TARİH HIZLANIRKEN![*]-2 / Temel DEMİRER Temel Demirer
NEWROZ
Küresel deprem ile birlikte piyasaperestler hemen burjuva devletlerine sarılıp kurtarma operasyonları istediler ve piyasanın her şeye kadir olduğu inançlarında da böylece inkâra gittiler.
“Cambia, todo
cambia…”[1]
KAPİTALİZM
KRİZDİR!
Kapitalizm
krizdir!
Görmeyen, bilmeyen yok! Herkesin bilgisi
dahilinde…
Küresel kriz, son 30 yıla damgasını vuran neo-liberal
amentüyü de berhava etti, çökertti. Piyasanın her şeye kadir olduğunu, her şeyin
metalaştırılıp özelleştirilmesinin, ticarileştirilmesinin en ideali olduğunu,
devletin her tür müdahaleden uzaklaştırıldığı takdirde kaynakların en etkin
biçimde kullanılıp dağılacağını, bunun da topluma azami refahı getireceğini vaat
eden inanış, iman, krizle dümdüz oldu.
Küresel deprem ile birlikte piyasaperestler hemen burjuva
devletlerine sarılıp kurtarma operasyonları istediler ve piyasanın her şeye
kadir olduğu inançlarında da böylece inkâra gittiler. Şimdi, krizi aşmada başrol
devlette ve bir hesaplamaya göre, bugüne kadar çeşitli biçimlerde devletçe kriz
ateşini söndürmek için yapılan müdahalelerin faturası 10 trilyon doları geçmiş
durumda... Ama kriz, aşılmak bir yana, yeni bir dip yapmaya
yönelişte...
Piyasaya iman, neo-liberalizme inanç, paradigma, krizle
birlikte iflas edip yerle bir oldu...
Yani 1980 sonrasında neo-liberalleşerek, küreselleşerek,
piyasalaşarak sermaye birikimi krizini aşmaya çalışan emperyalizm, finansallaşma
oyunu ile de düşen kârlarını yükseltmeyi denedi ve bir dizi balon yaratarak
ömrünü 2008’e kadar uzattı ama patlayan son balon, ortalığı fena
dağıttı…
Tam
da bu tabloda Cumhurbaşkanı Gül’ün, “İslâmî değerleri hayata geçirirsek küresel
krizden daha az etkileniriz”[8] hurafelerine sarılarak
gölgelemeye çalıştığı gerçeğin altını bir kez daha çizerek, hatırlatalım:
Sürdürülemez kapitalizm krizdir; kaostur;
yalandır!
Evet, kriz içindeki kapitalizm, “sürdürülemez” olduğu
kadarıyla da katmerli bir yalandır!
Bakın, Fareed Zakaria kriz içinde debelenen yerküreye
dair neler diyor?
“(…) Tüm bunların ötesinde, kanımca geçen yıl [2008’de]
sistemli bir çöküşle karşı karşıya kalmamamızın bir başka nedeni var. 1987’deki
borsa çöküşünü, 1992’deki resesyonu, 1997’deki Asya krizini, 1998’deki Rusya
borç krizini ve 2000’deki tekno-köpük çöküşünü atlatabilmemizi sağlayan neden.
Sistem, sandığımızdan daha istikrarlı…”
“(…) tarihsel standartlara göre, günümüz dünyası, en
güçlü uluslar arasında sürtüşmeden şaşırtıcı ölçüde
uzak.”
“(…) Dolayısıyla bugün Doğu Avrupa iktisadî krizle karşı
karşıya kalsa bile, aşırı-milliyetçilik, yayılmacı komünizm ya da etnik savaşa
yönelmesi olası gözükmüyor.”
“(…) Ve dünya insanları
kazanımlarını etnik savaş ya da işçi ütopyası gibi ideolojik kâbuslara prim
vererek yitirmemeye kararlılar. Bunu daha önce yaptılar; bedelini
biliyorlar.”[9]
Fareed Zakaria’nın satırlarını bir kez daha okuyun;
kapitalistler aç bıraktıkları insan(lık)la, dalga
geçiyorlar!
