Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Siyasetin zemini değişirken / Ferhat BARAN
Ferhat BARAN

NEWROZ

Güney’de kurulan federe devlet, Kuzey’de buna paralel olarak gerçekleşen gelişme düzeyi ve buna bağlı olarak egemen devletlerin oluşturduğu yeni stratejiler, geçmişte izlenen politikaları büyük ölçüde zeminsiz bırakmıştır.

2004’ten itibaren gelişen ve artık belli bir kararlılık düzeyine erişen ‘yeni durum’, izlenmesi gereken siyasetin de yönünü tayin ediyor. Ne var ki ‘yeni durum’da yaşamak ile o duruma uyum sağlamak ve yeni politikalar üretmek ayrı konulardır; sahip olduğumuz fikirler yeni durumla ne kadar uyumlu olurlarsa olsunlar, ‘yeni duruma intibak’ belli bir zaman alır. Ayrıca yeni durumu, sahip olduğumuz eski fikirler açısından yeniden tanımlamak ve ona göre bir siyaset oluşturmak sadece ‘intibak’ olayı değildir. Gerçekte, hem “kendiliğinden süreç”lerin önemli bir rol oynaması anlamında bir ‘intibak’ olayıdır, ama hem de “iradi bir çaba”nın önem kazandığı yeni bir süreçtir.

Yeni durumu anlamak, doğal olarak, bitti gibi görünen bir sürecin aslında geleceğe uzanan boyutunu görmek ve buna göre yeni görevler tespit edip, gereğini yapmaktır. Yeni “hedef”leri olan bir siyaset olmadan elde edilenin olduğu gibi korunması mümkün değildir. Fikirlerin olduğu gibi olayların da mantığı vardır ve her olay kendi mantığı çerçevesinde gelişmesini tamamlayıncaya kadar devam eder. Sonuçta varılacak yerin niteliği, sizin ortaya koyduğunuz çabanın etkisi ölçüsündedir.

Güney’de kurulan Federe Devlet, Kuzey’de buna paralel olarak gerçekleşen somut gelişme düzeyi ve buna bağlı olarak egemen devletlerin oluşturduğu yeni stratejiler, geçmişte izlenen politikaları büyük ölçüde zeminsiz bırakmıştır. Çünkü durum artık eskisi gibi değildir. Eskiden takip edilen politikalar nasıl belirli bir objektif duruma denk düşüyor idiyse, şimdi izlenmesi gereken politikalar da yaşamakta olduğumuz duruma uygun olmak zorundadır.

Nerede yapılırsa yapılsın Kürdistan’ı ilgilendiren siyaset artık “geniş bir alan”da yankı bulmaktadır. Örneğin; M. Barzani, Mısır’da “Bir gün bölge devletlerinin bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasına rıza göstereceklerini umuyoruz” derken, sadece Irak ve Arap alemi değil; Türkiye ve İran’nın ötesinde bir bütün olarak bölge devletleri, dahası dünya haritasının yeniden çizilmesinde etkin olan dünya ölçekli güçler de dönüp bakmak zorunda kalıyor. Kürdistan sorunu, artık dünya ölçekli bir sorundur ve Ortadoğu’yla ilgili bütün devletleri doğrudan ilgilendirmektedir.

Bu nedenle, bölgenin egemen devletlerinin yanı sıra, dünya politikasını bilen ve yönlendiren devletler, Kürdistan sorununu Kürtlerden daha iyi algılamaktadırlar. Hem yeni durumun ne anlama geldiğini ve hem de gelecekte nelere yol açabileceğini, kabul etmek gerekir ki, yıllardır egemenlikleri altında tuttukları halkın siyasal temsilcilerinden daha iyi bilmektedirler. Olacakları, “egemenlik ilişkilerinin verdiği sezi”yle daha erken algılamaktadırlar. Yönetme tecrübesi neticesinde edindikleri “erken uyarı sistemleri”yle bu gelişmenin varabileceğı yeri öngörebilmekte ve buna göre tedbirler almaktadırlar. Doğal olarak aldıkları önlemler, bize, “temelsiz ve gerekçesi olmayan” ya da “abartılı” önlemler gibi görünebilir ve bizler bu “erken uyarı sistemi”ne sahip olmadığımız için, izlenen politikaların ne anlama geldiğini “iş işten geçtikten sonra” anlayabilmekteyiz. 

 

Görünenin arkasına bakmak

 

Son günlerde devreye sokulan şiddet politikası, böylesine bir “erken uyarı sistemi”nin verdiği alarmı ifade ediyor. Egemen devletler, alttan gelen basıncın büyük bir fay hattının kırılacağının işareti olduğunu bildiklerinden, şimdiden daha çok birlikte politika üretmekte ve önlemler almaya çalışmaktadırlar. Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ın bir kesimi arasındaki yakınlaşmayı bu çerçevede algılamak lazım. Basına yansıyan ve Suriye’nin Kürtlere karşı saldırıya geçtiği haberlerinin, bu konuda Heron’lardan yardım aldığı haberlerinin doğruluk derecesini bilmiyoruz, ancak Suriye Kürtlerinin önemli bir kısmının hala kimliksiz olduklarını ve zaman zaman göçe zorlandıklarını, güneyden getirilen nüfusun tazyiki altında kaldıklarını biliyoruz. TC’nin İran’ı nükleer silah programı konusunda kayırması yine bu politika çerçevesinde değerlendirilmelidir. İran ise kendi sınırları içindeki Kürtlere kendisince yapması gerekeni zaten yapmaktadır. Yakın bir zamanda gündeme getirilen idamlar bunun açık bir göstergesidir. Bu politikanın devamı mutlaka olacaktır.

