Mezopotamya
Sosyalist Partisi
POLİTİK
BİLDİRGE
Giriş
Eldeki politik bildirgeye neden ihtiyaç
duyuldu? Bildirgenin kendisi bu sorunun yanıtıdır. Özetlersek;
Birincisi:
Dün doğru olan görüş ve perspektifler, yanlış
olduğundan değil ama yaşlanmış ve
aşılmış olabilir. Çünkü fikirler, doğru fikirler de
olgunlaşır, yaşlanır ve gün gelir aşılır.
Dün doğru olan, bugün yeniden gözden geçirilir, geçirilebilinir. Mutlak
değişmez doğrular yoktur. Hiçbir olgu ve düşünce;
gelişme-değişme- yaşlanma evrelerinin
kaçınılmazlığını içeren diyalektik yasadan
yakasını kurtaramaz. Marksizmin, diyalektik materyalizmin
öğretisinin özü budur.
Marks-Engelsin
hazırladığı politik bildirge (Komünist Manifesto) halen
temel tespit ve hedefleriyle geçerliliğini koruyor, bize yol gösteriyor.
Kapitalist sistem, dünya çapında nihai olarak
aşılmadığı sürece, bu temel tespit ve hedefler
geçerliliğini koruyacaktır. Ancak yeni gelişmeler de var.
İkincisi:
Marks-Engels Manifestoda, her olgu gibi kapitalizmin de tarihsel bir olgu
olduğundan hareketle tarihsel sınırları olduğunun
altını çizdiler. Özellikle Marks, ayrıca (Grundrisse adlı
eserinde) kapitalizmin fiziksel (doğal) olarak da nasıl gelişme
sınırlarına varacağına ilişkin önemli tespit ve
öngörülerde bulunmuştu. Ancak kapitalizm Marks-Engels hatta Lenin
döneminde fiziksel olarak gelişme sınırlarına
dayanmış değildi. Son yüzyıllık dolu dizgin
gelişme ile kapitalizm, tarihsel olduğu kadar fiziksel gelişme
bakımından da giderek sınırlarına dayanıyor. Bu durum, dünya çapında
komünist hareketin duruş ve yönelişlerini etkileyecek yeni bir
gelişmedir.
Üçüncüsü:
İnsanın doğaya müdahalesi de doğanın tepkisi de yeni
değil, kökleri eskilere dayanır. Ancak yine Marks-Engels hatta Lenin
döneminde insanlık; doğa ile çevrenin dengelerinin gözetilerek
korunması gibi somut bir görev ve sorumlulukla yüzleşmiş
değildi. Kapitalist sanayi uygarlığının ve bunun
sınıfsal dinamiği olarak burjuvazinin sınırsız
sömürü ve kâr hırsıyla çevre, doğa ve insanı
yağmalamaya yönelmesi ta başından beri dokusunda vardı. Ama
kapitalist sanayi uygarlığının kendisiyle birlikte,
insanı ve doğayı yok oluşa sürüklemesi, son
yılların belirginleşen dolayısıyla güncelleşen
bir sorunu haline geldi. Doğanın bu saldırı
karşısında savunma refleksiyle tepki vermesi ve onun organik bir
parçası olarak insanın da doğa ve çevre savunusu; 20.
yüzyılın son çeyreğinde filizlenmiş ve 21. yüzyıl
başında kapitalizme karşı kavganın önemli bir
alanı haline gelmiştir.
Dördüncüsü:
Komünist Manifestoda burjuvazi, üretim araçlarındaki hızlı
iyileşme ile bütün ulusları hatta en barbar olanları bile
uygarlığın içine çekiyor. deniliyordu. Bugün ve hatta
çoktandır, Çin-Hindistan-İran-Türkiye-Mısır yani Güney de
kapitalist sanayi uygarlığına çekildi. Sorun, artık Kuzey
ile Güneyin birlikte kapitalist sanayi uygarlığını nihai
olarak nasıl aşacağıdır. Sorun, yine çoktandır
Batının Doğuyu barbarlıktan kurtararak
uygarlığın içine çekmesi" değil, Doğu ile
Batının kapitalist sanayi uygarlığını
aşmasıyla yeni bir uygarlık sentezine varması olarak
kendini dayatıyor. En başta bu açıdan dünya komünist hareketi ve
biz yeni açılımlarla yüz yüzeyiz.
Marks-Engels çağı, kapitalizmin
gelişip ilerlediği ve uygarlaştırıcı yani
devrimci, ilerici potansiyelinin bulunduğu evre olarak burjuva çağdır.
Ekim devrimi ile proleter devrimler çağı açıldı ve
burjuvazinin genel olarak devrimci barutunu yitirdiğini Lenin,
pratiğiyle de Ekim Devrimi ilan etti. 21. yüzyıl başında
kapitalist sanayi uygarlığının kendisiyle birlikte
doğa ve insanı yok oluşla tehdit ettiği bir momentteyiz.
Marks-Lenin, çağlarını hangi yaklaşım ve metotla
algılayıp çözümledilerse, günümüz komünist hareketi de dünyayı
değiştirmek için aynı yaklaşım ve metotla hareket
etmelidir.
Beşincisi:
Modernizm, Marksın hatta kısmen Lenin döneminde kapitalist sanayi
uygarlığına dinamizm katan, ilerleten felsefe-doku-olgu iken;
yaşadığımız evrede derinleşen bunalımı
ile sanayi uygarlığının nefesini kesen bir disipline
dönüşüyor. Modernizm artık enternasyonalistin, liberalin, komünistin,
muhafazakarın ve de fütürizmin, nihilizmin, romantizmin, klasizmin ve
devrimcinin yükünü aynı anda taşıyamıyor. Özetle, mevcut
doku-felsefe ve olgularıyla modernizm insanlığın her
açıdan karşıtlarını içeren yükünü
taşıyamıyor. Taşıyamadığından
dolayı mevcut bunalımının ürünü olarak postmodernizmi
üretiyor. Yeni bir bildirgeye bu açıdan da ihtiyaç var. 21. yüzyıl
sosyalizminin yanı sıra kültür egemen komünist toplumu da tarif
edebilecek bir bildirgenin üretilmesi, dünya komünist hareketini bekleyen
görevler arasındadır.
Altıncısı:
21. yüzyılda herhangi bir parti veya coğrafya merkezli komünist
enternasyonal oluşturulamaz. Artık herhangi bir parti veya
coğrafya merkezli şekillenen ve onun salt birer alt seksiyonu olan
partilerden oluşan enternasyonal yerine; her parti ve coğrafyadaki
komünist hareketin merkeze akış sağladığı ve
merkezin birer organik parçası olarak davranacağı yeni bir dünya
komünist partisi hedeflenmeli. Bu hedef yeni bir bildirgeyi gerekli kılar.
Dünya komünist hareketi bunu
başarabildiği oranda, Avrupa merkezciliğini nihai olarak
yıkabilir ve Doğu merkezciliğini doğuracak bir yönelime
girmeden Ekim Devrimini yeniden üreterek yeni bir Doğu-Batı
sentezini kurabilir.
Yedincisi:
Kürdistan komünist hareketinin bu genel sorunların yanı sıra
özgün sorun ve yönelimlerini de içerecek olan bir bildirge kendini ihtiyaç
olarak dayatıyor.
20. yüzyılın sonunda sosyalist
sistemin yıkılması ve dünya komünist hareketi ile
uluslararası emek hareketinde yaşanan gerileme genelde olduğu
gibi özelde Kürdistan komünist hareketini de ciddi etkilemiştir.
Bu genel gelişmelerle
bağlantılı olarak Kuzey Kürdistan ulusal demokratik ve komünist
hareketi peş peşe üç ciddi kırılma yaşadı.
a-
12 Eylül faşist darbesinin saldırıları altında
ağır bir fiziki kırılmaya uğradı. Başta
yönetici kadrosu olmak üzere örgütlü yapı büyük çoğunluğuyla
yurtdışına çıktı. Ülkede parti ve örgütlerin büyük
çoğunluğu örgütsel olarak tasfiye oldular.
b-
Sosyalist sistemin yıkılmasıyla birlikte ideolojik-teorik alanda
bir kırılma gerçekleşti. Neredeyse parti ve örgütlerin tümü çok
kısa bir zaman dilimi içerisinde Marksizm-Leninizm savunusundan ve
sosyalizm hedefinden koptular. Dahası liberalizmin ideolojiye hayır
kampanyasının etkisiyle ideolojisizleşerek ciddi ve derin bir
zihinsel yıkıma uğramanın yanı sıra hayattan
koparak edilgen ve eylemsizliğe düştüler.
c-
ABDnin Irak işgali ve Güneyde Kürt Federe Devletinin kurulmasıyla
yeni bir kırılma yaşandı. Kuzeyli ulusal demokratik
hareket, Türkiye üniter rejimine karşı tutum dışında
bütün antici reflekslerini yitirdi. Miliyetçi hareket, antiemperyalist hatta
antifeodal hedeften bile koparak siyaseten belirsizleşti.
Son 40 yıldan beri üzerinde siyaset
yapılan ulusal demokratik damarın yorulup
yıprandığı koşullarda komünistler ilk adımda
parti değil yeni bir hareketin yaratılmasını görev olarak
belirlediler ve yeni bir hareket üzerinde ancak yeni bir partinin
yaratılabileceğini şu tespitlerle kamuoyuna ilan ettiler.
* Bu coğrafyada bir kez daha yeniden
dağıtmak/çürütmek üzere toparlanmayı hedeflemiyor.
* İşçi-emekçi halkta ve kadrolarda;
siyasal, toplumsal, kültürel yaşamda az çok
karşılığı yani kazanımları olmayan yeni
yorgunluklara, enerji boşalımına neden olacak bir yürüyüşe
kalkmak istemiyor.
* Organik birlikle sonuçlanmayacak bir
hareket/partiye enerji taşımayı hedeflemiyor.
* İşçilerin, emekçilerin,
gençliğin ve halkların sosyal, kültürel, siyasal
yaşamlarını devrimci hedeflere bağlı olarak
değiştiren, dönüştüren bir hareket/parti olmada iddiası ve
hedefi olmayan; sadece düşünen, araştıran, tartışan
bir partiyi hiç mi hiç kurmayı hedeflemiyor.
* Tıkanacak, bürokratikleşecek ve
kendini tekrarlayarak işlevsizleşecek olan bir örgüte, partiye
bugünden zihin haritasında yer vermeyi düşünmüyor.
K. Kürdistan'a özgü bu görüş ve
yönelimlerin gereği olarak da bir politik bildirgeye ayrıca ihtiyaç
duyuldu.
Üç yıl gibi uzun bir zaman diliminde
ideolojik üretimde zengin benimiz üzerinde bizim olanı
şekillendirebilecek düzeye ulaştık. Politik bildirge bu düzeyin
bir ürünüdür.
Artık ileriye doğru atılan
pratik adım, her gerçek ilerleme bir düzine programdan daha önemlidir
vurgusu politik hareket olma mücadelesinde kılavuzumuz olacaktır.
K. Kürdistanlı komünistler siyasetin
solu olarak komünist dinamiğini yeniden örme iddasıyla yola
çıktılar. Özgülümüzde komünistlerin birliğiyle komünist
dinamiğin yeniden örülmesinin içiçe geçtiğini ve sorunun
ideolojik-felsefi yeniden üretim alanındaki mücadeleden öteye esas
pratik-politik kavga alanında çözümleneceği inancıyla bu hedef
doğrultusunda kavgaya giriştiler.
Kürdistan Komünist Hareketi 20.
yüzyılın başında Lenin Marksizme nasıl
yaklaştıysa bugün Leninizme öyle yaklaşmak gerektiğine
inanır ve dünya komünist hareketini bu yönde göreve
çağırır.
