Uygarlığın Barbarlığı / Aydın Dinçoğul Aydın DİNÇOĞUL
NEWROZ
Kendimi bildim bileli,
birileri hep birilerine, barbar ve vahşi dedi. Birilerinin de kendilerini her
zaman uygar olarak göstermek istediğini hissediyordum. İnsandaki yıkıcılığın,
vahşetin tarihi, uygarlaşma diyemeyeceğim ama bir çarpıklaşma-yabancılaşma
diyebileceğim süreçle başlamıştır.
İnsanlar, kendilerine
uygulanan şiddetten bahsetmeyi hiç unutmazlar ama sıra çevrelerindeki
yabancı-öteki saydıkları insanlara uyguladıkları şiddete gelince hep bunu bir
"yanılgı-yanılsama" gibi görüp, unutmak isterler. Sanki bu zulümleri uzaydan
gelen şeytanlar yapmış gibi, görmezden, bilmezden gelirler.
Bu sağırlar-körler
diyaloguna uygarlık demeye benim dilim varmaz.
Esasında bu "uygarlık"
dedikleri, tamamen şiddet üzerine, hem de meşru sayılması için çıldırdıkları
yaygın ve kanıksanan bir şiddet otoritesi üzerine kurulmuştur. Böylece her
toplumsal kültür, şiddet içerecek tarzda gelişme-ilerleme kaydetmek zorunda imiş
gibi gelir bize ve sanki insanoğlu balık hafızalıdır çabucak unutur sanırız. Ama
maddi-manevi ve insani tüm gerçekler, acı da olsa dönüştürücüdür ve insanlığın
yarattığı değerlerin, kendisini tarihe gömüp kabul etmeyenlere karşı müthiş bir
direnci vardır. Ayrıca gerçekler, çok acıtıcı olsa da değişim ve açılımlarla
kendini kabul ettirmekte mahirdirler.
Şiddetin sınırları, moral değerlerimiz, ahlakımız,
inançlarımız, dünya görüşümüz tarafından belirlenmektedir. Bu nedenle şiddetin
farklı kültürlerde farklı şifreleri, kodları vardır. Şiddet olgusuna, her zaman
ve her yerde geçerli bir tanımlama yani evrensel bir geçerliliğe ulaşmak için
bir tanımlama getirmek boşunadır. Ancak şiddet, bizlere "yüce ve kutsal"
amaçlara insanı taşıyan bir araç olarak kabullendirilir.
16., 17. yüzyıla kadar
şiddet "Uygar Batı"nın tüm toplumlarında yaygın ve doğal bir olguydu. Vahşi
Batı’nın Western filmleri, Doğu’nun savaş ve dövüş filmleri, bu kanıksamayı
arttırarak sürdürdü. Ancak giderek şiddet alanlarının daraltılmasının bir
gereklilik olduğu anlaşılmaya başlandı. Savaşı savaş alanlarıyla sınırlama,
sivillere zarar vermeme ilke olarak kabul edildi. Aslında bütün sorun, şiddetin
genel ve özel tüm alanlardan nasıl kaldırılıp atılacağı ve insanlığın
özgürleşmesinin önünde en büyük engel olmasının nasıl engelleneceği sorunudur.
Şiddettin sadece merkezi otorite tarafından uygulanmakla sınırlanması ve özel
yaşam alanlarından kaldırılması yeterli değildir. Bu durumda “Devlet şiddeti,
hangi gerekçelerle ve hangi hallerde meşru sayılabilir?” sorusu her zaman
tartışmaya açık ve muallâkta kalır ve bu mükemmel örgütlü şiddet, insanlığın
gelişiminin önünde sorunlar oluşturmaya devam eder.
Aslında şiddet, toplumsal
kültürde normal değil anormal olan bir olguya işaret eder ve anormal bir döneme
tekabül eder. 19. yüzyılda şiddet, artık özel olarak gerekçelendirilmesi gereken
anormal bir unsur haline dönüşmüştü. Ancak 20. yüzyıl, Batı'nın oluşturduğu bu
imajı kendi içinden yıktı. Çünkü toplumda evvelden var olan özel ve yaygın
şiddeti sınırlayıp kendi denetimine alan modern devlet, şiddetin doğrudan
üreticisi haline geldi. Böylece "uygarlığın" anlamsızlığı daha da mükemmelleşmiş
oldu. Kitle imha silahlarının 8 küresel kapitalist devletin tekelinde bulunması,
bütün bir toplumu toptan yok edebilen ve savaşı sınırlandırmayı toptan ortadan
kaldıran bir intiharın açılımı oldu.
***
Bugün egemen şiddet-bireysel
şiddet veya alt kültür-üst kültür ya da alt kimlik-üst kimlik gibi yanılsamalar,
toplumsal bilinçte yaratılan hiyerarşik ve tahakkümcü bakış açısının
sonuçlarıdır.
Bu çarpık uygarlık
anlayışının temelleri, hiyerarşik otoritenin ve totaliterliğin özde aynı ama
biçimde sürekli yenilenen kalıplarıyla atılmıştır. Bugün "uygar" ve "barbar"
ayrımları anlamsızlaşmış, bulanıklaşmış, umursanmaz bir hal almıştır. Artık
diğerlerini barbar addeden "Uygar Batı"nın küresel terörü gizlenemez
boyutlardadır. Uygarlığın barbarlığı, hiçbir kılıfa giremeyecek kadar açıkta ve
süreklidir.
Bugün gelişmiş teknoloji,
çıldırmış akıl ve her şey, şiddetin hizmetindedir. Uygarlık ve barbarlık
ilişkisi, yeniden ve eski, çürüyen kalıtımsal yaralar deşilip çözülerek
tanımlanmalıdır. İnsanın, yıkıcılığın özü olduğu palavrası bayatlamıştır. İnsana
en uygun olan yaşam biçimi, hiçbir özgürlüğün baskı altına alınmadığı
eşitlikçi-paylaşımcı komünal toplumdur. Binlerce yıl önceki ilk biçimi, bugünkü
toplumsal özgürlük mücadeleleriyle daha da güçlendirilmektedir. Bilimin
kolektifleştirilmesi ve insanın özgürleşmesinin hizmetine sunulması sayesinde
daha da mükemmel ve eksiksiz bir konuma taşınacaktır. Böylece insanlık, bu sahte
uygarlık travmasından kurtulacaktır.
Uygarlığın yarattığı
"kültür", toplumsal şiddeti hiç de ortadan kaldırmaz. Çünkü uygarlık, bizatihi
bu şiddetten beslenir. Şiddetin yok olabilmesini bu uygarlıktan beklemek ham bir
hayalciliktir. Şiddetin sönmesi, uygarlık için, kendi kendini inkar etme, yok
etme demektir. Bu devletçi ve hiyerarşik uygarlık, kültürüyle, şiddetiyle,
komüncü özgürlük güçleri tarafından dünyanın her yanında yaşam alanlarından,
günlük ilişkilerden sökülüp atılmadan, insanlık için bir rahatlama, huzur ve
güvenlik yoktur. Artık tamamen köhnemiş, lime lime olmuş bu uygarlığın ölçütü
acımasız şiddet ve nefretti. Gelecek özgürlükçü uygarlığın ölçütü ise
şiddetsizlik, yani merhamet, şefkat ve sevgi dolu dayanışma
olacaktır. Print  |