Toplumların belleği özgürleşmelidir / Aydın Dinçoğul Aydın DİNÇOĞUL
NEWROZ
Toplumdaki kolektif-ortak belleğin nasıl çalıştığı ve
sözlü-yazılı kaynaklarla korunurken ne gibi varyantlardan-dönüşümlerden
geçirildiği giderek açığa çıkmakta ve toplumların özgürleşebilmesinin önündeki
engellerin kalkması kolaylaşmaktadır. “Evrensel” dinlerin, siyasal erkin,
ulus-devletlerin ve küresel hiyerarşinin, toplumların belleklerine zor ve/veya
rıza ile girişinin; hangi nedenlerin, ihtiyaçların ve isteklerin kullanılmasıyla
başarıya ulaştığı da, çok yönlü tarihsel-sosyolojik araştırmalarla açığa
çıkarılmaktadır.
Hiyerarşik uygarlık tarihinin başlangıcından beri,
toplumun belleği üzerinde kurulan tüm denetimler, erk hiyerarşisinin koşullarını
oluşturmuştur. Toplumsal bellekte, “bilinç dışı öğeler” denilerek kesilen esas
köklerin unutturulması için amansız ve kurnazca bir savaş verilmiştir.
Bugün bilgi akışının muazzam denetimi ve bilgileri
işleyen bilgi ağının, siyasal zor aygıtının elinde en güçlü silah olarak
korunması daha da etkileyici bir durumdadır. Toplumun ortak-kolektif belleğinin
kurnazca yeniden düzenlenmesi ve siyasal erkin kendine doğrudan meşruiyet
sağlaması, bu bilgi ağına sahip olmasından dolayı daha kolay olmaktadır.
Bilgileri denetlenen bir topluma sahip olmak, belleği daha sinsice ve daha ince
kurgulanan bir topluma sahip olmak, onu istediği gibi yönetebilmeyi
kolaylaştırmaktadır. Bilgilenme ve iletişim sorunu, devasa yaşamsal bir siyasal
sorun olarak özgürleşme mücadelemizin önünü tıkamaktadır. Buna rağmen bizler,
bilinç dışı denilerek bir kenara atılan ve aslında toplumsal belleğimizin
kökleri olan, bizi biz kılan değerlerimizle, daha bilinçli ve sağlıklı buluşup
varoluşumuzu güçlendirebiliriz.
Özgürlüğü kurgulayan ve sınırlayan egemenler için, tarihi
yeniden kurgulama pratiğinde, toplumsal belleğin yol gösterici itici bir güç
olarak, toplumsal dönüşümde stratejik bir önemi vardır. Hiyerarşik-devletçi
yaklaşımlar, toplumun belleğini silmek ve tarihi yeniden kurmak için, sistemli
unutturma yöntemiyle çalışırlar. Çünkü insanları tutsaklaştırmak için, öncelikle
onların belleklerini silmek gerekir. Bunun için gerekirse bütün tanıklar ve
belgeler yok edilir. Tarihe ‘temiz ve yeni’ bir sayfa açılır. Burada ürkütücü
olan, bu sahtekârlığın sadece insanlık onurunu çiğnemesi değil, geçmişi
hatırlamayı bile bir korkutmayla özdeşleştirip değişim sürecini kapatmasıdır.
Devletlerin kolektif belleği yok etme savaşına karşı, muhalif tarih yazımı
yapabilen inatçı direnişçiler, özgürlüğe susamış halklarının toplumsal belleğini
savunma savaşı yürütürler. Böylece kendi yok oluşlarını engelledikleri gibi,
gelecek kuşakların da suskun ve bilgisiz kalmasını engellemiş
olurlar.
***
Toplumsal belleği koruma savaşını, daha çok sözlü
edebiyatın, sözlü kültürün ve bedene uyarlanmış, bedenle bütünleştirilmiş
uygulamaların özünü savunmakla sürdürebiliriz. Halkın belleğinin bedensel dili,
ayin ve tören uygulamalarıyla kuşaktan kuşağa korunarak gelmiştir. Yazının,
devletin hiyerarşik yapılanmasını kurumlaştırmasındaki etkin rolü bilinir, hatta
tarihi yazının bulunmasıyla başlatmak modadır. Tabii ki resmi tarih, yazı ile
başlar. Yazılı belgelere her zaman kuşkuyla bakılabilir ama sözlü edebiyat,
sözlü kültür halkın emeğidir, halkın öz malıdır, çok somut, yalın ve
gerçekçidir. Her ikisinin kökleri ve amaçları arasında derin uçurumlar vardır.
Sözlü kültürü küçümseyen ve yazıyı, bilgiyi tekellerine, erkek aklı hiyerarşinin
merkezine alan egemenler, kutsal mülkiyetlerini korumak için yazıyı, bilgiyi,
aklı kullanırlar.