DÜNYA
KAPİTALİZMİN
BUNALIMI SANAYİ UYGARLIĞININ BUNALIMINA DÖNÜŞÜYOR
Kapitalizm artık tarihsel olarak giderek
meşrutiyetini yitiriyor. Sadece işçilerin, sömürülenlerin nezdinde
değil giderek
insanlığın bilincinde ve vicdanında da yargılanır
hale geldi. Kapitalizm, ilk boy verdiği Kuzey'de hem yatay hem de dikey
olarak gelişiminin doğal sınırlarına dayandı ve
hızla üretici niteliğini yitirmeye başladı. Çin ve
Hindistan başta olmak üzere Güney'e, emperyalist-kapitalist sermayenin
doğrudan üretime yönelmesi, başka faktörlerle birlikte, başta bu
gelişmenin ürünüdür. Yeni bir coğrafik genişleme alanı
olarak Güney'in derinlemesine kapitalist tüketim kültürüne
açılmasının ilk adımlarının
atıldığı iki binli yılların başında;
kapitalizm fiziksel(doğal)
gelişmenin de sınırlarına dayanmaya
başladı. Dünyanın ve kaynaklarının da bir
sınırı vardır. Çin, Hindistan başta olmak üzere Asya,
Afrika ve Latin Amerika; Batı toplumları düzeyinde kapitalist tüketim
kültürüne çözüldükçe dünyanın kaynakları bu yükü taşıyamaz;
bu yükü taşıyamayacağının ilk ciddi sinyallerini bir
süreden beri yayıyor.
Kapitalizmin iki binli yıllarda
yaşadığı yapısal bunalım, geçmişte
yaşadığı devreyî bunalımlardan hem nitelik hem de
nicelik bakımından farklı olup derin, süregen ve küreseldir.
Kapitalizm;
mülkiyeti kutsayarak tanrı katına çıkarttı; ama aynı
kapitalizm toplumun ezici çoğunluğunu, mülkiyetten koparttı,
mülksüzleştirdi. Üretimin toplumsal niteliği ile üretim
araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkinin yani
üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin
derinleşmesi buradan gelir.
Kapitalizm;
iktisadi çalışmayı araç olmaktan çıkartıp amaç haline
getirerek kutsallaştırdı. Öyle ki aklı iktisadi akla,
iktisadi aklı da akıl dışılığa
vardırarak genelde insanı, özelde ücretli emek gücünü,
çalışmanın kölesi haline getirdi. Bütün bunların temelinde
burjuvazinin bencil sınıf çıkarları yatar. Fakat aynı
kapitalizm, üretim sürecinde teknolojik girdilerin büyümesiyle
orantılı ücretli emek gücünü gittikçe çalışmadan
koparttı, kopartıyor. İki binli yıllarda hızla büyüyen
işsizlik kapitalizmin sosyal çelişkisini derinleştiriyor.
İşsizlik dün burjuvazi için yedek emek gücü ve çalışan emek
gücünü baskılama aracıydı. Bugün artık 1 milyara
yaklaşan işsizler ordusu, kapitalist sistemi tehdit eden bir güç
haline geldi.
Kapitalizm;
hiçbir toplumun ulaşamadığı düzeyde, teknolojiyi
geliştirdi; sanayiden ticarete, tarımdan hizmet sektörüne,
eğitimden ulaşım-iletişime varana kadar her alanda
geliştirdi, geliştiriyor. Ancak aynı kapitalizm, teknolojiyi
genel olarak insanlığın değil, bir avuç egemen
sınıfların hizmetinde kullandı, kullanıyor. Teknoloji
halka, işçi, emekçiye ancak burjuvaziye sömürü ve kâr alanı
açmasıyla orantılı olarak yansıtıldı,
yansıtılıyor. Ekonominin tüm sektörlerinde; teknolojik
girdilerle paralel, toplam sermaye bileşiminde sabit
(değişmeyen) sermaye oranı büyüdü, değişen sermaye
(canlı emek) oranı ise küçüldü, küçülüyor. Bu gelişme ücretli
çalışana, 12-10-8 saat ücretli iş günü yerine özgün
koşullara bağlı olarak 8-6 hatta 4 saat çalışma
imkanı sunarken; sermaye tersine, çalışan
sayısını azaltıp çalışma saatlerini koruyarak
hatta artırarak canlı emek gücünü sokağa (işsizler
ordusuna) atıyor. Bunda ısrar eden burjuvazi, kapitalist toplumda;
teknolojinin, özellikle üretimde otomasyonun (yani canlı emek yerine,
robot olarak makinenin yer almasının) gelişmesini frenliyor.
Kısacası, üretim aracı olarak makine (teknoloji) işçinin,
insanlığın hizmetinde olması gerekirken, sermayenin
hizmetinde, işçiyi adeta yere seriyor. Bu gelişme, kapitalizmde,
üretici güçlerin gelişimini frenliyor, dahası Batı
toplumlarında sermaye giderek üretici niteliğiyle birlikte
meşruiyetini de yitirdiği oranda üretimi; emeğin ucuz ve bol
bulunduğu Güney'e kaydırıyor. Bu yönelim; Güney'de
sınıfları ve sınıf savaşımının
koşullarını güçlendirirken; (çünkü ekonominin ve üretimin
ağırlık merkezini de yeniden Güney'e kaydırıyor)
Kuzey'de ise büyüyen işsizlik ve ekonomik durgunluğa yol açıyor.
Kimi burjuva ideologları,
"bilim", "bilgi çağı"nda, "teknoloji sayesinde
üretimde emek gücü ihtiyacı aşıldı ve emek sermaye
çelişkisi ortadan kalktı" diyorlar. Çin'den Mısır'a
uzanan coğrafyada 1.5 miyarı aşkın işçinin
uluslararası sermayenin sömürüsüne açıldığı günümüzde
bu iddialar sadece gülünç kalıyor. Emek ile sermaye arasındaki
çelişki hem dünya çapında derinleşiyor hem de insan ile
kapitalizm, doğa ile kapitalizm arasındaki büyüyen çelişki ile
artan oranda örtüşüyor. Kapitalist sistemin insanla, insanlıkla
büyüyen çelişkileri emek sermaye çelişkisinden beslenerek gelişmesi,
öyle bir noktaya gelmiş bulunuyor ki anti-kapitalist mücadele, özelde
ücretli emek gücünün genelde ise bir avuç egemenin dışında tüm
insanlığın sorunu haline dönüşüyor.
Kapitalizm;
insanın ruhsal, bedensel, zihinsel bütün arzularını,
dürtülerini, ihtiyaçlarını, toplumsallığını
aşırı kâr hırsının, iktidar ve ve piyasa
ilişkilerinin istilası (kuşatması) altına aldı.
Öyle ki insana ait her şey metalaştırılıyor, toplumsal
olan her şey ticarileştiriliyor, bütün doğa ve insanlık,
piyasanın noteri haline getiriliyor. Kapitalizm insanı; üretimin,
tüketimin, kârın, sömürünün nesnesi haline getirerek manevi
dünyasını yok edip ruhsal ve zihinsel olarak sakatladı.
Dahası üretim-tüketim döngüsü yani insanı tüketimin nesnesi olarak
görmenin dışında artık insanı işçileştirmeye,
sömürmeye bile değmeyecek kadar değersizleştiriyor, adeta
böcekleştiriyor.
Elbette robotlar üretiyor, üstelik sendika
istemiyor, grev yapmıyor; ama üretileni de tüketemiyor (!)
Üretimde robotların devreye girmesiyle
birlikte, burjuvazinin "baldırı çıplaklardan kurtuluyoruz,
robot ne isyan eder ne sendika ne de grev ister; ayrıca istediğim
kadar üretebilirim" sevinç çığlıklarının çok
kısa sürmesinin asıl nedeni, üreten robotun tüketici olmaması.
Dolayısıyla sermaye; ya işçileri, halkı hiç
çalıştırmadan ya da çalışma saatlerini düşürerek
fakat üretilenin tüketimi için halka alım gücü (para) verecek ki bu kâr ve
sömürü üzerine kurulu kapitalizmin doğasına aykırı; ya da
şimdi yaptığı gibi otomasyon sürecinde daha çok üretime
yönelecek ve büyüyen işsizler ordusunu yer yer sosyal yardıma
bağlasa bile ana kitlesini açlığa, sefalete terk ederek,
aşırı birikim bunalımıyla artan oranda
yüzleşecektir. Çünkü üretim ile tüketim döngüsü bir bütündür. Üretim
olmadan tüketim, tüketim olmadan da üretim olmaz; olsa da bir değer
taşımaz. Kapitalizmin birikim (aşırı üretim) krizinin
temelinde ya piyasanın ilgili ürün/ürünlere olan talepte doyuma
ulaşması ya da toplumda talep açlığına rağmen alım
gücünün olmaması nedeniyle oluşan talep yetersizliği bulunur.
İki binli yıllarda başta Kuzey toplumlarında olmak üzere,
dünyada her iki unsur da kapitalizmin krizini derinleştiriyor.
Kapitalizm;
ulus devlet ile karşılıklı birbirini besleyerek doğdu
başka bir ifadeyle ulus devlet kapitalizmin şafağında
doğdu, gelişti ve sermayenin koruyucu bekçiliğini üstlendi. Ulus
devletin gümrük duvarları arkasında ulusal sermaye büyüdü, güçlendi.
Öyle ki ulus devlet sermayenin kutsadığı bir diğer olgu
oluverdi. Ancak gelinen aşamada, sermaye ile ulus devlet başta
Avrupa'da olmak üzere yol ayrımına geldi, geliyor. Ulus devletin
halen sahip olduğu ekonomik-siyasal güç küçümsenemez. Fakat her ulus
devlet artan oranda uluslararası ekonomi başta olmak üzere siyasal,
kültürel girdilerin basıncı altına girmesiyle bünyesindeki
uluslararası alan büyüyor. Bu gelişme; ulus devleti, gittikçe ulusal
ekonomiyle uluslararası ekonomi arasında
sıkışmanın ötesinde, uluslararası
emperyalist-kapitalist ekonominin gereklerini yerine getiren bir birime
dönüştürüyor. Sermaye, zenginliğin merkezileştiği ve ulusal
ölçekli üretimin örgütlendiği coğrafya ve disiplin olarak ulus
devletin aşılması bir dert, aşılmaması olarak
"ulusal ahırda" talim etmesi iki dert misali bir açmaza
sürükleniyor. Başta AB'de olmak üzere sermayenin, ulusal pazarla birlikte
ulus devlet ve ordu, bayrak, para gibi ulusal sembolleri aşma
yönelişi, koruyucu güç olarak ulusal ordunun yerini kim alacak sorusu
başta olmak üzere, sermayeyi birden fazla sorun, çelişki ve
"tehlike" ile yüz yüze getiriyor. Genel kuraldır, serbest piyasa
yani piyasanın gizli eli, gizli bir yumruk olmaksızın asla
işe yaramayacaktır. Çünkü piyasalar, ancak mülkiyet
haklarının güvenceye alındığı ve gizli yumruk
olan askeri güç tarafından korunan anayasal, siyasal çerçevenin yürürlükte
olduğu yerlerde işler. Sermayenin son yıllarda ulus devleti,
genelde devleti aşmaya yönelirken yüzleştiği en büyük sorun
koruyucu militarist yapı olarak devletin (gizli yumruğun)
varlığına yaşamsal bağımlılığıdır.
Öyle ki sermaye, ulus devleti aşmakla aşamamak arasındaki
ikileminde tarihsel olduğu kadar fiziksel sınırlarına
doğru da ilerliyor. Marx; "Sermayenin durmaksızın
yöneldiği genellik, bizzat sermayenin kendi yapısı içinde
ayakbağlarıyla karşılaşır; gelişmenin belli
bir aşamasında bunlar, bizzat sermayenin bu dinamiğinin önündeki
en büyük ayak bağı olduğunun anlaşılmasını
sağlayacak ve dolayısıyla sermayenin kendi kendini ortadan
kaldırmasını zorunlu kılacaktır." (Grundrisse sy.
