Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 28
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

EGEMENLİK VE ARAÇLAR / Hasan FIRAT
Hasan FIRAT

NEWROZ



Türkiye, hep bildiğimiz yoğun gündemli yaşamaya devam ediyor. Yakın önümüzde yeni bir “anayasa” referandumu var. Toplumun sağ ve sol, diğer kesimleri, grupları hummalı bir faaliyet serdedip, gündemin yoğunluğuna denk düşecek “zihinsel” tartışmalar yapıyor!..

Ne ki süregiden “zihinsel” tartışmalar sorunlu ve meşakkatli devam ediyor. Neden mi?

Toplum, 12 Eylül’de yapılacak referandumda vereceği oya göre tarafgirliğini belirlemekle kalmayacak; demokrat, vesayetçi, 12 Eylül Anayasacısı, darbeci payandasıyla bir tasnif içine alınıyor.

Basında, merkez medyada, liberal medyada, hasılı hegemonik alanlarda tekeli ellerinde bulunduranlar, toplumu “evet-hayır” atmosferinde bağlamak için, bütün imkanları ve her türden aracı mubah görüyorlar.

Çok önemli, esasa dair meseleler tartışılıyor intibası da hegemon propagandanın başka versiyonu olup, malum bilişim ve internet çağındayız ya, yazılanların neredeyse hepsi “üretim”, “sınıf”, “hakiki sorunlar” gibi hayati konuların bahsi ise, yine onlarca “banal, vakti geçmiş ütopik değerler” olarak baştan mahkum ediliyor.

Newroz Gazetesi’nin önceki sayısında 12 Eylül referandumuyla ilişkili kaleme aldığımız yazıda tavrımızı belirleyecek nedensellikler irdelenmeye çalışıldı. Kaldı ki Newroz Gazetesi, fikir ve kanaat bağlamında değişik ve farklı zenginlikler içeriyor.

Egemenler blokunun propaganda yapıcılarının bizi Patagonya’da tartıştırmaları, toplumu gerçek-üstü ve hayaller aleminde gezdirmeleri, sistemin ve TC rejiminin yararının da bu olacağı tespitinden dolayı, daha önce yazdığımız iki yazıdan sonra bu sayıda bir kez daha üretim, üretim ilişkileri, sınıf mücadelesi ve sınıf kavgasının maddi-manevi araçlarını irdelemek için soruları çoğaltmak istedik. Günlük gazetelerin, görsel medyanın günlük köşe başlarında konuşlanmış yazar-çizer takımının bu imtiyazlarını kime karşı, kimler için kullandıklarını da bu vesileyle anlamaya çalışacağız.

Bizi şu veya bu düşünceye, teoriye, ideolojiye götürecek olan maddi temel, “üretim güçleri ile üretim ilişkileri” arasındaki tarihsel formasyonda bu ikili ilişkinin birliği ve zıtlar arasındaki dengedir. Sınıf kavgasının maddi varoluşunun temeli, üretim güç ve ilişkilerinin bu momentinde hayat bulur.

Bu bağlamda bizi öncelikle ilgilendirecek olan, üretim mekanizmasının içselliğini yerine koymak olmalı. Üretim ise, kendini yeniden üretebilmesi için öncelikle yeniden üretmeyi şart koşar. Üretmenin ve özellikle kapitalist sistemin sürdürülebilir üretim devamlılığı bu diyalektten güç alır.

Yine Marks’ın dehasıyla devam edersek, üretimin kendini üreten yeni koşullarla devam eden döngüsünde, üretime bağlı maddi koşullar altyapı-üstyapı dediğimiz ikili bir mekanizma yaratır. Devlet dediğimiz aygıt, yukarıda anlatmaya çalıştığımız döngünün bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Devlet, bütün sınıflı toplumlarda bir sınıfın diğer sınıf ve tabakalar üzerindeki zora dayalı egemenlik aracıdır. Kapitalist sistemde ise devlet, artı-değerin zorla elde edilmesi sürecine baskı ve diğer araçlarla katkı sağlar.

Devletin maddi araçları olan hükümet, ordu, bürokrasi, polis, mahkemeler, hapishaneler gibi kurumlar altyapı kurumlarını; din, öğretim sistemi, aile, hukuk, her türden siyasal sistem, partiler, sendikalar, dernekler, basın-yayın, geniş manada medya, her türden kültürel faaliyetler içinde tarif edeceğimiz kurumları da üstyapı ya da ideolojik aygıtlar olarak tarif ediyoruz.

