Birkaç öneri… / Rıdvan SESLİ Rıdvan SESLİ
NEWROZ
Alışkanlıklarımızdan öteye geçmenin zamanı geldi, geçiyor
bile. Geçen yazımda söylemiştim, yeniden belirteyim: Sosyalizm ve ulusal
özgürlük mücadelesi sözün ötesinde bir pratiğe ihtiyaç duymaktadır. Salt
“civîn”lerle üstesinden gelemeyeceğimiz ağır meselelerle karşı karşıyayız.
Küçümsemek adına söylemiyorum. Elbette toplantılar düzenleyeceğiz, karşılıklı
görüşmelerimiz olacak. Ancak hepi-topu bundan ibaret bir pratik bize bu çetin
topraklarda sonuç vermez. Daha fazlasını yapmalıyız, yapabilmeliyiz.
“Kendi gündemimizi oluşturmalıyız” sözündeki haklılığı
pratik olarak yaşamımıza geçirmeliyiz. En basitinden yayın konusunda ciddi
anlamda her özel konuşmamda dile getirdim. Şimdi bunu burada yazı yoluyla da
dile getirmek istiyorum. Bizim haftalık olan yayınımız hak ettiği (kitle ile
buluşma anlamında söylüyorum) seviyede değil. Yayınımızı takip eden
birçoklarıyla yaptığım değerlendirmeler, genel anlamıyla olumluydu. Birçoğu
böylesi bir yayın kalitesinin bırakın Kürt medyasında, Türk medyasında bile
olmadığını söyledi. E madem öyle, eloğlunun gördüğü bu kaliteyi biz niye
göğsümüzü gere gere dışarıdaki insanlarla buluşturmuyoruz. Çok basit; haftada
bir defa, sadece bir defa bir-iki saatliğine kentin işlek bir yerinde gazetemiz
Newroz’u halkla niye buluşturmuyoruz? Niye bunu yapmayalım?
Ve işte birinci önerim: Her hafta düzenli olmak kaydıyla,
ister 10 kişiyle isterse bir kişiyle olsun fark etmez, gazetemizin kentin işlek
bir yerinde satışını yapalım.
Fanon “Yeryüzünün Lanetlileri” kitabında ciddi anlamda
sömürge insanının sosyal ve psikolojik haliyle ilgili çok önemli belirlemelerde
bulunur. Aynı zamanda çok önemli farklı tespitlerde de bulunuyor. Eğer bir yerin
dağlarında savaş varsa, şehirdeki militanın tavrı en az dağda savaşan savaşçı
kadar keskin ve net olmalıdır. Bu ne yazık ki bugün Kürdistan’da yok. Size
abartı gelebilir, ancak kimi sohbetler dışında bu ülkenin dağlarında savaş
olduğunu hatırlayan kadro sayısı çok azdır.
Ve şimdi ikinci somut önerim: Değerlendirmelerimiz farklı
olsa bile, bu ülkenin dağlarında bir savaşın olduğunu unutmamalıyız. Kitlenin
somut anlamda savaşan ile savaşmayan arasındaki “yiğitlik” ölçüsünü şehirlerde
gösterdiğimiz kararlı tavırlarımızla ancak değiştirebiliriz. Yoksa biz
istediğimiz kadar doğru şeyleri söyleyelim, kitle, “o canını veriyor, sen ne
yapıyorsun” sorusunu sorma hakkını kendinde görür. Elbette çoğu zaman bu halka
rağmen de bir şeyler yapıyoruz. Ama genel anlamıyla kitle psikolojisinden
anlamamız ve ona uygun (ona benzeşerek değil) hareket etmeliyiz.
Keza yine yeteri kadar, yoldaşların kafa patlatarak
hazırladıkları manifestomuzu kitlelerle, aydınlarla buluşturduğumuz söylenemez.
“Özgürlük ve Sosyalizm Manifestomuz”u yeteri kadar dağıtamadık, propagandasını
yapamadık. Elbette bunun birçok nedeni var. En başta hem hareketin hem de
yoldaşların maddi durumu buna yeteri kadar müsaade etmiyor. Ne yazık ki bu
böyle. Ancak madem bu işe el attık, bunu her yönüyle de çözmek zorundayız.