449, Birikim Yayınları) Daha da önemlisi, ulusal sınırlarla
birlikte ulusal toprağa bağlı siyasetin aşılmasının,
komünizm için kültürel, sosyal, siyasal iklimi
olgunlaştıracağı korkusu, sermayenin ulus devleti
aşmasının bir başka bariyeridir.
Sermaye, kutsadığı bir
diğer olgu olarak çekirdek aile sorununda da benzer bir açmazı
yaşamaktadır. Artık Kuzey'de (Avrupa ve Kuzey Amerika da)
giderek çekirdek aile sonrası topluma geçiş yaşanıyor;
belli bir geriden takiple, Güney'de de çekirdek ailede parçalanmanın
yaşandığı sürece girilmiştir. Bir yanıyla kapitalist
toplumun bunalımını yansıtan bu gelişmeler uzun vadede
çekirdek aile ve genelde devlet ötesi topluma geçişte kimi verileri de
komünist harekete sunuyor.
21. yüzyıl başında komünist
hareket; 20. yüzyıl başındaki komünist hareket benzeri, burjuva
ulus devlet ve çekirdek aile yerine, sosyalist ulus devlet ve sosyalist aileyi
programına almakla yetinemez, yetinirse yüzleştiği köklü
sorunları aşamaz. Günümüz komünist hareketi, 20. yüzyıl komünist
hareketinden farklı ve ileri olarak devletten devletsizliğe, çekirdek
aileden sosyalist aile ötesi topluma geçişi hedeflemeli. Burada sadece
tarihsel bir perspektifi değil adım adım hedefi
güncelleştirilen bir perspektife (programa) de sahip olmak
zorundadır. Bu zorunluluk sadece Kuzey'de değil, birkaç adım
geriden takiple; Çin-Hindistan-Türkiye-Mısır başta olmak üzere
Güney'de de kendini dayatıyor. Ulusal sorunun halen çözümlenmediği az
sayıdaki coğrafya hariç tutulursa; başta Avrupa, ABD, Rusya, Çin
vb. ülke komünist partileri programlarına, "iktidara gelirsem
sosyalist aileyi güçlendireceğim" diye hedef belirlerse, tarihsel
trendin gerisine düşerler.
Dünya komünist hareketi, başta özel
mülkiyet ve çalışma iktisadı olmak üzere kapitalizmin
kutsadığı değerleri alternatif bir programla reddetmelidir.
İnsanın özgürleşmesinin yolu özel mülkiyetten ve iktisadi
çalışmayı amaç haline getiren kapitalist çalışma
disiplinini aşmaktan geçiyor. Üretim sürecinde, canlı emek yerine
nesnelleşmiş emek olarak makinenin yer almasıyla paralel,
insanı çalışmanın kölesi olmaktan kurtarmayı ve
güncelleşmiş hedef olarak çalışma saatlerinin
düşürülmesini planlamalıdır. Başka bir ifadeyle
nesnelleşmiş ya da birikmiş emek olarak üretimdeki
makineleşme "emekçilerin varlığını
genişletme, zenginleştirme, geliştirme aracı" haline
getirilmesi programlanmalıdır. İnsan ancak bu koşulda
kendine, üretimine yabancılaşmaktan kurtulur, iç
parçalanmasını aşar, manevi dünyası zenginleşir,
bütüncül ve özgür insan haline gelebilir.
SANAYİ
UYGARLIĞININ NEFESİNİ KESEN DİSİPLİN:
MODERNİZM
Kapitalizmin bulanımının
giderek sanayi uygarlığının bunalımına dönüştüğünün
tipik yaşandığı alanlardan biri de modernist
olgu-doku-felsefe alanıdır. Günümüz komünist hareketi, 20.
yüzyıl komünist hareketinden farklı olarak, modernizm ve modernist
kurum ile disiplin alanında da aşması gereken köklü sorunlarla
yüz yüzedir.
Marks, Engels;
"çağımız" dedikleri burjuva çağ; feodal, ataerkil
ve kapalı ekonomileri, gelenekleri yıkarak "üretim
araçlarını ve böylelikle üretim ilişkilerini ve onlarla birlikte
toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeksizin varolamaz"
(Komünist Manifesto) şeklinde burjuvazinin devrimci rolüne vurgu yaparken;
aynı süreçte 18. yüzyıl aydınlanması ile sanayi
uygarlığının sınıfsal dinamiğinin burjuvazi
ve onun sınıfsal çıkarlarının oluşturduğunu
da sergiler ve kapsamlı bir eleştireye tabi tutarlar. Aydınlanma
felsefesinden kopuşu temsil eden eleştirilerinin yanı sıra
ondan beslenir de. Denilebilir ki; Marksizm 18. yüzyıl
aydınlanmasını özellikle de sol damarını hem etkiledi
hem de ondan etkilendi. Dahası özel mülkiyete dayanan burjuva toplumda,
geçmişin bugüne hakim olup geçmiş bakışlı
olduğunu; komünist toplumda ise tersine bugünün geçmişe hakim olup
gelecek bakışlı olduğunun altını çizdiler.
Leninin 20. yüzyılda Ekim Devrimi ile
açılan proleter devrimler çağında, Batı küre başta
olmak üzere genel olarak burjuvazinin devrimci barutunun tükendiği
vurgusu; hem ulusal bağımsızlık mücadelelerinin belirleyici
olarak aşılması hem de kapitalizmin dünya çapında derinlikli gelişmesiyle birlikte; 20.
yüzyılda yer yer devam eden burjuvazinin devrimci rolünün artık
günümüzde Güney'de de tükendiği görülüyor.
Komünistlerin modern yani çağa uygun,
çağdaş içeriğiyle modern olanı yani
insanlığın ilk uygarlaşma adımlarından günümüze
değin ileriye atılan her adımı ya da hamlesini
insanlığın kültürel havuzuna akıtılmış
zenginlikler olarak görüp sahiplenmeleri gerekir. Fakat 18. yüzyıl
aydınlanması, kapitalist sanayileşme, ulus devlet ve
kurumlarıyla giderek her açıdan bir disipline bürünerek şekillenen
modernist doku-olgu-disiplin-felsefeyle, Batıda olduğu kadar giderek
Doğu'da da genelde insanlığın özelde işçilerin, ezilen
sömürülen emekçi yığınların ve gençliğin sorunu
büyüyor. Çünkü 18.yy. aydınlanmasıyla birlikte şekillenen
kapitalist modernleşme, özgürleşmenin yanı sıra eş
zamanlı olarak sömürgeleşmeyi de geliştirdi. Batıda
bireyin özgürleşmesi ile aynı süreçte Asya, Afrikadaki
halkların /toplumların sömürgeleştirilmeleri de derinleşti.
18. yüzyıl aydınlanması, bir
yanıyla akıl çağı olarak da adlandırılır.
Aklın özgürleştirilmesi, bireyin kendi aklını,
eleştirel bilincini yeniden özgürce kullanmasıydı. Akıl,
hurafelerden özgürleşir ama çok geçmeden aklın, yaratıcı
aklın yerini modern yasalar aldıkça ve akıl iktisadi akla dönüştükçe;
akıl bu kez yasalarca zincire vurularak eleştirel, yaratıcı
gücünü kaybeder. Sözde özgür birey kendini siyasal (devlet) ve sivil (sermaye
egemen) toplumun kuşatıcı derin labirentlerinde
kıstırılmış olarak bulur. Aklın yerini
yasaların alması yani aklın yasaların gücünde
devletleşmesi ve eleştirel aklın, başkaldırı ruhunun
yerini dışsal olan yasaların işlevsel devletine
bırakması ve insanların nesnelerin yönetimine girmesi... Bunlar
sanayi uygarlığının ve modernizminin
bunalımının doruğudur. Akıl devletleşmiştir,
devlet ise sermaye yasalarının özlü ifadesidir. Sermayenin ve
devletin temsilcileri; "piyasa kuralları" ya da kara kaplı
kitabın (anayasa, yasaların) emridir" dediklerinde özgür,
yaratıcı aklın yerini, aklı ve bilimi içselleştiren
yasaların esiri olmuş davranışlara bırakarak,
akılcılık akıl dışılığa ve bilim
de bilim dışılığa vardırılmış
demektir. Modernizmin devinimini kaybetmesinin asıl nedenlerinden bir
diğeri aklın ve bilimin yasaların emrinde bir disipline
dönüştürülmesidir.
Kapitalist sanayi uygarlığı
ile birlikte standartlaşmanın, merkezileşmenin, bir dalda
uzmanlaşmanın, eşleşmenin (senkronizasyonun) yani herkesin
aynı saatte işe gidip aynı saatte işe dönmesinin ve sermaye
ile üretimin belirli merkezlerde toplanmasının... Fordist emek rejimi
disiplininin Kuzey'i çoktandır aşıp Güney'i de kapsayarak
gelişmesinin sınırına dayanıp derin bir bunalıma
yol açmasının... Artık standartlaşmanın
esnekliği, merkezileşmenin ise yeni bir yereli üretmeye
yöneldiği... Emek rejimi, ordu ve siyasette kuralları belirleyen
dışsal disiplinin giderek evin içinde anne ile çocuk arasındaki
ilişkiye kadar taşınarak insanın maddi ve manevi
yaşamını tüm yönleriyle zincire vurmaya
başladığı... Kutsanan bireyciliğin, insanın
manevi dünyasını çoraklaştırması sonucu maddi olarak
en zengin İsveç, İsviçre, Belçika gibi ülkeleri intihar oranında
birinci sıralara taşıdığı... Parlamenter temsili
demokrasinin iktidarsızlaştığı... Artık
"burjuvazi, üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile
bütün ulusları hatta en barbar olanları bile
uygarlığın içine çekiyor" (Komünist Manifesto, Burjuvazi ve
Proleterler bölümünden) dan öte bir süreden beri Kuzey ile Güney'i
("uygar" ile "barbarı") derinden bunalıma
sürüklüyor. 18. yüzyılın aydınlanmasıyla birlikte,
Batı ile özdeşleşen ilerleme, kalkınma, modernizm ve
merkezileşme, bireyselleşme gibi sanayi uygarlığının
bu belli başlı disiplinleri; artık ve çoktandır
"barbar" Çin-Hindistan-İran-Türkiye-Mısır'ın
"uygarlığın içine çekilmesi"yle Güney'in de
değerleri, olguları haline getirildiler. Özellikle kapitalist
ekonominin dolayısıyla üretimin ağırlık merkezinin
giderek Batı'dan Doğu'ya kaydığı 2000'li
yıllarda; kapitalist sanayi uygarlığıyla
özdeşleşen ekonomik, siyasal ve giderek kültürel değerler
Doğu toplumlarının da gerçeği haline geldi, geliyor.
Halen kendi ulusal devletini
kuramamış olan Kürt ve Filistin halkının ve benzer ulusal
süreçleri yaşayacak az sayıdaki halkların; modernizm ve onun
politik, ekonomik, sosyal kurum ve disiplininden alacağı çok şey
olacaktır; yani yaşayıp aşacakları evreler de
olacaktır. Fakat Batı'sıyla Doğu'suyla genel olarak halkların
modernizm ile sorun ve çelişkileri büyüyor, büyüyecektir. Çünkü; 18.yydan
bu yana özellikle 20. yüzyıl boyunca, komünistlerden, faşistlere,
liberallerden muhafazakarlara, hümanistlerden despotlara bütün siyasal
disiplinler; SSCB'den ABD'ye, Fransa'dan Çin-Irak-Türkiye, Sosyalist Küba'dan
Faşist Şili'ye ve nihayet Libya'ya varana kadar bütün siyasal
rejimler (devlet ve iktidarlar) modernistti. Enternasyonalisti de milliyetçisi
de hatta muhafazakarı da modernistti. Felsefi açıdan bakıldığında;
fütüristi, nihilisti, romantisti, devrimcisi, liberalisti de ve hatta
kısmen klasizmi de dahil herkes modernizmden beslendi.
