EGEMENLİK VE ARAÇLAR / Hasan FIRAT Hasan FIRAT
NEWROZ
Türkiye, hep bildiğimiz yoğun gündemli yaşamaya devam ediyor. Yakın önümüzde
yeni bir “anayasa” referandumu var. Toplumun sağ ve sol, diğer kesimleri,
grupları hummalı bir faaliyet serdedip, gündemin yoğunluğuna denk düşecek
“zihinsel” tartışmalar yapıyor!..
Ne ki süregiden “zihinsel” tartışmalar sorunlu ve meşakkatli devam ediyor.
Neden mi?
Toplum, 12 Eylül’de yapılacak referandumda vereceği oya göre tarafgirliğini
belirlemekle kalmayacak; demokrat, vesayetçi, 12 Eylül Anayasacısı, darbeci
payandasıyla bir tasnif içine alınıyor.
Basında, merkez medyada, liberal medyada, hasılı hegemonik alanlarda tekeli
ellerinde bulunduranlar, toplumu “evet-hayır” atmosferinde bağlamak için, bütün
imkanları ve her türden aracı mubah görüyorlar.
Çok önemli, esasa dair meseleler tartışılıyor intibası da hegemon
propagandanın başka versiyonu olup, malum bilişim ve internet çağındayız ya,
yazılanların neredeyse hepsi “üretim”, “sınıf”, “hakiki sorunlar” gibi hayati
konuların bahsi ise, yine onlarca “banal, vakti geçmiş ütopik değerler” olarak
baştan mahkum ediliyor.
Newroz Gazetesi’nin önceki sayısında 12 Eylül referandumuyla ilişkili kaleme
aldığımız yazıda tavrımızı belirleyecek nedensellikler irdelenmeye çalışıldı.
Kaldı ki Newroz Gazetesi, fikir ve kanaat bağlamında değişik ve farklı
zenginlikler içeriyor.
Egemenler blokunun propaganda yapıcılarının bizi Patagonya’da
tartıştırmaları, toplumu gerçek-üstü ve hayaller aleminde gezdirmeleri, sistemin
ve TC rejiminin yararının da bu olacağı tespitinden dolayı, daha önce yazdığımız
iki yazıdan sonra bu sayıda bir kez daha üretim, üretim ilişkileri, sınıf
mücadelesi ve sınıf kavgasının maddi-manevi araçlarını irdelemek için soruları
çoğaltmak istedik. Günlük gazetelerin, görsel medyanın günlük köşe başlarında
konuşlanmış yazar-çizer takımının bu imtiyazlarını kime karşı, kimler için
kullandıklarını da bu vesileyle anlamaya çalışacağız.
Bizi şu veya bu düşünceye, teoriye, ideolojiye götürecek olan maddi temel,
“üretim güçleri ile üretim ilişkileri” arasındaki tarihsel formasyonda bu ikili
ilişkinin birliği ve zıtlar arasındaki dengedir. Sınıf kavgasının maddi
varoluşunun temeli, üretim güç ve ilişkilerinin bu momentinde hayat bulur.
Bu bağlamda bizi öncelikle ilgilendirecek olan, üretim mekanizmasının
içselliğini yerine koymak olmalı. Üretim ise, kendini yeniden üretebilmesi için
öncelikle yeniden üretmeyi şart koşar. Üretmenin ve özellikle kapitalist
sistemin sürdürülebilir üretim devamlılığı bu diyalektten güç alır.
Yine Marks’ın dehasıyla devam edersek, üretimin kendini üreten yeni
koşullarla devam eden döngüsünde, üretime bağlı maddi koşullar altyapı-üstyapı
dediğimiz ikili bir mekanizma yaratır. Devlet dediğimiz aygıt, yukarıda
anlatmaya çalıştığımız döngünün bir sonucu olarak ortaya çıkar.
Devlet, bütün sınıflı toplumlarda bir sınıfın diğer sınıf ve tabakalar
üzerindeki zora dayalı egemenlik aracıdır. Kapitalist sistemde ise devlet,
artı-değerin zorla elde edilmesi sürecine baskı ve diğer araçlarla katkı
sağlar.
Devletin maddi araçları olan hükümet, ordu, bürokrasi, polis, mahkemeler,
hapishaneler gibi kurumlar altyapı kurumlarını; din, öğretim sistemi, aile,
hukuk, her türden siyasal sistem, partiler, sendikalar, dernekler, basın-yayın,
geniş manada medya, her türden kültürel faaliyetler içinde tarif edeceğimiz
kurumları da üstyapı ya da ideolojik aygıtlar olarak tarif ediyoruz.