NE
OLUYOR?
İktisat tarihçisi Neil Ferguson, ekonomik krizin
bittiğini ilan etmenin zor olduğu kanısındayken; İngiliz Merkez Bankası Başkanı
Mervyn King, 20 Ekim 2009’da, büyük banka ve şirketlerin temsilcileri önündeki
konuşmasında şu tarihsel gerçeğin altını çizdi: “Finans dünyasında hiçbir zaman,
bu kadar az sayıda kişi, bu kadar çok sayıda insana, bu kadar büyük miktarda
borç yapmamıştı...”
King’in saptaması, onu izleyenleri hayrete düşürürken; daha da ileri
giden King, bankaların kaybetme olasılıkları büyük olmasına rağmen bu riskleri,
kendilerini “batmalarına müsaade edilemeyecek kadar büyük” olarak gördükleri ve
devletlerin onları nasılsa kurtarmak zorunda kalacağını bildikleri için
aldıklarını ifade etti.[10]
Aynı konuda The Guardian’dan Garry Younge da, “Bankacılara Saldırırken,
Tamamen Çürümüş Sistemi Gözden Kaçırdık” başlıklı makalesinde, herkes
bankacıların, maaşları dışında aldıkları ikramiyeleri konuşurken, asıl sorunu,
yani sistemin temelden çürüdüğü gerçeğini göremediklerine dikkat
çekiyordu.
[11]
Bunlara eklenmesi gereken bir diğer şey de Naomi Klein’ın
bir makalesindeki krizin kapitalist sistemden kaynaklandığına ilişkin
vurgusudur.
O
hâlde “Ne oluyor?” sorusunu, “Kapitalizmin krizi yeniden, kesintisiz süreklilik
kazanıyor” saptamasıyla yanıtlayabiliriz…
Kolay mı? Prof. Dr. Nouriel Roubini’nin, Financial
Times’daki makalesinde “Bir gün bu köpük patlayacak ve bugüne kadarki en büyük
varlık krizi yaşanacak” vurgusuyla yeni bir kriz uyarısında
bulunduğu…
Ünlü yatırım danışmanı Marc Faber’in de krize sebep olan
sorunların henüz çözülmediğini ifade ederken, hükümetlerin para basarak refahı
düşüreceğini ve bunun da savaşa yol açacağını ileri
sürdüğü…
IMF
Başekonomisti Olivier Blanchard’ın ise bazı gelişmekte olan ülkelerin kontrol
edilemeyen sermaye hareketleri, balonlar ve rezerv birikimi riskiyle karşı
karşıya olduklarını açıkladığı…
IMF
Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın da, küresel ekonomide kırılganlıkların
sürdüğünü belirttiği tabloda, “ABD hükümeti talebi canlandırmak için bütçe
açıklarını artırıyor. Ama vergi gelirlerinde çöküşü tecrübe etmiş çoğu eyalet ve
yerel yönetimler polisleri, öğretmenleri ve itfaiyecileri işten çıkarıp, diğer
yandan yoksullar için sosyal yardımları ve hizmetleri kesmek zorunda. Ülkenin
daha yoksul kesimlerindeki çok sayıda eyalet ve yerel yönetim, federal hükümet
mali durumları için büyük bir kurtarma girişimini üstlenmediği takdirde iflas
tehlikesiyle karşı karşıya. Dahası, gelir ve servet eşitsizliği yine yükselişte:
Daha yoksul hane halkları, daha fazla işsizlik, maaş kesintisi ya da çalışma
saatlerinde azalma riskiyle yüz yüze. Bütün bunlar da daha düşük işçi
gelirlerine yol açıyor. Oysa Wall Street’te acımasız bonuslar adeta intikam alır
gibi geri dönüyor. Ev fiyatları düşüp borsa yükselirken, zengin daha da
zenginleşiyor, orta sınıf ve yoksullar -ki bu kesimin temel zenginliği hisse
senetlerinden ziyade bir evdir- daha da yoksullaşıyor ve sürdürülemez bir borç
yükünün altına giriyor” diyor Nouriel
Roubini…
Bu
tablo, aynı zamanda bir açmazdır; çıkmazdır!