Burda yüzleştiğimiz sorun;
modernizmin, bu karmaşık ve hatta karşıt felsefi,
ideolojik, politik doku ve yapısıyla 21. yüzyılda
insanlığın yükünü taşıyamaması,
taşıyamayacak olmasıdır.
Taşıyamadığından
dolayı; modernizm, felsefi olarak eski ile yeninin kolajı
(yamalı bohçası) olan postmodernizmi üretti.
Taşıyamadığından
dolayı; emek rejiminde fordizmi aşma hamlesi olan postfordizm (yalın,
esnek üretim vb.) yine eski ile yeninin yamalı
bohçalığını sergiler. "Fordist-Taylorist modelin az ya
da çok aşıldığı her yerde, post-fordizm hem
işçilerin çalışmayı yeniden sahiplenme biçiminin habercisi,
hem de işçinin kişisel varlığına varana kadar tam
anlamıyla köleleştirilmesine, neredeyse tamamen
bağımlı kılınmasına doğru bir gerileme
olarak ortaya çıkıyor. (Andre Gorz,
Yaşadığımız Sefalet sy 50, Ayrıntı Yay.)
Yani, yeni olarak geleceğin "habercisi" olan verilerle, eskiye "gerileme"
olarak da işçiye ortaçağ köleliğini dayatan uygulamaların
aynı şirket ya da fabrika bünyesinde yaşandığı
görülür.
Taşıyamadığından,
başlangıçta Avrupa geleneğinde her alanda geçmişten bir
kopuşu temsil eden modernizm şimdi yeniden geleneğe,
geçmişe sarılıyor. Ulusçuluğu aşma hamleleriyle
ulusçuluğa geri dönüş kıskacında modernizm nefessiz
kalıyor.
Taşıyamadığından
ve Batı modernizmi ile
kalkınmacı ekonomik siyasetin sınırlarını
aşamadıklarından dolayı, SSCB ve diğer sosyalist
rejimler, kültür egemen toplum olarak komünizme geçemeden
yıkıldılar.
Komünistler modernizmi ve belli
başlı disiplinlerini sorgulayıp eleştirirken;
alternatifleri, potmodernizm ya da postfordizm veya "elektronik
köşk", "kapitalist olmayan kapitalizm",
"teknokratlar" ya da "bilgi toplumu" vb. kapitalizmi
aşmayan alternatifleri değil, kapitalist özel mülkiyet ve siyasal
rejimlerin sınırlarının dışında
aramalıdırlar. Bu alternatif, geçiş rejimi olarak sosyalizm ve
nihai toplum hedefi olarak siyasetin ve içerik kattığı
disiplinlerin aşıldığı kültür egemen komünizmdir.
İnsan ve toplumların yaşamında dışsal olan yasa
ve yasalara dayalı disipline karşı içsel olan kültürün
belirleyici olacağı komünist toplum. Eğer moda-modern sonsuz bir
süreç olarak sürekli ileriye,
çağdaşlaşmaya, yeniye doğru atılımı temsil
ediyorsa; bunu 18.yy,
aydınlanmasının ürünü olan ve giderek sanayi
uygarlığına özgü bir disipline dönüşen modernizmle
sınırlandırmamak gerekir, dolayısıyla "bizzat
kendi yapısı içindeki ayakbağlarıyla
karşılaşıp" tıkanan kapitalist toplum değil
ancak 21.yüzyıl devrim dinamiklerinin ürünü olacak sosyalizm/komünizm
sonsuz bir süreç olarak çağdaşlaşmayı yeniden
başarabilir. Ancak sosyalizm ve üst aşaması kültür egemen
komünizm, bilimi ve aklı yasaların esiri olmaktan çıkarabilir.
Kürdistan Komünist Hareketi olarak yerelden
evrensele bakışımız budur.
SANAYİ UYGARLIĞI DOĞA VE
İNSANI YOKOLUŞA SÜRÜKLÜYOR
Kapitalist sanayi uygarlığı,
gelişim süreci içerisinde tükenme ve çöküş aşamasına
doğru ilerlerken, beraberinde dünyayı(doğayı) ve
insanlığı da felakete sürüklüyor. Kapitalizm jeopolitik
açıdan olduğu kadar bir süreden beri
ekolojik açıdan da dünyayı tehdit etmektedir. Nasıl ki insanlığın
tarihi (ki kendi tarihlerini kendileri yapar) ve evrimi varsa, organik bir
parçasını oluşturdukları dünyanın da bir tarihi ve
tarih içerisinde evrimi bulunuyor. Kapitalist sanayi
uygarlığının yerkürenin evrimine iradi ama düşmanca
iradi müdahalesi son yıllarda sıkça sözü edilen doğanın
ekolojik dengesinin bozulmasına yol açıyor. Çünkü yerküre ve
doğa kendi evrimini yaşamak yerine artan bir yoğunlukla
dış müdahaleye maruz kalıyor.
Dünya da, iç ve dış dengeleri ile
evrimi olan bir canlı organizma gibi hareket eder. Kısacası
dünyamızın da sağlıklı ve doğal dengeleri
üzerinde gelişme gibi bir sorunu vardır, eğer bu iç,
dış dengeleri ve sağlığı önemsenmezse;
hastalanır ve ateşi yükselir. Yükselmeye başladı bile,
çünkü küresel ısınma gerçeğiyle gittikçe daha fazla
yüzleşiyoruz. Ve bu ısınma da
esas sorumlu, yüzde doksan oranı ile insan etkinliğidir.
Bilimin teknolojik indirgemesiyle birlikte,
insanoğlunun ele geçirdiği, doğa yasaları
karşısındaki üstünlüğünde bir sınırı
olduğunun farkında olmadan ya da bu sınırı hiçe
sayarak, doğa ve çevreye iradi müdahalenin de çok ötesinde
saygısız ve düşmanca davranışın bedelini yine
aynı doğa, insanlığa ağır bir bedelle
ödetecektir. Ödetmeye başladı bile. Engels yıllar önce bu yönde
şu uyarıda bulunmuştu :
Fakat insanın doğa üzerindeki zaferlerini
abartarak kendimizi pohpohlamayalım. Doğa bu türden her zaferin
intikamını alır. Doğrudur, her zafer önce beklediğimiz
sonuçlar doğurur; ama daha sonraları oldukça farklı,
öngörülemeyen etkileri olan ve sıklıkla ilk sonuçları ortadan
kaldıran etkiler yaratır. Mezopotamya, Yunanistan, Anadolu ve
başka yerlerde tarım arazisi elde etmek için ormanları yok eden
halklar, ormanları yok ederken onlarla birlikte bu ülkelerin şimdiki
umutsuz halinin temelinde yatan nem toplanma merkezleri ve haznelerini de yok
ettiklerini bilmiyorlardı
Dolayısıyla her adımımızda,
doğanın dışındaymışız gibi onun
üzerinde asla bir fatihin yabancı bir halk üzerindeki hakimiyetini
kuramayacağımız- ama etimizle, kanımızla beynimizle
doğaya ait olduğumuz ve onun tam ortasında durduğumuz, onun
üzerindeki üstünlüğümüzün aslında sadece onun kurallarını
öğrenme ve doğru bir biçimde uygulama becerisi konusunda diğer
yaratıklardan daha avantajlı olmamızdan ibaret olduğu-
anımsatılıyor bize. ( Akt. Alex Callinicos, Anti-Kapitalist
Manifesto, Say:49, Literatür Yay.)
Özcesi; ekolojik bozulmanın kökeninde
daha fazla kâr - sömürü ve özel mülkiyete el koyma hırsıyla davranan
insanın doğayı katletmesi bulunuyor. Yerkürenin, üretim ve
tüketimde; karbondioksit, metan, azotoksit, su buharı vb. sera
gazlarının salınımının tüm uyarılara
karşın hızla artmasıyla birlikte, özellikle de sanayi ve
trafikten kaynaklanan bu gaz emisyonları yüzünden küremizin
sıcaklığı 2 derece yükseldi. Bilim adamları,
okyanusların ısınmasını ve Gröndlanddaki buz
tabakası başta olmak üzere buzulların erimesini bu
gelişmeye bağlıyorlar. Atmosfere saldığı sera
gazları miktarında; sırasıyla ABD, Avusturalya, Kanada vb.
gelişmiş emperyalist-kapitalist devletler yani kapitalist sanayi
uygarlığının merkezleri başı çekiyor.
Kyoto'da hazırlanan BMnin İklim
Değişikliği Çevre Sözleşmesi küresel ısınmaya karşı
mücadeleyi sağlayacak uluslararası
belge konumunda değildir. Belge ekolojik felakete karşı
ciddi reformları bile içermekten yoksundur; zira ulus ötesi sermaye
grupları ve zengin emperyalist kuzey gezegenin yaşamını yok
edeceklerini kavradıkları halde davranışlarını
değiştirmeye yönelmiyorlar. Küresel ısınma, adım
adım geriye dönüşü olmayan bir kritik evreye doğru
ilerledikçe; doğa da kendini savunma
refleksiyle ciddi reaksiyonlar vermeye başladı. Orman
yangınlarının, sıcak hava dalgalarının,
tarımsal haşerelerin, ani seller ve yıldırımların
ve kıtlık barındıran kuraklıkların artması;
deniz suyu seviyesinin yükselmesi ve kıyı kentlerinin su altında
kalma tehlikesinin büyümesi, milyarlarca insanı bekleyen susuzluk
tehlikesi ve son yıllarda kasırgaların daha sık
aralıklarla ve daha güçlü gerçekleşmesi... Bunlar mega felaketlerin
sadece bazılarıdır. Eğer insanlık doğanın bu
tepkisini ciddiye alıp gerekli adımları atmazsa her şeyi
silip süpürecek olan doğanın karşı
saldırısıyla yüzleşmesi kaçınılmaz olacaktır.
Nihai çözüme giden yolda acil
adımların atılması gerekiyor. En azından kürenin
yükselen ateşini düşürecek adımların atılması
göreviyle yüz yüzedir insanlık. Asıl çözüm yani doğanın
nihai iyileşmesi ise ancak sınırsız kâr ve sömürü
amaçlı kapitalist üretim-tüketim düzenine son vererek; insanın
yaşamsal ihtiyaçlarıyla belirlenmiş sınırlı
üretim ve tüketim ekonomisine geçiştir. Ki bu da insanın doğa ile çevreye bakışındaki
köklü zihinsel değişiklikleri gerçekleştirmekle mümkün olur.Yani
dünya çapında kapitalist sanayi uygarlığına son verecek
olan köklü devrimci dönüşümle ancak insanlığın ve
doğanın kurtuluşu gerçekleşebilir.
KÜRESELLEŞME,
EMPERYALİZM VE YENİ GELİŞMELER
Kozmopolitizm/evrenselleşme ya da son
yılların moda deyimi ile küreselleşme yeni değil. Kökleri,
insanlığın buzulların çözülmesiyle mağaralardan
dışarı çıkıp avcılık ve
toplayıcılık olarak ihtiyaçlarının peşinden
koşmak yerine; ilk köy-kentte yerleşik yaşama geçiş olarak tarımsal devrime kadar
uzanır. Verimli hilaldeki ilk antik köy ve kentlerin kendi ekonomik,
sosyal, kültürel kabuğunu (sınırlarını) aşmaya
doğru her arayış ve hamle evrenselleşmenin ilk
adımlarıdır. Bu ilk adımlar özellikle Dicle-Fırat, Nil,
Ganj ve Huang Hı (Sarı Irmak) boylarındaki antik köy-kent
toplulukları arasında yaşanır.
