Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 26
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Toplumların belleği özgürleşmelidir / Aydın Dinçoğul
Aydın DİNÇOĞUL

NEWROZ



Toplumdaki kolektif-ortak belleğin nasıl çalıştığı ve sözlü-yazılı kaynaklarla korunurken ne gibi varyantlardan-dönüşümlerden geçirildiği giderek açığa çıkmakta ve toplumların özgürleşebilmesinin önündeki engellerin kalkması kolaylaşmaktadır. “Evrensel” dinlerin, siyasal erkin, ulus-devletlerin ve küresel hiyerarşinin, toplumların belleklerine zor ve/veya rıza ile girişinin; hangi nedenlerin, ihtiyaçların ve isteklerin kullanılmasıyla başarıya ulaştığı da, çok yönlü tarihsel-sosyolojik araştırmalarla açığa çıkarılmaktadır.

Hiyerarşik uygarlık tarihinin başlangıcından beri, toplumun belleği üzerinde kurulan tüm denetimler, erk hiyerarşisinin koşullarını oluşturmuştur. Toplumsal bellekte, “bilinç dışı öğeler” denilerek kesilen esas köklerin unutturulması için amansız ve kurnazca bir savaş verilmiştir.  

Bugün bilgi akışının muazzam denetimi ve bilgileri işleyen bilgi ağının, siyasal zor aygıtının elinde en güçlü silah olarak korunması daha da etkileyici bir durumdadır. Toplumun ortak-kolektif belleğinin kurnazca yeniden düzenlenmesi ve siyasal erkin kendine doğrudan meşruiyet sağlaması, bu bilgi ağına sahip olmasından dolayı daha kolay olmaktadır. Bilgileri denetlenen bir topluma sahip olmak, belleği daha sinsice ve daha ince kurgulanan bir topluma sahip olmak, onu istediği gibi yönetebilmeyi kolaylaştırmaktadır. Bilgilenme ve iletişim sorunu, devasa yaşamsal bir siyasal sorun olarak özgürleşme mücadelemizin önünü tıkamaktadır. Buna rağmen bizler, bilinç dışı denilerek bir kenara atılan ve aslında toplumsal belleğimizin kökleri olan, bizi biz kılan değerlerimizle, daha bilinçli ve sağlıklı buluşup varoluşumuzu güçlendirebiliriz.

Özgürlüğü kurgulayan ve sınırlayan egemenler için, tarihi yeniden kurgulama pratiğinde, toplumsal belleğin yol gösterici itici bir güç olarak, toplumsal dönüşümde stratejik bir önemi vardır. Hiyerarşik-devletçi yaklaşımlar, toplumun belleğini silmek ve tarihi yeniden kurmak için, sistemli unutturma yöntemiyle çalışırlar. Çünkü insanları tutsaklaştırmak için, öncelikle onların belleklerini silmek gerekir. Bunun için gerekirse bütün tanıklar ve belgeler yok edilir. Tarihe ‘temiz ve yeni’ bir sayfa açılır. Burada ürkütücü olan, bu sahtekârlığın sadece insanlık onurunu çiğnemesi değil, geçmişi hatırlamayı bile bir korkutmayla özdeşleştirip değişim sürecini kapatmasıdır. Devletlerin kolektif belleği yok etme savaşına karşı, muhalif tarih yazımı yapabilen inatçı direnişçiler, özgürlüğe susamış halklarının toplumsal belleğini savunma savaşı yürütürler. Böylece kendi yok oluşlarını engelledikleri gibi, gelecek kuşakların da suskun ve bilgisiz kalmasını engellemiş olurlar.

 

***

 

Toplumsal belleği koruma savaşını, daha çok sözlü edebiyatın, sözlü kültürün ve bedene uyarlanmış, bedenle bütünleştirilmiş uygulamaların özünü savunmakla sürdürebiliriz. Halkın belleğinin bedensel dili, ayin ve tören uygulamalarıyla kuşaktan kuşağa korunarak gelmiştir. Yazının, devletin hiyerarşik yapılanmasını kurumlaştırmasındaki etkin rolü bilinir, hatta tarihi yazının bulunmasıyla başlatmak modadır. Tabii ki resmi tarih, yazı ile başlar. Yazılı belgelere her zaman kuşkuyla bakılabilir ama sözlü edebiyat, sözlü kültür halkın emeğidir, halkın öz malıdır, çok somut, yalın ve gerçekçidir. Her ikisinin kökleri ve amaçları arasında derin uçurumlar vardır. Sözlü kültürü küçümseyen ve yazıyı, bilgiyi tekellerine, erkek aklı hiyerarşinin merkezine alan egemenler, kutsal mülkiyetlerini korumak için yazıyı, bilgiyi, aklı kullanırlar.