Hani kötülük üretme makinesi olan kapitalist
“Küreselleşme”nin yol açtığı krizde zaman ilerledikçe sistemin zayıf halkaları
kopma noktasına gelirken; Mahfi Eğilmez’in de “Küresel sistem sallanmaya, sağda
solda yeni balonlar çıkmaya ya da eskiden beri var olup da idare edilen balonlar
patlamaya devam ediyor” diye tarif ettiği
türden!
Elbette bu işin bir yanı; bir de dünyanın borç içinde
boğulma olasılığı söz konusu…
Küresel ekonomik kriz bir taraftan tüm dünya ekonomileri
üzerinde olumsuz etkisini gösterirken, diğer taraftan dünya ülkeleri neredeyse
borç içinde yüzüyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF), CIA ve IMD ‘World
Competitiveness Yearbook 2008’ verilerine göre, toplam kamu ve özel sektörün
yabancılara, yabancı para, mal ve hizmet karşılığı dahil ödemesi gerekli toplam
dış borç miktarını gösteren “dış borç sıralamasında” dünyanın en büyük ekonomisi
ABD başı çekiyor.
Buna göre ABD’nin 12 trilyon 250 milyar dolar toplam dış
borcu (devlet ve özel sektör dış borç toplamı) bulunuyor. ABD’yi 10 trilyon 450
milyar dolar toplam dış borçla İngiltere, 4 trilyon 489 milyar dolar toplam dış
borçla Almanya, 4 trilyon 396 milyar dolar toplam dış borçla Fransa takip
ediyor.
Nüfusu 16 milyon olan Hollanda’nın 2 trilyon 277 milyar
dolar, 4 milyon olan İrlanda’nın 1 trilyon 841 milyar dolar toplam dış borcu
bulunuyor.
Japonya’nın toplam dış borcu 1.5 trilyon dolar,
İsviçre’ninki 1.3 trilyon dolar, İspanya’nınki 1.1 trilyon dolar
düzeyinde.
Bunu 996.3 milyar dolarla İtalya, 826.4 milyar dolarla
Avustralya, 758.6 milyar dolar ile Kanada, 752.5 milyon dolar ile Avusturya,
598.2 milyon dolar ile İsveç, 588 milyar dolar ile Hong Kong takip
ediyor.
Danimarka’nın 492.6 milyar dolar, Norveç’in 469.1,
Portekiz’in 461.2 milyar dolar toplam dış borcu bulunurken, dünyanın en
kalabalık nüfuslu ülkesi, ikinci büyük ekonomisi Çin’in toplam dış borcu 363
milyar dolar düzeyinde.
Rusya’nın 356.5 milyar dolar, 5 milyon nüfuslu
Finlandiya’nın 271.2 milyar dolar düzeyinde toplam dış borcu
bulunuyor.
Türkiye, 247.1 milyar dolarlık toplam dış borç stokuyla
dünya sıralamasında 23’üncü sırada.
Özetle dünya genelinde toplam dış borç tutarı 51 trilyon
780 milyar dolar. Bunun 22.7 trilyon doları ABD ve İngiltere’ye ait. İki ülke
dünya toplam borç stokunun yüzde 43.84’üne sahipler. Bu ülkelere Almanya ve
Fransa’yı da eklediğimizde 4 ülkenin toplam dış borç toplamı 31 trilyon 585
milyar dolara, dünya borç toplamındaki oranları da yüzde 61’e
ulaşıyor.
