Baglanti   Subelerimiz  
Sayı: 26
  Ana Sayfa    Köşe Yazıları     Yazarlar     Arşiv  

EDİTÖR
DÜNYA
İŞÇİ SINIFI
KÜRDİSTAN
KÜLTÜR-SANAT
BİYOGRAFİ
RÖPORTAJ
GÜN YAYINCILIK
POLİTİKA
MESOP


Bilgilendirme


Links

Uygarlığın Barbarlığı / Aydın Dinçoğul
Aydın DİNÇOĞUL

NEWROZ



Kendimi bildim bileli, birileri hep birilerine, barbar ve vahşi dedi. Birilerinin de kendilerini her zaman uygar olarak göstermek istediğini hissediyordum. İnsandaki yıkıcılığın, vahşetin tarihi, uygarlaşma diyemeyeceğim ama bir çarpıklaşma-yabancılaşma diyebileceğim süreçle başlamıştır.

İnsanlar, kendilerine uygulanan şiddetten bahsetmeyi hiç unutmazlar ama sıra çevrelerindeki yabancı-öteki saydıkları insanlara uyguladıkları şiddete gelince hep bunu bir "yanılgı-yanılsama" gibi görüp, unutmak isterler. Sanki bu zulümleri uzaydan gelen şeytanlar yapmış gibi, görmezden, bilmezden gelirler.

Bu sağırlar-körler diyaloguna uygarlık demeye benim dilim varmaz.

Esasında bu "uygarlık" dedikleri, tamamen şiddet üzerine, hem de meşru sayılması için çıldırdıkları yaygın ve kanıksanan bir şiddet otoritesi üzerine kurulmuştur. Böylece her toplumsal kültür, şiddet içerecek tarzda gelişme-ilerleme kaydetmek zorunda imiş gibi gelir bize ve sanki insanoğlu balık hafızalıdır çabucak unutur sanırız. Ama maddi-manevi ve insani tüm gerçekler, acı da olsa dönüştürücüdür ve insanlığın yarattığı değerlerin, kendisini tarihe gömüp kabul etmeyenlere karşı müthiş bir direnci vardır. Ayrıca gerçekler, çok acıtıcı olsa da değişim ve açılımlarla kendini kabul ettirmekte mahirdirler.

Şiddetin sınırları, moral değerlerimiz, ahlakımız, inançlarımız, dünya görüşümüz tarafından belirlenmektedir. Bu nedenle şiddetin farklı kültürlerde farklı şifreleri, kodları vardır. Şiddet olgusuna, her zaman ve her yerde geçerli bir tanımlama yani evrensel bir geçerliliğe ulaşmak için bir tanımlama getirmek boşunadır. Ancak şiddet, bizlere "yüce ve kutsal" amaçlara insanı taşıyan bir araç olarak kabullendirilir.

16., 17. yüzyıla kadar şiddet "Uygar Batı"nın tüm toplumlarında yaygın ve doğal bir olguydu. Vahşi Batı’nın Western filmleri, Doğu’nun savaş ve dövüş filmleri, bu kanıksamayı arttırarak sürdürdü. Ancak giderek şiddet alanlarının daraltılmasının bir gereklilik olduğu anlaşılmaya başlandı. Savaşı savaş alanlarıyla sınırlama, sivillere zarar vermeme ilke olarak kabul edildi. Aslında bütün sorun, şiddetin genel ve özel tüm alanlardan nasıl kaldırılıp atılacağı ve insanlığın özgürleşmesinin önünde en büyük engel olmasının nasıl engelleneceği sorunudur. Şiddettin sadece merkezi otorite tarafından uygulanmakla sınırlanması ve özel yaşam alanlarından kaldırılması yeterli değildir. Bu durumda “Devlet şiddeti, hangi gerekçelerle ve hangi hallerde meşru sayılabilir?” sorusu her zaman tartışmaya açık ve muallâkta kalır ve bu mükemmel örgütlü şiddet, insanlığın gelişiminin önünde sorunlar oluşturmaya devam eder.

Aslında şiddet, toplumsal kültürde normal değil anormal olan bir olguya işaret eder ve anormal bir döneme tekabül eder. 19. yüzyılda şiddet, artık özel olarak gerekçelendirilmesi gereken anormal bir unsur haline dönüşmüştü. Ancak 20. yüzyıl, Batı'nın oluşturduğu bu imajı kendi içinden yıktı. Çünkü toplumda evvelden var olan özel ve yaygın şiddeti sınırlayıp kendi denetimine alan modern devlet, şiddetin doğrudan üreticisi haline geldi. Böylece "uygarlığın" anlamsızlığı daha da mükemmelleşmiş oldu. Kitle imha silahlarının 8 küresel kapitalist devletin tekelinde bulunması, bütün bir toplumu toptan yok edebilen ve savaşı sınırlandırmayı toptan ortadan kaldıran bir intiharın açılımı oldu.

 

***

 

Bugün egemen şiddet-bireysel şiddet veya alt kültür-üst kültür ya da alt kimlik-üst kimlik gibi yanılsamalar, toplumsal bilinçte yaratılan hiyerarşik ve tahakkümcü bakış açısının sonuçlarıdır.

Bu çarpık uygarlık anlayışının temelleri, hiyerarşik otoritenin ve totaliterliğin özde aynı ama biçimde sürekli yenilenen kalıplarıyla atılmıştır. Bugün "uygar" ve "barbar" ayrımları anlamsızlaşmış, bulanıklaşmış, umursanmaz bir hal almıştır. Artık diğerlerini barbar addeden "Uygar Batı"nın küresel terörü gizlenemez boyutlardadır. Uygarlığın barbarlığı, hiçbir kılıfa giremeyecek kadar açıkta ve süreklidir.

Bugün gelişmiş teknoloji, çıldırmış akıl ve her şey, şiddetin hizmetindedir. Uygarlık ve barbarlık ilişkisi, yeniden ve eski, çürüyen kalıtımsal yaralar deşilip çözülerek tanımlanmalıdır. İnsanın, yıkıcılığın özü olduğu palavrası bayatlamıştır. İnsana en uygun olan yaşam biçimi, hiçbir özgürlüğün baskı altına alınmadığı eşitlikçi-paylaşımcı komünal toplumdur. Binlerce yıl önceki ilk biçimi, bugünkü toplumsal özgürlük mücadeleleriyle daha da güçlendirilmektedir. Bilimin kolektifleştirilmesi ve insanın özgürleşmesinin hizmetine sunulması sayesinde daha da mükemmel ve eksiksiz bir konuma taşınacaktır. Böylece insanlık, bu sahte uygarlık travmasından kurtulacaktır.

Uygarlığın yarattığı "kültür", toplumsal şiddeti hiç de ortadan kaldırmaz. Çünkü uygarlık, bizatihi bu şiddetten beslenir. Şiddetin yok olabilmesini bu uygarlıktan beklemek ham bir hayalciliktir. Şiddetin sönmesi, uygarlık için, kendi kendini inkar etme, yok etme demektir. Bu devletçi ve hiyerarşik uygarlık, kültürüyle, şiddetiyle, komüncü özgürlük güçleri tarafından dünyanın her yanında yaşam alanlarından, günlük ilişkilerden sökülüp atılmadan, insanlık için bir rahatlama, huzur ve güvenlik yoktur. Artık tamamen köhnemiş, lime lime olmuş bu uygarlığın ölçütü acımasız şiddet ve nefretti. Gelecek özgürlükçü uygarlığın ölçütü ise şiddetsizlik, yani merhamet, şefkat ve sevgi dolu dayanışma olacaktır.


Print
Sosyalist Mezopotamya© 2006