Yazıyı, alfabeyi bilmeyen halkların uygarlıktan bihaber
ve cahil oldukları ise koca bir yalandır. Özgürlüğü ve paylaşımı kutsal sayan,
doğayla bütünleşmiş akılları, sezgi ve duyguları çok güçlü olan halklar,
toplumsal belleklerinde bu inançlarının ve ritüellerinin özünü korumak için
müthiş bir savaş vermişlerdir. İlerlemiş, ‘uygar’ kapitalistlere gelince, kadim
halkların bu kutsal törenlerinin içini boşaltarak, onların simge ve
sembollerini, anma ve törenlerini gösteriş ve ihtişam içinde siyasal güç
gösterilerine ve anma törenlerine dönüştürmeyi ve halkların toplumsal belleğinde
yer eden bu törenlerle gene onların belleklerini iğdiş etmeyi çok iyi
bilirler.
Burada toplumbilimcilere, tarihçilere ve diğer
araştırmacılara düşen görev, toplumsal belleğe mal olan sözlü tarih, sözlü
edebiyat çalışmalarına titizlikle eğilmek, insanlığın kilitlerini ve ufkunu açan
bu anahtarların sırrını kavramakta uzmanlaşmak olmalıdır. İnsanlığı
özgürlüklerine kavuşturacak tarihsel bağların sırları bu araştırma alanlarında
gizlenmiştir. Aydınlanmacı anlayışlardan miras aldığımız, halkı cahil sanıp ona
akıl vermeyi, öncü olup yol göstermeyi, maharet sanmaktan vazgeçmeli, esas
öğretmenimizin halk ve onun asırlardan süzerek getirdiği değerleri olduğunu
kavramalıyız. Yürüyüşe ve yürüyüş yoluna birlikte, yan yana girilecektir, ne bir
adım önde ne bir adım geride yürünecektir. Onlardan biri olmak için onlarla
birlikte yaşamak ve onlara inanmak gerekir. Bunun dışındaki hamasi söylevler boş
laftan ibarettir.
Değerlerine değer katmamızı sağlayan halk,
öğretmenimizdir ve biz onların hizmetinde olan mütevazı araştırmacılar olarak,
onların toplumsal belleklerini korumalarına saygı duyarak, tüm sözlü kaynakları
taramak, bu gerçek hazinenin içindeki ortak noktaları bulmak ve halkların
kardeşliğini somutlaştırmak durumundayız. Toplumbilimin ve tarihe bakışın,
devletçi-hiyerarşik görüşü boşa çıkarması için, en baştan ve yeniden
konumlanması gerekir ve bilimin halklaşması ve özgürleşmesi için bu görev, bir
zorunluluktur. Toplumun büyük bedellerle ve titizlikle koruduğu değerlerini,
yaratılarını, tahakkümcü-istismarcı yöntemlerden uzak tutmak, bu
kurgusal-yapmacık, ikiyüzlü ve faydacılığı temel alan değerlerden ayrıştığı
noktaları somutlaştırmak görevimiz olmalıdır. Egemenler kirli-paslı kurgularını
cilalayıp yeniden halkların belleğine sunsalar da, onları bütünüyle kandırmayı
ve ortak değerlerini onlara unutturmayı hiçbir zaman başaramadılar.
Elbette tarihin sonunun geldiğini söyleyen kapitalist
‘ilerleme’nin birer kurbana dönüştürmeye çalıştığı halklar, tarihe ve topluma
sinmiş olan tahakküm ve hiyerarşi örüntülerinden kurtulmak için, alçakgönüllü ve
sabırlı çabalarını koruyorlar. Zorla çalıştırmaya dayalı şiddet ve tahakküm
içeren toplumun, bireyi-insanı nasıl kendine yabancılaştırdığını, baskıcı
toplumun zora-güce tapan değerlerinin toplumsal belleği iğdiş edip nasıl
nevrotik-faşist toplumsal bunalımlara neden olduğunu kavrayanlar, bugün
unutmanın verdiği acıyı ve utancı bilerek ve unutmamak için direniyorlar.
Çünkü unutmak, kendine ihanettir, insan olmanın onurunu
kaybetmektir.
Halkın belleğine inanmalı, yaslanmalı ve her insanın
belleğinin en derinlerinde yatan toplumsal ortakçı-paylaşımcı kardeşliğin
sıcaklığında bugün yeni ateşleri yakacak kıvılcımların olduğunu bilerek, o
kıvılcımların tutuşturacağı büyük özgürlük ateşine doğru yürümeliyiz.
Hayatı canlandıran, bize hayat veren özgürlüğün ateşi,
hepimizi yürekten kucaklasın.
Print  |