Kapitalist sistem ve sistemin sürdürücüsü devlet, kapitalist üretimin
devamının yanında en nihayet bir bloklar koalisyonuna ihtiyaç duyar. Bu blok
ittifakı, sistemin tedricen “zor ve şiddet” dışındaki aygıtlarına mutlaka
ihtiyaç duyar. İdeoloji dediğimiz tam da bu vazifeyi yerine getirir.
Marks “Alman İdeolojisi” adlı çalışmasında ideolojiyi, “bir insanın ya da bir
toplumsal grubun zihninde egemen olan fikirler ve tasarımlar sistemi” olarak
tarif eder. İdeolojinin günlük hayata tekabülü, “onların (bireylerin) gerçek
varoluş koşullarıyla aralarındaki hayali ilişkilerin temsili”dir. Ancak, burada
bahsi geçen “hayali ilişki” varoluşsallığını maddi hayattan alır, yani üretimden
alır. Ve diyalektik örgün döngüde ideoloji, yani fikirler ve tasarımlar
sınıf/sınıflar için kullanılmalarına bağlı olarak maddi bir güce dönüşür.
***
Yukarıda yine sıkıntılı yazmak durumunda kaldım. 12 Eylül referandumunda
gerek “evet” oyu kullanacaklar olsun, gerek “hayır” tercihini yapanlar açısından
olsun, maddi ilişkiler, içinde bulundukları somut şartlar, pek tabii ki bütün bu
koşullanmalar üzerinden onlara sirayet eden sistemin/rejimin üstyapı
dayatmasında biçimlenmelerine bağlı olarak tercihlerini
yapacaklar. Geniş kitleler, siyasetle direkt irtibatlı olmayanlar/olamayanlar
hakikaten referandumda kendi iradi düşüncelerini ne nispette yansıtacak?
Topluma dayatılan sanal bir ortam var. Sistemin üstyapı kurumları, bu
kurumları temsilen aracıları, ister ‘hayır’ ister ‘evet’ denilsin, ortada
tariflendirmekte zorlanacağımız dezenformasyon silahını takır takır
çalıştırıyorlar.
Halklarımız sınıfsal, ulusal ağır sorunlarla iç içe yaşıyor. 90 yıllık
Cumhuriyet rejiminin uzun yılları anti-demokratik, ceberut, baskıcı koşullarda
yaşandı. Üretimde kendi iç dinamikleriyle yol alınması önlendi. Kürt
coğrafyasında sömürgeci üretim ya da üretimsizlik hakim yön oldu. Kürdistan,
ulusal sorunlarını çözemediğinden, sınıfsal dengesinin oluşmasına sıra bile
gelmedi. 30 sene önce rejimin baskı aygıtı toplumun üzerinden buldozer bir
geçişle, her türden insanın yaşam koşullarını lav etti. Cumhuriyet
diktatörlüğünün paletleri altında ismine “anayasa” dedikleri bir mizansen
uygulandı. Meşruiyeti olmayan, olmaması gereken bir rejimle koca 30 yıl
tüketildi.
Deniliyor ki işte bu “anayasa” referandumunda “evet” dersek demokrasiye,
insanca yaşama kavuşacağız.
“82 Anayasası’nı değiştireceğiz, tarihe gömeceğiz” propagandasından anlaşılır
ki giriş dahil değiştirilemez hiçbir ön bağlama olmadan, yeniden toplumsal
mutabakattan geçmiş, toplumun direkt temsiliyle oluşmuş demokratik bir anayasaya
itiraz etmek mümkün mü?
Bunları geçelim. Ancak “evet” takımı, günlük yazmanın imtiyazı içinde
yayılabilir her türden kirli bilgi yayıcılığında sonsuz rahat ve gamsızlar.
Dezenformasyona başvurmadan,
özellikle ideolojik yanılsama ve yeni tuzaklara gerek duyulmadan, kişilerin ve
grupların alacakları tavrı anlamak mümkün. Bir şekliyle ucu ucuna olsa da “evet”
oyu bazıları için uygun olabilir. Ancak özellikle “evet” cephesinde saf tutanlar
için, maalesef iyi niyet payını düşünmek mümkün olmuyor, olamıyor. Biz bunu
irdelemek istiyoruz. Mutlaka kirli bilgi yayıcılığının nedenleri vardır. Birkaç
örnek vermek istiyoruz.
Taraf gazetesini bilerek seçtik. Bu gazete çıkış trendini esas olarak, sistem
dışı, rejime muhalif kişi, çevre ve kurumlar üzerinden yakaladı. Onların
deyişiyle okur kitlesinin etken çoğunluğu Kürt. Dolayısıyla yazdıklarıyla,
verdikleri mesajlarla etkilemek istedikleri kitle, okur profili belli. Nitekim
12 Eylül referandumunda vurgu Kürtler üzerinde yoğunlaşmış. Gaye hasıl olmuş
diyeceğimiz bir durum var.