Kapitalist sistem ve sistemin sürdürücüsü devlet, kapitalist üretimin devamının yanında en nihayet bir bloklar koalisyonuna ihtiyaç duyar. Bu blok ittifakı, sistemin tedricen “zor ve şiddet” dışındaki aygıtlarına mutlaka ihtiyaç duyar. İdeoloji dediğimiz tam da bu vazifeyi yerine getirir.

Marks “Alman İdeolojisi” adlı çalışmasında ideolojiyi, “bir insanın ya da bir toplumsal grubun zihninde egemen olan fikirler ve tasarımlar sistemi” olarak tarif eder. İdeolojinin günlük hayata tekabülü, “onların (bireylerin) gerçek varoluş koşullarıyla aralarındaki hayali ilişkilerin temsili”dir. Ancak, burada bahsi geçen “hayali ilişki” varoluşsallığını maddi hayattan alır, yani üretimden alır. Ve diyalektik örgün döngüde ideoloji, yani fikirler ve tasarımlar sınıf/sınıflar için kullanılmalarına bağlı olarak maddi bir güce dönüşür.

***

Yukarıda yine sıkıntılı yazmak durumunda kaldım. 12 Eylül referandumunda gerek “evet” oyu kullanacaklar olsun, gerek “hayır” tercihini yapanlar açısından olsun, maddi ilişkiler, içinde bulundukları somut şartlar, pek tabii ki bütün bu koşullanmalar üzerinden onlara sirayet eden sistemin/rejimin üstyapı dayatmasında biçimlenmelerine bağlı olarak tercihlerini

yapacaklar. Geniş kitleler, siyasetle direkt irtibatlı olmayanlar/olamayanlar hakikaten referandumda kendi iradi düşüncelerini ne nispette yansıtacak?

Topluma dayatılan sanal bir ortam var. Sistemin üstyapı kurumları, bu kurumları temsilen aracıları, ister ‘hayır’ ister ‘evet’ denilsin, ortada tariflendirmekte zorlanacağımız dezenformasyon silahını takır takır çalıştırıyorlar.

Halklarımız sınıfsal, ulusal ağır sorunlarla iç içe yaşıyor. 90 yıllık Cumhuriyet rejiminin uzun yılları anti-demokratik, ceberut, baskıcı koşullarda yaşandı. Üretimde kendi iç dinamikleriyle yol alınması önlendi. Kürt coğrafyasında sömürgeci üretim ya da üretimsizlik hakim yön oldu. Kürdistan, ulusal sorunlarını çözemediğinden, sınıfsal dengesinin oluşmasına sıra bile gelmedi. 30 sene önce rejimin baskı aygıtı toplumun üzerinden buldozer bir geçişle, her türden insanın yaşam koşullarını lav etti. Cumhuriyet diktatörlüğünün paletleri altında ismine “anayasa” dedikleri bir mizansen uygulandı. Meşruiyeti olmayan, olmaması gereken bir rejimle koca 30 yıl tüketildi.

Deniliyor ki işte bu “anayasa” referandumunda “evet” dersek demokrasiye, insanca yaşama kavuşacağız.

“82 Anayasası’nı değiştireceğiz, tarihe gömeceğiz” propagandasından anlaşılır ki giriş dahil değiştirilemez hiçbir ön bağlama olmadan, yeniden toplumsal mutabakattan geçmiş, toplumun direkt temsiliyle oluşmuş demokratik bir anayasaya itiraz etmek mümkün mü?

Bunları geçelim. Ancak “evet” takımı, günlük yazmanın imtiyazı içinde yayılabilir her türden kirli bilgi yayıcılığında sonsuz rahat ve gamsızlar.
Dezenformasyona başvurmadan, özellikle ideolojik yanılsama ve yeni tuzaklara gerek duyulmadan, kişilerin ve grupların alacakları tavrı anlamak mümkün. Bir şekliyle ucu ucuna olsa da “evet” oyu bazıları için uygun olabilir. Ancak özellikle “evet” cephesinde saf tutanlar için, maalesef iyi niyet payını düşünmek mümkün olmuyor, olamıyor. Biz bunu irdelemek istiyoruz. Mutlaka kirli bilgi yayıcılığının nedenleri vardır. Birkaç örnek vermek istiyoruz.

Taraf gazetesini bilerek seçtik. Bu gazete çıkış trendini esas olarak, sistem dışı, rejime muhalif kişi, çevre ve kurumlar üzerinden yakaladı. Onların deyişiyle okur kitlesinin etken çoğunluğu Kürt. Dolayısıyla yazdıklarıyla, verdikleri mesajlarla etkilemek istedikleri kitle, okur profili belli. Nitekim 12 Eylül referandumunda vurgu Kürtler üzerinde yoğunlaşmış. Gaye hasıl olmuş diyeceğimiz bir durum var.