ABD’nin önümüzdeki yıl birliklerinin bir kısmını Irak’tan çekiyor olması ciddi bir soru işaretinin de oluşmasına neden oluyor. Genelkurmay Başkanı’nın sorduğu gibi: “ABD arkasını temizleyecek mi, yoksa olduğu gibi bırakacak mı?” Bundan kasıt, PKK’nin tasfiyesi ve Kürt Federe Devleti’nin hizaya getirilmesidir. Yanı sıra son Irak seçimleri, bölge devletlerinin istedikleri bir “çözüm imkanı”nı oluşturmaktan uzak, tam tersine, olası gelişmelerden sonra, Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmalarını da meşrulaştıracak bir potansiyel kaosa işaret etmektedir. En azından şimdilik herhangi bir çözümün bulunmamış olması, olası sıkıntıların işareti anlamına gelmektedir.

Türkiye’nin İsrail’le yaşadığı “çatışma”nın bir yanında Kürt Federe Devleti’nin olduğunu bilmekte fayda var. ABD’nin İsrail’in saflarında durması, sadece İsrail’in güvenliği ve Filistin sorunuyla alakalı olmasa gerek; dahası, İsrail ile ABD’nin Ortadoğu politikasında Türkiye’ye göre daha yakın durmaları, Kürdistan konusunda farklı politikalara sahip olmalarının ürünüdür. Kürdistan politikası ABD ve İsrail ile çelişen Türkiye, doğal olarak Filistin meselesinin kaşınabilecek kısımlarıyla ilgileniyor. Kürt hareketinin en önemli eksiği, bu “reel durum”u egemenler kadar “potansiyel bir aktör” olarak görmemesi ve “bu zaman”a uygun politika oluşturmakta zorlanmasıdır.

Özel ordunun oluşturulması için yasal dayanakların hazırlanması, Şırnak’ta havaalanının yapılması, bölgenin daha şimdiden askeri yığınak alanı haline getirilmesi, NATO’ya davetiye çıkarılması vb. bütün hazırlıklar, PKK’nin etkisiz kılınmasının ötesine geçmektedir. Bu faaliyetler, ABD’ye hem İran konusunda ve hem de Kürt Federe Devleti konusunda verilmiş birer mesajdır. Yani stabil bir Kürt oluşumundansa, Türkiye, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını temsil etmeye ve savunmaya hazır olduğunu beyan etmektedir. Değilse, bölgedeki yığınak ve buna bağlı yürütülen politika, yapabilecekleri konusunda verilmiş bir mesaj olacaktır. Bunun anlamı da, içeride izlediği politikayı başarıya ulaştırmak için ‘dışarı’yı geriletmek ve kendi politikasının zemini haline getirmektir. Kerkük sorununu bugüne kadar ertelemeyi başarmasının, izlediği politikanın belli bir başarı sağladığının işareti olduğunu bilmekte fayda var. 

 

Özeli genelde tanımlamak

 

Egemenlerin aksine Kürtlerin, devam etmekte olan yeni duruma göre belirgin bir politikaya sahip oldukları söylenemez. Mevcut koşullara uyan ama geleceği de hesaplayan bilinçli bir hat izlemekten çok, egemen güçler arasındaki problemlerden ileri gelen çatlaklardan ilermeye çalışan ve bölgesel kalmayı “en güvenilir yol” olarak algılayan düzeyini korumaktadır. Genel olarak politikada birebir uyumun olması elbette ki bir hayli zor, fakat tıpkı egemen devletlerin politikasında olduğu gibi, kimi vazgeçilmez “kendiliğinden ortak payda”ların varlığını da kabul etmek gerekir. Her parçanın kendi özgülünde politika belirleme hakkı elbette ki var, ama genel çıkarların artık daha fazla “bölgesel” çıkarlarla birleştiğini bilmek kaydıyla... Genel çıkarlar doğrultusundaki her somut ilerleme, hangi koşullar altında olursa olsun desteklenmeli, genel çıkarlara yönelik her saldırı hangi koşullar altında olursa olsun eleştirilmeli ya da bertaraf edilmesi için ortak bir duruş sergilenmelidir. Güney’in Türkiye ile olan ilişkileri bugüne kadar somut bir zarara yol açmadı ve umulur ki bundan sonra da açmaz. Aynı şey Kuzey için de söylenebilir. Fakat belirgin bir görüş ayrılığının olduğu da muhakkak. Güney’in Kuzey’de daha çok AKP ile iş yapması, Kuzey’in ise AKP’yi hedef haline getirmesi, dolaylı da olsa önemli bir ayrışmaya yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Bu durum Kuzey’in kendi içinde de geçerlidir. Hem başlayan yeni çatışmalı süreç ve hem de referandum konusundaki farklı duruşlar bunun somut örneğidir. Sosyalist hareketin geneli düşünen ve ortak çıkarlara işaret eden tutumu dışında bunu pek önemseyenin olmaması ciddi bir sorundur.