Ahmet Altan, AKP hükümetinin paketine “evet” demeyenlere “hükümetin sistemle
çarpıştığı noktada hükümete muhalifler” (13.07.2010 tarihli Taraf) diyebilmekte.
Bu satırlarla yetinerek oy verecek vatandaş, AKP’nin anti-kapitalist bir duruş
sergilediği vehmi içinde oyunu kullanacak. AKP, bırakın sistem-dışılığı, rejim
dışı mıdır?
Aynı gazetede yazan Murat Belge, bilim haysiyeti içinde, Türk tarafının
tavrını anlayan, anlamak isteyen herkese lise öğrencisinin anlayacağı dilde
meramını anlatmış. M.Belge der ki: “Çünkü Türk tarafı, bugün dahi, sorunu çözmek
için atılması gereken ve ne olduğu da yeterince bilinen adımları atmak yerine,
karşıda belirecek zaaflardan -sorunu çözmemek için-nasıl yararlanacağına kafa
yoruyor.”
Taraf gazetesinde yazan Melih Altınok, boykot üzerinden BDP’ye eleştiri
silahını çevirdikten sonra, dezenformasyonu nasıl ifrite çıkardığını gösteriyor.
Bay yazar çok iddialıymış; “boykot kepazeliğinin el mecbur deklare edilmiş bir
hata” olduğunu vaaz ettikten sonra Kürtlere akıl verme görevini de ifa ediyor.
(Sayın yazarı yazılarından tanırım. İlgili yazının çıktığı gün telefonla aradım.
Kepazelik nitelemesi hakkını nasıl kullandığını sormaya çalıştım. Tek cümle
edemedim. Yaklaşık 5 dakika “beni sakin olmaya, sesimin yüksekten çıktığına”
dair cümleler sarf ettikten sonra telefonu kapattı. Tek bir düzgün, basit cümle
kurma fırsatı vermeyerek, nice al-i cenap ‘beyaz Türk’ olduğuna da beni ikna
etti.)
Bu durum bile tek başına nasıl bir vahametle kirli bilgi yayıldığının kanıtı
olsa gerek.
Hasan Bülent Kahraman, Taraf gazetesinde Neşe Düzel’e verdiği röportajda,
oylanacak Anayasa değişiklik paketinde Kürt çıkarlarına karşı olacak tek madde
yok diyor. Öğretim görevlisi olan H. Bülent Kahraman’ın, Kürt çıkarları lehine
olan bir maddeyi araması gerekmez mi? Bilim haysiyetinin, bilimin vicdanının,
olmayanın değil, olması gerekenin, hak olanın peşinden gitmesi gerekmez mi?
Son olarak Etyen Mahçupyan, bir imtiyaz olan köşesinde AKP için “Tanrının
bize (peşin söylemiş olayım. mesela bu bizde ben yokum) bahşettiği küçük mucize”
değerlendirmesinin sonucu olarak çıtayı daha da yükselti. “AKP’nin stratejisi
demokratikleştirmeyi tüm alanlarda ufak adımlarla ilerletmek, hiçbir boş alan
bırakmamak” dedikten sonra, “demokratikleşmeyi taşıyabilecek tek parti” diyor bu
parti için.
Tartışılması, talep edilmesi gerekenler ile rıza gösterilenler arasındaki
uyum manidar. Bize enjekte edilen propaganda şu olsa gerek: 12 Eylül’ü ne çabuk
unuttunuz!? Neyinize yetmiyor, şimdilik bu kırıntılarla yetinin! Türk kapitalist
sisteminin ve onun Cumhuriyet rejiminin tam da durulmasını istedikleri sınır
bunlar...
Özelikle “evet” taraftarlarının Kürtlerden beklentileri var. Sömürgeci
izanla, Kürtlerin referandumda boykot ya da başka bir tercih yapmalarını anlamak
ne kelime, affedemiyorlar. Onların dağarcığındaki Kürt yumuşak başlı ve makul
Kürt’tü. Bu da nereden çıktı!?
Devlet ile hükümet ilişkilerinin liberal tasviri bu olunca, herkes meşrebince
konuşacak. Devlet şu ya da bu adamın, şu ya da bu kurumun iradi bağlaması içinde
ele alınmaz. Hükümetlerle aynı değil. Baki olan devlettir. Ancak, örneğimizde
AKP sistem-dışılığı, devlet-dışılığı reklamcılık faaliyeti içinde değer görür.
