyoruz”
denilebilir -ki doğrudur-, ancak bizim üzerinde durduğumuz, belirlenmiş tavırlar
doğrultusunda harekete geçmeden önce, ortak görüş oluşturmanın imkanlarını
araştırmak ya da farklı siyasetler izlense bile, bunlardan kalkarak karşıt
cepheler oluşturmamak...
Açık ki BDP’nin bu süreçteki rolü önemlidir. En başta,
bir siyasal parti olarak bunu yapmak durumundadır. Belki bir “keyfiyet” söz
konusu olabilir ve “siyaset oluşturmak konusunda özgürüz, siz de oluşturun,
pratikte buluşma imkanı olursa zaten olur, değilse herkes kendi bildiği yoldan
ilerleyebilir.” Doğru, ancak BDP’nin bir de başka bir sorumluluğu var... BDP,
sadece kendisi gibi düşünenlerin oyunu değil, kendisi gibi düşünmeyenlerin de
oyunu almıştır. Ona oy verenler, onun siyasal düşüncesine katılmadan ama temsil
ettiği misyon itibariyle oy vermişlerdir. Bunun anlamı, hem üstlendiği misyon
itibariyle ve hem de “seçilmiş temsilci” olması ve bu nedenle de seçmenine karşı
sorumlu olması itibariyle, sivil toplum kuruluşları ve diğer siyasal
yapılanmalarla birlikte “politika oluşturmak” sorumluluğuyla karşı karşıyadır.
Bu konuda ‘keyfiyet’ değil, seçilmiş olmanın mecburiyeti devreye girer.
Mevcut düzende politika, genel olarak, sahip olunan
görüşler doğrultusunda kitleleri etkilemek ve onlar vasıtasıyla iktidar olmak
demektir. Fakat bu yetersiz bir tanımdır ve gerçek hayatta durum asla böyle
gerçekleşmez. Politika, eğer iktidar olmak diye bir derdiniz var ise, asıl sizin
gibi düşünmeyenlerin oyunu almayı başarmaktır. Kendi başınıza bazı şeyler
yapabilirsiniz ama “bazı şeyleri” yapmak da ‘başkaları’nın oyunu ya da iradesini
gerektirir.
Kürt hareketi, bunu yapmak için harekete geçmeli; kendi
içinde olduğu gibi, Türkiye’deki bütün demokratik kurum ve kuruluşlarla birlikte
görüş oluşturmanın yollarını aramalıdır. Türkiye partisi olmak, bizzat orada
olmak anlamına gelmez, önemli olan Türkiye halklarıyla birlikte hareket
edebilmenin imkanlarını oluşturmaktır. Bugün, başka amaçların yerine getirilmesi
için gerekçe yapılan şiddet politikasından çok, gerekli olan, bütün halkın yer
aldığı demokratik ve sivil bir hareketin oluşturulmasıdır. Sivil toplum
örgütleri ve genel olarak halkın işaret ettiği doğrultu
budur.
Print  |