Akdeniz sahillerinden başlayıp
Asya'yı baştan başa geçerek eski Çin'e dek uzanan İpek
Yolu; bu geniş coğrafyada halklar/toplumlar arasında
karşılıklı ekonomik, ticari olduğu kadar kültürel
felsefi ve giderek askeri, siyasi etkileşimin de köprüsüydü. Akdeniz
sahilleri-Kürdistan-İran Afganistan-Pamir'e uzanan bu uzun kervan yolu
üzerinde belli aralıklarla kurulan ve bir nevi o zamanın serbest
bölgeleri olan "Taş Kule" denilen yerlerde; Doğu ve
Batı'dan gelen kervanlar buluşur, zengin bir alışveriş
gerçekleştirirlerdi. Ticari malların değiş-tokuş ile
birlikte "felsefe akımlarıyla dinlerin (Buddhacılık)
yanı sıra sanat alanında da örnek ve geleneklerin (Helenistik
sanat) iletilmesi ve değiş-tokuşu da başrolü
oynadı"ysa (Büyük Larosse) demek ki
evrenselleşme/küreselleşme yeni değildir.
Hindistan'dan Balkanlar'a kadar uzanan ve 300
yıl devam eden Pers İmparatorluğu; tersinden Balkanlar'dan
Hindistan'a kadar etkinlik kuran Büyük İskender'in "kalplerin
birliğine dayanan dünya imparatorluğu" silahların gücüne
dayansa da Balkanlar'dan Hindistan'a uzanan coğrafyada askeri, siyasi,
kültürel, ekonomik olarak geçişler yaşanmıştır.
Derken bu süreci dev adımlarla
hızlandıracak olan kapitalist sanayileşme devreye girer.
"Burjuvazi, pazarını sömürmekle her ülkenin üretimine ve
tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak
sanayinin ayakları altından üzerinde durmakta olduğu ulusal
temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş olan bütün ulusal sanayiler yıkıldı
ve hala da yıkılıyor... Eski yerel ve ulusal
kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini
ulusların çok yönlü karşılıklı
bağımlılığının aldığını
görüyoruz" (Komünist Manifesto, sy.114, Sol Yay.) Marx-Engels'in
Manifesto'da günümüzdeki modern ulus devletlerin altındaki ekonomik temellerin
"çekip al"ınmasından ya da
"yıkıl"masından değil; feodalizme özgü
kapalı ekonomi olarak yerel (ulusal) sanayinin (loncaların) büyük
sanayi tarafından yıkılmasından bahsederken, aynı
zamanda sermayenin küreselleşme eğiliminden de söz etmiş
oluyorlar. Nihayet Marx "uluslar arasındaki iş bölümü ile
çeşitli ulusların başlangıçtaki kendi başlarına
olma durumu yıkıldıkça, tarih de gittikçe dünya tarihi haline
dönüşür" (Alman İdeolojisi sy. 66) diyecek ve Çin ile
Hindistan'daki binlerce emekçinin ekmeğini elinden alan bir makinenin
İngiltere'de icat edilmesine (üretilmesine) de "bu icat evrensel
tarihin bir olayı olur" diyecekti. Marx-Engels; günümüz sanal bilgi
otoyolu olarak interneti, Çin ile ABD arasındaki 500 milyar dolarlık
ticaret hacmini, kıtalar arası sanayi taşıma hareketini,
borsanın ulaştığı hacim ve coğrafik
yayılımı ve küresel çapta kara, deniz, hava yolu
ulaşımındaki teknolojik boyutu,
Doğu-Batı enerji bağımlılığını ve
nihayet AB sürecini görseydi acaba "ulusların çok yönlü
karşılıklı bağımlılığının
aldığı" boyutu, sermayenin ulus devleti aşma
yönelimine ve her ülkenin üretimi ile tüketimine ilişkin
"kozmopolit" niteliğine ilişkin ne derlerdi diye
insanın merak edesi geliyor.
Dünden günümüze kozmopolitizm
(küreselleşme) bir süreç olarak ve elbette her dönemin yerel, bölgesel,
küresel aktörlerinin kültürel, ideolojik, politik etkisi altında
işledi, gelişti, gelişiyor.
Paris Komünü, Ekim Devrimi ve 20.
yüzyılın büyük sosyalizm hamlesi ise, çağdaş komünizme
giden uzun yürüyüşte; emeğin, halkların perspektifindeki evrenselleşmenin kendisiydi. Ekim
Devrimi'nin ardından gelişen devrimlerle, Avrupa'da ve dünyada
emperyalist-kapitalist sisteme öldürücü nihai darbeler indirebilseydi, yani yarı yolda tıkanıp
kalmasaydı; bu süreç, emeğin ve halkların etkinliğinde
ulusal sınır ve pasaportların kaldırılması; dünya
çapında halklar/toplumlar arası her alanda eşitsizliği
giderecek enternasyonal yardımlaşma-dayanışma ve karşılıklı
zengin kültürel, sosyal geçişi içeren ilişkiler ağı olarak
entegrasyona, evrenselleşmeye yol
açacaktı. 20. yüzyıl devrimlerinin bu açıdan üstlendikleri
misyon sosyalist rejimlerin tıkanıp yıkılmasıyla 21.
yüzyıl devrimlerine fiilen devredildi.
Burjuvazi özellikle 1990'lı
yıllardan itibaren; dağınık, ayrı ayrı ulusal
ekonomilerin toplamının ötesinde ve önemlisi uluslararası pazar
ve iş bölümü üzerinde sermaye, meta, teknoloji ve sanayi taşıma
akışlarıyla bir dünya pazarının (ekonomisinin)
yaratılması hedefinde sürecin gazına basarken, iki faktör
belirleyici rol oynamıştır.
Birincisi;
SSCB ve sosyalist blokun yıkılması, 20. yüzyıl devrim
dalgasının geri çekilmesi , dünya komünist ve işçi hareketinde
yaşanan ciddi gerilemeyle, sermayenin soldan baskı olarak sosyalizmin
basıncından yakın vadede kurtulması, beraberinde dünya
ekonomisini yaratma hedefinde ayak bağı gördüğü ulusal
ekonomilerin aşılmasını içeren adımların
toplamı olarak küreselleşme sürecini hızlandırdı.
Çünkü silahı elinden alıp kendisine çevirecek olan komünizm
hayaletinin ne Avrupa'da ne de dünyada yakın vadede kol gezmeyeceğini
görmüşlerdi. "Sermayenin durmaksızın yöneldiği
genellik" yani küreselleşme arayışının son
yıllarda rutinin üzerinde hızlanmasının temelinde en
başta bu faktör yatıyor. Fakat sermayenin bizzat aktörü olduğu
küreselleşmenin sınırları vardır. Bu sınırlar
bir yandan sermayenin bizzat "kendi yapısı içinden" gelen
"ayakbağları" ya da iç bariyerleridir. Diğer yandan
yeniden güçlenecek olan dünya komünist, devrimci, ilerici hareketinin bütünlüğü
olarak, 21. yüzyıl devrimci dalgasının gelişip güçlenmesiyle
paralel sermayeyi yeniden ya ulusal sınırlara çekilmeye zorlayacak ya
da buna fırsat verilmeden tümüyle tarihin çöplüğüne atacaktır.
İkincisi;
derinleşen krizin yükünü, genelde işçi, emekçi
yığınların sırtına bindirmek, özelde Güney halkları/toplumlarına yaymak.
Sadece Vietnam, Çin ve Hindistan'da 1.5 milyara yakın ucuz ücretli emek
gücünün sermayenin doğrudan ve dolaylı sömürüsüne
açılmasıyla; hem krizin yükü Güney'e yeniden yayıldı hem de
Kuzey'deki (AB, ABD) emek gücünün, işsizlik başta olmak üzere ekonomik
sosyal sorunları ağırlaştı. Son yıllarda
amaçlı olarak hızlandırılan kapitalist küreselleşme ve
neoliberalizm politikaları dünya çapında yeni bir
sömürgeleştirmeye yol açıyor. Öyle ki bu süreçte, emperyalist
kapitalizm kendi toplumları da dahil insanlığı maddi ve
manevi olarak yeniden sömürgeleştiriyor.
Küreselleşen kapitalizmin
sonuçlarına karşı; sivil sosyal formlardan ulusalcı sol
milliyetçilere, küçük ve orta ölçekli tarım işletmelerinden çevreci
akımlara ve işçi emekçi yığınlara varana kadar
geniş bir muhalif hareket büyüyor. Komünistlerin tarihsel olduğu
kadar güncel politik hedefi; salt yıkıcı sonuçlarına
karşı duran bu geniş yelpazedeki muhalefeti kapitalizmin
kendisine yönlendirebilmektir.
Küreselleşen kapitalizm trendinin
yanı-sıra başka faktörlerden hareketle "imparatorluk"
tezini üretenler, Lenin'in emperyalizm tahlil ve belirlemesinin
aşıldığının ileri sürüyorlar. Bugün bu tezlerin
başını çeken M. Hardt ile A. Negri:
"Ancak biz 'imparatorluk' derken
'emperyalizm'den tamamen farklı bir şeyi kast ediyoruz";
"imparatorluk giderek bütün yer küreyi kendi açık ve genişleyen
boyutları içine katmakta olan merkezsiz ve topraksız bir yönetim
aygıtıdır"; Çünkü "imparatorluk kavramı temelde
sınırların yokluğu ile nitelenir";
hızlarını alamayıp "biz imparatorluğun modern
iktidarın zalim rejimlerini ortadan kaldırdığını
ve aynı zamanda özgürlük potansiyelini
çoğalttığını görüyoruz";
"imparatorluğun kuruluşu, ekonomik ve kültürel ilişkilerin
küreselleşmesi demek"miş; "Aynı zamanda bir demokratik
cumhuriyette olan bir imparatorluk fikri"ne, "ABD çağdaş,
imparatorluk"tur diyerek de somut adres gösteriyorlar. (İmparatorluk,
sy. 18-19-20-68-183-197, Ayrıntı Yay.)
Bu vb. iddia ve görüşleri ele alıp
çürütmek bu belgenin kapsamının dışındadır.
Söyleyeceklerimiz sadece emperyalizm olgusu ile ilişkisi içerisinde ve
sınırlı olacaktır.
Merkezsiz ve topraksız yönetim ancak
kültür egemen komünist toplumda gerçekleşebilir. Genelde özel mülkiyetin
özelde kapitalizmin ve siyasal rejimlerin varlığı
koşullarında bu mümkün değildir. Kapitalizm
koşullarında, merkezsiz ve topraksız yönetim değil de
kıtasal merkezli yönetime yakın duran bu yönde adım atan ABD
değil AB'dir. Ki AB sürecinin de nasıl iç ve dış
bariyerlerle yüzleştiği ya da yüzleşeceği görülüyor. Ayrıca 200'ü aşkın
ulusal, federal devletin varlığının yanı sıra;
ABD, Rusya, Çin, AB ve Japonya gibi belli başlı emperyalist
odakların varlığı da "merkezsiz, topraksız
imparatorluk" tezini çürütmektedir.
İmparatorluk'u "bir demokratik
cumhuriyet" ve ABD'yi de "çağdaş bir imparatorluk"
olarak görüp sunanlar ve "modern iktidarın zalim rejimleri"
olarak Taliban, Saddam Hüseyin iktidarlarını ABD ve müttefikleri
yıkarken dünyada sergiledikleri vahşeti görmezden gelip,
tankların paletleri altında "özgürlük potansiyelini
çoğalttığını" ileri sürenler; ABD'nin, Asya'ya
"düşük yoğunluklu demokrasi" ve "özgürlük"
perdesi altından hangi emperyal çıkarlar peşinde oldukları
açıkça ortadayken ve bunu "Mısır'daki sağır
sultan"ın bile duyup öğrendiği halde görmezden gelip
"demokratik cumhuriyet" ya da "çağdaş imparator"
diye ilan edenler; ya zihnen kördürler ya da emperyalizmin şarlatan
savunucularıdırlar.