Nihayet Jonathan Freedland’ın verileriyle, “Japonya gayri safi yurtiçi
hasılasının iki katı kamu borcuna doğru yol alırken, ABD’nin borcu da neredeyse
ekonomik üretimine eşit. Gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 89’una tekabül
eden bir borç tahminiyle, Britanya da aşağı kalmıyor...”[12]
DUBAİ ÖRNEĞİ
Sonra Dubai örneğiyle açığa çıkan borç batağı, finansal
kriz endişelerini yeniden canlandırdı…
‘Dubai World’, ‘Wall Street Journal’ın bir yorumcusunun deyişiyle
“yatırımcıları, krizden çıkmaya ilişkin uzun dönemli varsayımları gözden
geçirmeye zorladı.”[13]
The
Daily Telegraph’da Beckett’in Oyunun Sonu piyesindeki “Telaşlanacak bir şey yok,
olay kendi seyrini izliyor” sözlerini anımsatan bir yaklaşımla, “Gelin hakkını
verelim. Belki de Dubai yeni bir rekor kırmaya çalışıyordur. Önce bize en büyük
binayı, en büyük kapalı salon ski slalomunu, en büyük eğlence parkını, en büyük
alışveriş merkezini verdi. Dubai, şimdi de bize en büyük borç piyasası
fiyaskosunu vermeye çalışıyor olabilir”[14] diyerek dalga
geçiyordu.
Bloomberg, Financial Times, Business Week, aklınıza gelen hemen tüm
finans piyasasıyla ilgili “blog”lar, “Dubai’nin buz dağının görünen ucu”
olduğuna ilişkin yorumlarla doluydu.[15]
Özetle Dubai World’ün 59 milyar dolarlık borcunu ödeme
zorluğuna düşmesi, dünyada yeni bir dip korkusu
yarattı.
Dubai World’ün 59 milyar dolarlık borcunu ödeme zorluğuna
düşmesi, Dubai Emirliği’nin toplam borcunun 80 milyar doları geçmesi piyasalarda
ikinci çöküş döneminin yaşanacağı endişelerini yeniden
canlandırdı…
Dubai Emiri El Maktum’un şirketi Dubai World
alacaklılarına “paranızı altı ay ödeyemem” dedi; Maktum’un şirketlerinin borcu
59, kamu ve özel sektörün toplam borcu ise 80 milyar
dolar!
Uluslararası rating kuruluşlarından Moody’s, Dubai’nin ve
sahip olduğu şirketlerin toplam borcunun daha önce açıklanan 80 milyar dolardan
daha fazla olduğunu açıkladı. Moody’s borç rakamını 100 milyar dolar olarak
tahmin ediyorken; Dubai World, 59 milyar dolarlık borcunun 26 milyar dolarlık
kısmının yeniden yapılandırılması konusunda bankalarla görüşmeye
başladı.
OECD, Dubai’deki borç krizi, diğer ülkelerdeki kamu
borçlarındaki tehlikeye de dikkat çekti. OECD, 30 ekonominin borçlarının 2010
yılında yüzde 100 büyüdüğü yönünde uyarıda bulundu. Rakam 20 yıl önceye göre iki
kat artış anlamına geliyor. Japonya kamu borçlarının 2010 yılında yüzde 200
artacağı tahmin ediliyor. Bu oranın İtalya’da yüzde 127.3, Yunanistan’da yüzde
111.8 olması bekleniyor. Hükümetlerin artık vergi artışları yönünde sinyal
vermesi isteniyor.
Batı’nın, emperyalistlerin Dubai’deki çöküşü küçümsemeye
hakkı yok!
Çünkü Jonathan Freedland’ın deyişiyle, “Gelecek nesiller XXI. yüzyılın
başındaki büyük çöküşün hikâyesini anlatmak için çocuklarını karşılarına
oturttuklarında, anlatmaya kesinlikle Dubai adlı bir yerin ibret alınacak
öyküsüyle başlayacaklar…”[16]
Kolay mı? İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.