Ahmet Altan, AKP hükümetinin paketine “evet” demeyenlere “hükümetin sistemle çarpıştığı noktada hükümete muhalifler” (13.07.2010 tarihli Taraf) diyebilmekte. Bu satırlarla yetinerek oy verecek vatandaş, AKP’nin anti-kapitalist bir duruş sergilediği vehmi içinde oyunu kullanacak. AKP, bırakın sistem-dışılığı, rejim dışı mıdır?

Aynı gazetede yazan Murat Belge, bilim haysiyeti içinde, Türk tarafının tavrını anlayan, anlamak isteyen herkese lise öğrencisinin anlayacağı dilde meramını anlatmış. M.Belge der ki: “Çünkü Türk tarafı, bugün dahi, sorunu çözmek için atılması gereken ve ne olduğu da yeterince bilinen adımları atmak yerine, karşıda belirecek zaaflardan -sorunu çözmemek için-nasıl yararlanacağına kafa yoruyor.”

Taraf gazetesinde yazan Melih Altınok, boykot üzerinden BDP’ye eleştiri silahını çevirdikten sonra, dezenformasyonu nasıl ifrite çıkardığını gösteriyor. Bay yazar çok iddialıymış; “boykot kepazeliğinin el mecbur deklare edilmiş bir hata” olduğunu vaaz ettikten sonra Kürtlere akıl verme görevini de ifa ediyor. (Sayın yazarı yazılarından tanırım. İlgili yazının çıktığı gün telefonla aradım. Kepazelik nitelemesi hakkını nasıl kullandığını sormaya çalıştım. Tek cümle edemedim. Yaklaşık 5 dakika “beni sakin olmaya, sesimin yüksekten çıktığına” dair cümleler sarf ettikten sonra telefonu kapattı. Tek bir düzgün, basit cümle kurma fırsatı vermeyerek, nice al-i cenap ‘beyaz Türk’ olduğuna da beni ikna etti.)

Bu durum bile tek başına nasıl bir vahametle kirli bilgi yayıldığının kanıtı olsa gerek.

Hasan Bülent Kahraman, Taraf gazetesinde Neşe Düzel’e verdiği röportajda, oylanacak Anayasa değişiklik paketinde Kürt çıkarlarına karşı olacak tek madde yok diyor. Öğretim görevlisi olan H. Bülent Kahraman’ın, Kürt çıkarları lehine olan bir maddeyi araması gerekmez mi? Bilim haysiyetinin, bilimin vicdanının, olmayanın değil, olması gerekenin, hak olanın peşinden gitmesi gerekmez mi?

Son olarak Etyen Mahçupyan, bir imtiyaz olan köşesinde AKP için “Tanrının bize (peşin söylemiş olayım. mesela bu bizde ben yokum) bahşettiği küçük mucize” değerlendirmesinin sonucu olarak çıtayı daha da yükselti. “AKP’nin stratejisi demokratikleştirmeyi tüm alanlarda ufak adımlarla ilerletmek, hiçbir boş alan bırakmamak” dedikten sonra, “demokratikleşmeyi taşıyabilecek tek parti” diyor bu parti için.

Tartışılması, talep edilmesi gerekenler ile rıza gösterilenler arasındaki uyum manidar. Bize enjekte edilen propaganda şu olsa gerek: 12 Eylül’ü ne çabuk unuttunuz!? Neyinize yetmiyor, şimdilik bu kırıntılarla yetinin! Türk kapitalist sisteminin ve onun Cumhuriyet rejiminin tam da durulmasını istedikleri sınır bunlar...

Özelikle “evet” taraftarlarının Kürtlerden beklentileri var. Sömürgeci izanla, Kürtlerin referandumda boykot ya da başka bir tercih yapmalarını anlamak ne kelime, affedemiyorlar. Onların dağarcığındaki Kürt yumuşak başlı ve makul Kürt’tü. Bu da nereden çıktı!?

Devlet ile hükümet ilişkilerinin liberal tasviri bu olunca, herkes meşrebince konuşacak. Devlet şu ya da bu adamın, şu ya da bu kurumun iradi bağlaması içinde ele alınmaz. Hükümetlerle aynı değil. Baki olan devlettir. Ancak, örneğimizde AKP sistem-dışılığı, devlet-dışılığı reklamcılık faaliyeti içinde değer görür.