Kürdistan Komünist Hareketi olarak;
imparatorluk tezi ve bağlantılı olarak üretilen bu görüş ve
iddiaları reddediyoruz, reddetmeye çağırıyoruz. Felsefeci
Giambattista Vico ile siyaset bilimcisi Montesquieu'nun "dünya
imparatorluğu" tasarımı, Hugo Grotius'un genel yasalarda
bağlı "büyük devletler topluluğu"nu, 1789 Fransız
İnsan Hakları Beyannamesi'ni, İmmanu el Kant'ın "ebedi
barış" teorisini, "ben dünya
vatandaşıyım" diyen Sinoplu Filozof Diyojen'in vb. tüm
ütopyaların ve tarihsel adımların üzerinde Komünist Manifestoyu
üreten Marksizmin öngördüğü komünist toplumla ancak ve ancak merkezsiz,
topraksız ve siyasetsiz zengin komünal toplulukların kardeşçe
ve özgürce birliği gerçekleşebilir. Böyle bir dünya; halkların
ütopyasıdır, bizim de ütopyamızdır.
Lenin'in emperyalizm tahlili genel
çizgileriyle halen geçerliliğini koruyor; ancak kimi gelişmeler de
göz ardı edilemez. Avrupa kıtasında, ulus devlet ötesi
adımları içeren AB süreci, Avrupa'nın iki büyük emperyalist
devleti olan ve aralarındaki kanlı çıkar kavgalarıyla
tanınan Almanya ve Fransa ve elbette İtalyan sermayesi ulusal para,
sınır, bayrak, sembol ve değerleri AB sembol ve değerleri
lehine geride bırakıyorlarsa sermaye grupları arasında
uluslararası sermayeden uluslar ötesi sermaye kartellerine doğru bir
gelişim vb. yaşanıyorsa; yeni gelişmeler de var demektir. Fakat
bu yeni gelişmelerden hareketle "ulus ötesi imparatorluk" ya da
"ultra emperyalizm"den söz edilemez. Çünkü bu yeni gelişmelere
rağmen belli başlı emperyalist güç merkezleri ve bunlar
arasındaki çelişki ile çatışmalar da devam ediyor. ABD'nin
Avrasya egemenlik stratejisi ile birlikte, emperyalistler arası çelişki
ve çatışma eğilimi yeniden derinleşiyor. 11 Eylül 2001
saldırısının sıcaklığı ve Taliban
rejiminin niteliği nedeniyle emperyalistler arası Afganistan üzerinde
sağlanan ittifak , Irak'a saldırıda bozuldu hatta yerini
dolaylı bir çatışmaya bıraktı. İran'a dönük
doğrudan bir askeri işgal ise, emperyalistler arası
doğrudan çatışma eğilimini de yeniden doğurabilir.
Ancak Çin, Hindistan gibi pazarlarda ABD ve diğer emperyalist sermayenin
büyüyen varlığı, tersinden de Çin ve Hindistan'ın ABD,
AB, Rus pazarlarına dönük büyüyen
ihracatı; ayrıca ulus ötesi şirket evlilikleriyle, gerek X, Z
emperyalist ülkede gerekse bunların bir üçüncü ülkede büyüyen sermaye
ortaklığı gibi gelişmeler, emperyalistler arası doğrudan
bir çatışmayı frenliyor; buna Lenin döneminden farklı
olarak nükleer silahların varlığı nedeniyle emperyalistler
arası bir savaşın, kendileriyle birlikte
insanlığı hatta yerküreyi bir bütün olarak tehdit altına
alması gerçeği de eklendiğinde; emperyalistler arası
doğrudan bir savaş ihtimalini zayıflatıyor ama tümüyle
ortadan kaldırmıyor.
Emperyalizm ile sömürge ve ezilen halklar
arasındaki çelişki; klasik sömürgecilik sisteminin tasfiye edilmesi
ile birlikte biçimsel olarak aşılmıştır. 21.
yüzyıl başında dünya devriminin istisnalar hariç klasik sömürgeler
sorunu diye bir sorunu artık yoktur. Fakat
Güney'de kapıdan kovulmuş emperyalizmin bacadan tekrar eve
dönmesiyle birlikte; emperyalizm ile Asya, Afrika, L. Amerika halkları
arasındaki çelişki de değişime
uğramıştır. Çelişkinin çıplak politik boyutu zayıflarken;
ekonomik, sosyal, kültürel içeriğiyle toplumsal-sınıfsal yönü ön
plana çıkmıştır. 20. yüzyıl Asya, Afrika ulusal
kurtuluş hareketlerinde devrimin belirleyici yönü (hedefi) olan ulusal bağımsızlık
21. yüzyılda yerini ekonomik bağımsızlığı da
hedefleyen toplumsal devrimlere bırakmıştır. Artık;
"dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları
(ulusları) birleşiniz!" şiarı günümüzde
geçerliliğini yitiriyor. Dünya çapında ulusal sorunun belirleyici
olarak çözümlenmiş olmasıyla bunun yerine "dünya işçi
sınıfı ve sömürülen halkları birleşiniz" demek
gerekiyor.
Kuzey'de tarımın toplam GSMH'deki
payı %3 ile %10'lara
gerilediği, yani işçi sınıfının
müttefiği olarak küçük ve orta köylülüğün sözü edilir bir güç
olmaktan çıktığı, tarımda büyüyen teknolojik girdilerle,
tarım işçilerinin bile nicel olarak zayıfladığı
görülüyor.
Gerek ulusal bağımsızlık
mücadelelerinin belirleyici olarak aşılması, gerekse
kapitalizmin hem yatay hem de dikey olarak gelişmesi ile birlikte
köylülük; tarım ve toprak
burjuvazisi, orta ve küçük köylülük ile tarım işçileri biçiminde
parçalanmıştır. Bu süreç olarak devam ediyor.
Dolayısıyla; Asya ve Afrika'da da genel işçi köylü
ittifakının zemini ortadan kalkmış, kalkıyor. Artık
burjuvazinin önderlik edeceği siyasal devrimler
yaşanmayacağı gibi açık faşizm ya da askeri rejimler
hariç tutulursa burjuvaziyle ittifakı içeren devrim stratejisi de
hedeflenemez. Bunun yerine işçi-emekçi (yoksul) köylü ittifakı her
ülkenin özgün koşullarında bürüneceği içerikle komünist hareket
tarafından gündemleştirilmelidir.
YENİDEN YÖN ARAYAN TARİH VE
ÖZGÜRLÜK, SOSYALİZM MÜCADELESİ
Reel sosyalizm yıkıldı,
ancak sosyalizm yenilmedi. "Sosyalizmin" yenildiği,
"komünizmin tarihin hatası olduğu" iddiaları saçma ve
dayanaksızdır. Komünizm (ilk el komünizm) geçmişte
insanlığın binlerce yıllık gerçek eşitlik,
özgürlük ve kardeşlik içerisinde yaşadığı düzenin
adıdır. Tarihin yanılgısı ya da
insanlığın büyük sapması; ilk komünal toplumdan, özel
mülkiyetli, sınıflı sömürü düzenine yönelmesidir.
İnsanlığın esas tarihi hatası ya da sapması budur
ve insanlık binlerce, özellikle de son 150 yıldır bu hatayı
yeniden kökten düzeltmenin kavgasını veriyor. 21. yüzyılda,
tarih ile uygarlık yeniden yön ve içerik arayışındadır.
İşçi emekçi halklar ve komünist, devrimci, ilerici dinamikler yeniden
yön arayan tarihe içerik katmanın kavgasını veriyor, bununla
insanlık kendi tarihsel hatasını köklü aşmayı
hedefliyor.
19. ve 20. yüzyılda; işçiler,
sömürülenler, ezilen-sömürge halklar özgürlük ve sosyalizm uğruna büyük
kavga verdiler, önemli devrimci değişime imza koydular. 19
yüzyıl tam olarak ne burjuva ne de proleter devrimler
çağıdır. Burjuva devrimler çağından
çıkış, proleter devrimler çağına geçiş sürecidir.
19. yüzyılın son çeğreğinde gerçekleşen Paris Komünü,
bu geçişin bütün sorun ve sıkıntılarını ya da
yükünü taşır ve ancak 71 gün yaşayabilir.
20. yüzyıl proleter devrimler çağıdır.
Dünya işçi sınıfı ve ezilen-sömürge halklar ayağa
kalkmıştır. Avrupa işçi sınıfının
yanı sıra Doğu halkları da özgürlük ve sosyalizm
arayışındaydılar. Bütün bu dinamikler, 19. yüzyıl ve
özellikle Paris Komünü'nden çıkarılan derslerle
emperyalist-kapitalist sistemde ciddi gedikler açar, yer yer ölümcül darbeler
indirir. Ancak 20. yüzyıl devrim dalgası ve devrimci dinamikleri,
emperyalist-kapitalist sistemi dünya çapında nihai olarak aşamaz.
Başta SSCB olmak üzere sosyalist rejimler, gelişmenin belli bir
evresinde tıkanır ve yıkılırlar.
Özgürlük sorununu devlet çerçevesinde ortaya
koyan Liberal doktrine karşın, Marksizm devlet olmayan devlet olarak
geçiş devleti perspektifiyle yani sınırları çok daha
geniş bir ufukla ele aldı. Fakat Sosyalist rejimler; teoride
öngörülen, devletten-devletsizliğe geçişi gerçekleştiremediler,
devlet adım adım sönümlenmek yerine, aksine güçlendi;
dolayısıyla bürokrasi belası yıkımın esas
nedenlerinden birisi oldu. Halkın iktidarı süreçte, partinin
iktidarına dönüştüğünden, parti egemen siyaset kültü
aşılamadı.
Avrupa (Batı) merkezciliğini
aşan Ekim devrimi dolayısıyla muazzam bir Doğu hamlesiydi,
ancak genelde 20. yüzyıl devrimci dinamiği, özelde SSCB süreçte
Batı modernizmini ve kalkınmacı ekonomi politiğini
aşamadı. Reel sosyalizmin kapitalist sanayi
uygarlığının enerji birimi olan fosil enerji kaynaklarını
aşamaması, belli bir gelişme evresinden sonra
tıkanmasının diğer nedenlerinden biridir. Fosil enerji
kaynakları üzerinde, komünizmin alt aşaması inşa edildi
ancak muazzam zenginliği gerekli kılan kültür egemen devletsiz
komünist topluma geçilemezdi. Geçilemedi!
20. yüzyıl komünist hareketi, yola
çıkarken "her şey insan için" dedi; fakat, sosyalist
rejimler altında, birey ve bireyin özgürlüğü kolektivizm,
toplumsallık ve güçlü devlet kütlesi altında unutuldu, ezildi.
Bireyin sosyalist rejimine yabancılaşması derinleşti, rejim
sahipsiz-savunmasız kalarak yıkıldı. Çünkü her toplumsal
dönüşüm; teknik ilerleme, iktisadi ve siyasal sorun olduğu kadar
ruhsal, zihinsel bir sorundur da. Dönüşüm ve ilerleme salt maddi
öğelerle sınırlı olsaydı İsveç, İsviçre,
Belçika intiharlarda dünyanın en ön sıralarında yer
almazdı. Özgür ve manevi olarak zengin bireyin yaratılamaması
yıkımın bir başka nedeniydi.
Kökleri birkaç bin yıl gerilere dayanan
özel mülkiyet ve sömürü düzeninin yarattığı siyasal, kültürel,
maddi bağlılık, alışkanlık ve aidiyetler ciddi
olarak yarıldı, ancak köklü ve nihai olarak aşılamadı.
Bu görev, 21. yüzyıl devrim ve devrimci dinamiklerinin omzuna bindi.
Bunların toplamında, 20.
yüzyıl devrim dalgası geri çekildi, bu dalganın ürünü olan
dinamikler tıkandı ya da dağıldılar ve belirleyici
yönüyle kapitalist sisteme yeniden evrildiler. Bu süreç devam ediyor. 20.
yüzyıl devrimci dinamiği, dünya çapında emperyalist-kapitalist
sanayi uygarlığı ve onun modernist dokusunu nihai olarak
aşamayınca yeniden ona evrildi. Bu süreçte 20.yy. komünist hareketi
ise belirleyici olarak yeni bir sosyal demokrat harekete dönüştü,
dönüşüyor.