Yazıyı, alfabeyi bilmeyen halkların uygarlıktan bihaber ve cahil oldukları ise koca bir yalandır. Özgürlüğü ve paylaşımı kutsal sayan, doğayla bütünleşmiş akılları, sezgi ve duyguları çok güçlü olan halklar, toplumsal belleklerinde bu inançlarının ve ritüellerinin özünü korumak için müthiş bir savaş vermişlerdir. İlerlemiş, ‘uygar’ kapitalistlere gelince, kadim halkların bu kutsal törenlerinin içini boşaltarak, onların simge ve sembollerini, anma ve törenlerini gösteriş ve ihtişam içinde siyasal güç gösterilerine ve anma törenlerine dönüştürmeyi ve halkların toplumsal belleğinde yer eden bu törenlerle gene onların belleklerini iğdiş etmeyi çok iyi bilirler.

Burada toplumbilimcilere, tarihçilere ve diğer araştırmacılara düşen görev, toplumsal belleğe mal olan sözlü tarih, sözlü edebiyat çalışmalarına titizlikle eğilmek, insanlığın kilitlerini ve ufkunu açan bu anahtarların sırrını kavramakta uzmanlaşmak olmalıdır. İnsanlığı özgürlüklerine kavuşturacak tarihsel bağların sırları bu araştırma alanlarında gizlenmiştir. Aydınlanmacı anlayışlardan miras aldığımız, halkı cahil sanıp ona akıl vermeyi, öncü olup yol göstermeyi, maharet sanmaktan vazgeçmeli, esas öğretmenimizin halk ve onun asırlardan süzerek getirdiği değerleri olduğunu kavramalıyız. Yürüyüşe ve yürüyüş yoluna birlikte, yan yana girilecektir, ne bir adım önde ne bir adım geride yürünecektir. Onlardan biri olmak için onlarla birlikte yaşamak ve onlara inanmak gerekir. Bunun dışındaki hamasi söylevler boş laftan ibarettir.

Değerlerine değer katmamızı sağlayan halk, öğretmenimizdir ve biz onların hizmetinde olan mütevazı araştırmacılar olarak, onların toplumsal belleklerini korumalarına saygı duyarak, tüm sözlü kaynakları taramak, bu gerçek hazinenin içindeki ortak noktaları bulmak ve halkların kardeşliğini somutlaştırmak durumundayız. Toplumbilimin ve tarihe bakışın, devletçi-hiyerarşik görüşü boşa çıkarması için, en baştan ve yeniden konumlanması gerekir ve bilimin halklaşması ve özgürleşmesi için bu görev, bir zorunluluktur. Toplumun büyük bedellerle ve titizlikle koruduğu değerlerini, yaratılarını, tahakkümcü-istismarcı yöntemlerden uzak tutmak, bu kurgusal-yapmacık, ikiyüzlü ve faydacılığı temel alan değerlerden ayrıştığı noktaları somutlaştırmak görevimiz olmalıdır. Egemenler kirli-paslı kurgularını cilalayıp yeniden halkların belleğine sunsalar da, onları bütünüyle kandırmayı ve ortak değerlerini onlara unutturmayı hiçbir zaman başaramadılar.

Elbette tarihin sonunun geldiğini söyleyen kapitalist ‘ilerleme’nin birer kurbana dönüştürmeye çalıştığı halklar, tarihe ve topluma sinmiş olan tahakküm ve hiyerarşi örüntülerinden kurtulmak için, alçakgönüllü ve sabırlı çabalarını koruyorlar. Zorla çalıştırmaya dayalı şiddet ve tahakküm içeren toplumun, bireyi-insanı nasıl kendine yabancılaştırdığını, baskıcı toplumun zora-güce tapan değerlerinin toplumsal belleği iğdiş edip nasıl nevrotik-faşist toplumsal bunalımlara neden olduğunu kavrayanlar, bugün unutmanın verdiği acıyı ve utancı bilerek ve unutmamak için direniyorlar.

Çünkü unutmak, kendine ihanettir, insan olmanın onurunu kaybetmektir.

Halkın belleğine inanmalı, yaslanmalı ve her insanın belleğinin en derinlerinde yatan toplumsal ortakçı-paylaşımcı kardeşliğin sıcaklığında bugün yeni ateşleri yakacak kıvılcımların olduğunu bilerek, o kıvılcımların tutuşturacağı büyük özgürlük ateşine doğru yürümeliyiz.

Hayatı canlandıran, bize hayat veren özgürlüğün ateşi, hepimizi yürekten kucaklasın.

                                                                                                              


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006