Dr. Gülten Kazgan, Dubai’nin iflasının başta Avrupa olmak üzere dünya
piyasalarını derinden etkileyeceğini belirterek, “2008’de krizi yaratan ABD
olurken, ABD’nin çıkışında etkilenme çok şiddetli oldu. İzlanda borçları
nedeniyle iflas etti. Ama İzlanda küçük bir ülke olduğu için dünya bundan çok
fazla etkilenmedi. Ama Dubai’ye bakıldığında durum çok ciddi. 60 milyar dolarlık
borçtan söz ediliyor. Dubai’nin ödemesi gereken borcun büyük kısmı Avrupalı
bankalara ait ve bu Avrupa’yı derinden sarsacak. Özellikle İngiltere ilk
etkilenecek ülke olacak. ABD’de bankalar, sigorta şirketleri sürekli devlete
finans kaynaklarını kısmayın çağırısında bulunuyor. Orada yardım alan bankalar
toparlanıyor gibi görünüyor, ancak diğer taraftan yardımı almayanlar zor günler
geçiriyor. ABD içerideki finans bataklarını engellemek için önemli kaynak
çıkardı. Bu da büyük bir balon yarattı. Yeni bir balonun habercisi de ABD’den
geliyor. Dünya bu krizin yan etkilerinden kolay kolay kurtulmayacak”
dedi…
Yani “gösterişli büyüme modeli”yle tanınan Dubai’nin
borçlarını ödeyememesi “kriz bitmedi” gerçeğinin altını bir kez daha çizerken;
bankacılık kaynaklarına göre, uluslararası bankaların Dubai World şirketinde 12
milyar doları risk altında bulunuyor. Bu yüzden dün Dubai’ye büyük kredi açan
HSBC’nin hisseleri yüzde 7’den fazla ve Standard Chartered’ın da yüzde 6
geriledi. Goldman Sachs’ın ilk tahminlerine göre, Ortadoğu’da önemli
operasyonlar yürüten HSBC ile Standard Chartered, sırasıyla 611 ve 177 milyon
dolar zarar edebilir.
Japonya’nın üç numaralı bankası Sumitomo Mitsui Financial
Group’un da zararı birkaç yüz milyon dolara çıkabilir. Güney Kore hükümeti de,
ülkenin finansal kurumlarının Dubai’de sadece 88 milyon dolarının risk altında
olduğunu açıkladı.
Özetle dünya, Dubai’de yaşanan iflas paniğinin ikinci bir
kriz dalgası yaratması endişesiyle çalkalanırken; ünlü yatırımcı Mark Mobius,
Dubai’nin iflası durumunda dalga hâlinde iflaslar görülebileceğini
açıkladı.
İLK
ARA SONUÇ: KRİZ VE SINIF MÜCADELESİ
Kapitalizmin, 1929 sonrasında yaşadığı en büyük kriz
devam ediyor.
Kriz sürecinde tüm iktisatçıların değerlendirmeleri ve
ölçümleri ABD ekonomisi üzerinde yoğunlaşmış olsa da krizin bütün küresel
ekonomileri benzer şekilde etkiliyor olması, krizin yapısal bir yanının da
olduğunu gözler önüne sermeye başladı.
Burjuva iktisatçılar için dahi kapitalizmin
sürdürülebilirliği tartışmaya açılırken, şimdiye kadar sokak eylemlerinin sonucu
olarak, Latin Amerika’yı saymazsak Belçika, İzlanda ve Letonya’da hükümetler
devrildi. Yunanistan’da ise haftalarca süren sokak protestoları, hükümeti
zorladı, ama düşüremedi. Ancak genel seçimlerde sağ koalisyon yenildi; PASOK
yeniden iktidara gelirken, komünist parti ve diğer sol partiler oy oranını
artırdı.
Görünen odur ki, gelişmesi muhtemel olan mücadelelerin
nasıl sonuçlanacağı birçok faktöre bağlıyken; emperyalist ülkelerin, kalkışma
gündeme geldiğinde sosyal olanakların yetersiz kalması durumunda iç savaş
tarzında hazırlıklar yaptığı tahmin
edilmelidir.