İki binli yıllarda dünya komünist
hareketi, öncelikle ciddi bir kopuşla 20. yüzyılın gölgesinden
çıkmayı hedeflemelidir. Tarihte her zaman kopuş ile süreklilik
yan yana gelişmiştir. Her kopuş aynı zamanda geçmişle
gelecek arasında köprü olarak sürekliliği de içerir. Bugün komünist
hareket; Marksizm, bilimsel sosyalizm kuramını ve 20.
yüzyılın göğe akın eden devrimci ruhunu temel alarak
sürekliliği; ancak 20. yüzyıla özgü politik program, pratik mücadele
tarzı ve önemlisi artık belirleyici yönüyle sol milliyetçi ya da
liberal sol gibi yeni bir sosyal demokrat harekete dönüşen eski komünist
yapıyla bağını kopararak da kopuşu
gerçekleşmelidir. 21.yy. dünya komünist hareketi bu kopuş ve
süreklilikle yeniden şekillenecek, şekillenmelidir. Biz Kuzey
Kürdistan komünistleri kopuş ve sürekliliği bu bütünlük içerisinde
geliştirmeyi hedefliyoruz.
21. yüzyılda sosyalizm
arayışında, Marksizm ve bilimsel sosyalizm temelinde teorik
üretimin yenilenmesi çözümün birinci adımıdır; ikinci adım
ise esas pratik mücadelenin, doğrudan eylemin katacağı yeni
içerikle olacaktır. Özellikle 20. yüzyıl sosyalizminin belirgin
özelliği olan kolektivizm ve toplumsallıkla özgür bireyin organik
bütünlüğünü gerçekleştirmek teorik ve pratik mücadelenin
hedeflerinden biri olmalıdır. Bugün yeniden sosyalizm kavgasına
yönelirken öncelikle insanın kendi zilletinden kurtulması gerekiyor.
İnsanın kurtuluşunun yalnızca iş, aş, barınma
(salt bunlar olsa reel sosyalizm gerçekleştirmişti) değil,
özgürlük, estetik, manevi zenginlik vb. daha fazla şeyi içerdiğini
bilerek kavga geliştirmeli. İnsanın özgürleşmesinin,
öncelikle özel mülkiyete sahip olma duygusunun ve dolayısıyla kendine
yabancılaşmasının aşılmasına bağlı
olduğu bilince çıkarılmalı.
Kapitalizm
karşıtlığı bugün 20. yüzyıla oranla dünya
çapında daha güçlü ve derinden gelişiyor. Gerek salt kapitalizmin
sonuçlarıyla sınırlı tavır alan STÖ, sosyal forum vb.
dinamikler gerekse sonuçlarıyla birlikte kendisine de karşı
tavır alan devrimci, komünist dinamikleriyle herkes bir biçimiyle
kapitalizme karşı tavır alıyor. Başta işçi
sınıfı olmak üzere ezilen, baskılanan sınıf ve
tabakalar, her muhalif politik akım ve yapı, kapitalizm
karşıtı cephede giderek birleşiyor. Kapitalizm, tarihi
boyunca hiç bu kadar derin ve çıplak sorgulanır
olmamıştı.
Üretimde makineleşmenin
sağladığı büyük imkanlara rağmen, işsizliğin
bir sosyal felaket olarak büyümesinin yarattığı büyük öfke;
emperyalist tarım tekellerinin yıkıcı politikalarına
karşı tarım emekçilerinden yükselen feryat; emperyalist meta ve
kültür kuşatmasına karşı direnen yerelin içerik
kattığı dinamikler; 20. yüzyılda emperyalist sömürgecilik
zincirini kıran Asya, Afrika halklarının 21.yy da toplumsal
kurtuluş arayışları; vahşi kapitalizme salt kimi
reformlarla sosyal çehre kazandırma arayışında olan zengin
sivil toplum örgütleri, sosyal forumlar ve nihayet kapitalizme karşı
yeniden sosyalizm alternatifiyle mücadeleyi geliştiren dünya komünist
hareketi...
Bütün bu
dinamiklerden her biri kendi perspektifinden yeniden yön
arayışında olan tarihe içerik katmanın kavgasını
veriyorlar. Çevreci, yerelci, reformcu anti-kapitalist yönelişlerden; ulus
devleti küreselleşmenin kurbanı gören ulusalcı anti-kapitalistlere
ve nihayet kapitalizmi köklü aşmayı hedefleyen komünist dinamiğe
varana kadar zengin farklılıkları içeren bir anti-kapitalist
mücadele gelişiyor. Kapitalist
sistemin mağdurları, sömürülenleri olarak işçiler-işsizler,
ezilenler, kadınlar yani yeniden yön arayan tarihin gerçek özneleri olacak
geniş halk yığınları, kapitalist sistemi yeniden
tehdit etmenin ötesinde onu aşmanın siyasal aktörleri olarak
yerlerini yeniden almaya hazırlanıyorlar. Eğer kapitalizm
denilen toplumsal kanserden kurtulacaksa insanlık; bu kavganın temel
dinamikleri genel olarak çalışanların, özelde de ücretli
çalışanların devrimci bilinç ve mücadele araçlarıyla
buluşması gerekiyor.
Emperyalist stratejistler, özellikle burjuva
ideologlar, son yıllarda; "medeniyetler arası
çatışma", "tarihin sonu", "ideolojilerin
sonu" ve "imparatorluk" tezlerini ya da iddialarını
ileri sürdüler. Daha doğarken çöken bu iddia ya da tezlerle bilinç ve
hedef çarpıtmayı amaçlıyorlar. Milliyetçilik ve din ekseninde
halkların, toplumların birbirlerini boğazlamalarıyla 21.
yüzyılda köklü mayalanarak gelişen ati-emperyalist, anti-kapitalist
sınıflar savaşını gölgelemek, bastırmak
hedefleniyor. Dünya komünist hareketi; bu çok yönlü ideolojik saldırı
karşısında halkları, ezilen, sömürülen
yığınları, devrimci ideoloji ve politika ile donatarak
bilinçlendirmeyi geliştirmelidir.
Devrimci değişim hedefinde
iktidarın, egemenlerin bilincini,
ideolojik bilinç hegemonyasını çözümlemek, kavramak ve
eleştirmek kadar ezilenlerin de bilincini çözümleyebilmek
kaçınılmaz oluyor.. Her emek süreci ve her emekçinin bilinci
kendiliğinden devrimci olamaz; gündelik çıkarlar, fiili faydalar için
direniş, direnenlerin bilincinin egemenlerin bilincinden kopuş
anlamına gelmez. Bu anlamda insanın özgürlük hayali ile insan olma
bilinci arasındaki korelasyonu (bağlılaşım) tavazzuh
(açıklık kazandırma, aydınlatma) etmek, olmazsa olmaz bir
sorundur. Bu; aynı zamanda sınıf bilinciyle, insan olma
bilincinin diyalektiğidir. İnsanı salt iktisadi döngünün bir
unsuru olarak gören anlayışı; insanın üretim süreci
içerisindeki yerinden kaynaklı bağını diğer bütün
bağ ve aidiyetlerin otomatik belirleyeni gören kavrayışı
aşacak devrimci irade ve bilincin bütün mücadele araçlarıyla
işçi, emekçi yığınlara taşınması gerekir.
Milli, dini, ailevi, yerel, sosyal bağ ve aidiyetlerini adım
adım aşan, sınıfsal aidiyeti daha kapsayıcı
olarak emekçi kardeşliği aidiyetini öne çıkaracak ve kavga
içerisinde örecek bir bilinç taşıma ile yüz yüzeyiz.
Başarının birinci koşulu bu devrimci bilinç mayalanmasını
geliştirmektir. 21. yüzyıl devrimci dinamiğinin başarısının
koşullarından bir diğeri ise 20. yüzyılı aynen
tekrarlamaya kalkmadan emperyalist-kapitalist sisteme karşı,
Doğu-Batı'nın ilerici, devrimci, komünist dinamiklerinin
enternasyonal mücadelesini yeni bir sentez ekseninde geliştirebilmektir.
Doğu; Batı karşısında içine kapanmadan ve
dışlayıcı davranmadan kavganın birliğini yeniden
hedeflemelidir. Ekim devrimi, "sosyalizmi sadece gelişmiş
kapitalist ülkeler kurabilir" iddiasına rağmen devrimi,
özellikle de politik devrimlerin ağırlık merkezini Doğu'ya
taşıyarak Avrupa merkezciliğini yıkıp, Batı
merkezciliğini aşarken, Batı'nın dünya devrimindeki
dinamiği ve rolünü küçümseyen ya da Doğu-Batı
karşıtlığına prim veren bir yönelişe girmeden
yaptı. Lenin, Ekim Devrimi ile Batı merkezciliğini aşarken,
Doğu merkezciliğini doğuracak, Doğu'yu kutsayacak bir
ideolojik politik yönelime asla düşmedi. Tersine Doğu ile
Batı'nın devrimci dinamiklerinin ellerini tutarak kenetlenmeyi
hedefledi. Lenin'in bu yaklaşımı, yerelden evrensele
perspektifini esas alan, biz Kürdistan komünistlerine bugün de
ışık tutuyor.
DÜNYA KOMÜNİST PARTİSİ
Marks-Engels zamanında komünist
enternasyonalin (Dünya Komünist Partisi'nin) ağırlık merkezi
Avrupa'ydı, denilebilir ki komünist enternasyonal Avrupa merkezli
doğup şekillendi. Ekim Devrimi ve SSCB ile birlikte komünist
enternasyonalin ağırlık merkezi Rusya'ya kaydı. Mao
önderliğindeki Çin Komünist Partisi süreçte ayrı bir merkez yaratmaya
yöneldi; kısmen etkili olsa da SBKP merkezli Üçüncü Enternasyonal
gerçeğini tümüyle aşamadı. Troçkist IV. Enternasyonal faaliyeti
bir başka merkez olma arayışıydı; ve ayrıca en
fazla Avrupa merkezci dokuya sahipti. L. Amerikada özellikle 1960'lı
yılların başında SBKP, ÇKP ve Troçkist merkezli enternasyonale
mesafeli davranan daha özgün bir deney yaşandı, sonraki yıllarda
kıtadaki komünist partiler ağırlıkla giderek SBKP
etkinliğindeki III. Enternasyonale yöneldiyseler de L. Amerika devrimci
hareketi yine de özgün duruşunu korudu.
Komünizm davası elbette sadece
işçilerin sorunu değil, işçisiyle emekçisiyle genel olarak
halkın, halkların sorunudur. Ayrıca iki binli yılların
başında dünyaya bakıldığında, kapitalizmle
birlikte işçi sınıfının oluşumu da artık tüm
kıtalarda bir gerçeklik haline geldi. Dolayısıyla komünist
partilerin varlığı artık sadece Batı Avrupa'nın
ya da Kuzey'in değil dünyadaki her coğrafyanın bir
gerçeğidir. 150 yıllık çağdaş komünist hareketin
özellikle 20. yüzyıl komünist hareketinin ürünü olarak dev bir birikim
oluştu. Artık deney sahibi "abi" komünist partilere ihtiyaç
duyulmayacak kadar zengin bir birikimle yüz yüzedir komünist hareket. Deney
sahibi "abi" partilerin önerilerde bulunup elinden tuttuğu genç
ya da küçük komünist partiler türünden ilişkiler; yerini, eşitlerin
ama gerçekten eşit kardeşlerin karşılıklı zengin
görüş, deney aktarımına
ve eylem birliğine dayalı bir enternasyonal ilişkiye artık
bırakmak zorundadır.