Türkiye’deki her ilerleme ya da mevcut rejimi esnetecek her somut adım, yetersizliğine rağmen, açık ki statükodan muzdarip Kürtler için önemli bir soluklanma olacaktır. Mücadelede öne alınması gereken siyasal partiler değil, siyasal yapının kendisidir, devlettir.

Açık olan şudur ki: Kürtlerin gelmiş olduğu düzeyde, geçmişe ait örgütlenme ve mücadele anlayışıyla daha fazla ilerlemeleri artık çok zor görünmektedir. Bu hem daha büyük çabalar gerektirir ve hem de büyük bedeller ödemeyi... Gerek ulusal ve gerekse uluslararası düzeyde “geneli temsil yeteneği” olan kurumlar oluşturmanın zamanıdır. Çünkü varolanlar, yani belli bir düşüncenin etkisi altında olduğu bilinen ve öyle muamele gören oluşumlar, artık etkin olamıyorlar. Niceliği değil, niteliği ya da bir diğer ifadeyle her eğilimden kesimleri temsil eden ve herkesi temsil etme yeteneğine sahip olan kurumların inşaası kaçınılmazdır. Bunu gerçekleştirmek, mücadelenin daha da ilerlemesi için olmazsa olmazdır.  

 

Her halükarda diyalog

 

Kürtlerin ve demokratik çözümden yana olan bütün güçlerin, TC’nin gerçekleştirdiği düzeyde bir görüşme trafiği oluşturması gibi bir gelenek oluşturması şu aşamada zor, ama bunun için bir kapı aralamanın zamanı da geldi. Bunu denemek, hiç değilse diğer kesimlerin ne düşündüğünü öğrenmek bakımından önemli. “Bunu resmi açıklamalar yoluyla zaten öğreniyoruz” denilebilir -ki doğrudur-, ancak bizim üzerinde durduğumuz, belirlenmiş tavırlar doğrultusunda harekete geçmeden önce, ortak görüş oluşturmanın imkanlarını araştırmak ya da farklı siyasetler izlense bile, bunlardan kalkarak karşıt cepheler oluşturmamak...

Açık ki BDP’nin bu süreçteki rolü önemlidir. En başta, bir siyasal parti olarak bunu yapmak durumundadır. Belki bir “keyfiyet” söz konusu olabilir ve “siyaset oluşturmak konusunda özgürüz, siz de oluşturun, pratikte buluşma imkanı olursa zaten olur, değilse herkes kendi bildiği yoldan ilerleyebilir.” Doğru, ancak BDP’nin bir de başka bir sorumluluğu var... BDP, sadece kendisi gibi düşünenlerin oyunu değil, kendisi gibi düşünmeyenlerin de oyunu almıştır. Ona oy verenler, onun siyasal düşüncesine katılmadan ama temsil ettiği misyon itibariyle oy vermişlerdir. Bunun anlamı, hem üstlendiği misyon itibariyle ve hem de “seçilmiş temsilci” olması ve bu nedenle de seçmenine karşı sorumlu olması itibariyle, sivil toplum kuruluşları ve diğer siyasal yapılanmalarla birlikte “politika oluşturmak” sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Bu konuda ‘keyfiyet’ değil, seçilmiş olmanın mecburiyeti devreye girer.

Mevcut düzende politika, genel olarak, sahip olunan görüşler doğrultusunda kitleleri etkilemek ve onlar vasıtasıyla iktidar olmak demektir. Fakat bu yetersiz bir tanımdır ve gerçek hayatta durum asla böyle gerçekleşmez. Politika, eğer iktidar olmak diye bir derdiniz var ise, asıl sizin gibi düşünmeyenlerin oyunu almayı başarmaktır. Kendi başınıza bazı şeyler yapabilirsiniz ama “bazı şeyleri” yapmak da ‘başkaları’nın oyunu ya da iradesini gerektirir.

Kürt hareketi, bunu yapmak için harekete geçmeli; kendi içinde olduğu gibi, Türkiye’deki bütün demokratik kurum ve kuruluşlarla birlikte görüş oluşturmanın yollarını aramalıdır. Türkiye partisi olmak, bizzat orada olmak anlamına gelmez, önemli olan Türkiye halklarıyla birlikte hareket edebilmenin imkanlarını oluşturmaktır. Bugün, başka amaçların yerine getirilmesi için gerekçe yapılan şiddet politikasından çok, gerekli olan, bütün halkın yer aldığı demokratik ve sivil bir hareketin oluşturulmasıdır. Sivil toplum örgütleri ve genel olarak halkın işaret ettiği doğrultu budur.

 

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006