“Evet”çi propagandist yazarların, referanduma sunulacak Anayasa’dan başka alternatifleri var mı? Başka ne olabilirdi konularına dair tek cümle okuduğumu hatırlamıyorum. Türk Başbakan Erdoğan, grup toplantısında 12 Eylül mağdurlarını anlattı, ağladı. İnanalım mı?

Kişi zikri ve fikri uyumluysa makbuldür, aksi durumda ise değil. 8 yıllık hükümetlerinde Erdal Eren, Necdet Adalı referanduma beş kala hatırlanırsa, bunun samimiyeti, düzgünlüğü sorgulanmaz mı?

Oysa hükümetin başı olarak, kamu görevini bugün için düzgün kullanma şansı var. Başbakan’ın ve partisinin birlikte ağladıkları 20 Temmuz’da 7 asker öldürüldü, kaç gerillanın öldürüldüğünü ise bilmiyoruz. Geçmişte yaşayıp bugünü unutmak ucuz demagoji olarak değerlendirilir.

Sakine Arat ananın seslendirmesiyle bağlayalım: “Bizim üzerimizden nemalanmana izin vermeyeceğiz.”

‘Beyaz Türkler’in, ulusalcıların, solun misyonerliğine soyunan kimi akımlarla herhangi bir konuda aynı oyu kullanmak, örtüşmekle bir addedilemez. Türk solunun devletçi, devlet sever ideolojik hezeyanları ile bu Anayasa oylamasında kırıntılarla yetinmeden demokratik talepler istemek arasında kurulacak bir ilişki -art niyet değilse eğer- ‘bakar kör’lük tasnifinde yer bulur.

***

Egemenler blokunun referandumda kullanacakları ‘evet’ tercihleri ile ‘hayır’ oyları arasında sıkıca bir aynılık var.

AKP’nin ve “evet”çi tayfasının en ideal savunularının başında HSYK maddesi geliyor. Sanıyorum oyunu “evet”ten yana kullanacak olan Demokrat Yargı Eşbaşkanı hakim Orhan Güntekin, Taraf gazetesinde çıkan kısa yorumunda, kayda değer bir değişiklik olmadığını, belirsizliğin ise daha da fazlalaştığını açıkladı. Gerisi “şeytan aramak” olarak değerlendirilir. Yine bütün Cumhuriyet dönemleri anayasalarının ortak ve başat özelliği olarak, özgürlükçü, demokrat, haklarla alakalı maddelerinin bilinen “ama”larla kesildiği, tırpanlandığı sır değil.

Bu son dediğimizin mutlaka kayda alınması gerekir, keza Cumhuriyet sisteminde durumun bu seyirde olduğu, çok bilinçli, bir o kadar da tuzak olduğu herkesin malumu.

Çok övüntülere mazhar olan Anayasa değişiklik metninde eko-sistem, doğa, çevre duyarlılığı lehine tek madde olmadığı gibi, geriye dönük bir düzenleme yapıldı. Örneğin doğaya, çevreye karşı işlenen suçlar için davacı olmak için “yurttaşlık” yetiyordu. Şimdi ise şeytan detayda aranacak. Mamafih bu da yetmeyecek. Bundan böyle “yerindelik denetimi yapma” yasaklandı. Sadece bu maddeyi yorumlamak ve detayda aranıp bulunacak şeytan için bile kimlere çalışıldığının torba torba kanıtı olsa gerek. Burada, her konuda fikri olan Vanlı AKP ideologu Hüseyin Çelik’in şu cümlesi her şeye tercüme olsun diyelim: “Yargı bugüne kadar yerindelik denetimi yaparak, idarenin elini, kolunu bağlayan, ekonomiye büyük zararlar veren kararlara imza attı.”

Yani Hüseyin Çelik der ki: Kaz Dağları’nda altın çıksın da, varsın bütün Ege’nin, bütün Türkiye’nin en bol ve zengin oksijenli ormanları talan edilsin, ne gam!.. Munzur, Hasankeyf, Karadeniz bitmiş, önemli mi!? Yargı yerindelik denetimiyle burjuvaziye, milyar dolarlık kayıt dışı kapitalistlere dokunmasın, onlar kazansın da, gerisi teferruat(!)..

Neticede 12 Eylül’de oylanacak olan tasarı, sınıf mücadelesinin, ulusal mücadelenin kazanacakları ve/veya kaybedecekleri hesabıyla değerlendirilerek oya tahvil edilecek.

 


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006