21.yy başında x ya da y komünist
partisi merkezli komünist enternasyonal kurulamaz, kurulsa dahi geçmiş
III. Enternasyonal'in karikatürü bile
olamayacaktır. Günümüz komünist partileri fikren yani ideolojik teorik
olarak dünyasal, evrensel fakat politik kalkış noktası olarak
yerel-ülkesel-bölgesel zeminlerde yeniden kurulmalı. Böylece x, y
partisinin ya da x, y coğrafyasındaki komünist hareketin
oluşturacağı merkezin etrafında şekillenen, onun
sadece birer alt seksiyonu olan partilerden oluşan enternasyonal yerine,
herkesin merkeze akış sağladığı ve merkezin
organik bir parçası olarak davranacağı yeni bir Dünya Komünist
Partisi hedeflenmeli.
Sonuç olarak I. II. ve III.
Enternasyonal'lerin üzerinde
şekillenip büyüdüğü ideolojik, siyasal, kültürel ve ekonomik
ilişkiler toplamındaki iklim nedeni ile eleştirmiyor
anlıyoruz; kavrıyor ama değişen koşullarda yeniden ve
aynen tekrarlanamayacaklarına da inanıyoruz.
Kürdistan komünist hareketi olarak; dünya
komünist hareketini yeni bir enternasyonalin yaratılması için
mücadele etmeye, bu yönde varolan mücadele ve çabaları
ortaklaştırmaya ve özellikle her komünist partinin ya da gücün
bulunduğu yerel coğrafya ya da bölgede bu yönde somut pratik
adımlar geliştirerek , Dünya Komünist Partisi'ne kendi rengini
taşımaya çağırıyoruz. Öyle ki Dünya Komünist
Partisi'nin büyük okyanusuna; Marksizm zemininde kendi yerel ırmak ve
nehirlerini (farklılığını) taşıyarak organik
birliği hedefleyelim!
Bu hedef gerçekleştirildiği oranda
hem Marksizm'e yeniden yaratıcı katkı gerçekleştirilir hem
de ideolojik alanda yeniden senteze varmada yol alınmış
olunacaktır. Ancak o zaman Marksizm'e hem ciddi bir Doğu
aşısı hem de Doğu-Batı sentezinde büyük adım olan
Ekim Devrimi ve Leninizm'i aynen tekrarlamak yerine yeniden üretilmesi
gerçekleştirilerek Avrupa merkezcilik de nihai olarak
yıkılabilir. Bu başarıldığı oranda,
Markzimin ve komünizm davasının büyük okyanusuna (sentezine) Che,
Mao, Trocky, R. Luxemburg, Gramci vb. önderlerin ve içerisinde yer
aldıkları sınıf mücadelesinin yerel, bölgesel, kıtasal
renkleri taşınabilir. Biraz ondan, biraz bundan türünden eklektik
birliğin ya da aritmetik toplamın çok ötesinde yeni bir senteze
(organik birliğe) varılabilir.
Kürdistan Komünist Hareketi; Dünya Komünist
Partisine giden yolda Kürdistanın dört parçasında komünist
hareketin birliği yolunda atılacak her adımın,
Ortadoğuda komünist hareketin birliği ve dayanışması
yolunda bir hamle olacağına inanır.
Kürdistan Komünist Hareketi olarak;
Marksizm-Leninizm'in yeniden yaratıcı üretiminde, Arabi, Türki, Latin
Amerikani, İtalyani, Hindistani vb. yorumuyla
karşılıklı ilişki ve etkileşim içerisinde
Kürdi/Kürdistani yorumunu başta bu bildirge ile olmak üzere hedefliyoruz.
Bu, dünya çapında hedeflenen yeni senteze Kürdistan
coğrafyasından özgün katılımdır.
Kürdistan Komünist Hareketi olarak, bu
sorunla bağlantı içerisinde; Lenin Marx/Marksizm'e nasıl
yaklaştıysa, Dünya Komünist hareketi Lenin/Leninizm'e öyle
yaklaşmalı diye çağrıda bulunuyoruz.
Ekim Devrimi ve Lenin'in
yaşamını yitirmesinin üzerinden yüzyıla yakın bir
zaman geçti. Lenin sonrası özellikle 20. yüzyılın ikinci
yarısında neler gelişti-değişti-olgunlaştı?
Bunlar derinlikli olarak analiz edilmeden, Ekim Devrimi ve Lenin'i aynen
tekrarlamakla, Marksizm-Leninizm'e dogmatik yaklaşım
aşılamaz. Marksizm-Leninizm'e hiç yaratıcı katkı
olmadı mı, oldu. Che ve yoldaşlarının L. Amerikadaki
özgün arayışları, Mao'nun Çin devriminde sergilediği
özgünlük, Gramci'nin kent merkezli toplumda geliştirdiği özgün
siyaset felsefesi vb. biliniyor. Yerel katkılar/girdiler
bakımından örnekler çoğaltılabilinir; fakat hem sözü edilen
kimi yerel katkıların da giderek aşındığı,
aşıldığı gerçeği var; hem de özgün yerel
katkıların ötesinde örgüt/örgütlenme teorisi başta olmak üzere
evrensel yeni katkılar ihtiyaç olarak kendini dayatıyor.
Lenin gerçek bir siyaset dehasıydı.
Geçmişe ve geleceğe bakışta, kopuş ile
sürekliliği bir bütünün parçası olarak ele alıp bütünlüklü
yaşamıştı. Lenin Marksizm'i temel alırken
sürekliliği; II. Enternasyonalle yollarını ayırırken
de kopuşu güncelleştirmiş ve yaratıcı yeniden üretimle
kopuş ile sürekliliğin köprüsü olabilmiştir. 21.yy
başında dünya komünist hareketi; artık belirleyici gücüyle yeni
bir sosyal demokrat harekete evrilen 20.yy komünist hareketiyle
yollarını ayırarak kopuşu gerçekleştirmeli ve
Marksizm'i esas alıp ona yaratıcı yeniden katkı ile de
sürekliliği sağlamalıdır. Ya sağlayacağız ve
dağın arkasını yani 21.yy sosyalizminin belli
başlı çizgilerini topluma net, anlaşılır ve ikna edici
bir tarif ve devrimci ruhla sunacağız ya da sanayi
uygarlığının bunalımına dönüşen kapitalizmin
bunalımı kendisiyle birlikte insanlığı da yok
oluşa sürükleyecektir.
20. yüzyıl komünist örgütlenmesi, dünya
çapında devrimci değişimlerin dinamiği oldu. Ancak
başta Lenin'in partisi SBKP olmak üzere aynı komünist örgüt ile
partiler ve yaratılmalarında belirleyici rol oynadıkları
sosyalist rejimler, süreç içinde bürokratikleşen, donuklaşan
yapısıyla kendini tekrarlayan yapılara dönüştüler, iddia
kaybına uğradılar, büzüşerek yıkıldılar.
20. yüzyıl komünist örgütlenmesinin bir
diğer öne çıkan özelliği; süreç içinde az ya da çok tüm komünist
partilerde merkez, tanrı; genel sekreter, peygamber katına
çıkarıldı. Bunu başka faktörlerle birlikte esas olarak
katı merkeziyetçi yapılanma üretti. Komünist felsefe ideoloji ve
siyasal hedefleriyle bağdaşmayan bu özellik aşılamadı.
20. yüzyıl komünist örgütlenmesinde,
disiplin ile özgürlük dengesi, disiplin içerisinde özgürlük üzerine
kurulmuştu. Her şey insan ve insanın özgürlüğü için
yapılmıştı; ama parti ve sosyalist rejimlerdeki katı
disiplinin sınırları içerisinde özgürlük yaşam alanı
bulamayıp süreçte boğuldu. Dahası özgürlüğü boğan
disiplinin kendisi de oksijensiz kaldığından kendiliğinden
çöktü. Gerçekten de çelik disiplinle örülmüş parti ve sosyalist
devletlerin dev ordu, asker ile sivil istihbarat ağlarına rağmen
rejimler kendiliğinden yıkıldılar. Yıkılmada
başka faktörlerle birlikte örgüt dokusunda dışsal olan
disiplinin de rolü vardır.
Benzer bir gelişme, örgüt
işleyişinin bugün de vazgeçilmez ilkesi olan demokratik merkeziyetçi
işleyişte yaşandı. Demokrasi ile merkeziyetçilik dengesi
hep merkeziyetçilik esas alınarak kurulduğunda; demokrasi yaşam alanı
oluşturmakta zorlandı ve örgüt dokusu içerisinde sürekli küçüldü.
20. yüzyıl komünist hareketi, özellikle
de Lenin'in partisi başlangıçta dünyanın en demokratik
örgütüydü. Komünist partiler
"bürokratikleşeceğim, merkezi tanrı katına
çıkartacağım, halkın yerine partinin iktidarını
kuracağım" vb. diyerek yola çıkmadılar ama süreçte
böyle oldular! Neden? Dünya komünist hareketi 20. yüzyıl örgütlenmesinin
teorisini ve pratiğini sorgulayarak bu sorunun yanıtını
üretmekle yüz yüze.
Kürdistan Komünist Hareketi; başta
Leninist örgüt modeli olmak üzere, 20. yüzyıl komünist örgütlenmesini
anlıyor-kavrıyor fakat gelişen-değişen-olgunlaşan
dünya ve ülke koşullarında aynen tekrarlanmaması gerektiğini
de belirtir. Dünya komünist hareketini, Leninist örgüt başta olmak üzere,
20. yüzyıl komünist örgüt teorisini yaratıcı katkı ile
yeniden üretmeye çağırır.
Daha somutta; partinin değil halkın iktidarı; parti
işleyişinde de doğrudan demokrasi
anlayışlarını ve kadrolardan öteye yapının
demokratik işleyişi; merkezin yukarıdan aşağıya
yerelleşmesi yerine yerelin merkezileşmesini; disiplin içerisinde
özgürlük yerine, özgürlük içerisinde disiplin ve bunların organik
birliği olarak merkezde değil gövdede güçlü örgüt/örgütlenme modelini
evrensel ve özgün çizgileriyle yaratma göreviyle yüz yüze olduğumuzu
belirtir.
Emperyalizmin ve sermayenin son yıllarda
artan yoğunlukla başvurdukları "demokrasi, özgürlük"
oyununu bozacak; emperyalizmin ve sermayenin artan
saldırganlığı karşısında dinamik bir örgüt
ve güçlü bir merkeze, geçmişten daha fazla ihtiyaç duyuluyor. Güçlü merkez
ama gücünü örgütün gövdesinde yoğunlaştıran ya da oradan alan
bir merkez; güçlü ama İngilizce'de center, Kürtçe'deki navend misali orta
ya da gövdeyi temsil eden güçlü merkez; partide ideolojik, felsefik, politik
güç ve birikimin; sadece merkezde değil, asıl örgütün gövdesinde
yoğunlaştıran bir örgüt! Merkezin despotluğu kadar yerelin
derebeyliğine karşı da bariyer olabilecek gövdede güçlü kominist
bir örgütlenme; dahası örgütün, örgüt yaratıcılarını
(yani kendi örgütleyicilerini) örgütleyip esir alamayacağı kendini
sürekli aşan bir örgüt!
Örgüt bir yanıyla devrimci irade ve
disiplin ise disiplin içerisinde özgürlüğü esas alan 20. yüzyıl
komünist örgütlenmesinin tersine 21. yüzyıl komünist hareketi, özgürlük
içerisinde disiplini esas alan; bununla disiplini örgüt işleyişinde
ve kadro yapısında içselleştirmiş bir doku haline getirerek
disiplini dışsal bir öğe olmaktan çıkartan,
çıkartabilen; oluşturulan merkezin yukarıdan
aşağıya doğru örgütlenerek yerelleşen 20. yüzyıl
deneyimi olarak merkezin yerelleşmesinin tersine yerelin her açıdan
adım adım merkeze doğru büyüyerek (merkezileşerek) merkezde
organik birliğin sağlandığı bir komünist örgütlenme!
Bu örgüt, belli başlı çizgileriyle bütünlük içerisinde gövdede güçlü
bir örgüttür.
HALKLARIN,
TOPLUMLARIN DEĞİŞİM-DÖNÜŞÜMÜNDE SANAT VE
EDEBİYATIN İŞLEVİ...