“Evet”çi propagandist yazarların, referanduma sunulacak Anayasa’dan başka
alternatifleri var mı? Başka ne olabilirdi konularına dair tek cümle okuduğumu
hatırlamıyorum. Türk Başbakan Erdoğan, grup toplantısında 12 Eylül mağdurlarını
anlattı, ağladı. İnanalım mı?
Kişi zikri ve fikri uyumluysa makbuldür, aksi durumda ise değil. 8 yıllık
hükümetlerinde Erdal Eren, Necdet Adalı referanduma beş kala hatırlanırsa, bunun
samimiyeti, düzgünlüğü sorgulanmaz mı?
Oysa hükümetin başı olarak, kamu görevini bugün için düzgün kullanma şansı
var. Başbakan’ın ve partisinin birlikte ağladıkları 20 Temmuz’da 7 asker
öldürüldü, kaç gerillanın öldürüldüğünü ise bilmiyoruz. Geçmişte yaşayıp bugünü
unutmak ucuz demagoji olarak değerlendirilir.
Sakine Arat ananın seslendirmesiyle bağlayalım: “Bizim üzerimizden
nemalanmana izin vermeyeceğiz.”
‘Beyaz Türkler’in, ulusalcıların, solun misyonerliğine soyunan kimi akımlarla
herhangi bir konuda aynı oyu kullanmak, örtüşmekle bir addedilemez. Türk solunun
devletçi, devlet sever ideolojik hezeyanları ile bu Anayasa oylamasında
kırıntılarla yetinmeden demokratik talepler istemek arasında kurulacak bir
ilişki -art niyet değilse eğer- ‘bakar kör’lük tasnifinde yer bulur.
***
Egemenler blokunun referandumda kullanacakları ‘evet’ tercihleri ile ‘hayır’
oyları arasında sıkıca bir aynılık var.
AKP’nin ve “evet”çi tayfasının en ideal savunularının başında HSYK maddesi
geliyor. Sanıyorum oyunu “evet”ten yana kullanacak olan Demokrat Yargı Eşbaşkanı
hakim Orhan Güntekin, Taraf gazetesinde çıkan kısa yorumunda, kayda değer bir
değişiklik olmadığını, belirsizliğin ise daha da fazlalaştığını açıkladı. Gerisi
“şeytan aramak” olarak değerlendirilir. Yine bütün Cumhuriyet dönemleri
anayasalarının ortak ve başat özelliği olarak, özgürlükçü, demokrat, haklarla
alakalı maddelerinin bilinen “ama”larla kesildiği, tırpanlandığı sır değil.
Bu son dediğimizin mutlaka kayda alınması gerekir, keza Cumhuriyet sisteminde
durumun bu seyirde olduğu, çok bilinçli, bir o kadar da tuzak olduğu herkesin
malumu.
Çok övüntülere mazhar olan Anayasa değişiklik metninde eko-sistem, doğa,
çevre duyarlılığı lehine tek madde olmadığı gibi, geriye dönük bir düzenleme
yapıldı. Örneğin doğaya, çevreye karşı işlenen suçlar için davacı olmak için
“yurttaşlık” yetiyordu. Şimdi ise şeytan detayda aranacak. Mamafih bu da
yetmeyecek. Bundan böyle “yerindelik denetimi yapma” yasaklandı. Sadece bu
maddeyi yorumlamak ve detayda aranıp bulunacak şeytan için bile kimlere
çalışıldığının torba torba kanıtı olsa gerek. Burada, her konuda fikri olan
Vanlı AKP ideologu Hüseyin Çelik’in şu cümlesi her şeye tercüme olsun diyelim:
“Yargı bugüne kadar yerindelik denetimi yaparak, idarenin elini, kolunu
bağlayan, ekonomiye büyük zararlar veren kararlara imza attı.”
Yani Hüseyin Çelik der ki: Kaz Dağları’nda altın çıksın da, varsın bütün
Ege’nin, bütün Türkiye’nin en bol ve zengin oksijenli ormanları talan edilsin,
ne gam!.. Munzur, Hasankeyf, Karadeniz bitmiş, önemli mi!? Yargı yerindelik
denetimiyle burjuvaziye, milyar dolarlık kayıt dışı kapitalistlere dokunmasın,
onlar kazansın da, gerisi teferruat(!)..
Neticede 12 Eylül’de oylanacak olan tasarı, sınıf mücadelesinin, ulusal
mücadelenin kazanacakları ve/veya kaybedecekleri hesabıyla değerlendirilerek oya
tahvil edilecek.
Print  |