Sorunu ele alan ‘The Economist’, siyasi bir sistemi
istikrarsızlaştıran faktörleri sıralıyor: I) Sosyal eşitsizlik; II) Uzun süren
ekonomik durgunluk; III) Yaygınlaşmış yolsuzluk; IV) Halktan kopmuş
politikacılar; V) Ülke içinde etnik çatışmalar; VI) Geçmişte kalkışmaların
yaşanmış olması; VII) Kendiliğindenci grevler ve işçi sınıfının zoru içeren
mücadelesi; VIII) Yoksulların yeterli olmayan bakımı; IX) İstikrarlı olmayan
hükümetler; sık sık hükümet değişimi…
Karl Marx’ın ‘Kapital’indeki kâr oranlarının düşme
eğilimi yasası uyarınca oluşan krizler ne doğrudan devrime yol açar, ne de işçi
sınıfının devrimci mücadelesini kendiliğinden
yükseltir.
Krizin devrime yol açması için başka faktörlerin
olgunlaşmış olması gerekir. Her hâlükârda kapitalizmin tarihinde yaşanmış
ekonomik krizler, tek başına neden olarak, devrimleri beraberinde
getirmedi.
Ancak krizlerin devrimlere yol açtığı örnekler de az
sayıda değildir. Burada tartışma götürmez gerçek, ekonomik kriz ile devrim ve
işçi hareketinin gelişmesi arasında zorunlu bir bağın olduğudur.
Her
kriz, son tahlilde yoğunlaşmış bir sınıflar mücadelesidir. Her krizin sonunda
birileri kazanır, birileri kaybeder. Müthiş bir çöl fırtınasının ardından oluşan
yeni kum tepeleri gibi, krizle beraber topografya da değişir. Kriz, kurbanlar
almadan bitmez, yeni bir istikrarı yakalayamaz. Bu sınıf mücadelesi, hem sermaye
ile emek arasında cereyan eder, hem de sermayenin kendi
arasında…
Bu
her yerde olduğu gibi, coğrafyamız için de
geçerlidir…
TÜRK(İYE)
EKONOMİ-POLİTİKASI
Dünya Gıda ve Tarım Örgütü Zirvesi’nde Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın, “Yoksul ülkelerdeki içler acısı manzarayı izlediğimiz gibi,
zengin ülkelerdeki sınırsız tüketimi de görüyoruz. Bu dengesizliğin ve
eşitsizliğin bir an önce giderilmesi şart” demiş olmasını sakın ola ciddiye
almayın!
Erdoğan da “eleştirdiği”ni
yaratanlardandır!
-devam edecek-
N
O T L A R
[*]
27 Aralık 2009 tarihinde Gelibolu
‘Kent Meclisi Derneği’ tarafından düzenlenen “Yoksulluk” başlıklı toplantıda
yapılan konuşma…
[1]
“Değişim, her şeyi değiştirir…” (Mercedes Sosa.)
[7] Ümit
Tanışır, “Emperyalizm Kapitalizmdir!”, Ekmek&Özgürlük, No:4, Aralık 2009,
s.18-19.
[8] Emine
Dolmacı-Bayram Kaya, “Cumhurbaşkanı Gül: İslâmî Değerleri Hayata Geçirirsek
Küresel Krizden Daha Az Etkileniriz”, Zaman, 8 Kasım 2009,
s.11.
[9] Fareed
Zakaria, “The Roots of Stability”, Newsweek, Özel Dosya, “Is That All?”; Aralık
2009-Şubat 2010, ss.8-10.
[10] The
Independent, 21 Ekim 2009.
[11] The
Guardian, 25 Ekim 2009.
[12]
Jonathan Freedland, “Dubai’nin Sonu Baştan Belliydi”, The Guardian, 1 Aralık
2009.
[13] Wall
Street Journal, 27 Kasım 2009.
[14] The
Daily Telegraph, 27 Kasım 2009.
[15] Ergin
Yıldızoğlu, “Sabahları Napalm Kokusuna Bayılıyorum”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2009,
s.13.
[16]
Jonathan Freedland, “Dubai’nin Sonu Baştan Belliydi”, The Guardian, 1 Aralık
2009. Print  |