Şimdi üçüncü önerim: Bunu Diyarbakır’da yapmayı denedik,
ama tembelliğimden yapamadım. (Yo kesinlikle tembellik yaptım, burası kesin).
Şimdi yeniden deneyelim. Bir isim listesi belirleyelim. Elbette hazırlayacağımız
listede adı geçen şahsiyetlerle ilgili başkalarının değerlendirmelerini göz
önünde tutalım. Ancak büyük oranda biz kendi gözlemlerimiz ışığında karar
verelim. Alisi ile de, delisi ile de karşılaşabiliriz. Hiç önemli değil. Beraber
yürüyebileceklerimiz ile yürürüz, yürüyemeyeceklerimize sağlık ve mutluluk
diler, yolumuza devam ederiz. Bizim dışımızdaki insanların sözlerine bakarak
insanları değerlendirmeyelim. Görüşüp görüşmeme kararımızı kendimiz verelim. Hem
böylelikle, “Ya bi konuşsaydık keşke, ne vardı bunda, hem bizim işimiz kendimizi
anlatmak/konuşmak değil mi?” şeklinde kendimizi yiyip bitirmeyiz.
Dördüncü önerim: Özellikle Kürdistan’da mevsimlik
işçilerin zamanı geliyor. Onlarla ilgili bir proje geliştirebiliriz. Malum,
fındık, pamuk toplamak için Türkiye metropollerine kamyonlarla sürü şeklinde
götürülüp, çok ağır koşullarda yaşam savaşı veren on binlerce Kürdistanlı işçi
var. Onların hem gidiş-gelişlerinde, hem de orada yaşadıkları ciddi
sosyo-ekonomik ve karşılaştıkları ırkçı saldırıları kamuoyuna tam teşekküllü bir
şekilde konu edinerek paylaşabiliriz. Bunun için imza kampanyaları bile
düzenlenebilir diye düşünüyorum. Bu bizim Kürdistan’da farklı bir siyasal
rotamızın olduğunun açık bir göstergesi de olur kanısındayım.
Ve son önerim: Artık Diyarbakır’da bir açık panel
vermenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Hem son siyasal gelişmelerle ilgili, hem
de açık parti projemizi anlatan bir toplantı. Bunun için ciddi ön hazırlıklar
yapalım. Afişler, davetiyeler hazırlayalım. Kentin çeşitli yerlerinde bu
toplantımızın ilanını davetiye ve ilanlarla halka duyuralım. Kentin yerleşik
aydınlarına, siyasetçilerine tek tek davetiyeler bırakalım, tanışalım,
konuşalım. Ve o panelde derdimizi, meramımızı oracıkta buluşan insanlara
anlatalım. Diyarbakır’da sayıca az olabiliriz. “Şu ilan, davetiye, afiş falan,
birkaç kişinin hakkından geleceği şeyler değildir” diye düşünmüyorum. Gelir,
niye olmasın!? Bunun veya benzer etkinliklerin bir külfet getirdiğini de
biliyorum. Onu da bir şekilde çözebiliriz. Hiçbirimizin babası fabrikatör değil,
biliyorum. Anca kendimize yetebiliyoruz. Hatta o bile değil. Ama yine de
çözebiliriz. Ne bilim işte, elimizdeki nişan yüzüğünü satalım. Eşimizin
kolundaki bileziği…
Yoldaşların zaten ciddi anlamda fedakarlık ve gayret
gösterdiklerini görüyor, biliyorum. Kendilerinden, ailelerinden, hayatlarından
çalarak çok ciddi bir uğraş verdiklerini de biliyorum. Sabah-akşam demeden hemen
hemen her fırsatı halkın kurtuluşu ve parti lehine döndürmek istediklerini de
görüyor, biliyorum. Ama hala arzu ettiğimiz yerde değilsek eğer -ki burası öyle-
demek daha fazla çaba göstermeliyiz. Başta kendim olmak üzere her yoldaşın, şu
ana kadar ürettiği güzel değerlerin üzerine daha fazla değer, fedakarlıkların
üzerine daha fazla fedakarlık katması gerekiyor. Print  |